Ana Sayfa Blog Sayfa 5168

Anadolu ayakta

‘Verimli toprakları suyun altında bırakıp çorak topraklara su taşımaya çalıştılar.’ Büyük Anadolu Yürüyüşü kervanlarından biri Çemişgezek taraflarından geçerken yürüyüşçüleri çadırında ağırlayan yaşlı bir göçer kadın böyle söylemiş. Anadolu’da yıllardır devam eden ve son birkaç yıldır dayanılmaz bir hal alan doğa yıkımını özetleyen izlenimlerden birisi bu. Yaşam alanlarını yok edip insanları kentlere göç etmeye zorlamak, asıl değer kaynağı olan toprağı, suyu, ormanı ve canlı yaşamı öldürmek, sonra da insanları hasta eden bir yaşam biçimini dayatan ve doğayı daha da tahrip eden politikalarla ekonomiyi büyütmeye çalışmak. İşte yıkıcı endüstrileşme. Yaşam alanlarını atık barajlarından sızan zehirli sularla tehdit eden, güya elektrik üretmek için ama aslında şirketleri zengin etmek uğruna vadileri kurutup suları tünellere hapseden, sadece insanların değil, bütün canlıların yaşam hakkını ihlal eden “dokunulamaz” kalkınma politikaları ya da…

Ama şimdi Anadolu’nun insanları, yaşadıkları yerleri kaybetmekte oldukları, kendi hayatlarını ve borçlu oldukları doğa ananın haklarını savunmak zorunda kaldıkları için ayaktalar. Yıllardır doğayı yok eden saldırılara karşı yüzlerce dava açan, toplantı üzerine toplantı yapan, eylemler, mitingler, yürüyüşler düzenleyen, platformlarda ve sivil toplum kuruluşlarında örgütlenen insanlar bir kez daha ayaktalar. Hem de Türkiye tarihinde daha önce görülmemiş bir biçim ve kararlılık içinde.

‘Büyük Anadolu Yürüyüşü’ kervanları Türkiye’de büyük medyanın ve her şeyi çok iyi bilen kanaat önderlerinin görmezden gelmesine, hükümetin polis gücünü devreye sokmasına ve kimi çevrelerin karalamalarına rağmen Ankara’ya dayandı. Yüzlerce polis tarafından Ankara’nın kapısında durduruldular ve mücadeleleri yasa dışı ilan edildi. Buna rağmen Ankara’nın girişinde, Gölbaşı’nda, hayatı savunmak için direnmeye devam ediyorlar.

10 farklı kervan

‘Büyük Anadolu Yürüyüşü’, kolay kolay gözardı edilebilecek bir hareket değil. Yüzlerce insanın sadece kendi iradeleriyle ve kendi yaşam alanlarını savunma kararlılığıyla bu yıkımın sorumlusu olan hükümetin merkezine doğru yaptığı binlerce kilometrelik bir yürüyüşten bahsediyoruz.

‘Büyük Anadolu Yürüyüşü’, toplam 10 farklı yürüyüş kervanından oluşuyor. Doğu Karadeniz kervanı 2 Nisan’da Artvin’den, Batı Karadeniz kervanı 7 Nisan’da Ereğli’den, Güney Ege kervanı 9 Nisan’da Yuvarlakçay’dan, Mezopotamya kervanı 10 Nisan’da Hasankeyf’ten, Batı Akdeniz kervanı 12 Nisan’da Antalya’dan, Doğu Akdeniz kervanı 16 Nisan’da Antakya’dan, Ege kervanı 17 Nisan’da Seferihisar’dan, Trakya-Marmara kervanı 24 Nisan’da Edirne’den, Kuzey Ege kervanı 26 Nisan’da Altınoluk’tan ve İç Anadolu kervanı 5 Mayıs’ta Avanos’tan yola çıktı.

Tüm kervanlar 20 Mayıs Cuma günü Ankara’nın Gölbaşı ilçesinde buluştu. Ve ertesi gün orada durduruldular. Yola ilk çıkan Doğu Karadeniz kervanı 49 gün, son çıkan İç Anadolu kervanı 16 gün boyunca Ankara’ya doğru aralıksız olarak yürüdü. Bazı kervanlar Ankara yakınlarında birleşti. Ama bu 10 ayrı kervanın yürüdüğü gün sayılarını ayrı ayrı hesaplayıp topladığımızda, Anadolu’nun toplam 343 yürüyüş günü süren bir “uzun yürüyüş” yaptığını söylememiz yanlış olmaz.

Geçtikleri yerlerde insanlarla buluştular, konuştular, dertlerini, neden yürüdüklerini, neden bıçağın kemiğe dayandığını anlattılar. Kimsenin uğramadığı köylerden geçerken insanları dinlediler, doğaları ve yaşam alanları yok edilen insanların seslerini kervanlarına kattılar. Anadolu’nun dört bir yanında yaşayan insanlar yürüyüşçüleri ağırladılar, ekmeklerini paylaştılar, dayanıştılar. Yüzlerce yürüyüşçü yolculukları boyunca on binlerce insanla buluştu. Anadolu’da doğanın nasıl arsızca yağmalandığını, nasıl umursamazca yok edildiğini konuştular.

