Ana Sayfa Blog Sayfa 5167

Metin Lokumcu’nun isyanı

Başbakan dışında hepimiz artık Metin Lokumcu’yu tanıyoruz. Oysa Hopa’lı emekli öğretmen Metin Lokumcu  tabiatın hoyratça tahrip edilmesine karşı sesini yükselten binlerce direnişçiden sadece biriydi.

Metin öğretmen insanca yaşama koşullarının ellerinden alınmasına karşı direnen, yaşama alanlarını korumaya çalışan, yaşadığı topraklardan kopartılıp sürgüne gönderilmeye itiraz eden binlerce adsız direnişçiden biriydi.

Şimdi Metin öğretmeni hepimiz tanıyoruz. Gazetelerde ve sosyal paylaşım sitelerindeki resimlerde gördüğümüz yorgun  ve fakat kararlı insanın görüntüsü etrafında ne olup bittiğiyle ilgilenen herkesin beynine kazındı.

İsmini unutsak bile yıllar sonra da Hopalı bu direnişçinin görüntüsünü belleğimizden silemeyeceğiz, tıpkı Pekin’de, Tien an men meydanında demokrasi taleplerini bastırmaya giden tankların önünde direnen adamın görüntüsü gibi. Adını hatırlamadığımız, akibeti hakkında hiç bir şey bilmediğimiz o Pekinli adamla Metin öğretmenin kimbilir ne kadar çok ortak noktası vardı.

Elinde filelerle alışverişten dönen adamı tankların önüne iten dürtüyü anlamaya çalıştık mı? Durduramayacağını bile bile, hatta her türlü ihtimali ve hatta ölümü göze alarak tankların önüne dikilen Pekinli adam acaba Çin’in Metin öğretmeni miydi? Pekinli direnişçinin akıbetini bilmiyoruz ama Hopalı Metin Lokumcu artık aramızda değil.

Sosyal paylaşım sitelerinde hızla yayılan videolarda Metin öğretmeni ölümden önceki son dakikalarda sularını, vadilerini savunmaya çalışan sıradan insanların en önünde vahşet içinde kendilerini püskürtmeye çalışan polislere dert anlatmaya çalışırken görürüz. Polisin ısrarlı şiddetini durduramayan Metin öğretmen öfkelidir, “yettiniz artık , bunalttınız hepimizi” diye bağırmaktadır. Bunlar Metin Lokumcu’nun son sözleridir.

Yeter artık diye ortaya çıkmak çok önemli bir karar anıdır. Nazım Hikmet’in şiirindeki gibi “gayrı yeter” diyen insanların nerede duracağı bellli olmaz, “toprağın nabzı onların nabzında atmaya başlar”.

Geçen hafta ülkenin dört bir yanından bir şenlik havasında gelip de Ankara Gölbaşı’nda polisin sert yüzüyle karşılaşan Büyük Anadolu Yürüyüşçüleri belki de yaptıkları işini önemini o anda kavradılar.  Sistem için nasıl bir tehdit olarak algılandıklarını hissedip, kendilerini şehre sokmamaya kararlı sistemin acımasız yüzünü gördüler. Ankara’ya girişleri her türlü hukuksuzluka engellenen yürüyüşçüler daha henüz “gayrı yeter” demediler ama sanırım bu ülkede yıllardır ne olup bittiğini sezmeye başladılar. Metin öğretmenin ölümü ve ardından bir çok şehirde yapılan protesto gösterilerinin şiddetle bastırılması, gösterilerde gözaltına alınanların işkenceye maruz bırakılmaları bir çoğumuzun gözünü açacak gibi görünüyor.

Hopa’da Metin öğretmenin isyanı ve takip eden olaylar  bu ülkenin yıllarca kimlikleri inkar edilerek yaşatılan, en temel insan hakları ellerinden alınan, anadilleri yasaklanan, işkence gören insanlarının neden “yeter artık” demiş olabileceklerini anlamamıza yardımcı olur mu? İnsanlık onuru içinde yaşama haklarını savunan insanlarla aramızda empati kurmamıza yol açabilir mi?

Seçim havasından gözü dönmüş Başbakan  Hopa’da polis şiddeti sonucu ölen Metin öğretmeni tanımadığını, tanımaya gerek duymadığını söylemiş. Tanımaya çalışsa iyi eder.

Çünkü bu ülkede yaşam hakkını savunmak durumunda bırakılan ve acımasız kalkınma politikaları yüzünden bunaltılan daha binlerce Metin öğretmen var.

Hopa ve eşkiyalar – Özgür Mumcu

Aynı yoldan geçmişiz biz/ Aynı sudan içmişiz biz.” Böyle diyor AKP’nin yeni televizyon reklamı. Salı günü Hopa’da aynı sudan içmediğimizi görmüş olmadık mı?

Hopa’da Başbakan’ı çok sinirlendiren pankartlardan birinde “Su haktır, satılamaz” yazıyordu. Başbakan’ın miting yapacağı alandan bir otoyolla ayrılan bölgede toplanmış insanlar, horon çekiyorlar. Miting saatine doğru polis o bölgenin boşaltılmasını istiyor.

Orada bulunan ÖDP Parti Meclisi Üyesi Yusuf Yedigül anlatıyor: “Biz dedik ki, iki alan arasından üç karayolu geçiyor. O alan bize çok uzak, niye gidelim?”

Gitmiyorlar. HES projelerine, hükümetin çay politikalarına karşılar. Hazır Başbakan da gelmişken seslerini duyurmak istiyorlar. Aynı sudan içmişiz madem, su hakkında söyleyecekleri var.

Ya da söyleyecekleri olabileceğini zannediyorlar. Çünkü yine Yedigül’ün anlatımıyla: “Bir baktık ki bir anda saldırı oldu, su sıkıldı, gaz bombası, biber gazı…”

Görüntüleri izlemediyseniz, internetten takip etmenizi tavsiye ederim. Küçücük ilçe gaz bombardımanına tutuluyor. Hepimizin olduğu iddia edilen su, tazyikle insanların üzerine sıkılıyor.

Metin Lokumcu
Video görüntülerinde bir an emekli öğretmen Metin Lokumcu beliriyor. “Bunalttınız beni” diyor. Sonra ellerini arkasında kelepçelenmiş gibi kavuşturup polise sesleniyor: “Haydi al beni, kurtar memleketi.”

Memleket kurtulur mu bilinmez ama Metin Lokumcu kurtulamıyor. Hopa’nın eski Belediye Başkanı Yılmaz Topaloğlu anlatıyor: “Dün akşam hastanede doktorlarla görüşme fırsatım oldu. Metin Hoca hastaneye getirildiğinde doktorlara çok fazla gaza maruz kaldığını ve göğüs bölgesinin polisler tarafından darp edildiğini söylemiş.”

