Ana Sayfa Blog Sayfa 4811

Honduras’ta cezaevinde facia: 272 ölü

Orta Amerika ülkelerinden Honduras’ın orta kesimlerindeki Comayagua’da bir cezaevinde yangın çıktı. Yangında 272 kişi yaşamını yitirdi.

Orta Amerika ülkelerinden Honduras’ın orta kesimlerindeki Comayagua’da bir cezaevinde çıkan yangında 272 mahkumun öldüğü ve onlarcasının yaralandığı bildirildi.

Yetkililer, başkent Tegucigalpa’nın 140 kilometre kuzeyinde yer alan Comayagua kentindeki hapishanede dün gece yangın çıktığını açıkladı.

Hücrelerin anahtarını taşıyan görevli bulunamadığı için mahkumların büyük bir kısmının hücrelerinden kurtarılamadığı, yanarak ya da dumandan boğularak öldüğü belirlendi.
Ağır yaralı 80 mahkum, hastaneye kaldırıldı.

Ölü sayısının artmasından endişe duyan yetkililer, yangının neden çıktığını bulmak için soruşturma başlatıldığını kaydetti. Hapishanede yaklaşık 800 mahkum bulunuyordu.

İran 6 AB ülkesine petrolü kesti!

İran kendisine 1 Temmuz tarihinden itibaren petrol amborgosu uygulama kararı alan 6 Avrupa Birliği ülkesine petrol ihracatını durdurduğunu açıkladı.

İran’ın İngilizce yayın yapan devlet televizyonu Press TV, 6 Avrupa ülkesine bugün itibariyle Tahran’ın petrol ihracatını durdurduğunu belirtti.

Haberde petrol ihracatı durdurulan ülkelerin Hollanda, İspanya, İtalya, Fransa, Yunanistan ve Portekiz olduğu açıklandı.

Bu kararın Avrupa Birliği’nin bir süre önce aldığı 1 Temmuz tarihinden itibaren geçerli olacak petrol ambargosuna misilleme olduğu belirtildi.

İran’ın Avrupa Birliği ülkelerine petrol ihracatını durdurma kararından en çok Yunanistan ve İtalya’nın olumsuz etkilenmesi bekleniyor. Büyük bir ekonomik krizin içinde olan Yunanistan, Avrupa Birliği’nin İran’a petrol ambargosu kararı almaması için önemli direniş göstermişti.

Avrupa Birliği, ABD’nin yoğun baskısı sonrasında nükleer programından taviz vermeyen Tahran’a petrol ambargosu uygulama kararı almıştı.

‘İRAN’IN PARASI YÜZDE 50 DEĞER KAYBETTİ’
ABD Başkanı Barack Obama’nın eski danışmanı Dennis Ross, İsrail gazetesi Haaretz’e yaptığı açıklamada, ABD ve Avrupa Birliği’nin İran’a uyguladığı yaptırımların meyvesini vermeye başladığını iddia etmişti. Ross yaptırımlar sonrasında İran’ın para biriminin son 6 ayda yüzde 50’den fazla değer kaybettiğini söyledi.

Madenden yayılan zehir 400 çocuğu öldürdü

Nijerya’nın kuzeyinde çevre kirliliği ölüm saçıyor. Son iki yıl içinde altın madenlerinden yayılan kurşundan zehirlenen 400 çocuk öldü.

İnsan Hakları İzleme Örgütü tarafından yapılan açıklamaya göre, Nijerya’nın kuzeyinde, modern tarihin en büyük kurşun kirlenmelerinden biri yaşanıyor.

Zamfara eyaletinde altın madenlerinden yayılan kurşun yüzünden binlerce çocuk hastalandı, çok sayıda köyde toprak ve su zehirlendi. Köylerde çocukların yüzde 40’ında kurşun zehirlenmesi belirtilerinin görüldüğü kaydediliyor.