Seçim yapmak zorundayız
Bütün demokratik kuralları ve yasaları ihlal ederek yürüyüşçüleri Ankara’ya sokmayan hükümet, Anadolu’nun haklı taleplerinin kendi yıkıcı kalkınma politikaları için ne kadar büyük bir tehdit olduğunu anlamış görünüyor. Ülkeyi yönetmekten sadece inşaat yapmayı, ağaç kesip hafriyat dökmeyi, yol yapıp tüketimi arttırmayı anlayan bir hükümetin hiçbir tepkisini dikkate almadığı Anadolu halkının karşısına kanlı canlı gerçek insanlar olarak dikilmesinden ne kadar rahatsız olduğu ortada. Hem de sadece hayatlarını ve geleceklerini değil, aynı zamanda doğanın haklarını savunmak için yürüyen insanlar olarak. Onlar sadece doğayı yakıp yıkan nükleer ve termik santrallere, HES’lere, barajlara, altın madenlerine ve üçüncü köprülere karşı çıkmakla yetinmiyorlar. Manifestolarında şöyle diyorlar:

“Artık bir seçim yapmak zorundayız: Ya sınır tanımayan tüketim alışkanlıklarımızı sürdürerek, doğayla birlikte kendimizi de yok edeceğiz ya da onunla uyumlu bir yaşamı seçeceğiz. Doğanın varoluşuna, binlerce yıldır bu topraklarda yaşamış olan uygarlıklara, ait olduğumuz topluma ve gelecek nesillere karşı duyduğumuz vicdani sorumluluğun gereği olarak, biz ikincisini seçiyoruz. (…) Doğa kendi başına vardır ve insan onun sadece bir parçasıdır. Tek başına hiçbir canlının ihtiyacı, doğanın tahrip edilmesinin nedeni olamaz. ‘Sürdürülebilir kalkınma’, ‘koruma kullanma dengesi’, ‘üstün kamu yararı’ gibi kavramlar doğanın sömürülmesi için gerekçe gösterilemez. (…) Varolan idari sistemin, taleplerimizi karşılayacağına dair inancımız kalmadığından; halk olarak bu gidişe dur diyor, parçası olduğumuz doğaanamızın haklarıyla birlikte kendi yaşam hakkımızı savunmak için ayağa kalkıyoruz.”

“Anadoluyu Vermeyeceğiz” diyerek ayağa kalkan Büyük Anadolu Yürüyüşü, Türkiye’nin 80’li yıllardan bu yana süren, Gökova’dan, Dalyan’dan, Aliağa’dan, Akkuyu’dan, Bergama’dan ve Karadeniz’in derelerinden geçerek bugüne gelen ekoloji hareketinin en önemli kilometre taşlarından biri. Tabandan ve yeşil hareketin en önemli ilkesine uygun olarak “yerel inisiyatiflerden” yükselen ekoloji mücadelesinin taze ve inatçı bir örneğiyle karşı karşıyayız. Ekolojist ve gerçek insanlarla…

Şunu da eklemek gerek: Bu yolculuk boyunca hayatlarını ortaya koyup yollara dökülen insanlara ders vermeye, onları saçmasapan suçlamalara karalamaya, mücadelelerini önemsizleştirmeye çalışan, aslında yoldaşları olması gereken, ama dayanışmak yerine kendi politikalarını dayatmaya çalışan gruplar da oldu. Ama onlar yollarına devam ettiler. Yürüyüşçülerden birinin Yeşil Gazete’de yazdığı cümleleri tekrar ederek söyleyelim: “Şunu gösterdiler ki, hiçbir mücadele kimsenin tekelinde değil.”

Şimdi artık hepimiz onları görmek, sözlerine kulak vermek zorundayız. Bu mücadeleyi görmezden gelmek de, en az desteklemek kadar politiktir.

 

Bu yazı ilk olarak 29 Mayıs 2011 tarihli Radikal İki’de yayınlanmıştır.

Salih’ten iç savaş tehdidi: “Yemen’i ancak bulduğum gibi bırakırım”

Yemen cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih

Yemen’de hükümet güçleri ile ülkenin en büyük aşireti olan Haşid konfederasyonu arasında başkent Sana’da yaşanan çatışmalarda bilanço ağırlaşırken, Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih’in görevden ayrılmasını isteyenleri iç savaşla tehdit ettiği ileri sürüldü.

BBC, aşiret lideri Şeyh Sadık el-Ahmar’a bağlı birimlerle güvenlik güçleri arasında gece boyunca gerçekleşen çatışmalarda 37 kişinin öldüğünü duyurdu. Democracy Now! ise barışçı oturma eylemine katılan göstericilere saldıran güvenlik güçlerinin Pazar gününden bu yana 50 kişiyi öldürdüğünü haber verdi.