Metin Lokumcu öldü.

Başbakan’ın miting alanıyla arasından üç şerit otoyol geçen bir alanda “Su haktır satılamaz” pankartıyla durduğu için. Herkes aynı sudan içsin istediği için.

Hopa’da Başbakan miting alanında nutuk atarken ilçenin sokaklarında polis gaz bombası ve tazyikli suyla protestoculara saldırmakla meşguldü. Başbakan, Hopa neredeyse abluka altına alınmışken nutuk atmayı içine sindirebildi.

Miting alanını terk eden AKP konvoyunun taşlı saldırıya uğradığı söyleniyor. Bu saldırıdan kaçmaya çalışırken hızla hareket eden otobüsün üzerinde duran koruma polisi Servet Erkan düşerek ağır yaralandı.

Başkomiser
Polisin hükümete yönelik sol gösterileri orantısız bir şiddetle bastırma merakı biliniyor. Başbakan’ın hâlâ ara sıra konuşmalarından sızan arkaik anti-komünizmi de polisleri bu konuda cesaretlendiriyor.

Hopa’daki abluka mitinginden sonra Trabzon’a giden Başbakan’ın “Hopa’ya eşkıyaların indiğini bilmiyordum” açıklaması da bunun göstergesi.

Başbakan’a her itiraz eden terörist, ona karşı çıkan herkes eşkıya. İlkgençliğinin Milli Görüş’ünden gelen komplocu bakış açısının zirveye varmış egosuyla birleştiği noktadayız. Bu nokta da Başbakan’ın tekrar etmeyi çok sevdiği ‘hak ve özgürlükler noktası’ değil.

Bu nokta 80 öncesi Fatsa’da yapılan ‘nokta operasyonu’nun noktası. Salı gecesi Hopa’da evlerin basılıp, kırka yakın insanın gözaltına alınması buna işaret ediyor.

Nisan 2010’da CHP otobüsü taşla saldırıya uğradığında emniyet güçlerinin ilgisiz tavrıyla salı gecesi operasyonu kıyaslanınca bu memleketin bir başkomiseri olduğu hakikatiyle karşılaşıyoruz. Polis Servet Erkan’ın otobüsten düşmesinin sorumlularını bulun. Yaralanmasına göstericilerin attığı taş sebep olduysa yargılayın.

Muhaliflerin gösteri hakkına tecavüz eden polis müdahalesinin sorumlularını bulun. Memurundan amirine yargılayın. Öğretmen Metin Lokumcu’nun katillerini bulun. Sonra tartışalım hep beraber Hopa’ya inen eşkıya kimdir? Aynı yoldan geçmişiz, aynı sudan içmişiz öyle mi?

Değil galiba. Başbakan şöyle bahsediyor öldürülen Metin Lokumcu’dan: “Tabii bu arada bir tanesi de kalp krizi geçirerek, kimliğini bilmiyorum, üzerinde durmaya da gereğini duymuyorum, kalp krizi sonucu ölmüş.”

Öğrenirsiniz Başbakan kimliğini. Bir gün gelir öğrenirsiniz.

Özgür Mumcu – Radikal (2 Haziran 2011)

Yeşiller Partisi: “Uzun gözaltı süresini kınıyoruz”

Yeşiller Partisi, Ankara’da yaşanan gözaltılara ve sonrasında yaşananlara karşı bir açıklama yayınladı. Açıklama şu şekilde:

Önceki gün Hopa’da yapılan AKP mitingi sonrasında yaşanan ve emekli öğretmen Metin Lokumcu’nun hayatını kaybetmesiyle ve çok sayıda insanın yaralanmasıyla sonuçlanan polis şiddetini Ankara’da protesto eden 95 kişi Salı günü gözaltına alınmış ve hala serbest bırakılmamıştır. Aralarında, arkadaşımız, Çankaya ilçe Eş Sözcümüz Serhat Ertuğrul’un da bulunduğu bu kişilerin gözaltında işkence ve kötü muameleye maruz kaldığına ve avukatlarla görüşmelerine izin verilmediğine dair haberler alıyoruz. Gözaltı süresinin giderek uzamasından da endişe ediyoruz. Bu uzun gözaltıları kınıyor, gözaltındakilerin insan haklarına uygun bir muameleyle en kısa zamanda serbest bırakılmaları için demokratik kamuoyunu göreve çağırıyoruz.

Yeşiller Partisi

Doors 2.15® @ my joint

Poiesis tanquam doctrinum somnium: Şiir felsefesi bir doktrinin düşü gibidir.

Varoluşun nedenleri konusunda henüz doğal hale çok yakın bir halkın efsanevi fantezileri bile, daha sonraları sistematik biçimde olgunlaşacak ve kategoriler halinde gelişecek fikri tohum halinde içerir.

–Francis Bacon

*****

Üniversite yaşamı denen bohemian yıllarda, yine bir gün tavanda bulutları seyrederken, Bill Gates’in uzun soluklu planını kavrayıverdim. Hemen ardından yüzümde beliren hain, sinsi gülümsememle kendisine  attığım e-maillere, ettiğim telefonlara, belki görür diye sıklıkla chat odalarında, bloglarda kendisine küfür bile etmeme rağmen bir yanıt alamayınca, artık ona şantaj yapmaktan vazgeçip, bildiklerimi Yeşil Gazete aracılığıyla sizlerle paylaşmaya karar verdim.