Kurşunun, altın madenlerinde çalışan yetişkinler tarafından köylere taşındığı, çok sayıda çocuğun altın ayrıştırma işinde çalıştırıldığı, bu sırada kullanılan kurşunun toprak ve suyu zehirlediği belirtiliyor.

Kısırlığa ve Düşüğe de Neden Oluyor

Bölgede yetişkinler arasında da kısırlık ve düşük oranının çok yüksek olduğu haber veriliyor.

Nijeryalı bir kadın, “20 yaşındayım. 6 çocuğum vardı. Üçü öldü. Bu mahallede şimdiye kadar 7 çocuk hayatını kaybetti” diyor.

Zamfara eyaleti yetkilileri de, gelecekten endişeli. Bir yetkili, bu konuda, “Genç bir kuşağı kaybettik. Bu çok korkunç. Değerli hammeddeler, halkın canını alıyor. Eğer zamanında önlem alınmış olsaydı, böyle olmayabilirdi” diye konuştu.

Kurşun beyinde, böbreklerde, sinir sisteminde, ciğerlerde ve sindirim sisteminde tahribata yol açıyor.

(trt)

Vegan Kolektif’ten film gösterimi ve söyleşi

!F İSTANBUL 2012
SALT Beyoğlu Açık Sinema Etkinliği
21 Şubat Salı 14:00-16:30

Kanser oranları artıyor, insanlar giderek şişmanlıyor, küresel ısınma önlenemez hale geliyor, ormanlık alanlar azalıyor, birçok canlı türü yok oluyor ve bizim gibi milyarlarca omurgalı-memeli hayvan kırıma uğruyor. Bu …trajik olayların en büyük sorumlusu ise endüstriyel hayvancılık ve hayvanlara zulüm uygulayan kurumlar.

Var olan tüm türlerin özgürlüğünden yana, türcülüğe karşı söz söyleyen Vegan Kolektif olarak öncelikle “yediklerin, ilacındır” felsefesiyle işin sağlıklı beslenme kısmını ele alacak ve 2011’in en ses getiren belgesellerinden ‘Bıçaklar Yerine Çatallar’ı (Forks Over Knives) hep birlikte izleyeceğiz.

Belgesel gösteriminin ardından gerçekleşecek sunumlar ise;

* Beslenmenin Ekolojisi: Vegan Bir Diyetin Katkısı (Gizem Ateşöz)
* Vegan Yaşamın Hayvan Hakları ve Türlerin Özgürleşmesiyle Doğrudan İlişkisi (Gülce Özen Gürkan)

Her sunum sonrasında soru-cevap bölümleri olacaktır.

Etkinlik ücretsizdir. Belgesel Türkçe altyazılı gösterilecektir.

İletişim: [email protected]

“Olağan şüpheliler” eğitimi başlıyor!

Düşünüyorsanız, yazıyorsanız, konuşuyorsanız, sendikacıysanız, kadınsanız, gençseniz yani muhalifseniz “olağan şüpheli”siniz demektir. Eviniz arandığında, gözaltına alındığınızda, tutuklandığınızda, haklarınız neler?

Hemen her sabaha gözaltılarla uyandığımız bu günlerde Çağdaş Hukukçular Derneği(ÇHD), “Olağan şüpheliler”  eğitimi başlatıyor.

ÇHD tarafından yapılan açıklama şöyle:

“Her güne yöne bir operasyon haberiyle uyanıyoruz;

Sendikacılar, gazeteciler, öğrenciler, bilim insanları, avukatlar, kadınlar, gençler gözaltına alınıyor,

Sendikalarımız, dernek binalarımız, işyerlerimiz, evlerimiz gece yarısı basılıp aranıyor,

Bilgisayarlarımıza, telefonlarımıza el konuluyor,

Neyle suçlandığımızı bilmeden özgürlüğümüz kısıtlanıyor,

Özgürlüğümüz, düşünce ve ifade hürriyetimiz, özel hayatımız tehdit altında.

