Ana Sayfa Blog Sayfa 5043

Wall Street protestoları devam ediyor

0

Wall Street dahil New York’un finans merkezinde Cumartesi günü başlayan protestolar Salı günü, ağır polis baskısı altında devam etti.

Çoğunlukla gençlerden oluşan protestocular ‘Wall Street işgal edilsin!’ gibi sloganlar attılar ve eylemlerinin ucunun açık olduğunu, öte yandan daha çok insanın kendilerine kendilerine katılmasını beklediklerini ifade ettiler.

Yüzlerce kişinin mali sistemin ‘açgözlülüğünü’ protesto etmek için başlattığı gösteride şimdiye kadar en az yedi kişi gözaltına alındı.

Protestonun başlamasından kısa bir süre önce New York Belediye Başkanı Michael Bloomberg, ülkedeki 9,1’lik işsizlik oranının yarattığı bunalımın insanları sokak protestolarına sürükleyebileceği uyarısında bulunmuştu.

Protestoyu organize edenler, ABD ve dünyanın krizde olduğunu vurgularken, amaçlarının hükümeti Wall Street’teki yüzde 1’e dokunmaya zorlamak olduğunu açıkladılar. Protestocular, dünya ve ABD halkının yüzde 99’unun ekonomik problemlerinin bu azınlıktan kaynaklandığını ifade ettiler.

plturkce.org

Çirkin İstanbul- Giovanni Gurbettini

Sen nasıl bir deniz şehrisin ki kıyılarında koca koca kara taşlardan oluşturulmuş barikatlarla suya kavuşmaya değil de, ondan kendini soyutlarcasına uzaklaşmaya çalışırsın Çirkin İstanbul?

Yüzyıllardır Boğaz akıntısının, Marmara lodosunun oluşturduğu  doğal kıvrımları yok sayarken, bitmez tükenmez istilacı ruhunla kıyıları doldurup, kişiliksiz, steril ve ucuz parklarla, denizinle halkını barıştırabileceğini mi sanıyorsun Çirkin İstanbul?

Rakı sofralarından denizlerinin sunduğu nimetler eksik olmasın diye acımasızca avlanmasına seyirci kaldığın, dünyada eşi bulunmaz balıklarının kendi ahalin gibi nesli tükenen varlıklar olduğunun farkında mısın Çirkin İstanbul?

Bırak yüzmeyi becermeyi, denizini bile ender görebilen yeni sakinlerine sunduğun sözde konforlu deniz araçlarıyla halkını nasıl tehlikelerle karşı karşıya getirdiğinin bilincindesin değil mi Çirkin İstanbul?

Koyun gibi onları bir kıyıdan diğerine taşıyan, deniz  tasarımcılığının yüzkarası ucubelere onları tıkıştırırken, ilkel motorlarının yarattığı ses kirliliği hırslı sakinlerinin ruh sağlığına yarıyor mu sanıyorsun Çirkin İstanbul?

Gözbebeğin Prens Adaları’na onları salarken, yüzyılların ürünü, dünyaya örnek olabilecek mozaik dokuya değer verdiğini iddia etsen de,  onların hayvanat bahçesindeki maymunları ziyaret eden haşarı çocuklar kadar acımasız olabildiklerinin farkındasın değil mi Çirkin İstanbul?

Avrupa Birliği tarafından sana bahşedilen 2010 Avrupa Kültür Başkenti unvanı sayesinde çekilen Beni Unutma İstanbul filminde, Rumların sinsi politikalar sonucunda seni terk edişlerini Hümeyra’nın acılı da olsa bir “Neyse”ye bağladığını duydun değil mi Çirkin İstanbul?

Entelijensiyanın mesken tuttuğu ve pay kapmaya çalıştığı Cihangir’deki Reis apartmanında 1974 yılına kadar tek Levanten aile bizimkiyken, diğer tüm katlarında 6/7 Eylül saldırısını ve ’64 sürgününü atlatabilen Rumların oturduğunu unutmuş olabilir misin Çirkin İstanbul?

Bir zamanlar medeniyetin beşiği sayılan sen, kaldırımlarını, sokaklarını, meydanlarını kapladığın o beş paralık parke taşlarıyla insanlara şehir konforu sunduğunu mu, Batı merkezleriyle aynı kulvarda yarışabileceğini mi sanıyorsun Çirkin İstanbul?

Beyoğlu’nu kaplayan düşük kaliteli granitlere bir zamanlar Arnavut kaldırımı döşeyen ustaların eli değmediğinden, Cadde-i Kebir’in neye benzetildiğinin farkında mısın Çirkin İstanbul?

Gözünü yine hırs bürümüş, uluslararası marka ve şirketlere peşkeş çekilirken kendi muhallebici, bozacı, salepçi, börekçi, çorbacı, yoğurtçu dükkanlarını, hatta kahvehanelerini unutman gerektiğini biliyorsun değil mi Çirkin İstanbul?

Bir zamanların bereket kaynağı Haliç’in üzerindeki birbirinden sakil köprülerin Altın Boynuzu şaşaasından ne kadar uzaklaştırdığının farkında mısın Çirkin İstanbul?

En büyülü mevkiindeki tarihi Galata köprüsünün yerini işgal eden demir ve asfalt yığınına birkaç renkli minder ve panoyla kişilik ve şirinlik kazandırabildiğini mi sanıyorsun Çirkin İstanbul?