Yemen’de sokaktaki çatışmaların yanı sıra iç savaşı hatırlatan olaylar da yaşanmaya başladı. Rauters Haber Ajansı, aralarında General Ali Mohsen’in de bulunduğu subayların, politikacıların ve din adamlarının muhalefet saflarına katıldığını ve  Ali Mohsen komutasındaki birliklerin hükümet birimlerinin savunmasından sorumlu askeri birliği bombaladığını yazdı.

Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih’in iktidarı terk etmeyi reddettiği Yemen’in çeşitli kısımlarında ayaklanmalar devam ediyor.

Öte yandan Reuter Haber Ajansı Ali Abdullah Salih’in Batı’nın 33 yıllık iktidarını bırakması için yaptığı önerilere dudak büktüğünü ve böyle bir niyeti olmadığını yazıyor. Samia Nakhoul’un haberine göre “Yemen’i ancak bulduğum gibi bırakırım” diyen Salih, muhaliflerini ve dünyayı iç savaşla tehdit ediyor.

Ali Abdullah Salih 1978’de Yemen Arap Cumhuriyeti’nin (Kuzey Yemen) başına geçmiş, 19902da Yemen’in birleşmesinden sonra da cumhurbaşkanlığını sürdürmüştü. 33 yıldır aralıksız iktidarda olan Salih’in görevi bırakmasını isteyen muhalifler Tunus ve Mısır devrimlerinin başlattığı Ortadoğu ayaklanmalarıyla birlikte geçen Ocak ayında gösterilere başlamışlardı.

BBC, Reuters ve Democracy Now’den derlenmiştir.

(Yeşil Gazete)

Siyaset yapmanın dayanılmaz ağırlığı

Siyaset, toplumda çatışma halinde olan çıkarların uzlaştırılması faaliyeti olarak tanımlanıyor. Bu uzlaştırma faaliyeti ise halkın çoğunluğunun rızasıyla yönetim erkinin elde bulunması ile gerçekleşir. İnsanlık tarihi yönetmeye dair pek çok biçim denemiş ve en ileri sistem olarak demokratik sistemi benimsemiştir. Ancak,  ötekinin de hakkını koruyan, bütün farklılıkları gücü oranında yönetime katma hedefiyle çoğulcu ve adil olmayı amaçlayan demokrasiyi, bizim ülkemizde ki hakim dinamikler ‘’zorlanımlı düzene uy(dur)ma’’ olarak algılıyorlar.

Mesela siyasi partiler yasası, % 10’luk secim barajı, yargı başta olmak üzere demokrasinin temelini oluşturması beklenen anayasal kurumların, muhaliflere eşit düzlemde yaklaşmaması ve nihayet siyasi partilere yapılan hazine yardımlarının hakkaniyetsizliği bizim demokrasimizin önündeki baslıca hususlardır.

Ülkemizde siyasal alana müdahil olmak isteyen farklı sesler için, siyasi parti kurmanın ve sürdürebilmenin asgari nesnel koşulları oldukça zorlayıcıdır. Örneğin siyasi parti kurmak, siyasi partiler yasasındaki secime girme kriterleri için gereken örgütlülüğü sağlamak oldukça ciddi bütçe gerektirmektedir. Her ne kadar bilişim çağında olduğumuzu iddia etsek de hala bürokratik devlet olgusundan kurtulamamış Türkiye’de, her hangi bir partinin her hangi bir organında görev aldığınızda defalarca pek çok evrakı kamu kurumlarından alıp diğer kamu kurumlarına vermek zorundasınızdır. Evrak transferi sonucu küçük ödentilerin toplamda ciddi bir maliyet doğurduğunu anlatmaya sanırım gerek yok. Yani siyaset yaparken bile devlet sizi soyuyor.

Fakat burada ki asıl sorun, hepimizin vergileriyle oluşturulan genel bütçeden siyasi partilere yapılan yardımlardan sadece üç siyasi partinin yararlanmasının yarattığı adaletsizliktir.

DEVLETCE PARTİLERE YAPILAN YARDIM

Önceden hazine yardımı almak için gerekli kriterlerden biri de mecliste grup kurmuş olmaktı. Kürt hareketi baraj engelini aşmak için bağımsız adaylarla meclise girip grup kurmayı basarınca, siyasi partiler yasasında değişiklik yapıldı ve yapılan değişiklikle bu kriter kaldırıldı ve sadece % 7 oy almakla sınırlı tutuldu. Böylece o günkü DTP bugünkü BDP ile diğer siyasi partiler hazine yardımının dışında tutulurken meclisteki 3 partinin kasasına milyonlar akmaya devam etti.

Siyasi Partiler Kanunu uyarınca, son milletvekili genel seçimlerine katılma hakkı tanınan ve 2839 sayılı Milletvekili Seçimi Kanunundaki genel barajı aşmış bulunan siyasi partilere her yıl, o yılki Genel Bütçe Gelirleri cetvelindeki tutarın 5 binde 2′si oranında mali yardım sağlanıyor ve partiler arasında aldıkları oyla orantılanarak yardım bölüştürülüyor.