İlk on yaşımın meyal yılları, teknoloji tarihimizin Commodore veya Amiga kafalarına denk düşer. O yıllarda bilgisayarın ileride çok işe yarayacağı söylenirken buna hiç inanasım gelmezdi. Klavyeyle yazı yazmaya çalışanları gördükçe kalemle yazmaktan çok daha alengirli bir iş yaptıklarını düşünür, veya bir işlem yapılacaksa; önce onu çözecek olan programı yazma zorunluluğuna, “simple-pratik hesap makinesi varken – ne anlamı kaldı ki?” derdim. Her şemal için spesifik bir tuş atanmış olan klavyeyi aptal icadı olarak görürdüm. Zaten matbaaya da gıcık olurum. Örneğin; William Blake, şiirlerini resimlerle süslüyordu. (bir örnek) Hadi gel de bu adamı matbaaya koy, klavyeyle yaz. Yaptılar gerçi. Adam da unutuldu zaten. Neyse dağılmayalım.   …   Hala hatırlarım da; şu ctrl tuşunu duyan her arkadaşım, bilgisayar denen medeniyyetten üç vakit ölçeğinde soğumuştur. Artık hangisini dersen oradan ilk dönüşünde ise, onu tab, shift ve insert sorunu beklemektedir. En üstte tüm heybetiyle duran F1 F2 F3… foksiyon tuşlarının işlevini sormaktan çekinirdik. Bir de şu her komutun eksiksiz olması gerekliliği yok muydu? Bir virgül, bir nokta… Şimdiki Google gibi “bunu mu demek istiyorsun?” diye soramazdı makine? Aptal bir tarafı vardı. Nedir bu şimdiki hal? Face’e kamp kurmuş ne düşündüğümüzü anlama derdinde. Efenm, eskiden bunlarla da kalmıyordu ki! Bir çıktı alabilmek için yazıcının sorunsuz çalışabilmesi muazzam bir sürpriz olduğu gibi, uzun uğraşılarla tüm sorunların çözüldüğüne kanaat getirmişken “aaa bozuk çıktı” demek an meselesiydi. Bu durum da hiç şaşırtıcı değildi.

Bilgisayarın akının bokundan fazlasına geldiği o zamanlarda, Bill Gates ismindeki gerçek mi, cin mi bilinmeyen adamla acayip bir şey oluverdi. Windows işletim sistemi çıktı ve mouse diye bir şey icat oldu. Şu mouse denen pıtırcık o on yılın icadıdır belki de. Artık pencelerimiz vardı ve pencerelerden pencere beğeniyorduk. Pencereler gittikçe şekillendi. Temalarla şelalelerle süslendi, akıcı efektler, otomatik tanımalar, çeşitli türde bellekler derken, Windows 95’den 98, Xp, Vista ve 7’ye varıverdık. Şindi bir de 2010 olsa gerek ve hatta 2012 çıkmak üzereymiş ama bendeniz henüz onlara yetişmiş değilim. Yine de yetişmek zorundayım. Zorundayız. Çünkü arkamızda virüsler var. Onlar, şu anda işletim sistemi 98 ve 2000 olanları ham yapıyorlar. Zaten 95 işletim sistemine sahip bir bilgisayarın internete bağlı olarak şu an hayatta kalması imkansız. Zamane işletim sistemini çalıştırabilecek bilgisayar ise o yıllardan kalmış olamaz. Demek ki bu tencere kapak hikayesinde her tüketiciye ancak teknoloji kiracısı rolü düşüyor. Zamaneye ayak uyduramayan bilgisayarlar virüsler tarafından yeniliyor, yutuluyor. Aaaa masala benzedi. Ama nedense bize masalda av olma rolü düşmüş. Böyle olacağını bilseydik o masallara da tatlı demezdik. “Masallar mı suçlu?” “Dünyayı bok götürüyor Selim, masallar mı masum olacaktı?” A-ha farkettim. Virüs dediklerimiz de aslında pac-manlermiş..

Dallandırıp budaklandırmadan, döndürüp dolandırmadan, sarıp sarmalayıp pırpır da pırpır, pırpır da pırpır uçurmadan, ladies en centilmıınn…

Bayanlar baylar size “Doors 2.15®”’i sunuyorum. Pencere devrine son, artık kapılar var. Windows out, Doors in!

Artık monitörünüzü seyretmeyi bırakın, buyrun içeri dolaşın. Kapılara dokunun şeffaflaşsın, girmeden içeriyi görün, kavrayın, isterseniz tek dokunmayla, isterseniz çift dokunmayla sonuna kadar açılsın. Kapının eşiği sizin etrafınızdan dolansın.  Artık en uzağınız, bir adım ötenizde -ki o adımı da atmanıza teknik yönden gerek yok. Yazılımcılar o kadar zevk sahibi ki temaları, anektodları gördükçe “ayy ne kadar tatlı”, “aaa bunu da mı yapmışlar!” nidalarınızı şimdiden duyar gibilermişmiş.

Sanal dünyayı seyretmeye artık son! Bundan sonra içeridesiniz.  Doors’un size sunduğu olanakları tadın. Get relax and enjoy…

Sosyal paylaşım sitelerindeki arkadaşlarınız artık ekranınızda değil.   …. -Bak ileride görmüyor musun? Denizde sörf yapıyor, haha. Okyanusta sörf yapma (surfinocean) temasını kullanmış. Sen de 2. Dünya savaşı teması kullanmışsın. Aynaya bakarsan kim olduğunu da görebilirsin. Hanimiş ayna? Ta-ta, işte burda! Tabi aynanın ayarları sana kalmış. İstersen olduğun şeyi gösterebilir. İstersen tam tersini. Contrast ayarlarıyla oynayıp bright edip, Adana’da pide yiyebilirsin. Herşey mümkün! Her ne kadar, senin teman ile onun temasının bağlandığı yerler biraz bozuk olsa da ileri modellerde bu sorunlar aşılacak. Yine de çok çılgın değil mi?

Örneğin ben data havuzumu, tavan arası temasında seçmeyi tercih ediyorum. Böylesi çok nostaljik. Makinenin performans ayarını düşük tutup, arşivimi düzenlerken sıklıkla kendim çalışıyorum ama hoşuma gidiyor. Dosyaları kutulara yerleştiriyorum, üst üste koyuyorum, ittiriyorum, terliyorum. Hem de ne terliyorum. Bir yazılımcı tsunami diye bir terleme efekti çıkarmış. Terim 10 metre.

Yaav, zaten istediğin temayı kendin de yapabiliyorsun. Bir resim çizip ya da hazır bir resmi alıp “Quick 3D” programıyla üç boyutlu hale getirip temanı oluşturabilirsin. Eklentilerle istediğin biçime dönüştürüp, örneğin programına kişi atayabilirsin. Böylece misal, bulutların üstünde Bach dinlerken, arkadaşınız geldiğinde uçak sesi çıkararak kapınızı çalabilir ve aynı zamanda size kaz kafalı görünebilir. Sanal alem zaten tema dolu.. Dünyada yapılmış bütün resimler ve fotoğraflar canlandı! Haberiniz yok mu?

Üstelik inanabiliyor musunuz, aslında bildik tüm bilgisayar programları bu teknolojiye geçmek üzere hazırlanıyormuş –da bize hiç haber vermemişler. Cık cık cık. Mesela Photoshop gerçek bir fotoğrafçı dükkanı biçiminde yapılandırılmış. Biçimlendirmek istediğiniz fotoğrafta size yardımcı arkadaş (dükkan sahibi) belirlemişler ve bu istediğiniz kişi olabiliyor. Tabi dükkanın ayarlarıyla oynamak da size kalmış, ben çoğunlukla random yapıyorum. Her seferinde bir başka dükkan ve dükkancı. İsterseniz Ara Güler gelir, isterseniz bir başkası.  Üstelik Ara Güler’i getirmek, her seferinde ona kredi kazandırdığı gibi, Ara Güler de bonuslarını Tema’ya bağışlarmış. Aman ne güzel.

