Yeşeriyorum

Nevala Qesaba ya da ölülere saygısızlık

İnsanlık tarihi pek çok acımasız ve vahşet içeren savaşa tanıklık etmiştir. Moğollar, Naziler vahşet ölçüsü ve kuralsız oluşları bakımından en çok dikkat çekici örnekler olarak ilk akla gelenlerdir. Bosna’da sistematik olarak gerçekleştirilen tecavüzlerin yarattığı psikoloji ve katledilen insanların toplu mezarları da yakın tarihimizin insanlık adına utanç duyulan örnekleri arasındadır.

İnsanın haklarına ve onuruna atfen “insan hakları”, “savaş suçu”, “insanlığa karşı işlenen suçlar” gibi kavramlar, son 60 yılda insanlığın ortak değerleri olarak gündeme girmiştir. Bosna’da olduğu gibi savaş suçu işleyen bazı ülkelerin yöneticileri uluslararası mahkemelerce yargılanmış ve ceza almışlardır. Egemen ülkelerin çıkarlarına dokunmayan Sudan gibi ülkelerdeki suçlular çifte standart örneği olarak cezalandırılmasalar da en azından dünya kamuoyunun vicdanlarında mahkûm olmuşlardır.

Ülkemizde de yaşanan 30 yıllık kirli savaşta bölge insanın feryat figan haykırdığı, fakat Türkiye ve dünya kamuoyunda yeterince karşılık bulmayan toplu mezarların gerisindeki hikâyeler, yukarıdaki örnekleri egale edecek gerçekliklere sahip. Çatışmalarda kullanılan kimyasal silahlar, sağ yakalanan gerillaların işkence edilerek infaz edilmesi, hayatını kaybeden insanların bedenlerinin parçalanması, yakılması ve çöplüklere atılması…

Hizbullahçıların katlettikleri insanların bedenlerini aileleriyle yaşadıkları evlerin altlarına gömmeleri ne kadar düşündürücü ise, Kürt coğrafyasının her karış toprağında toplu mezarlardan fışkıran bedenler toplumsal duyarsızlığa ve çürümüşlüğe gösterge olması bakımından o kadar düşündürücü.

 

Bütün bu olanlara dikkat çekmek için Diyarbakır’dan Siirt’e büyük bir coşku seli gibi aktıktan sonra, Nevala Qesaba’da gözaltında ya da çatışmalarda hayatını kaybetmiş ve toplu mezarlara gömülmüş çocuklarının resimlerini taşıyan aileler göze çarpıyor. O kadar çoklar ki. Her türlü baskı ve zulmü yasayanlar olarak, devletin hiç bir tutumunun onları şaşırtmadığı acık. Fakat ölü bedenlere reva görülenlere anlam vermek, onların hislerini anlamaya çalışmak olanaklı değil. Çünkü insanlık değerlerini bu ölçüde alçaltan vahşeti tartabilecek bir terazi henüz yok ve gelecekte de olmayacak.

 

Düşman olarak gördüğünüz karşı taraftakilerle savaşırsınız, ama her şeyin bittiği, düşmanlık ya da nefretin anlamını yitirdiği o ölüm anında, rakibinize duymanız gereken bir saygı olmalıdır. En azından manen, inançlarının gerektirdiği gibi ebediyete intikali onların en doğal hakkıdır. Dünyanın diğer toplumları gibi Kürt toplumunda da ölülere saygısızlık en büyük hakaret olarak algılanır.

Savaşlar kirli ve acımasız oldukları kadar insan onurunun, değerinin, hakkının centilmence teslim edildiği pek çok olaya da şahit olmuştur. Bundan 3500 yıl önce gerçekleştiği düşünülen Truva Savaşlarının konu edildiği Homeros’un İlyada’sında iki ezeli düşman olan Akhilleus’la Hektor arasında ki dövüş her kesçe bilinir. Tanrılar tarafından ölümsüz kılınan Akhilleus savası kazanır ve Hektor’un ölü bedenini karargâhını kurduğu çadırın önünde, orta yerde öylece tutar. Kral Priamos’un gece yarısı Akhilleus’a giderek Hektor’un yiğit bir savaşçı olarak onurlu bir cenaze merasimini hak ettiğini söylediğinde, Akhilleus pişman olur ve onun cansız bedenini kendi elleriyle yıkar, sarar ve babası kral Priamos’un götürmesi için arabaya koyar.

 

Siirt’te insanların ölü bedenlerinin çöplüklere atılmasının nedenlerini düşünürken devlet aklını sorguluyorum. Durduk yere kitleyi kışkırtan, milletvekili belediye başkanı hiç bir temsiliyeti takmayan, gücü zorbalığa dönüşmüş devlet aklı… Gerilla cesetlerini okullarda ibret olsun diye sergileyecek kadar insan psikolojisinden bihaber devlet aklı… Adı güvenlik olan ama güvenliğinizi riske edecek her turlu girişimden sakınmayan devlet aklı… İnsanlara dışkı yediren devlet aklı… Nasıl bu kadar kötü, çirkin ve beceriksiz olabiliyorsun? Ve bütün bu yapılanlar neden?

On binlerin arasında heyecan, hüzün, coşku, kaygı karmakarışık duygular içindeyken, Nevala Qesaba’da yatan ve bölgede efsaneye dönüşmüş Egit’in resmi takılıyor gözüme, bir de Batman’ın bir köyünde, konvoya yetişip de bir zafer işareti çakmak için yokuş yukarı canhıraş koşan 4-5 yaşlarındaki o çocuk. Sonrada Marlon Brando’nun Zapata filminin final sahnesi ve onun adından dahi dehşete düşen despotlar. Hepsi birden beynimde bir araya geliveriyor ve birden anlıyorum ki tek neden korku, hem de akılları bastan alacak ölçüde korku… Ölü bedenlerden bile…

 

Hüseyin Güngör

Kategori: Yeşeriyorum