ÜÇ HARAMZADE KARDEŞ

Maliye Bakanlığı Bütçe ve Mali Kontrol Genel Müdürlüğü, Ocak ayı başında genel bütçe gelirlerinin beş binde 2′sini 2007 seçimlerinde aldıkları oy miktarına göre devlet yardımı olarak AKP, CHP ve MHP’ye vermektedir.

2011 yılı Genel Bütçe Gelirleri esas alınarak, 1-10 Ocak tarihleri arasında

AKP’ye 62 milyon 181 bin 572 lira,

CHP’ye 27 milyon 869 bin 461 lira,

MHP’ye de 19 milyon 49 bin 337 lira hazine yardımı verildi.

Söz konusu dönemde 3 parti toplamda 109 milyon 100 bin 370 lira Hazine yardım aldılar.

SECİM YILINDA YARDIM

Ancak,  Siyasi Partiler Kanunu’na göre, genel seçimlerin olduğu yıl bu yardım üç katın, yerel seçimlerde ise iki katı olarak ödenmektedir. Genel seçim yıllarında partilere yapılan devlet yardımı, partilerin bütçeye göre hak ettikleri tutarın 3 katı olarak ödeniyor.

Bu çerçevede Ocak ayında 62,1 milyon lira yardım yapılan AKP, seçim nedeniyle 124 milyon 363 bin 143 lira daha Hazine yardımı alacak. Böylece AKP’nin bu yılki devlet yardımı tutarı 186 milyon 544 bin 715 liraya yükselecek.

CHP de, seçim nedeniyle bütçeden 55 milyon 738 bin 922 lira ek yardım alacak. Seçim yardımıyla birlikte CHP’ye 2011 yılı içinde verilen Hazine yardımı miktarı da 83 milyon 608 bin 383 liraya çıkacak.

MHP’nin bu yılki Hazine yardımı ise 57 milyon 148 bin 12 lira olacak.

Siyasi partiler, 2010 Bütçesinden da 92 milyon 486 bin lira devlet yardımına hak kazanmıştı. Bunun 52 milyon 712 bin lirası AKP’ye, 23 milyon 625 bin lirası CHP’ye, 16 milyon 149 bin lirası da MHP’ye verilmişti.

Bu arada 2011 yılında aktarılacak para ile birlikte 2008-2011 döneminde AKP’ye verilen devlet yardımı 396 milyon 187 bin lirayı, CHP’ye verilen yardım 177 milyon 531,4 bin lirayı, MHP’ye verilen yardım da 121 milyon 303,7 bin lirayı bulacak.

HAZİNE YARDIMI KALDIRILMALI YA DA OY BAŞINA ÖDENMELİ

Rakamların ortaya serdiği bu adaletsiz durum AKP, CHP ve MHP’nin samimiyetini sorgulamayı gerektiriyor. Dini, ahlaki ya da ulusal değerlere atıflarda bulunarak meydanlarda hak-hukuk, adalet, doğruluk, dürüstlük, vatan, millet edebiyatıyla nara atan Sayın Başbakan, Sayın Kılıçdaroğlu ve Sayın Bahçeli’ye öncelikle üzerine oturdukları haramı hatırlatmak gerekir.

Siyasi partilere yapılan hazine yardımı tümden kaldırılmalı ya da her siyasal parti aldığı oy oranında hazine yardımı almalıdır. Çünkü genel bütçe her bireyden alınan vergilerle oluşturuluyor. Ödediğimiz vergilerle karşıtımız olan siyasi yapıları beslemek durumunda kalmamız acık bir çarpıklık örneğidir. Bu durum hazine yardımı alamayan siyasi partiler acısından anlaşılır olmamalıdır. Anayasa tartışmalarının gündemin ana konusu olacağı seçim sonrasında, siyasi partiler yasasında hak ettiği dikkati çekmeyen bu konunun da tartışılması demokrasi için elzemdir.

Yeşiller, Hopa’da yaşanan polis şiddetini kınadı

Yeşiller Partisi dün Hopa’da emekli öğretmen Metin Lokumcu’nun ölümüne neden olan polis müdahalesini kınayan bir basın açıklaması yayınladı. Basın açıklamasının tam metni şöyle:

“Dün Hopa’daki AKP mitingi sırasında Başbakan Erdoğan’ı protesto etmek isteyen gruba polis sert bir şekilde müdahale etti. Bazı kaynaklara göre polisin kullandığı gaz bombasından etkilenerek kalp krizi geçiren, bazı kaynaklara göre ise göğsüne aldığı tekme ve cop darbeleri sonucu kaburgaları kırılan emekli öğretmen Metin Lokumcu yaşamını yitirdi.

Polisin izin vermediği, havaya ateş açarak, tazyikli su sıkarak ve gaz bombası kullanarak müdahale ettiği protestoda yüzlerce Hopalı “Çayımıza, fındığımıza, derelerimize, suyumuza sahip çıkacağız” demiş, HES’leri protesto etmek için “Su haktır, satılamaz” pankartı açmıştı.