….

O-u.. İçimden bir ses gerçek-kurgu ayarlarının kısa devre verdiğini ve bu yazının kelime haznesinin de çoktan şiştiğini söylüyor. Oysa daha neler neler vardı. Örneğin Jim Morrison meselesine bile giremedik. Doors-Gates mücadelesi, bu mücadelenin telif yasası hikayesi, magazinel boyutları ve bunların ekonomi-politik uzantılarına da gelemedik. Bu belgelerin niçin saklandığı, alınacak dersler, ekoloji, matrix…  …Başlık da bi acayip olmuş. –Latince mi o? Şşş konuşmuyorsun, yazıyorsun.

Doors 2.15® -Merak etmiyor musun?

 

Bu bağlamdaki eski yazı; Süperiletken @ my joint

Tüm yazılar; www.modernwish.wordpress.com

Mizah muzırmış…

Başbakanlık Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu, bazı karikatür ve dergilerde yer alan çizim ve resimlerin 18 yaşından küçüklerin maneviyatı üzerinde muzır tesir yapacak nitelikte olduğu gerekçesiyle dergilerin içeriğine sınırlama getirdi.

Başbakanlık Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu’nun dergilere sınırlama getiren kararı Resmi Gazete’de yayımlandı. Buna göre Kurul, Mayıs 2011 tarihli ve 01 sayılı “Harakiri” isimli derginin incelenmesi sonucunda; dergide yer alan bazı yazı ve karikatürize fotoğrafların 18 yaşından küçüklerin maneviyatı üzerinde muzır tesir yapacak nitelikte olduğuna; bu sebeple söz konusu derginin 1117 sayılı Kanunun 3266 sayılı Kanunla değişik 4’üncü maddesindeki sınırlamalara tâbi olmasına oy çokluğu ile karar verdi.

Ayrıca, Kurul 3 sayılı “Size” isimli derginin incelenmesi sonucunda; dergide yer alan bazı fotoğrafların 18 yaşından küçüklerin maneviyatı üzerinde zararlı tesirde bulunacağı gerekçesiyle derginin sınırlamalara tâbi olmasına oy birliği ile karar verdi.

Harakiri’nin projesini Kutlukhan Perker ve Bahadır Boysal geliştirmişti ve ilk sayısı henüz Mayıs ayında çıkmıştı. Muzır Kurulu’nun kararı üzerine bu kişilerle görüşme yapan Bianet’in haberine göre; Kutlukhan Perker “Ne olduğunu henüz biz de bilmiyoruz? Avukatımıza henüz tebligat ulaşmadı. Bilgiyi aldıktan sonra gerekli yasal yollara başvuracağız, tabii itiraz edeceğiz”. diyor ve “Daha önce bir mizah dergisinin muzır bulunması gibi bir durumun yaşanmadığını” hatırlatıp, “Zaten ister istemez biz işlerimizi üretirken otosansür uyguluyoruz. Bunu söylemek acı ama… Belli bir sınırı aşmamaya çalışıyoruz. Harakiri’de hangi çizgiroman için verildi bu karar henüz belli değil” diyor.

Derginin çizerlerinden Serhat Gürpınar ise “Mizah hayatın parodisidir, izlediğini, yaşadığını, olanı yansıtırsın” diyor ve ekliyor “Mizah üreten biri olarak çok üzgünüm. Bir sıkışmışlık hissi var şimdi. Aba altından sopa gösterilmiş oldu. Sonra dönüp düşündüm, acaba çok mu cüretkar bir dergi olmuş diye. Amaç buysa başarılı oldular. Şimdi nasıl rahat ifade edebilirsin kendini, ahlaka aykırı mı bu diye sorarak çizeceğiz?”

Daha önce mizah dergileri için buna benzer bir karar çıkmış mıydı sorusuna ise şöyle yanıt veriyor Gürpınar: “12 Eylül sonrası Gırgır bir ay kapatılmıştı. Müşerref Akay‘ı üzerinde bayrakla çizmiştik. Sonra satış patlaması oldu. Cezanın bitiminden sonra ilk sayı 480 bin satmıştı.”

Ntvmsnbc – Bianet – Yeşil Gazete

Edip Cansever’den anavarza’nın seçtiği şiirler – 3

Bilmez miyim hiç ..

Bilmez miyim hiç bütün bu sözler ne der ona
Bu sözler ve bu sözlerin içinde çırpınan uzaklıklar
Dolaşıyorum bir başıma, ortalıkta kimsecikler yok
Kıyılar da bomboş, kır yolları da
Soluğumu duyuyorum ara sıra, bir onu duyuyorum
Duymuyorum belki de, biliyorum yalnızca
Ayaklarımın altında yaban naneleri, kekikler
Yol kenarında bir kapı, tahta
Peki, kim yitirmiş evini, ya da
Hangi yitikle yok olmuş o yapı
Kimbilir

Vuruyorum yokuş aşağı, kıyıya
Bir taşın üstüne oturuyorum
Ben oturur oturmaz
Çıkıyor kuytularından bütün görünümler
Ve ufak bir oyun oynuyor bana doğa
Alıp alıp götürüyor gözlerimi bıkmadan
Kısalıp uzayan bir çift yılan balığını andıran gözlerimi
Güneşin şavkından yuvarlanan çakıllara
Tam o sıra bir vapur yanaşıyor iskeleye uzun sürecek bir sonbahar taslağı gibi
Denizse yeni sürülmüş bir tarlaya benziyor, uyanık, diri
Ve işin tuhafı bense
Alışıyorum gittikçe
Her gün bir parça daha alışıyorum yalnızlığıma

Ürperiyorum bir ara arkamdaki ayak sesinden
Ve bu yüzden mi bilmem
Durup bir süre çevreme bakar gibi yapıyorum
Sürüyle kuş havalanıyor defnelerin içinden
Sürüyle, evet, hatırlıyorum birden
Nicedir unutmuşum saymayı bile günleri
Dağılıp gitmişler her biri bir yana
Kuşlar gibi, onlar da
Benimse ne gideceğim bir yer
Ne de özlediğim bir şey var
Öyleyse neden yazıyorum bu sözleri ona
Bu biraz sevdaya benzeyen, biraz da sevdasızlığa
Böyle gelişigüzel, böyle kırık dökük
Sanki hiç kimselerin kullanmadığı bir gün kalmış bana

Uzun bir cumartesiyi hatırlıyorum, saat on iki
Dalıp gidiyorum, düşünüyorum da, saat on iki
Bir sigara yakıyorum, bir kağıda bir iki dize yazıyorum
Yerini bilen, onurlu bir iki sözcük daha
Ama hiç kımıldamıyor, akrep de, yelkovan da
Yani tam böyle bir şeye benziyor zaman
Yılgın ve çarpıcı renkler içinde pek kımıldamayan
Çıkageliyor sonra, saat on iki.