Düşünüyorsanız,

Yazıyorsanız,

Konuşuyorsanız,

Sendikacıysanız,

Yasal dernek üyesiyseniz,

Öğrenciyseniz,

Kadınsanız,

Gençseniz,

………

Özcesi Muhalifseniz

Olağan şüphelisiniz…. haklarınız ihlal edildiğinde ne yapacağız?

Haklarınızı öğrenmek istiyorsanız sizi bekliyoruz….”

Olağan Şüpheliler eğitimi 16 Şubat Perşembe günü saat 18:00’de Beyoğlu-Tünel İstanbul Barosu Orhan Adli Apaydın Konferans salonunda gerçekleşecek.

Grup Yorum’dan Biletix’e: ‘Sana mı düştü?’

Biletix’in “terör örgütüne yardım” gerekçesiyle Grup Yorum biletlerini satmayacağına ilişkin yayınlanan haberlere Biletix’in, “Durum değerlendirmesi yapıyoruz” açıklamasına Grup Yorum’un konserlerini organize eden Ali Şenol, “Hangi hakla?” diye sordu.

Biletix’in “terör örgütüne yardım” gerekçesiyle Grup Yorum biletlerini satmayacağına dair haberlerin ardından şirketin yaptığı açıklamaya Grup Yorum’un konserlerini organize eden Ali Şenol tepki gösterdi. “Satışın önünde hukuki engel olup olmadığını araştırıyoruz” şeklinde yapılan açıklama hakkında Şenol, “Zaman kazanmaya çalışıyorlar” diye konuştu.

Biletix geri adım attı
Grup Yorum konseri biletlerinin satışını engellediği ortaya çıkan Biletix’e sosyal medyada başlatılan boykot kampanyasının ardından firma, gelişmeleri üzülerek takip ettiklerini ve açıklama, yorumların doğruluk payı içermediğine ilişkin bir açıklama yapmıştı. Biletix, Grup Yorum konser biletlerinin satışına ambargo koyduklarına yönelik açıklama ve yorumların, doğruluk payı içermediğini ifade etmiş, “yargı kararının içeriğinin anlaşılması ve şirketin faaliyetlerine olan etkisini netleştirmek amacıyla” avukatların çalışmalarına başlayarak satışın önünde hukuki bir engel olup olmadığını netleştireceğini duyurmuştu.

“Size kim böyle bir yetki veriyor?”
Biletix’in açıklamasının ardından Radikal‘in görüşüne başvurduğu Grup Yorum konserlerini organize eden Ada Organizasyon’dan Ali Şenol ise, “Biletix’le muhatap olan kişi, kurum benim. Biz kendilerinden bir açıklama beklerken özellikle sosyal medyada yoğunlaşan tepkiler üzerine genel bir açıklama yapma gereği hissediyorlar” diye konuştu. Bu durumun, etik bir davranış olmadığı gibi, kurumun bulunduğu sıkıntıdan dolayı zaman kazanmak için başvurduğu bir formül olduğunu belirten Şenol, “Üstelik o açıklamada saçma bir şey var: ‘Yargı kararını bekliyoruz.’ Hangi yargı kararını kastediyorsunuz? Sana mı düştü yargı kararını değerlendirmek? Neye dayanarak Grup Yorum’un biletini satmıyorsunuz? Size kim böyle bir yetki veriyor?” diye sordu.

(sol)

Başbuğ hakkındaki iddianame kabul edildi

İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi, Eski Genelkurmay Başkanı emekli Orgeneral İlker Başbuğ hakkında hazırlanan iddianameyi kabul etti. İddianamede Başbuğ hakkında ağırlaştırılmış müebbet isteniyor.

Eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ hakkında İnternet Andıcı soruşturması kapsamında hazırlanan iddianame İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kabul edildi. Karar, Mahkeme Başkanı Hasan Hüseyin Özese ve üye hakimler Sedat Sami Haşıloğlu ile Ercan Fırat’ın oy birliğiyle kabul edildi.