Polisin şiddetli müdahalesi sonucu çok sayıda kişinin yaralandığı, gazdan etkilenerek hastanelere kaldırıldığı ve 54 yaşında bir emekli öğretmenin yaşamını yitirdiği ortadayken, Başbakan Erdoğan adeta yangının üzerine körükle gitmeyi ve olayları “Meğerse eşkıya Hopa’ya da inmiş” diye yorumlamayı tercih etti.

Hopa’da yaşanan olaylarda polisin müdahalesini ve bir kişinin ölümüne neden olmasını kınıyor, Metin Lokumcu’nun ailesine, dostlarına, yoldaşlarına ve bütün Hopalılara başsağlığı diliyoruz.

Başbakan Erdoğan’ın bir başsağlığı dilemeyi bile çok görmesine ve hiçbir şey olmamış gibi rahat tavırlarla yandaşlarının arasında mutlu mesut görünmesine ise ne diyeyeceğimizi bilemiyoruz.

Sayın Erdoğan artık bu ülkenin başbakanı olduğunu tamamen  unutmuş görünüyor. Kendisine kurduğu dünyada dağları delip, kendi keyfine göre yeni kentler kurup, kaldırıp, insanların elinden toprağını ve suyunu alıp, dereleri kurutup, insanları göç ettirip, bir bilgisayar oyunu oynar gibi ülkeyi yönettiğini sanıyor, kendisine karşı çıkanları düşmanı olarak görüyor.

Sayın Erdoğan’ın başında olduğu hükümet polis devletine güvenip kendisine karşı çıkan insanlar üzerinde terör estiriyor. İnsanları, halkları aşağılıyor, tehdit ediyor. Artık birilerinin çıkıp Sayın Erdoğan’a demokrasinin, çok partili sistemin, farklı görüş ve anlayışların, farklı inançların varlığının ne demek olduğunu anlatması gerekiyor. Sayın Erdoğan soğukkanlılığını kaybettikçe ülkeye ve barışa daha büyük zarar veriyor.

Sayın Erdoğan’a sesleniyoruz:

Bu ülkede yaşamını, geleceğini, toprağını ve suyunu savunan insanlar var. Bu ülkede çocukları güzel bir dünyada yaşasın, ormanları yeşil kalsın, dereleri aksın, tarlası ürün vermeye devam etsin diye mücadele eden, yollara dökülen insanlar var. Bu ülkede emeğiyle yaşayan, onurlu insanlar var.

Herkes sizin büyük marifetmiş gibi anlattığınız projelerinize hayran olmak zorunda değil. Demokrasiye birazcık saygınız varsa önünüzde el pençe divan durmayı reddeden herkesi düşmanınız kabul etmeyi bırakın. Protestonun, muhalefetin, direnmenin bir hak olduğunu idrak edin. Polis devleti uygulamalarından, halkın üzerine gaz bombalarıyla, coplarla saldırmaktan, sırf sizi protesto ediyor diye insanları öldürmekten, yaralamaktan, yaşamları karartmaktan vazgeçin.

Demokrasiye tahammülü olmayan bir başbakanın, aldığı oylara güvenip tek adamlığa özenmesine de bizim tahammülümüz yok.

Ümit Şahin – Yüksel Selek
Yeşiller Partisi Eşsözcüleri”

Sanatçılar barışa ses, soluk veriyor

Barış için sanat girişimi 3 Haziran’da Taxim Hill’de bir buluşma gerçekleştirmek üzere sanatçılara çağrıda bulundu. Çağrı metni şöyle.

****

Sanatçılar barışa ses, soluk veriyor

Sanatçılara çağrı… Şimdi değilse ne zaman?

Yaşadığımız topraklar nicedir çok acı biriktirdi. Bıktık, usandık artık. Hem de sadece sen, ben, bizim mahalle değil; hepimiz, bütün toplum. İnsan olmak, insan kalabilmek için, öncekilerden daha güçlü bir ıslığın, sesin, haykırışın zamanı.

Belki de önümüzde özlemini çektiğimiz gerçek bir barış; her kesimin, her kültürün kendini hiçbir sınırlama olmadan geliştirdiği ve ifade ettiği eşit, adil, özgürlükçü bir yaşam şansı var!

Nihayet barışı konuşmaya başladığımız bu günlerde, nihayet barışı daha içten dinlediğimiz bu günlerde daha fazla cümleye, daha fazla emeğe, daha fazla yüreğe gereksinim var. Herkesin, her toplumsal kesimin yaptığını bir arttırması, yapmadığını bulup yapar olması başka zaman bu kadar kıymetli olmazdı.

Peki ya sanatçılar, peki ya sanat?

Sorunlu, çatışmalı dönemlerden çıkış yolları yaratmakta gerçekten sanat başka her şeyden farklı, başka her şeyden üstün bir potansiyele sahip mi? Gerçekten sanatçı barış yolunda politikacıların, askerlerin, tiranların asla yapamayacaklarını yapmaya vakıf mı? Kardeşlik yolunda siyasi söylevlerin, silahların çözemediğini; çözebilir mi filmler, resimler, şarkılar, şiirler, tiratlar gerçekten?