Anlıyorum
Yaşam elbette uzun biz duyabildikçe sevgiyi
Yalnızca bunun için uzun
Yani sevgiyle de sevebilir insan, sevdayla da
Örneğin
Bir sevgiyi yontup onarmak için
Döğüşmek de sevgidir
Ve benim bildiğim kadarıyla
Her şeydir bir insan, her şeydir
Yalandır kısalığı yaşamın
Ve özellikle insan dediğimiz şey
İnançlı bir insan soyundan geliyorsa

Sonunda başbaşa kalıyoruz gene
Başbaşa kalıyoruz doğayla ben
İşte, az önce yağmur da başladı, cumartesi günlerden
On temmuz cumartesi
Bir vapur daha kalkıyor iskeleden
Ve yağmur hızlanıyor biraz
Uzanıp yatsam diyorum otların üstünde çırılçıplak
Tam öyle yapıyorum
Şimdi yağmuru seviyorum, şimdi yağmuru seviyorum, şimdi yağmuru seviyorum

___

İçerikler

II

Konuşuyoruz desem konuşmuyoruz da
Ayrı ayrı şeyler düşünüyoruz üstelik
Birbirimize bakarak
Ne seviyoruz ne de sevmiyoruz birbirimizi
Ne varız, ne de yoğuz gerçekte
İki lamba gibiyiz, iki ayrı yerinden
Aydınlatan odayı

Değilsek de yakın birbirimize
Uzak da sayılmayız büsbütün
Gökyüzünde iki uçurtma başıboş
Yanyanayızdır sadece

Her çiçek bir çoğulluktur gününe göre
Yalnızlık çoğulluktur
Sanırım bir giz de yok bu beraberlikte

Edip CANSEVER

Ölümünün 25. yılında Edip Cansever DOSYASI’nın tamamını okumak için TIKLAYIN

Katledilen Metin Lokumcu toprağa verildi

AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Artvin’in Hopa İlçesi’ndeki mitingi öncesinde yapılan protestolara polisin müdahale etmesiyle hayatını kaybeden emekli öğretmen Metin Lokumcu, Hopa’nın Kemalpaşa Beldesi Dereiçi Köyü’nde gözyaşları arasında toprağa verildi.

SIKI GÜVENLİK ÖNLEMİ

Trabzon Adli Tıp Kurumu’nda yapılan otopsinin ardından Metin Lokumcu’nun cenazesi Hopa Belediyesi’ne ait araçla Hopa’ya getirildi. Hayatını kaybettiği alanda yaklaşık 200 kişi tarafından alkışlarla karşılanan Lokumcu için, ’Metin Lokumcu Devrimci Yolumuzda yaşayacak’ pankartı açıldı. Bu sırada, Kaymakamlık binası ile ilçe giriş ve çıkışlarında geniş güvenlik önlemleri alındı. Artvin’in yanı sıra Rize, Trabzon, Giresun, Ordu, Samsun, Gümüşhane, Bayburt, Erzurum ve Erzincan’dan gelen takviye çevik kuvvet polis ekipleri ilçede sıkı güvenlik önlemi alındı.

HEPİMİZ EŞKIYAYIZ

Lokumcu’ nun cenazesi daha sonra İstanbul, Ankara, ve Samsun’dan gelen yaklaşık 200 aracın katılımı ile oluşturulan konvoyla Kemalpaşa Beldesi’ne götürüldü. Beldede alkışlar ve gözyaşlarıyla karşılanan Metin Lokumcu’ nun cenazesi bir süre omuzlarda taşındı. Bu sırada Lokumcu’nun eşi İlkay Lokumcu fenalık geçirdi, kız kardeşi Nilgün ile yeğeni Özge Lokumcu gözyaşlarına boğuldu. Tabutunun üzerine Genç-Devrimci bayrağı serilen Lokumcu için, ’AKP halka hesap verecek’, ’Metin Lokumcu onurumuzdur’, ’Hepimiz eşkıyayız’ , ’Metin’in hesabı sorulacak’, sloganları atıldı, “Hepimiz eşkıyayız” pankartı açıldı. Grup, Lokumcu’ nun tabutunu Kemalpaşa Belediye binası altındaki Halkevi’nin önüne getirdi.

Yürüyüş boyunca Jandarma çevrede geniş güvenlik önlemi aldı. Beldede hiçbir polis ekibinin bulunmadığı gözlendi.


ATMACASI ÖKSÜZ KALDI

Kemalpaşa Halkevi önündeki törene ÖDP Genel Başkanı Alper Taş, CHP Artvin Milletvekili Metin Arifağaoğlu, Kemalpaşa Belediye Başkanı CHP’li Yalçın Emiralioğlu, Bağımsız Milletvekili adayı Birsen Kaya ile Halkevi temsilcileri ve çok sayıda vatandaş katıldı. Törene CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu da çelenk gönderdi. Saygı duruşu ile başlayan törende konuşan Metin Lokumcu’nun arkadaşları, evinde beslediği ve çok sevdiği atmacasının öksüz kaldığını söylediler. Bu sırada Lokumcu’nun yeğeni Özge Lokumcu, önce amcasının fotoğrafına, sonra da tabuta sarılarak uzun süre ağladı.