İçinde barındırdığın yoksunluk, sefalet ve adaletsizliği hiçe sayıp ucuz bir pavyon gibi ışıklandırılan silik Boğaziçi köprüsüyle ABD’den ithal zevklerle donatıldığının farkındasın değil mi Çirkin İstanbul?

Maruz kaldığın sonu gelmez saldırılardan geriye kalan tek tük tarihi yapına uygulanan sözde bakım ve restorasyonla geçmişini yansıtabildiğini, halkının mazisiyle barışık yaşamasını sağladığını mı sanıyorsun Çirkin İstanbul?

Yoksa bütün bunlar umurunda değil de, sadece geleceğe yönelik küresel merkez olma iddiasıyla soylulaştırma çılgınlığına kendini kaptırıp kişiliğini tamamıyla yitirmeyi göze mi aldın Çirkin İstanbul?

Etrafını kuşatan ve insani yaşam alanları olarak pazarlanan site ve gökdelenlerle oksijenine mani olunduğunun, toplu ulaşım ağı güçlendirileceğine otomobil ve akaryakıt sanayisine çanak tutan karayolu ve tünellerle donatıldığının, Avrupa’nın derdi araba enflasyonuyla azan hava kirliliğine körükle gidildiğinin farkında mısın Çirkin İstanbul?

Sana methiyeler düzen yabancıların geçmişinden haberdar olmayan veya olmamayı tercih eden oryantalist Batılılar veya batıcı Doğulular olduğunun farkındasın da bunun nelere mal olduğunu anlayacak derinliği mi yitirdin Çirkin İstanbul?

Kaybettiğin geleneksel değerlere çağdaş uyarlamalar ve alışkın olduğun faşist yasaklarla kavuşmak için debelenirken ancak basit düşünenleri ikna ettiğinin farkındasın değil mi Çirkin İstanbul?

Sahipsiz kaldığını gören ve “İstanbullu yok ki” diyebilenlere kendini teslim ettiğini, şişkin egon yüzünden gün be gün kozmopolit yapını kaybettiğini hissetmedin değil mi Çirkin İstanbul?

Barındırdığın gelir uçurumlarını popülist politikalarla uzun süre idare edemeyeceğini, eninde sonunda isyanlarla çalkalanacağını öngörebiliyor musun Çirkin İstanbul?

On beş yüzyıl boyunca Akdeniz’in son imparatorluklarına başkentlik yaptıktan sonra nerdeyse bir asırda kendini tükettiğini, geriye kalanın da gelecek nesillere helal olmayacağını biliyorsun değil mi Çirkin İstanbul?

Dünyaya saçtığın sürgünlerin senin geçmişte kalmış çehrene duydukları nostaljiyle yansın tutuşsun, mukaddes hakların azınlık vakıflarına iadesiyle bile asla geri gelemeyecek suretinle unut beni vatanım Çirkin İstanbul.