İddianamenin kabul kararı
Kabul kararında, şöyle denildi: “Mevcut kanunlara göre, terör suçu olarak kabul edilen ‘Türkiye Cumhuriyet hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını engellemeye teşebbüs etmek’, ‘bu amaçla silahlı terör örgütü kurma ve yönetme’ suçlarını işlediği iddiasıyla İlker Başbuğ hakkında CMK 250. maddesiyle görevli İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca hazırlanan iddianame, mahkememizce yasal süresi içinde değerlendirilip, iddianamenin iadesi yönündeki sanık avukatının dilekçesi ve sair evrakla birlikte incelenerek iddianamenin CMK’nın 170 ve devam maddelerindeki unsurları taşıdığı, iddianamede şüpheliye yüklenen suçları oluşturan olaylarla mevcut delillerin ilişkilendirildiği, şüpheli ile ilgili lehte ve aleyhte delillerin tartışıldığı, şüpheli ve diğer hususlara ilişkin şekli unsurların bulunduğu, iddianamede görev konusunda yapılan açıklamalar dikkate alınarak iddianamenin kabulüne karar verilmiştir.”

Birleştirme talebi daha sonra karara bağlanacak
Davanın, “İrtica ile Mücadele Eylem Planı” davası ile birleştirilmesi konusundaki talebin ise daha sonra değerlendirilerek karara bağlanacağı öğrenildi. Başbuğ, “İrtica ile Mücadele Eylem Planı” davası kapsamındaki iddialara ilişkin hakkında başlatılan soruşturma kapsamında İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından 6 Ocak’ta tutuklanmıştı.

Ağırlaştırılmış müebbet isteniyor
Mahkemenin kabul ettiği 39 sayfalık iddianamenin sonuç kısmına göre, Başbuğ hakkında Ergenekon’un amaçları doğrultusunda askeri bir darbe ortamı oluşturmak amacıyla belirlenen internet siteleri ile kara propagandayı organize ettiği, devlet yöneticilerini baskı altına almak amacıyla kamu düzenini bozup kaos oluşturduğu, cebir ve şiddet yöntemleriyle hükümetin görevini yapmasına engel olmaya teşebbüs ettiği nedeniyle ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası isteniyor.

Zamane tavuklarının sağlık sorunları: Kendisi hasta hayvandan sağlık gelir mi?-Yavuz DİZDAR

Geçen hafta gerçekleştirdiğim tavuk pişirme deneyini kısaca tekrarlayayım: Beyoğlu Balıkpazarı’nın İngiliz Sefarethanesi’ne açılan kolunun ucunda yer alan ve eskiden beri tanıdığım Galatasaray Ciğercisi’nden aldığım tavuğu boylamasına ikiye böldürdüm. Yarısını endüstrinin “şoklama” dediği soğutma işlemini de uygulamak için eksi 80 dereceye dondurdum. Her iki parçayı da ayrı ayrı, iki litre kaynamış su içerisinde pişirmeye çalıştım. On dakikada bir kontrol edip, pişme kriteri olarak etinden tavuğa değmeksizin koparmayı ve suyunun jöle içeriğini kriter olarak aldım. Sonuçta her iki parça da en az 2 saatte pişti (asıl ederinin 2.5 saat olduğunu tahmin ediyorum), jöle de bıraktı. Dolayısıyla endüstriyel tavukların çabuk pişme ve jöle oluşturmama sorunu yetiştirilme koşulları ve beslenmeyle ilişkili görünüyor.