EŞKIYA DÜNYAYA HÜKÜMDAR OLMAZ

Törende konuşan ÖDP Genel Başkanı Alper Taş, arkadaşlarını kalleşçe bir ölüme uğurladıklarını belirterek, ona saldıranların kalleşçe bir saldırı düzenlediklerini söyledi. Arkadaşlarını direnişin ve mücadelenin güzelliği ile yıldızlara uğurladıklarını ifade eden Taş, şöyle konuştu:

“Hopa, Metin Lokumcu şahsında AKP ve onun temsil ettiği kapitalizme ve emperyalizme şunu gösterdi. Bu memleketin sadece hırsızları, soyguncuları, gericileri, faşistleri yok. Bu memleketin başı dik, alnı açık devrimcileri var. İsyankarlık anlamında hepimiz eşkıyayız. Eşkıyanın halk dilinde bir kullanımı var. O kullanımdan hareketle Tayyip Erdoğan Hopa halkına ’Eşkıya’ dedi. Hopa halkı neyin mücadelesini veriyor? Hopa halkı suyuna ve derelerine el koymaya çalışan eşkıyalara karşı, çayına ve en temel geçim kaynağına el koymak isteyen, çayı özelleştirmek isteyen eşkıyalara karşı, ’Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz’ dedi. Hopa halkı bunu ifade etti. Türkiye’de bir eşkıyalık varsa, bu eşkıyalığın bir devlet eşkıyalığı olduğunu Hopa meydanında görüdü.”

Lokumcu’nun cenazesi ikindi namazı sonrasında Kemalpaşa Merkez camiinde kılınan cenaze namazının ardından Dereiçi Köyü’nde toprağa verildi. (Milliyet)

Kasetlerin kaynağı AKP’de mi? Çıkmamış kasetten alıntı

Diyarbakır’da konuşan Başbakan Erdoğan çok tartışılacak sözler sarfetti. Erdoğan, “BDP’nin ilgililerinden bir tanesi açıklama yapıyor. Ses kayıtları bugün yarın yayınlanabilir. Ne diyor? ‘Elazığ’da biz güçlü değiliz MHP’yi destekleyelim” dedi.

Diyarbakır’da halka seslenen Başbakan Erdoğan, “BDP bunları kullanıyor ve kucak açıyor. Hakkari’de nasıl kucak açtıysa, Diyarbakır’da da açıyor. BDP’nin ilgililerinden bir tanesi açıklama yapıyor. Ses kayıtları bugün yarın yayınlanabilir. Ne diyor? ‘Elazığ’da biz güçlü değiliz MHP’yi destekleyelim”  diye konuştu. Böylece Başbakan Erdoğan henüz internet sitelerine düşmemiş bir ses kaydının içeriğinden haberdar olduğu izlenimi uyandırdı. (Ajanslar)

Enerji Bakanı Yıldız Almanya’nın nükleerden çıkış kararını çarpıtıyor

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız Almanya’nın tüm nükleer santrallarını 2022’ye kadar kapatma kararını yorumlamış ve kendisinin de zaten 40 yaşın üzerindeki santralların kapatılması kararını desteklediğini söylemiş.

Bakan bu sözleriyle gerçekleri çarpıtıyor. Bakan Yıldız’ın, Almanya’nın bütün dünyaya örnek olacak bu nükleerden çıkış kararından tedirgin olması anlaşılabilir bir şey. Sadece Türkiye hükümetinde değil, İngiltere başta olmak üzere nükleer lobinin etkin olduğu bütün ülkelerde aynı şaşkınlık yaşanıyor ve bu kararı işlerine geldiği gibi yorumlamaya çalışıyorlar. Bakan Yıldız ise kimsenin matematik bilmediğini düşünüyor olsa gerek ki, bu kadar alenen gerçekleri çarpıtabiliyor.

Önce Bakan Taner Yıldız’ın sözlerini aktaran Cihan Haber Ajansı’nın haberine bakalım:

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız, Almanya’nın nükleer santralleri 2022 yılına kadar kapatma kararı almasını değerlendirerek, “Biz eski santrallerin kapatılmasıyla alakalı kararı önceden beri destekliyoruz. Dünyada 26 tane 40 yaşın üzerinde nükleer santral var. Bu santrallerin mutlaka kapatılması lazım ki yeni santraller güvenlikli bir şekilde çalışabilsin.” dedi.

Bakan Taner Yıldız, Kayseri İl Özel İdaresi Konferans Salonu’nda düzenlenen ‘Çevre Bilinci Konferansı’na gelişi sırasında gazetecilerin gündeme ilişkin sorularını cevapladı. Yıldız, Almanya’nın nükleer santralleri 2022 yılına kadar kapatma kararı almasıyla ilgili soruya şu cevabı verdi:

“Bu konuyla alakalı önümüzdeki günlerde daha net kararlar çıkacaktır. Ne kadar santrali hangi süre ile kapatacaktır. Biz eski santrallerin kapatılmasını önceden beri destekliyoruz. Dünyada 26 tane 40 yaşın üzerinde nükleer santral var. Bu santrallerin mutlaka kapatılması lazım ki yeni santraller güvenlikli bir şekilde çalışabilsin. Biz bu santrallerin kapatılmasının doğru olduğunu önceden beri savunuyoruz, söylüyoruz. Tabii ki Alman hükümetinin kendi iç kararıdır. Eski santrallerin kapatılmasıyla ilgili kararı dünya nükleer santralleri konsepti açısından doğru bir karar olacaktır. Biz de inşallah yeni nesil santralleri hep beraber kurmuş olacağız.”

Yani Sayın Yıldız’a göre Almanya nükleer santrallerini eskidiği, 40 yaşını geçtiği için kapatıyor. Acaba öyle mi?

Almanya’daki nükleer santrallere, yaşlarına ve kaç yaşında kapatıldıklarına veya kapatılacaklarına birlikte bakalım (Kaynak: World Nuclear Association):

Almanya’da bu senenin başına kadar çalışır halde olan 17 nükleer reaktörden en yaşlı olan 8’i Mart ayındaki Fukuşima nükleer santral kazasının ardından kapatıldı. Kapatmalar geçici gibi görünse de, uzmanlar hükümetin son kararından sonra bu reaktörlerin tekrar açılma ihtimalinin düşük olduğunu bildiriyorlar.

Kapatılan reaktörler ve yaşları şöyleydi:

Nükleer reaktör İşletmeye alındığı tarih Yaşı (2011) Kaç yaşında kapatılacak?
Biblis-A Şubat 1975 36 2011’de kapatıldı
Neckarwestheim-1 Aralık 1976 35 2011’de kapatıldı
Brunsbüttel Şubat 1977 34 2011’de kapatıldı
Biblis-B Ocak 1977 34 2011’de kapatıldı
Isar-1 Mart 1979 32 2011’de kapatıldı
Unterweser Eylül 1979 32 2011’de kapatıldı
Phillipsburg-1 Mart 1980 31 2011’de kapatıldı
Krummel Mart 1984 27 2011’de kapatıldı

 

Görüldüğü gibi Almanya’da bu yıl kapatılan reaktörlerin en eskisi 36 yaşında ve kapatılan 8 reaktörün ortalama yaşı 32,6.