Giovanni GURBETTINI – Bianet

Başka dilde ” azap” – Kemal Bayrı

“Başka Dilde Aşk” filmini izlediniz mi bilmiyorum…Call Center, yani çağrı merkezi çalışanlarının sorunlarına, engelli bir gençle ‘engelsiz’ bir genç kızın aşkı üzerinden bakış atan bu film, Türkiye’de konusu itibariyle ilkti. Genç oyuncu Saadet Işıl Aksoy’un yıldızını parlatan bir filmdi. Hani şu Muhteşem Yüzyıl’ın Macar gelin Victorya’sı. Kendisi de sektör çalışanlarının ağır sorunlarını böyle bir filmde rol aldıktan sonra öğrendiğini, buradaki çağrı merkezi çalışanlarına destek vermek için Yalova’ya geldiğinde söylemişti. Çağrı merkezi çalışanlarına destek vermek… Peki buna gerek var mı? Sanırım yazıyı bitirdiğinizde soru, cevabını bulmuş olacak… Bu çağrı merkezinde, diğerlerinde de olduğu gibi performans değerlendirmesi uygulanıyor. Yani ‘Verimlilik’ esas. Müşteri temsilcisinin bir aylık süre içerisinde şirketin kalite ekibi tarafından seçilen belli sayıda görüşmesi dinlenir, bu konuşmalara notlar verilir, bu notlar maaşı belirler. Bu, sistemin çarklarından sadece birisidir. Şimdi, atıyorum, bir havayolu şirketinin çağrı merkezi hizmetini veren bir şirketin müşteri temsilcisisiniz. Mesela Green Air olsun, ya da Toros Air… Bir şehirden diğerine uçakla seyahat etmek isteyen yolcularla görüşüyorsunuz. Şirketiniz sizden ortalama konuşma süresinin 240 saniye olmasını istiyor. Böyle bir görüşmede, 29 adet puan belirleyici ve iletilmesi gereken bilgi vardır. Bunlardan herhangi biri iletilmediği takdirde o görüşmeden 100 tam puan almanız mümkün değildir. Ancak bu maddelerden bazıları yoruma açıktır, yani siz mükemmel konuştuğunuzu düşünseniz bile, mesela ses tonu beğenilmeyebilir, kriterlerden birini bile es geçtiğiniz takdirde o görüşmenizden bir anda 20-30 puanınız kırılabilir. Ayrıca konuşmalarınızı dinleyen kalite ekibi, bir görüşmenizi beğenmeyip ya da çok uzun bulup, onu değerlendirmeden bir başka görüşmenizi, belki de daha kötü performansınızın olduğu bir görüşmeyi puanlayabilir. Hatta biraz hayal kuralım; istenirse en iyi ya da en kötü görüşmeleriniz baz alınarak, puanınız tamamen subjektif bir şekilde ve şirket patronlarının öngördüğü biçimde şekillendirilebilir. Buna engel olacak hiçbir şey yoktur. Ve bunu kontrol edebilecek hiçbir şey. Sanırım, bu sistemin yasal olarak da en büyük açığıdır. Ancak ‘konuşma kalitesi’ , tüm değerlendirme sisteminin sadece yüzde 25’lik dilimini oluşturur. Yani ay boyunca dinlenecek tüm konuşmalarınız en yüksek performansta bile olsa, size sağlayacağı katkı 25 puandır. Diğerleri neler mi? Hemen bakalım; FCR, yani arayan kişinin sorununun ilk arayışta çözülmesi : 15 puan. Hata oranı, yani hata sayısının alınan çağrı sayısına bölümü : 10 puan. Aylık rutin bilgi sınavı : 10 puan. Mola, yemek sürelerine uymak ve zamanında sisteme giriş yapmak : 10 puan. Devamsızlık yapmamak : 10 puan. Ortalama konuşma süresi belirlenen değerde ise 5 tam puan. Ortalama işlem süresi belirlenen değerde ise 5 tam puan. Telefonun saniye cinsinden çalma süresi belirlenen değerde ise 5 tam puan. Satış skilinden gelen çağrıların tümünde satış yapıldı ise 5 tam puan. Tüm bunların tamamı tutuyorsa, 100 tam puan aldınız demektir. Bu durumda eğer çalışma saatiniz de aylık 200 saat ve civarı ise 900 milyona yakın bir maaş alabilirsiniz. Ha, diyelim ki ortalama bir insansınız, ara sıra molalarınızı birkaç dakika suistimal ediyor, bazen telefonu geç açtığınız oluyor, değerlendirilen konuşmalarınızda ortalamanız da 80’i ancak buluyor, hadi diyelim ki, 200 saat değil de 175 saatlik bir aylık çalışmanız oldu. Belki o ay iki kez şikayet edildiniz. Alınacak maaş nedir? Belki 600’dür. Haa, bu nasıl hesaplanır, o kısmı size isteseniz de açıklanmaz. Yani, şirket dışından bakalım, o ay 175 saat çalıştınız, tüm dikkatinize rağmen iki kez hatalı işlem yaptığınızdan şikayet edildiniz ve aldığınız 2000 toplam çağrı içinde binde 1’lik bir hata oranınız var, konuşmalarınızda da vasatı aşamadınız. I ıh. 600 milyon size çok fazla. O ayı 400-500 lirayla kapattınız demektir. Siz hattayken, hattan alınıp ta o kafayla aylık rutin değerlendirme sınavına sokulmanıza bir şey demeyin. Önünüze her ay konulan ve sosyal izin formu adı altında imzalatılan, sigortanızın yatırılmadığı zoraki izin formlarını imzalayın. Yanınızda sizinle aynı skill grubundan çağrı karşılayan arkadaşınıza 5 level ayarlanıp günde 100 çağrı alırken, sizin 10 levelle 50 çağrı almanıza, o çalışırken kendinizin yan gelip yatmasına suskun kalın. Size ilgili birim tarafından mail olarak gönderilen müşteri şikayetlerine karşı kendinizi savunabileceğiniz bir birim bulunmamasına şaşırmayın, hiç soru sormayın. Hatta kalite birimindeki samimi olduğunuz arkadaşlara, iyi konuştuğunuz çağrıları değerlendirmeleri için o görüşmelerin tarih ve saat detay bilgilerini verin. Asla ama asla sendikalaşmayı veya yasalarla verilmiş toplu iş sözleşmesi hakkınızı kullanmayı düşünmeyin, düşünenlere de ‘halimize şükredelim dışarıda işsizlik var’ diye moral verin! Sonunda size zorla dayatılan hukuk dışı iş sözleşmelerine imza atmak zorunda bile kalabilirsiniz. Ne de olsa burası Yalova, gencimizin emeği emek, zekası zeka değildir ya! Aklı olsa Yalova’da durmaz ya!… 8 yıl önce ‘şirket’ şehre ilk geldiğinde ‘İşte bilişim kenti Yalova, artık önün açık’ diye nutuklar atan, 10 yıllığına gecekondu parasına kentin en pahalı iş merkezini kendi malıymış gibi peşkeş çeken, sonrasında sus pus olan zihniyeti alkışlayın. Yalova’da bu şirkette çalışıp, tüm bu haksızlıklara uğrayıp, ardından yasayla hakkını arayan hemen herkese bu şirketin tazminat ödediğini hatırlayın. 21. yüzyılda modern köleliğin Yalova’da vücut bulmuş haline karşı susuyorsanız eğer, hiçbir zaman konuşmaya ne hakkınız ne de gücünüz olamayacak demektir. Şunu da bir ‘belirteç’ olarak ortaya koymak gerekir ki, Yalova’dakilerle aynı işi yapan Ankara’daki müşteri temsilcisi, en az 2 katı fazla para kazanmaktadır. AssisTT adındaki bu şirkette işe yeni giren ve part time çalışan müşteri temsilcileri, Yalova’dakilerle aynı işi yapar ama maaş üzerine performans primi alır. Şimdi hak verilir mi, alınır mı, ne şekilde alınır, alınmalı mıdır, yoksa bu devran dönmeli midir, buna siz karar verin… Son söz : Şimdi çalışma mantığı bu olan ‘performans sistemi’, eğitimde öğretmenlerin değerlendirilmesinde ve kamu hizmetlerinde, mesela belediyelerde falan da uygulanmaya başladı, başlıyor. İşin değerlendirme kısmı ne kadar subjektif öğeler barındırıyorsa, o kadar da suistimale açık olacağından ben bu sistemin, klasik sisteme alternatif bir çözüm olacağı fikrinde değilim. Sistemin dezavantajlarını, detaylı ve örnekli olarak yukarıda aktarmaya çalıştım, alan alır, almayan almaz diyor, saygılar sunuyorum. Bu yazı için bilinmeyen kelimeler rehberi : Çağrı : müşteri temsilcisinin bir günde çok sayıda yaptığı telefon görüşmelerinden her birisine verilen ad. Skill Grubu : müşteri temsilcileri, sistem gereği cevaplayacakları çağrılar konusunda gruplara ayrılır. Level : müşteri temsilcilerinin mesailerinde ‘karşılayacakları’ çağrı sayısı, operasyon sorumlularınca artırılıp, azaltılabilir. Genellikle bu sayının tüm mt’ler için eşit ya da birbirine yakın sayılarda olması ideal olandır. Ama laf aramızda, müşteri temsilcisinin operasyon sorumlusuna çıkardığı her ‘zorluk’, kendi ‘zorluk’ derecesinde ‘aşırı yüklemeye’ varan oynamalara da neden olabilir. Performans sistemi : bu yazıya göre asla insani nesnellikten ve art niyetli insani yaklaşımlarından kurtulamayacağı varsayılan iş gücü değerlendirme sistemi.