Beslenme karın doyurmakla aynı şey değil, bunu daha önce de yazmıştım. Pişirmek ise gıdanın sindirilebilirliğini artıran bir yöntem, ancak konuya biraz farklı açıdan baktığınızda, protein gibi bileşenlerin doğal yapısının yitirtilmesinin ötesinde, gıdanın içindeki özün ortaya çıkarılmasını da sağlıyor. İşte bu öz gıdaya doğanın (ya da Var Oluşun) katkısı, bir diğer söyleyişle emeği, katma değeri. Mesele tavuk büyütmek olduğunda da bu temel “artı değer, emek” kavramı değişmiyor. Bir canlının büyümesi için başlangıç aşaması elbette onun erişkin halini taşıyabilecek kemik ve bağ dokusunun geliştirilmesi. Kas dokusu bunun üzerine geliştiriliyor, kemik ve bağ dokusu gelişimi yetersiz olursa aynen Broiler tavuklarda söz konusu olduğu üzere hayvan yürüyemez hale geliyor, zira yürürse bir yerleri kırılacak. Sağlam bir kemik çatının kurulması kalsiyumla ilişkili değil, kalsiyum (kireç) zaten pahalı bir şey değil, masraflı olan çatının oluşturulması için gereken “zaman”. Yarka büyüklüğündeki tavukları gözlerinizde canlandırın, büyük, ama etsizdirler. Velakin sağlıklı bir beden ve kas dokusu ancak bu iskelet üzerine kurulabiliyor. Oysa endüstrinin maddi kazanç hırsıyla kanatlanmış “çabuk üretim yaklaşımı” açısından bu dokunun para değeri yok. Hayvanın bu aşamayı sağlıklı olarak tamamlaması zaman ve dolayısıyla ek yem demek olduğundan, endüstriyel tavuk üretimi sadece ete odaklanmış, hayvanların kemik gelişimini bir yerde durduruyor, verilen bütün yem, kas dokusunun oluşturulmasına gidiyor. Nasıl başardıklarını henüz anlayamadığım bu yaklaşım sayesinde 1.7 kilo yemle, 1 kilo tavuk elde edebiliyorlar, buna “feed conversion” (yem dönüşümü) adı veriliyor. Bu durum, endüstrinin hayvanların yem karışımını değiştirerek göğüs karkasını artırmasıyla da uyuyor. Kas dokusu jöleyi oluşturan öğe olan kollajenden fakir olduğunda (özellikle göğüs eti böyle), aynı nedenden ötürü daha çabuk pişiyor. Çünkü kollajen suda çözünürlüğü iyi olmayan bir molekül, nitekim pişirme deneyini benimle paralel kendi evinde yürüten anneannemiz, doğal tavuğun göğüs etinin bir saatte, diğer kısımlarının daha geç piştiğini gözlemlemiş (bendeki tavuk iki yarımdı, budun pişme süresini esas aldım).

Tavuklarda kalp ritim bozuklukları ve sıvı toplanması çok fazla, peki ya bizdeki kalp krizi ölümleri?

Anlaşılan tavuk endüstrisi doğanın mecbur kıldığı iskelet oluşturma aşamasını bir şekilde atlamayı (daha doğrusu by-pass etmeyi) başarmış. Bu yaklaşım bizim yerli endüstrimizin tasarrufu değil elbette. Bu vahşice tavuk yetiştirme sürecinin mucidi göründüğü kadarıyla Amerikan tavuk endüstrisi, yayınların neredeyse hepsi Amerikan üniversitelerinden kaynaklanıyor. Ancak Amerika’da tavuk suyuna çorba diye bir kavram yok, tavuk doğrudan fast-food zincirleri için üretiliyor. Çabuk kızaran, yumuşak ama tatsız-tuzsuz tavuk parçaları, çeperleri tat versin diye kalın bir bulamaçla kaplanmış. Isırdığınızda biraz fazla kaçırırsanız kemiklerini de çıtır çıtır çiğneyebiliyorsunuz, çünkü gelişmemiş. Eh, Amerikan halkının sağlığının yerinde olduğunu iddia eden de zaten yok. Lakin ilaç şirketlerinin de önemli bir bölümü Amerikan, onların vatandaşları hastalanırsa iç ekonomi oluşuyor, biz hastalanırsak harcadığımız ilaç parası oraya gidiyor.