Halen çalışmakta olan kalan 9 reaktöre bakalım şimdi de (WNA’da 2001 kararına göre kapatılacakları tarih veriliyor. Son kararda kapatma tarihlerinde küçük değişiklikler olabilir, ancak son kapatma tarihi 2022 olduğu için maksimum kapatma yaşı değişmeyecektir):

Nükleer reaktör İşletmeye alındığı tarih Yaşı (2011) Kaç yaşında kapatılacak? (2001 kararına göre)
Grafenrheinfeld Haziran 1982 30 33
Gundremmingen-B Nisan 1984 27 32
Gundremmingen-C Ocak 1985 26 31
Gröhnde Şubat 1985 26 32
Phillipsburg-2 Nisan 1985 26 33
Brokdorf Aralık 1986 25 33
Isar-2 Nisan 1988 23 32
Emsland Haziran 1988 23 33
Neckarwestheim-2 Nisan 1989 22 33

 

Görüldüğü gibi sadece bu yıl kapatılanlar değil, halen çalışan reaktörler de bakanın sandığından yeni. Tabii bunlar doğal olarak çok daha yeni. En eskisi olan Grafenrheinfeld 30 yaşında ve üç yıl sonra ilk kapatılacak olan da bu.

Almanya’da halen çalışan 9 reaktörün ortalama yaşı 25,3 ve bu reaktörlerin hepsi de 31-33 yaşında kapatılacak.

Yani ortada 40 yaşında bir reaktör olmadığı gibi, buna yaklaşan da yok. Almanya’da Yeşiller, Merkel hükümetinin kararını yetersiz buluyor ve tüm reaktörlerin 2017’de kapatılabileceğini söylüyorlar. Yeşiller’e göre olması gereken bundan çok daha erken, ortalama 27-28 yaşındayken bütün reaktörleri kapatmak. Ama Merkel hükümetinin bu yetersiz kararı bile Bakan Yıldız’ın sandığı gibi eski reaktöleri kapatmaktan ibaret değil. Kararın nedeni Fukushima kazasından sonra nükleer enerjiye güvensizliğin tavan yapması, Almanya’da giderek yayılan nükleer karşıtı gösteriler ve Yeşiller’in özellikle Fukushima’dan sonra yapılan seçimlerde oy oranını arttırması. Yorumcular Merkel’in bu kararının ardında nükleer inadı nedeniyle oylarındaki erimeyi durdurma isteği olduğunda birleşiyorlar.

Ayrıca Bakan Yıldız “Bu santrallerin mutlaka kapatılması lazım ki yeni santraller güvenlikli bir şekilde çalışabilsin” gibi ne demek istediğini tam olarak anlaşılamayan bir yorum yapmış durumda. Eğer sayın bakanın bundan kastettiği Almanya’nın eskileri kapatıp yeni nükleer santraller yapacağıysa, bunun da doğru olmadığını, Almanya’nın nükleer enerjiden tamamen vazgeçme kararı verdiğini ve yeni bir santral yapımının söz konusu olamayacağını hatırlatmak gerekiyor.

(Yeşil Gazete)

AKP, demokrasi, vesayet – Oya Baydar

Demokrasi, vesayet, bağlı olarak militarizm son zamanlarda çok sözü edilen, hele de seçim meydanlarında sakız gibi çiğnenen; çiğnendikçe, kullanıldıkça bulanıklaşan içi boşaltılan kavramlar. Oysa Kürt sorununun çok kritik bir eşiğe dayandığı ve yeni bir anayasanın gündemde olduğu şu günlerde özellikle de bu konularda kafalarımızın açıklığa ihtiyacı var.

Öncelikle Türkiye’nin, herkesin gördüğü ancak kimilerinin “Eyvah, Cumhuriyet elden gidiyor!” diyerek, kimilerinin ise heyecan içinde alkışlayarak karşıladıkları derin bir değişim sürecinden geçmekte olduğunu; değişim sürecinin dünyadaki ve bölgedeki süreçten bağımsız olmadığını ve olamayacağını hatırlayalım. Beğenelim beğenmeyelim, isteyelim istemeyelim değişimin önüne geçmenin mümkün olmadığını biliyoruz. Değişimin yönünü, doğrultusunu, toplumun, doğanın, insanın ve insanlığın geleceğini bir ölçüde de olsa belirleyebilmek; dünyayı ve ülkeyi daha yaşanası, daha huzurlu, barışçı, özgür, haklı, adaletli kılabilmek ise insanların ve siyasetin elinde. Elinde belki ama kolay değil. Binlerce yıllık insanlık tarihi, bizim ülkemizin yüzlerce yıllık tarihi ve özellikle de son 100 yıl, bu yolda düşe kalka gitmenin, zaferlerin ve yenilgilerin, ileri adımların ve gerilemelerin, yanlışların ve doğruların tarihidir aynı zamanda. Bugünden bakıp o tarihi yargılamak, tarih kadar siyaset bilimi açısından da sorunlarla doludur. Olsa olsa deneyimlerden ders çıkartılabilir. Kimi bilgiç tarih eleştirileri “Halam amcam olsaydı bıyıkları olurdu” çıkarsamasını hatırlatır bana. Her neyse…

Türkiye ve 90 yaşına yaklaşan Cumhuriyet kabuk değiştiriyor, kendisine dar gelen bebeklik giysilerinden kurtulmaya çalışıyor. Bütün benzer değişim dönüşüm süreçlerinde gözlendiği gibi, değişimi kavrayamayan, geçmişle bağlarını koparamayan geleneksel siyasal sınıflar ve yapılar, kendi ideolojik hegemonyalarının ve ekonomik-siyasal iktidarlarının sönümlenmesine direniyorlar. Son zamanlarda yaşamakta olduğumuz keskin kutuplaşmaların  temelinde bu karşıtlıklar ve çatışmalar var. Ne ki, sorun burada bitmiyor; özellikle benim gibi kendini sol cenahta konuşlandıranların kafalarını karıştıran, hatta deyim yerindeyse kafalarını attıran olgu, toplumsal-siyasal tarihimizin özelliklerinden gelen bir ironiyle, ülkemizde değişim sürecinin bayraktarlığını yapmanın, -çoğu zaman laf ve söylemle sınırlı da olsa-  AKP’ye kalması; daha doğrusu, son zamanlara kadar böyle görünüp algılanması.  İdeolojisi, felsefesi, siyaset kültürü, 20. yüzyılın büyük devrimlerinin taşıyıcısı olma ayrıcalığıyla değişimin tartışılmaz öncüsü sayılan, ilerlemenin tekelini elinde bulunduran solun, 21. yüzyılı kavrama ve kendini yenileme gücünü gösterememesi…