 

Kemal Bayrı-http://ajansyalova.com/KoseYazilari/YaziDetay.aspx?YaziID=261

Bienale alternatif “Patolojik Arzular”

Şu günlerde İstanbul sanat etkinlikleriyle dolu dolu. “Deneme II: Patolojik Arzular” 12. İstanbul Bienali’nde paralel etkinlik olarak yer alıyor.

Sergide Proje 300, Marcus Harvey’in Myra isimli çalışmasını referans alarak ikonlaşmış/efsaneleşmiş 4 seri katilin dünyasını sorgulayacak.

Tornavidalı Katil olarak bilinen Yavuz Yapıcıoğlu, Palyaço Katil Jhon Wayne Gacy, Kocalarını öldüren Marianne Cotton ve Kadınları hedef alan Ukraynalı Andrey Çikatilo’nun pop yıldızı gibi ikonlaştırılmış portreleri ve onlara eşlik edecek olan endüstriyel bebek dönenceleri mekanı katil “yuvasına” dönüştürecek. Proje 300, dönencelere katillerin takıntılı olarak kullandıkları bıçak, testere, organ gibi detay malzemeler ekleyerek geçmiş/bugün arasında bağ kuracak.

Sanatçılar: Proje 300 (Buğra Erol, Zeze Akyuz, Erdem Can, Hodbin)
Küratör: Sevil Dolmacı

Sergi, Çıplak Ayaklar Stüdyosu’nda 1 Ekim’e kadar 10:00 – 16:00 arasında izlenebilir.

Türkiye’den Oscar Adayları

Oscar’da Türkiye’yi temsil etmek için yarışacak 7 film belli oldu…

84. Oscar Ödülleri’nde Türkiye’yi temsil etmek üzere yedi uzun metrajlı film başvurdu. 26 Şubat 2012’de gerçekleşecek olan OSCAR ödül töreninin ‘en iyi yabancı dilde film’ kategorisinde aday olabilmek için Türkiye’den yedi uzun metrajlı film ilgili birimi kaydoldu. Filmlerin kendi ülkelerinde değerlendirmeye girebilmesi için 1 Ekim 2010 – 30 Eylül 2011 tarihleri arasında en az yedi gün herhangi bir sinemada ticari gösterime giriş olması gerekiyor. Akademi bütün ülkelere bu dalla ilgili yaptığı çağrıda ülkelerin ilgili meslek örgütlerinin ve derneklerinin bir araya gelerek bir filmin adının bildirilmesini talep ediyor. Ekim ayının ilk haftasında belirlenerek ismi Akademi’ya bildirilecek olan Türk filmi meslek örgütleri ve derneklerin atadığı temsilcilerin yapacağı değerlendirme toplantısı sonucunda netleşecek.

 

antraktsinema.com’dan aldığımız habere göre Ekim’in ilk haftasında belirlenecek filmi Amerikan Film Akademisi’ne bildirilecek olan Türk filmi meslek örgütleri ve derneklerin atadığı temsilciler, Selim Demirdelen’in ‘Kavşak‘, Orhan Oğuz’un ‘Hayde Bre’, Derviş Zaim’in ‘Gölgeler ve Suretler’, Handan İpekçi’nin ‘Çınar Ağacı’, Nuri Bilge Ceylan’ın ‘Bir Zamanlar Anadolu’da‘, Seyfi Teoman’ın ‘Bizim Büyük Çaresizliğimiz’ ve Seren Yüce’nin ‘Çoğunluk‘ isimli yapıtlarından birini Türkiye adına ‘En İyi Yabancı Film Oscarı‘na adaylık için değerlendirecek.

 

Tel Aviv’de Filistin’e destek eylemi

0

Tel Aviv’de bu akşam BM oylaması öncesinde Filistin’e destek olmak amacıyla bir eylem düzenleniyor. Eyleme Dünya Barış Konseyi ve Dünya Demokratik Gençlik Federasyonu da destek veriyor.