Bugüne dek kağıttan devasa kuleler oluşturmayı başarmış ve buna da bilim demiş olan Amerikan tavuk endüstrisi nedense hayvanların sağlıklı olup olmadığı araştırma zahmetine hiç girmemiş. Oysa piyasadan alacağınız endüstriyel tavukların butlarının diz eklemlerine baksanız, aynısı romatizmal hastalıklarda görülen fibrotik dokuların varlığını siz de fark edeceksiniz. Bunun “sağlıklı normali nedir?” diye baktığımda hiçbir yayın bulamadım, bakmamışlar. İç organlar açısından değerlendirildiğinde, ülkemizden yapılan bir araştırmanın kalp ve karaciğer ağırlıklarının yetersizliğini vurguladığından geçen haftalarda bahsetmiştim (1). Bir diğer çalışma ise Broiler tavuklarda kalp ritmi bozukluklarının çok fazla olduğunu gösteriyor. Hayatının baharında 42-44 günlük Broiler tavukların yüzde 17’sinde ritim bozukluğu var, erkeklerde dişilere göre anlamlı daha fazla, yüzde 4.55’inde ani ölüm saptanıyor ve yüzde 2.25’inde de vücut boşluklarında açıklanamayan sıvı toplanması (asit) gelişiyor (2). Bu tablo son günlerde kalp krizinden kaybettiğimiz genç arkadaşlarımızı hatırladığımda bana çok fazla benzer geliyor.

Biyogüvenlik Kurulu’ndan GDO’nun tavuklardaki güvenlik verilerini istirham ediyorum

Endüstri “helal” kavramından bahsedip, bir de hiç sıkılmadan üretimi Cumhurbaşkanımıza tasdik ettirmeye kalkıyor. Şimdi anlıyorum ki, Hayrettin Karaman Hoca’yı da, Uğur Dündar’ı da eksik bilgilendirmişler. Bu şekilde feleği şaşmış tavuk üretimi yapıp, sonra helal kesseniz, gıybet olmasın diye klor gazıyla soğutup yolsanız ne olur, gaybet olan (kaybolan) bu hayvanların gençlikleridir. Böylesine eksik ve eziyet çektirilerek yapılan tavuk üretiminden sağlık gelir mi? Tavuk endüstrisini bilimin zirvesinde zannederdim, meğer onlar cehalet dağının doruklarına tırmanmışlar. Sorun besbelli ki tavukların beslenme ve yetiştiriliş biçiminden kaynaklanıyor, şimdi bunu anlamaya çalışacağız. Madem beslemede GDO soya ve mısır esastır, bu durumda ben de Biyogüvenlik Kurulu’ndan bu ürünlerin tavukların sağlığı açısından risk oluşturmadıklarına dair esas aldıkları kaynakları istirham ediyorum. Endüstri bize gıda olarak sunduğu bu zavallı hayvanların koşullarını ve sağlık durumlarını iyileştirmeyecekse, tavuk niyetine önümüze koymaktan vazgeçmeli; 1.7 kilo yemden 1 kilo tavuk elde edildiğini dikkate alarak “yarım tavuk niyetine” doğrudan 1 kilo yemi tavuk biçiminde kalıplayıp satsın. Bu en azından daha dürüst bir davranış olacak.

Yavuz DİZDAR – Dünya

 

Kaynaklar: (1) Dikicioğlu T, Ergün A, Saçaklı P. Broyler rasyonlarında sıvı metiyonin kullanımı. Ankara Üniversitesi Veterinerlik Fakültesi Dergisi 1997; 44: 237-248. (2) Olkowski AA, Classen HL. High incidence of cardiac arrythmias in Broiler chickens. J Vet Med A, 1998, 48: 83-91.