Çözer mi, çözemez mi bilmek zor! Elbet, diğer birçok belirleyenin denk gelmesine bağlı. Ama emin olunacak tek bir şey var, evet sanat başka hiçbir anahtarın açamayacağı kapıyı aralayabilir, sanatçı insanın beyni kadar kalbine de dokunabilir. İktidara, ırkçılığa, kindarlığa karşı herhalde en etkili ilaçtır sanat. Birbirine kapanmış gönülleri açmakta, iten elleri kavuşturmakta, birbirine âmâ gözlere ışık salmakta, kem sözlere vicdan olmakta…

Her insanın doğuştan gelen, en doğal hakkı olan anadilinde eğitimin tartışma teması olmaktan çıktığı, birilerinin sunacağı bir lütuf gibi görülmediği bir iklim özlüyoruz. Sanata ve ifadeye özgürlük sağlayan yasalar; ırkçı olmayan, demokratik ve barışçı bir anayasa özlüyoruz. Darbe kökenli barajlarla temsiliyeti ve meşruiyeti tahrip edilmemiş seçim koşulları özlüyoruz. Ekolojik yıkımların geleceğimize yapılmış en büyük kötülükler içinde algılandığı, doğa ile uyumlu bir yaşam özlüyoruz. İnsanca, kardeşçe, ezenin ezilenin olmadığı, barışın hüküm sürdüğü, tüm farklılıklarımızla barışık yaşayabileceğimiz bir memleket özlüyoruz. Tüm bunlar için her türlü etnik, kültürel, cinsiyete dayalı ve sınıfsal farklılığın temsil edildiği bir Meclis özlüyoruz.

İşte bu yüzden sanatçıları, “gerçek bir barış; eşit, adil, özgürlükçü bir yaşam” diyerek yola çıkmış Emek, Özgürlük ve Demokrasi Bloğu ile kol kola girmeye çağırıyoruz. Hep birlikte yürüyelim ki geleceğe daha bir umutla bakalım; birbirimize enerji katalım, sevinç katalım, neşe katalım diyoruz.

Barış cümlenizi, dizenizi, notanızı yanınıza alıp bizlerle olmanızı, sesimize ses katmanızı, duymayana duyurmanızı, çağrımıza sahip çıkıp etrafınızı çağırmanızı diliyoruz. Sesimiz öyle çok, öyle renkli, öyle coşkulu olsun ki; Türkiye barışla yatıp barışla kalksın, barış duyup barış konuşsun istiyoruz.

BARIŞ İÇİN SANAT GİRİŞİMİ

****

Yeşil Gazete

Tragedyalar III – Edip Cansever

Ölümünün 25. yılında Edip Cansever dosyamıza şairin dramatik yapıdaki şiirlerinin ilki olan 1964 tarihli Tragedyalar’ın üçüncüsüyle devam ediyoruz.

Tragedyalar III

EPİSODE

Çünkü bu kahverengi akşam saatlerinde
Her şeyi en soğuk ölçülere vuruyoruz
Bir uzak han kavramına. Hanların
Rahmindeki bir yolcuya, bir semendere
Ve soğuk bir çağdan geçiyoruz. Çağlardan
Başımızda siyah bir hale.

KORO

Birdenbire yapayalnızsanız her yerde
Ve bundan korkuyorsanız
En küçük şeylerden bile. Örneğin birine saati sorsanız
Karşıdan karşıya geçseniz bir caddede
Sesinizi alçaltıp dikkatle bakaraktan çevrenize
Biriyle bir şeyler konuşsanız
Ve her gün kitaplar, dergiler alsanız. Postacı her gün mektup getirse
Sözgelimi bir resmi dairede
Fazlaca oyalansanız
Şöyle bir iki otobüs kaçırsanız üst üste, neden olmasın
Kaldı ki, hiçbir şey yapmasanız bile
Tuhaftır
Sanki herkes kuşkuyla bakacaktır yüzünüze.

Ve işte bir lokantaya girdiniz, garsonla çene çaldınız
Şarapla yiyecek bir şeyler söylediniz, hepsi bu kadar

Biraz da güldünüzdü aklınızdan geçen bir şeye
Ya gülünç bir olaya, ya önemsiz bir söze
Ama az ötede düğmeleriyle oynayan
Ve yiyen tırnaklarını bir adam
Duraksız sizi izliyordur belki de.

Ya da bir dernekte üyesiniz, azıcık mutlusunuz
Ya da küçük bir memur bir banka servisinde
Durmadan suçlusunuz
Durmadan suçlusunuz
Durmadan suçlusunuz ve artık kendinizi
Gücünüz yok ödemeye.

Giderek siz oluyorsa bütün bir kalabalık
Yüzünüz yüzlerine benziyorsa, giysiniz giysilerine
Ansızın bir hastanın kendini iyi sanması gibi
Gücünüz yetse de azıcık bağırsanız
Bir yankı: durmadan yalnızsınız
Durmadan yalnızsınız.