Tel Aviv’de bu akşam saat 19.30’da parlamento binası önünde, BM oylaması öncesinde Filistin’e destek eylemi gerçekleştirilecek. İsrail Komünist Partisi ve Barış ve Eşitlik İçin Demokrasi Cephesi (HADAŞ) öncülüğünde gerçekleşecek eyleme Dünya Barış Konseyi ve Dünya Demokratik Gençlik Derneği Federasyonu temsilcileri de katılacaklar.

Eylem için yapılan çağrıda şunlar söylendi:

“Netanyahu hükümetinin sosyal meselelerde olduğu gibi siyasi sorunlar konusunda da her defasında başarısızlığa uğramış ve tehlikeli politikası açığa çıkıyor. Hükümet bir taraftan bize ve dünyaya karşı psikolojik savaş taktikleri uygularken, diğer taraftan da Filistinlilerin BM’ye üyelik talebini İsrail çıkarlarına aykırı bir adım gibi sunuyor. Bu hükümet, durumu, sadece tek bir galip ve tek bir mağlubun bulunduğu sıfır toplamlı bir oyun gibi görüyor. Bu hükümet İsrail’i bölgede ve dünyada eşi görülmemiş bir yalnızlaşmaya sürükledi. Bu, gerçeklikle bağı olmayan, sorumsuzca hareket eden ve hepimizi tehlikeye atan bir hükümet.

“İsrail’le barış içinde yaşayan bir Filistin devleti her iki halkın da çıkarınadır. Çözüm işgalin sonlandırılmasından, yerleşimlerin boşaltılmasından, mülteciler sorununun BM kararları uyarınca çözülmesinden ve 67 sınırlarının Filistin devletiyle barışın sınırları olarak tanınmasından geçiyor. Nefret, kan dökmek, şiddet, gasp ve terörün yerini iyi komşuluk, daha önce görülmemiş bir ekonomik refah, toplumsal adalet ve barış alabilir.”

WPC ve WFDY heyetleri Ramallah’ı ziyaret edecek
İçlerinde Türkiye’den Barış Derneği’ni temsilen soL yazarı Aydemir Güler’in de bulunduğu Dünya Barış Konseyi (WPC) ve Dünya Demokratik Gençlik Dernekleri Federasyonu (WFDY), bu akşamki eyleme katıldıktan sonra işgal altındaki Filistin topraklarını ziyaret edecek.

(Sol)

Saçma

Yaşadığımdan Çağrışanlar

Bir trafik kazası sonrası otomobilden inen kadın-erkek bir çift, hayıflanarak söylendiler: ‘Daha bu akşam çıkardık tamirden arabayı, hay aksi‘.

Hayati tehlikeyi kıl payı atlatıp kendine gelmeye çalışan motosiklet şöförü ise, biraz da çevreye toplananlardan anlayış umarak sitemledi: ‘Koyun can, kasap et derdinde…

Tepkilerimizi belirleyen pek çok faktör var. Yaşanmışlıklar, öğretilmişlikler, dayatılmışlıklar, çıkarsamalar, v.s. Elbette çeşitlendirilbilir bunlar. Her insanda herbirinin çeşitli düzeylerde etkisi var. Bunların hepsi anlaşılır ve makul şeyler. Yeter ki dengeli olsun ve çıkarsamalar çok ihmal edilmemiş olsun.

Dayatılana ne kadar dayansak ki?

Çok yoğun çalışmalıyım, ev-araba-konforlu eşya almalıyım, eşe-dosta, ele-güne karşı. Evet bunları edinmek için gösterdiğim yoğun fiziksel ve zihinsel emek beni yoruyor olabilir. Ben, ben olmaktan çıkıyor olabilirim. Ama belirli bir süre, nasıl olsa dayanırım. Biraz dişimi sıkarım, geçer gider. Hayatta neyin bedelini ödemiyoruz ki… Sonrasında telafi edebilirim bunları, hatta ekoloji ile bile ilgilenebilir, toplumun tüketim alışkanlıklarını sorgulayabilirim. Bu da rahatlatır beni. Dur bi, sağa sola bakınayım. Zihnimi okuyan yok değil mi…

Çıkarsamalılaştıramadıklarımızdan mısınız?

Yaşananları (kendisi-başkası) anlamaya çalışarak zaman kaybetmeyi, ‘hızlı yol alma’ya tercih edebilmek zor iş. Yoruyor insanı böyle şeyler. Ya, bi de bitmiyorlar ki. Yok sokak çocukları, yok lgbt, yok azınlıklar, kürtler filan. İyi de kardeşim beni kim anlayacak…

Birbirini anlamaya çalışmanın ve bir arada olmanın kıymetini bilenler herhalde birbirini artılamayı da bilirler. Yaşadıklarımıza getirdiğimiz yorumlar (çıkarsamalar), bizi sürekli geliştiren en önemli faktör. Elbette ki yorucu ama bir o kadar da keyifli. Eğer çevrenizde bu tarzda yaşayan birkaç insan da varsa, paylaşımlarla daha da keyifli hale gelebilir.
Ya da yaşadıklarınıza dair çıkarsamalarda bulunmaya imtina edebilirsiniz. Gereksiz görebilirsiniz, çevreden gelen ‘karışma-bulaşma-kurcalama’ uyarılarını haklı bulabilirsiniz…

Eğer öyleyseniz, sistem (mülkiyetçilik-kapitalizm-ataerkilite) size minnettardır, hatta gurur bile duyabilir

PKK: Ankara’daki patlamayla ilgimiz yok

PKK’nın “silahlı kanadı” HPG, Ankara’daki patlamayla bir ilgisinin bulunmadığını öne sürdü.