 

Koltuktaki DİSK’liler ve duraktaki DİSK’liler –Özge Yurttaş

Salonda Enerji Sen’in DİSK’e üye olma başvurusunun ötelendiğini anlatan karar okunuyorken, lobide Enerji Sen Başkanı Kamil Kartal işten çıkarıldıkları haberini alır almaz kendisini bulan 20 kadar BEDAŞ işçisiyle gelecek hafta için bir direnişi örgütlüyordu

DİSK’in 14’üncü Genel Kurulu 12 Şubat Pazar günü sona erdi. Genel Kurul Beşiktaş Beledyesi’ne ait Mustafa Kemal Kültür Merkezi’nde (MKM) yapıldı. MKM İstanbul’un kuş uçmaz kervan geçmez bir bölgesinde Akatlarla ikinci köprü yolu arasında bir noktadaydı. DİSK yönetiminin bu kadar ücra bir yeri tercih etmesi bile genel kurula nasıl bir katılım beklendiğini gösteriyodu. Belli ki geniş kitlelerin katlımı yerine kendi içine kapalı bir genel kurul öngörmüşlerdi.

Önümüzdeki dört yıl boyunca DİSK’in yönetiminde bulunacak isimlerin ve anlayışın belirlendiği genel kurulu en iyi yansıtan, oylama sonrası bir otobüs durağında ortaya çıkan manzaraydı. Üç gün süren genel kurul bittikten sonra bazı sendikaların yöneticileri özel araçlarla, onların sendikasına bağlı delegeler ise sendikalarının tuttuğu araçlarla genel kurulun yapıldığı MKM’den ayrıldı. Pek yolcu olmadığı için olsa gerek Pazar günü saatte bir geçen İETT otobüsüne binmek üzere durağa gittiğimde karşımda boyunlarında kırmızı atkılarıyla Dev Sağlık İş sendikasının genel sekreteri ve üyelerinden oluşan bir kalabalık buldum. Sendika yönetiminde söz sahibi olacak kadar “mali imkana” sahip olmayanlar, üyelerini de genel kurul salonuna özel bir araç tutarak getirememişti. 400 delege ile toplananan DİSK Genel Kurulu’nda sendikalar “mali durumlarına” göre söz sahibi olabiliyor. DİSK tüzüğüne göre kendisine bağlı 17 sendika, konfederasyona ödedikleri aidat miktarıyla doğru orantılı olarak delegeye sahip olabilir. Hal böyle olunca en çok parayı ödeyen en fazla delegenin sahibi olup genel kurul iradesine ağırlığını koyabiliyor.

DİSK’in bu örgütsel işleyişinden üyeleri de memnun değildi. Sosyal-İş’in Bilgi Üniversitesi’nde çalışan üyelerinden öğretim üyesi Chris Stephonson’un konuşmasında “biz üyeleriniz sendikal hiyerarşiden pek de memnun değiliz. Daha fazla söz hakkının olduğu sendikal yönetimler istiyoruz” sözleri konfederasyona bağlı tüm sendikalara hitabendi. Aynı görüşü diğer sendikaların oluşturdukları ortak listenin dışında bırakıldıktan sonra adaylığını açıklayan Dev Sağlık-İş başkanı da dile getirdi. Sendikalarının taşeron işçileri örgütlediğini anlatan Dev Sağlık-İş Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu dört yılda 20 kat büyüdüklerini ve 10 bin üyeye ulaştıklarını anlattı. Ama taşeron örgütlenmede yetki sorunu nedeniyle aidatlı üyeye sahip olmadıkları için bu sendika, genel kurulda yalnızca 2 delegeyle temsil edildi. Ancak Çerkezoğlu’nun oylama sonucunda 388 delegeden 198’inin oyunu almış olması DİSK’te bu duruma itirazı olanların sayısının hiç de az olmadığının gösteriyor.