EPİSODE

Yani bizim hiç korkmadığımız şeyler
Doğrusu en çok korktuğumuz şeylerdir gerçekte
İçimizde kahverengi bir dağ ölüsü yatar
Bir yarasa ayaklanır. Aç gözlü bir kuş
Varır kocaman bir şey olmanın bilincine
Birden bir ses biçiminde, radyomuzun içinde
Duyurur iki caz parçası arasından biri
Ya gülünç bir yas töreni
Ya toptan bir öldürme.

Belki de
Soğumaya yüz tutmuş bir fincan sütlü kahve
Dönüşür ellerimizde kanlı, kırbaçlı
Bastırılmış bir greve, yırtılmış dövizlere
Örneğin üç yüz ölü, bir o kadar yaralı
Ve sömürge şapkalı ve sten tabancalı
Gözü dönmüş biriyle
O güvenlik manşetleri birtakım gazetelerde.

Yani bizim hiç korkmadığımız şeyler
Belki en çok korktuğumuz şeylerdir gerçekte
Ki bütün işkenceler, ezinler ve kırımlar
Damlayan bir musluktur yerine göre
Yoksa bir enkaz altında bir ölüm
Ya da puslu bir havada, bir cinayette
Bir ölüm
Ölümün anlamı ne?

KORO

Sizin hiç korkmadığınız şeyler ya da hep öyle sandığınız
Beslenir kimi zaman de sevgilerle
Çok içten bir selamla ve içten bir gülümsemeyle
İşte her sabah rastladığımız birinin
Durakta, yolda, işyerinde
Ya da bir meyhanenin kuytu bir köşesinde
Yıllarca süren o dostça ilişkinin
Ve hatta bir sevgilinin
Yerine
Kin dolu gözleriyle bir ölüm yargıcı gibi
Biri
Kapkara giysilerle, özenti bir zincirle
Öyle
Dikilmiş sorguya çekiyor sizi
Ve sakın sormayın işte: bir hesap yanlışlığı mı, değil mi
Vakit yok öğrenmeye.

Canım en basiti, arkanızdaki bir duvarın
Mineler, sarmaşıklar, o yaban gülleriyle
Örtülü bir duvarın ansızın
Kanlı, kireçli bir taş yağmuru halinde
Korkunç bir silah olduğunu yerine göre
Düşünün
Ve sakın sormayın işte: bir hesap yanlışlığı mı, değil mi
Vakit yok öğrenmeye.

Ya da bir düşte yürüyor gibi
Islak mavi bir sabahtı, açtınız pencerenizi
Şöyle bir gerindiniz, gökyüzüne baktınız
Tutarak sapından bembeyaz bir karanfili
Sevinçle okşadınız
Ve içerde kahvaltınız bekliyordu sizi
Öyle ki, kahvenizi içiyordunuz, birazdan çıkacaktınız
Tam o sıra kapının zili
Tuhaf şey.. bu saatte.. kim olabilir ki
Ve işte az önce aldınızdı gazeteleri
Öyleyse?
Yaktınız bir sigara daha, kapıya yöneldiniz
Bırakıp masaya kahvenizi
Kilidi çevirdiniz, açtınız kapıyı usulca
Bir kurşun!

Birden o zamansız, o yersiz başdönmesi
Hani av araçları satılan bir dükkan vardı
İçi doldurulmuş çulluklar, kardelen çiçekleri
Bir kurşun!
Geçerken uğrardınız, iyiydi, cana yakındı
Yeleğinden çıkmazdı elleri
Bekardı, umutsuzdu, yalnızdı
Ve belki..
Bir kurşun!
Sormayın kendinize: bir vahşet mi bu, değil mi
Düştünüz sırtüstü yere ve işte avlandınız
Sadece avlandınız
Ağız dil bilmaz söylemeyi.

Ötede
Islak mavi bir sabahtı. Gökyüzü
Bembeyaz karanfiller, pencere
Kahveniz, masanız, kahvaltınız
Bir yankı
Ve bütün çay fincanları: durmadan yalnızsınız
Durmadan yalnızsınız.

AĞIT

Gün bitti. Saat kaç. Bitecek mi bir gün savaşımız
Hak edilmiş hüzünlerimiz olacak mı bizim de
Dönüp dönüp arkamıza baktığımız
Bir dünya kalıntısı üstünde
Hak edilmiş hüzünlerimiz olacak mı bizim de.

KORO BAŞI

Daha bir sürü böyle
Silahlar eleştirecek sizi belki de
İşte siz
Toplayıp susacaksınız içinizdeki ölüleri
Bakmadan geçeceksiniz o duvar diplerine
Gözleriniz olacak, yüzünüz, elleriniz
Ne korku, ne kin, ne de yenilme
Ve asıl günleriniz olacak, günleriniz
Duyup da bilmediğiniz, bilip de tatmadığınız
Dünyanın tekdüzenli renginde.

Edip Cansever

Ölümünün 25. yılında Edip Cansever DOSYASI’nın tamamını okumak için TIKLAYIN

[English] Metin Lokumcu protesting AKP killed by police brutality

0

A retired teacher Metin Lokumcu who protested Recep Tayyip Erdoğan, chairperson of AKP after his meeting in Hopa in Artvin lost his life. He is thought to be killed due to the effects of the gas that police used.