Örgüte yakın internet sitelerine yazılı açıklama gönderen kuruluş, “20 Eylül günü Ankara’da yaşanan patlama sonucunda yaşanan can kayıplarından direkt hareketimizi ve HPG güçlerimizi sorumlu tutan yeminli PKK düşmanları kamuoyunu manipüle etmektedir” dedi.

Açıklamada, “Bu olayla bağlantımız kurularak Kürt düşmanlığı daha da geliştirilmek, sivil insanlarımız hedef yapılmak istenmektedir. Tam da TC Başbakanı Erdoğan’ın ABD başkanı ile görüşmesi öncesine denk gelen bu olayın arkasında AKP hükümetinin yeni bir oyunu olduğu görülmektedir. Uluslararası kamuoyu nezdinde AKP hükümetini mağdur pozisyonunda göstermek ve hareketimize karşı geliştirilmek istenen tasfiye konseptine destek bulmak amacıyla bu olayın kullanılmak istendiği çok açıktır. Sivillere yönelik eylem geliştirmediğimiz bilinmesine rağmen bu yönlü propaganda edilmesinin amacı AKP hükümetinin açıkça ilan ettiği ve tüm Kürtleri hedefleyen savaşın daha da yükseltilmesidir” iddiasında bulundu.

(Ajanslar)

İklim Değişikliği Pakistan’ı yine vurdu!

İnsan nedenli iklim değişikliği nedeniyle geçtiğimiz sene yaşanan ağır yağış ve sel olaylarında binlerce kişinin hayatını kaybettiği ve 20 milyon kişinin ağır etkilendiği Pakistan’ı aşırı ve ani bastıran muson yağmurları bu sene de vuruyor.

Ağustos sonunda başlayan yağmurlarda şu ana kadar 14.000 baş hayvanın sel nedeniyle boğularak, açlıktan veya toksik sel sularını içerek öldüğü bildiriliyor. Pakistan Tarım ve Gıda Bakanı “Acil olarak birşeyler yapmak zorundayız, yoksa durum çok kötü bir hal alacak” sözleriyle uluslararası kamuoyunu yardıma çağırdı.

Pakistan’ın güney bölgelerinde etkili olan seller nedeniyle ölen hayvanlar kısa sürede bir felakete neden olabilir. Bölgede yaşayan çoğu ailenin sahip olduğu 2-3 hayvanın ölmesi yoksullukla boğuşan kırsal kesimin tüm gelir kaynağını yok etmiş oluyor. Bunun yanısıra ölü hayvan cesetleri suyu zehirleyerek insanlara hastalık yayıyor. Bu nedenlerle Pakistan’da bulunan yardım dernekleri tam mesai ölü hayvan cesedi toplama ve imha etmeyle uğraşıyor. Toplama çalışmalarını koordine eden Ramesh Lal, “O kadar fazla ölü hayvan var ki, sayamıyorum bile. Çok zor ve riskli bir iş, ama ülkemiz ve insanlarımız için bunu yapmak zorundayız.” diyor.

Diğer yandan sellerden henüz etkilenmemiş hayvanlar için aşı kampanyaları başlatıldı. Ülkenin dört bir yanında gelen veterinerler binlerce baş hayvanı sel sularıyla bulaşabilecek hastalıklara karşı aşılıyor.

Uzmanlara göre şu anda yaşananlar önümüzdeki üç ay içinde yaşanacakların sadece ufak bir kısmı. An itibariyle 2 milyon insanın sel sularıyla bulaşan hastalıkları kaptıkları tahmin ediliyor. Bölgede çok sayıda doktora da ihtiyaç var. Aşılama kampanyasında çalışan Dr. Muhammed İlyas şunları aktarıyor “Bu tür krizlerde insanların çoğu sel nedeniyle kirlenmiş suları içmek zorunda kalır. Bu yüzden ölen hayvan sayısı arttıkça bu insanların karşı karşıya kalacağı öldürücü hastalıkların sayısı ve yaygınlığı artacaktır. Bu da şu demek, eğer hayvan ölümleriyle başa çıkamazsak bu bölgedeki milyonlarca insan önümüzdeki 3 ay boyunca çok ciddi bir felaketle karşı karşıya kalacak…”

Hayvanlarını kurtarmak için varını yoğunu ortaya koyan yerli halk ise şu ana kadar ölen hayvan sayısının 14.000’in çok üzerinde olduğunu iddia ediyor. Bölgede hayvancılık başlıca geçim kaynağı. Bu nedenle iki buçuk ay daha devam etmesi beklenen muson yağmurlarının bölge ekonomisini de tamamen yok etmesinden endişe ediliyor. Sellerin şu ana kadar verdiği zarar en az 15 milyon dolar olarak hesaplanıyor.

Uzmanlar artık her sene görülmeye başlanan bu ve benzeri “aşırı” doğa olaylarının başlıca ve doğrudan sorumlusunun insan kaynaklı iklim değişikliği olduğu konusunda hemfikir. Türkiye ise iklim değişikliği konusunda durumu daha da kötüleştiren bir politika izlemekle suçlanıyor. Bu nedenle 350.org un 24 eylülde tüm dünyada düzenleyeceği eylemlerden biri de İstanbul’da yapılacak. Eylemi düzenleyenler, bu tür felaketleri durdurmak için herkesi 24 Eylül’de Kadıköy’e çağırıyor. (İlgili haber için tıklayınız)

 

Yeşil Gazete, Al Jazeera

 

Şemsettin Eser’in ardından…

Şemsettin Eser (1946-2011)

Şemsettin Eser… Türkiye’de nükleer karşıtı hareketin ve çevre mücadelesinin kendisini geride tutmuş, görünmez liderlerinden… Geçtiğimiz hafta Türkiye yeşil hareketi, Türkiye çevre hareketi işte bu gizli liderlerinden birini, İskenderun Çevre Koruma Derneği Başkanı Şemsettin Eser’i kaybetti.