Toplumdaki dipten gelen özgürleşme, zincirlerinden boşanma, geleneksel devletin ve asker-sivil bürokrasinin baskısından, korkusundan, vesayetinden kurtulma talep ve zorlamasını AKP iyi okudu. Okumanın da ötesinde bu talepler AKP’nin dayandığı, güç aldığı ve sözcülüğünü yaptığı kesimlerin, sınıfların ve kendi öz kadrolarının yaşamsal talepleriydi zaten. AKP’ye ve tarikatiyle cemaatiyle dayandığı güçlere “demokrasi” gerekiyordu; vesayet rejiminin, özellikle de askerî-militarist vesayetin geriletilmesi, kendi varlığını tehdit eder durumdan çıkarılması gerekiyordu; değişimi yönlendirme projesini rahatça uygulayabilmesi için başta ekonomik liberalizm olmak üzere kimi özgürlükler gerekiyordu. AKP Avrupa Birliği’nin kapılarını zorlarken ve içeri girebilmek için önemli uyum yasaları çıkarırken; Ergenekon ve benzeri davalarla askerî vesayetin belini kırmak için siyasi irade koyarken, ilk dönemlerinde Ermeni meselesinde, Kürt meselesinde, Kıbrıs meselesinde barışçı ve özgürlükçü politikalara yönelir gibi yaparken hem kendi siyaset alanını genişletmeye hem de iktidarını korumaya ve pekiştirmeye çalışıyordu. Aslında iktidar mücadelesi, hatta varoluş mücadelesi vermekteydi. Ama demokrasi için, vesayete karşı verdiği mücadele kendi çıkarlarıyla ve kendi sınıfsal, kültürel, ideolojik özü ve müktesebatıyla sınırlıydı.

İşte bugün AKP o sınırlara çoktan dayanmış, hatta kendi sınırlarının da gerisine çekilmiş görünüyor. Ancak, kat edilen yolda kendi iktidarı ve çıkarları için de olsa, başta askeri-bürokratik vesayetin sarsılması, statükonun geriletilmesi, darbecilikle ve darbeci zihniyetle hesaplaşılması, Cumhuriyet tarihi boyunca tabu sayılmış yasaklı konuların tartışmaya, konuşmaya açılması bütün ülkenin kazanımı oldu. AKP iktidarı döneminde gerçekleşti diye bunları reddetmenin, yok saymanın anlamsız olduğunu düşünüyorum. Atılan ileri adımları gittiği yere kadar desteklersin, çünkü bunlar senin programındaki adımlardır aynı zamanda. Durduğu yerde de, “Oh ne güzel, durdu işte, beceremedi işte!” diyerek kına yakıp köstekleyeceğine, mümkün olduğunca ileri itmeye çalışırsın. Geriye yöneldiğinde de karşısında olursun. “Sıkı devrimci”lere pek uzlaşmacı görünse de, tarihin dersleri ve acımasız gerçekçiliği bunu öğretiyor bize. Tabii ders alma niyetimiz ve yeteneğimiz varsa…

AKP, epeyce bir zamandır, hele de seçimlere giden günlerdeki eylem ve söylemleriyle duraksamanın ötesinde geriye doğru yöneliyor. Artık değişimin öncüsü değil köstekleyicisi konumunda. İnsani gelişmeyi gözetmeyen; insanı, doğayı, geleceği rakamlarla ifade edilen ekonomik büyümeye kurban eden; neo-liberal vahşi kapitalist uygulamaları, sosyal devlet yerine ikame ettiği iane ve zekat anlayışıyla yumuşatmaya çalışan bir siyasal iktidarla karşı karşıyayız. Türkiye’nin en önemli ve en acil sorunu olan Kürt sorununda milliyetçilik damarına yenilen, Kürt açılımı noktasından MHP ile boy ölçüşen azgın milliyetçi konumlara gerileyen AKP, özellikle bu noktada kendi doğal sınırlarının da gerisine çekilerek hem kendi sonunu hazırlıyor hem de Türkiye’yi ateşe sürüklüyor. Bütün bunlar da can alıcı noktanın Kürt sorununa getirilecek çözümler olduğu yeni anayasa hazırlıklarının arifesinde gerçekleşiyor.

Bu lafların özeti mi?

Birincisi: Askeri-bürokratik vesayeti sadece kendi varlığınıza, iktidarınıza ve ideolojinize tehdit olarak görüp size karşı darbe hazırlayan generalleri hapse tıkınca  vesayetçilikle ve darbecilikle hesaplaştığınızı sanırsanız, başka vesayetlere ve kendi vesayetinize kapıyı açmış olursunuz.

İkincisi: Milliyetçilikle, şehitlik ve bayrak edebiyatıyla hesaplaşmadan, bu çağda ve bu ortamda “tektekçilik” zihniyetini bir yana bırakmadan ne demokrat ne de sivil olabilirsiniz. Milliyetçilik doğası gereği savaşçı ve militaristtir. Askeri vesayete karşı olmak tartışmasız şekilde militarizme karşı olmaktır. Somutlarsak: vicdani red hakkıdır, vatandaşı askerlikten soğutmak gibi bir suçun yasalardan çıkarılmasıdır, bayrak astı -asmadı edebiyatından vazgeçmektir, “Ben Kürdüm, Kürt kimliğimin tanınmasını talep ediyorum” diyenin çocuğuna “Türküm, doğruyum……varlığım Türk varlığına armağan olsun” türünden traji-komik antların okutulmasına son verme cesaretini gösterebilmektir. Hani ”ileri” olanından vazgeçtik, demokrasi bütün bunlardır ve çok daha fazlasıdır.

Konuyla doğrudan bağlantılı değilse de, fırsat bulmuşken söyleyeyim. Vesayete, darbelere, militarizme, statükoya karşı; demokrasiye, barışa, özgürlüklere doğru her sözü, her adımı; kimden geliyor, kim söylüyor, neden, niçin şimdi söylüyor demeden desteklememiz gerekir diye düşünüyorum. CHP’nin seçimlere beş kala açıkladığı demokratik özgürlükler raporu gibi, bir zamanlar AKP’nin kendini sağlama almak için bile olsa attığı adımlar gibi…

Fazla mı kötümserim bilmem ama, güç bir döneme giriyoruz gibi geliyor bana. Şu v eya bu siyasal cepheye yandaşlık yerine demokratik, barışçı, özgürlükçü ilkeler etrafında kenetlenmeye her zamankinden çok ihtiyacımız var. Başarabilecek miyiz?

Oya Baydar / www.t24.com.tr