The event occured while Recep Tayyip Erdoğan was leaving for Trabzon meeting from the town. A group of people wanted to protest him as the convoy was passing. Because of the speeding up bus, one of the polices who lost his balance fell from the election bus. Immediately he was taken to hospital but as it has been learnt he has a risk of losing his life.
A retired Teacher Lost his Life
After the protesters unfurled a banner written “Water is a right, it can not be sold” agains hydro electric plants, the police interfrence started. Security forces used pressurized water and pepper gas. Wounded polices and protesters were taken to hospitals. A retired teacher Metin Lokumcu, member of Freedom and Solidarity Party was effected from the gas and had an heart attack. Lokumcu lost his life in the hospital. When this was heard in Hopa and in three big cities, Ankara, İzmir and İstanbul protesters got up against the police forces.

Seçim 2011: AKP Genel Başkanı: “Hopa’ya eşkiyaların indiğini bilmiyordum”

Hopa’da yaptığı miting sırasında kendisini protesto edenlere polisin gaz bombası ile müdahalesi sonucunda bir kişinin ölmesini değerlendiren AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, “meğer Hopa’ya eşkiya inmiş” diye yorumda bulundu. 54 yaşında bir emekli öğretmenin kalp krizi geçirmesine neden olan olaylar sonucunda, gerginliğin hala sürdüğü belirtiliyor.

Bununla birlikte, Trabzon’da da olağanüstü hal koşullarında bir miting gerçekleştiriyor AKP. Miting öncesi tüm şehirde süren protestolar sonucunda, Trabzonluların alınmadığı bir Trabzon Mitingi gerçekleşiyor. Bu mitingte Erdoğan olaylar hakkında şunları söyledi:

“Sizi fazla beklettim, hakkınızı helal edin. Ben Hopa’ya eşkiyaların indiğini bilmiyordum, meğerse eşkiya Hopa’ya da inmiş ve ne yazık ki taşlarla araçlarımıza saldırdılar. CHP’nin devasa bir pankartı yanında kimler kimlerle iş tutuyor bilmenizi istiyorum, tek yol sokak, tek yol devrim, altında ki imza Halkevleri’ diyor.”

Nükleer karşıtı eylemcilere beraat

Rusya ile imzalanan Akkuyu nükleer santral anlaşmasının TBMM’de onaylanması sırasında meclis önünde eylem yapan 58 nükleer karşıtının davası beraatle sonuçlandı.

Nükleer karşıtı eylemciler için, 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na muhalefetten açılan dava sonuçlandı. Bugün Ankara 15. Asliye Ceza Mahkemesi’inde görülen dördüncü celsede “sanıklara yüklenen suçlar oluşmadığından ayrı ayrı beraatlerine” karar verildi.

58 eylemci, 6 Temmuz 2010’da TBMM önünde nükleer karşıtı 170 bin imzayı milletvekillerine teslim etmek istedikleri için yargılanıyordu. Eyleme Greenpeace, Yeşiller Partisi, Küresel Eylem Grubu, Mersin Nükleer Karşıtı Platform ve Sinop Çevre Platformu üyesi eylemciler katılmıştı.

Bugün beraat eden eylemciler arasında Yeşiller Partisi Eşsözcüsü Ümit Şahin ve genel sekreteri Selda Arzuman’la birlikte toplam yedi Yeşiller Partisi üyesi bulunuyordu. Yeşiller Partisi eşsözcüsü Ümit Şahin yaptığı açıklamada bugün beraatle sonuçlanan davanın aylardır Akkuyu nükleer santralına karşı verilen mücadeleye yönelik baskıların sembolü olduğunu söyledi. Ümit Şahin sözlerine şöyle devam etti:

“Türkiye’de bugün halkın üçte ikisinin nükleer santrallere karşı olduğunu kamuoyu araştırmalarından biliyoruz. Dün Almanya’nın bütün nükleer santrallerini 10 yıl içinde kapatma kararına geri dönmesi de önemli bir adımdır. Nükleer enerjinin devri dolmuştur. AKP hükümetinin dünyada Fukuşima nükleer felaketinden sonra daha da sert esen karşıt rüzgarların tersi yönde bir inadı sürdürmesi anlaşılır gibi değildir. Ancak Başbakan Erdoğan boşuna direniyor. Nükleer karşıtı hareket bugün eskisinden daha da güçlü. Türkiye’de de nükleer karşıtları on yıllardır nükleere geçit vermedi, bundan sonra da vermeyecek.”

Yargılanan eylemcilere eylemdeyim.org sitesi üzerinden 13.165 kişi destek olmuştu. Eylemcilerin TBMM’ye teslim etmek üzere götürdüğü nükleer karşıtı imzaların sayısı da 212.480’e ulaştı. İmzalar BURADAN toplanmaya devam ediyor.

(Greenpeace, Yeşil Gazete)