1946 doğumlu olan Şemsettin Eser, hareketin peşini hiç bırakmayan bir kişi. Öyle ki, akciğer ve kalp rahatsızlığı Eser’i artık dinlenmeye zorladığında, “Ben evde ölümü bekleyemem” diyerek, mücadeleye devam etmiş bir kişi. Şemsettin Eser, geçtiğimiz Cumartesi günü kalbine yenik düştü.

Biz de Yeşil Gazete olarak mücadele arkadaşlarına Şemsettin Eser’i sorduk. Bu değerli mücadele insanını bir kez daha saygıyla anıyoruz.

***

Oktay Demirkan – (İskenderun Çevre Koruma Derneği eski başkanı ve DAÇE’nin kurucusu)

Şemsettin ile 1990’dan beri çevre için birlikte mücadele ederdik. Şemsettin mesafe önemsemezdi. Katılımcıydı, çalışkan ve üretkendi. Karşılaştığımız sorunlara, hemen çözüm önerileri üretirdi. Nerede olunması gerekiyorsa, orada olurdu. Sinop’ta da nükleere karşı çıktı, Mersin’de de… Bergama’da da oldu, mücadelenin sürdüğü başka bir yerde de. Akciğerinden ve kalbinden rahatsızdı. İki kere zatürre teşhisi konuldu. Anjiyo yapıldı. Fakat kalbine, ciğerleri yüzünden müdahale edilemedi. Doktorların dinlen demesine rağmen, aktivitesine devam etti. İskenderun Çevre Koruma derneği başkanıydı. DAÇE’nin temsilcisiydi. Kaybı hepimizi çok üzdü. Hepimizin başı sağolsun.

***

Hilmi Çamurdan – (ÇETKO’nun eski başkanı)

Kurucusu, ilk sekreteri, isim babası olduğum DAÇE (Doğu Akderiz Çevrecileri Ortak Sekretaryası Gayri Resmi Federasyonu) 9 Şubat 1991 tarihinde Yeşiller Partisi Adana Seyhan İlçe binasında kuruldu. Kurucular toplantısında; Yeşiller Partisi, ÇETKO, NÜSHED, İskenderun, Payas ve Antakya çevre koruma dernekleri vardı. (Kaynak: TOYA (Trene Otostop Yapan Adam) )

İskenderun derneği adına katılan kişilerden birisi Şemsettin Eser idi. Şemsi Abi ile yoldaşlığımız, davadaşlığımız o gün başladı.

Şemsi abi yitirdiğimiz yoldaşlarımız gibi yüreğimizde “ilelebet kalacak”. Ona yazdığım bir kaç satırda “Ekin Tiyatrosu ve Satmadın, Satılmadın” tümceleri, Türkiye EYÇ (Ekolojist,Yeşil,Çevreci) hareketini sabote eden, zamanı gelince gün ışığına çıkacak gerçeklerin üstü kapalı ifadesidir.

ŞEMSİ ABİ

Yoldan geldim Şemsi Abi
Karanlığa kaldım
Yorgunum, gözlerim yanıyor
Haberini aldım
*
Yıktın beni Şemsi Abi
Hayret! ağlamadım
Ya yorgunluktan
Ya da kanıksamaktan
*
Artık ileriye yürüyemiyorum Şemsi Abi
Sadece geriye bakıyorum
Hatırlarsan bir sözüm vardı
“Geriye bak, ileriye yürü”
*
Filim geriye sarıyor Şemsi Abi
Her gelişinde beni araman
İki tek atarak paylaştıklarımız
Ekin Tiyatrosundaki duruşun
*
Paylaştık seninle yaşamı Şemsi Abi
Yöremde bir tek sen vardın
Haykırışlarıma set çekmeyen
Sessiz kalarak seslenen
*
Ruhum bedenimden çekiliyor Şemsi Abi
Yazamıyorum, yaratamıyorum, yaşayamıyorum
Rakı, beyaz peynir, domates sohbetlerimiz
Torunlarını anlatırken ki ışıltın
*
Satmadın, satılmadın Şemsi Abi
Sattılar, satıldılar
Yanıbaşımızdakiler
Toprağın bol olsun
(18 Eylül 11 saat 01.30 Öveçler/Ankara)

***

Bilge Contepe – (Yeşiller Partisi eski Eşsözcüsü)

Şemsettin Eser yemyeşil bir insandı. Doğa ve insan sevgisini ayırmadan mücadelesini sürdürdü. Eşitlikçi toplum ideali peşinden koştu. Emek ve ekolojiyi birbirinden ayırmadan mücadele etti. Nükleer karşıtı hareketin başından beri vardı. Bizim tanışmamız ise 1989 Silifke Mitingi’nde dayanıyor. Her yerde, her toplantıda vardı. Nükleer karşıtı olarak köyde yaşarken sürekli bizi ziyaret ederdi. Yumurtalık Termik Santrali’ne karşı da mücadele etti. Kendini ortaya çıkarmayan, görünmeyen bir liderdi. Kaybını duyduğum andan itibaren çok kötüyüm.

***

Umur Gürsoy (Halk Sağlığı Uzmanı)

Soldan Sağa - Şemsettin Eser, Aylin Canpolat Ödemiş, Umur Gürsoy, Oktay Demirkan ve Celal Yahyaoğlu (19 Haziran 2010)

Onu 1988’de İskenderun’a tayinim çıktığında İskenderun Çevre Koruma Derneği’nin Troykası’nda tanıdım: Cemil Altay, Oktay Demirkan ve Şemsettin Eser. Ben de bu derneğin içinde bir yıl yönetim kurulu üyeliği yaptım, sanıyorum. Daha sonra ben İskenderun’dan Osmaniye’ye geçip Osmaniye Çevre Dostları Derneği’ni kurarak Doğu Akdeniz Çevrecileri içine sokunca her iki ayda bir olağan DAÇE toplantıları olmak başta olmak üzere, memleketin neresinde çevre sorunu, toplantısı veya yeni kurulacak çevre derneği tanışması ve dayanışması varsa onu devamlı orada görmeye devam ettim.

Türkiye Çevre Koruma Hareketinin çevrecilerindendi. Bizlerle birlikte o da aşırı çevreci güzellemesini yedi, ama o aşırılıklarımızı o kadar iyi anlatıyordu ki, ne resmi ne de aramızdaki toplantılarda onun sözünü keseni görmedim. Zaten kesilmesine gerek kalmayacak kadar saygı dolu, özlü, kısa ve fakat anlaşılır konuşur ve anlatırdı.

Her toplantıya, özellikle önceden kendisine verilmiş bir görevden dönüyorsa; hazırlıklı gelir, katıldığı toplantıyı bizlere kısaca anlatır; aldığı izlenim, kanı ve önerileri bize aktarırdı. Bir 68’li olarak bizimle anlaşmakta ve bizi anlamakta hiç zorluk çekmedi. Çok derin bir sağduyu ile daima doğru tarafta oldu, ama haksızlıklara karşı anlamlı bir suskunluk ve toplantıyı terk edişle tavır alırdı. Ağabey arkadaşlarımızın içinde en güveniliri idi. Ağzından kırıcı bir söz ya da ima duymadım. Sinirlendiğini görmedim.

Eskilere ve yenilere ders niteliğinde çok çalışkan bir ikinci adam ve danışman görevi yapar, görev verildiğinde son görevinde olduğu gibi Dernek Başkanlığı’ndan gibi görevlerden ve uzun yoldan kaçmazdı. Çoğunu Oktay Demirkan’ın arabası ile olmak üzere bütün yolculuklarını karayolu ile yapardı.

Eski bir sendikal geçmişi ve 12 Eylül Darbesinin acılarından geliyor olması, onda hiç çaktırmasa da büyük bir bilgelik oluşturmuş, bu birikimlerini Türkiye Çevre Koruma Hareketi’nde İskenderun Çevre Koruma Derneği’nin devlet katında kabul görmesinde, bunun bizimle Çevre Bakanlıkları ve toplantıları arasındaki bağı kurmasında Şemsettin Ağabey’in emeği büyüktür.

En çok O’nun yanında iken ve katıldığı toplantılarda kendiliğinden oluşturduğu güven duygusunu arayacağım. Sanırım, Saynur Gelendost ve Coşkan Daş’tan sonra çevre hareketine katkısı ve çalışkanlığı açısından son yıllarda verdiğimiz en önemli kayıptır. Ne var ki korkarım O da, Türkiye EYÇ Hareketi’nin Unutulanlar Mezarlığı’ndaki kendine yaraşır yerini alacaktır.

***

Ümit Şahin – (Yeşiller Partisi Eşsözcüsü)

MV Ulla içinde tonlarca toksik atıkla İskenderun körfezinde battığı zaman ben de rapor hazırlamak için İskenderun’a gitmiştim. Şemsettin Eser’i hem İskenderun Çevre Koruma Derneği’nde verdikleri bu önemli mücadeleden, hem de Akkuyu sürecinden tanıyorum. Şemsettin abi nükleer karşıtı hareketin ve yerel çevre mücadelelerinin mütevazi ve inançlı aktivistlerinden biriydi. Ölümünden önce Ulla’nın toksik atıklarıyla körfez sularından çıkartılamamasının üzüntüsünü yaşadığını basın toplantısı kaydını gördüm ve çok daha fazla üzüldüm. Bu ülkede Şemsettin abi gibi değerli mücadele insanları hem hakettikleri değeri göremiyor, hem de sürekli aynı moral bozuklukları ve hayal kırıklıklarıyla boğuşuyorlar. Bize düşen onların kıymetini yaşarken de bilmek olmalı. Nur içinde yatsın.

***

Eser’in son basın toplantısı

İskenderun Çevre Koruma Derneği Başkanı Şemsettin Eser’in, MV/Ulla gemisinin batışının 7. yılında derneğin temyiz talebi reddedicilince Ulla davasının sona erdiğini açıkladığı 21 Temmuz 2011 tarihli basın toplantısının İskenderun Güney TV’de yayınlanan haber kaydını aşağıda izleyebilirsiniz. Eser, ölümünden iki ay önce düzenlediği basın toplantısında “Ulla davası sona erdi ancak, tehlikeli atık yüklü Ulla gemisi sonsuza kadar körfezde kalacak” demişti.


Haber: Koray Doğan Urbarlı – Yeşil Gazete