Basın protestoyu yazmasın da ne yazsın
Genel kurulun ilk günü, taşeron Maltepe Belediyesi işçilerinin Kılıçdaroğlu protestosuyla gündeme geldi. Hem egemen medya hem sol basın genel kurulu CHP’li belediyede sendikalı, güvenceli çalışmak istedikleri için işten atılan taşeron işçilerin eylemi ile duyurdu. Genel kurulun sendika yöneticileri ve delege konuşmalarına ayrılan ikinci gününde kürsüye çıkan birçok kişi bu protestonun genel kurul haberlerinin önüne geçmesinden duyduğu üzüntüyü dile getirdi. Bundan rahatsız olanlara birçok kez genel kurul izlemiş bir muhabir olarak sormak isterdim: “Peki sizce taşeron işçilerin eylemi dışında bu haliyle genel kurulun nesi haber olacaktı?” Keza genel kurul kürsüsüne bakınca güncel direnişlerin, toplumsal mücadelelerin temsilcileri yerine yasa ve KHK’larla hareket edemez hale getirilerek kendi gündemi ile boğuşan kurum temsilcilerini gördük. Antalya Altın Portakal Ödül töreninde bile kürsüde gündem olan ataması yapılmayan öğretemenlerin, sansüre boyun eğmeyen gazetecilerin temsilcisinin çağrılmadığı bir genel kurulda “tek hadise” “taşeronu temizleyeceğim” deyip belediyelerinde taşeron çalıştıran CHP’ye tepki eylemi oldu. Bu haliyle sonuca öfkelenmek yerine neden “genel kurula taşeron işçilerin eylemi damgasını vurdu” manşetinin gerçek olduğunu düşünmemek de ayrı bir eleştiri konusu.

Dev Sağlık-İş Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu’nun yönetime adaylığını koyması hamaset ve apolitik uzlaşı havasında geçen genel kurula heyecan katan tek gelişmeydi.

“Yapmalıyız” mı, “yapacağız” mı
Fakat sokaktan ve işyerlerinden yükselttikleri dinamizmi genel kurul salonuna taşıyanlara haksızlık etmek istemem. Akademisyenlerle üniversite emekçisini aynı çatı altında buluşturan Sosyal İş temsilcilerinin umut vaat eden konuşmaları, Birleşik Metal İş’in MESS zaferinin salona yansıyan havası, Nakliyat İş’in uluslararası tekellere boyun eğdiren örgütlenme çalışması DİSK’te kürsüye yansıyan mücadele dinamikleriydi. Bu sendikaların kürsüye çıkan üyeleri, yöneticileri kendi özgün mücadele süreçlerin ve taleplerini anlattı. Mücadeleci sendikaların örgütlenme anlayışları üye profillerine de yansımıştı. Birleşik Metal İş’in kalabalık delegasyonu genel kurul tartışmalarını oldukça dikkatli bir biçimde izledi. Doğru buldukları konuşmaları alkışlarla, sloganlarla desteklediler. DİSK’in yenilenmesine dönük mesajlar, daha mücadeleci DİSK tartışmaları en çok alkış alan vurgulardı. Delegelerin en çok alkışladığı konular “Yapmalıyız” şeklinde biten analizlerden ziyade “Yapacağız” iradesinin beyan edildiği konuşmalardı.

Herkesin bir sloganı var
DİSK’e bağlı sendikaların hangi motivasyonla genel kurula geldiğini anlamak için salonda oturup işçilerin yöneticilerle birlikte topluca salona girdikleri anı izlemek yeterliydi. Oylama yapılacağı gün salona toplu olarak giren ilk grup Genel İş delegeleriydi. DİSK’in 400 kişilik delege kontenjanında 165 ile en fazla delegeye sahip olan Genel İş’liler salona “İşte başkan işte sendika” sloganları ile girdi.

Genel İş’ten sonra 65 ile en fazla delegeye sahip olan Birleşik Metal İş üyeleri salona MESS grevinde attıkları, “İşgal, grev, direniş, işte Birleşik Metal-İş” sloganıyla girdiler.

Dev Sağlık-İş’ten işçiler salona “Taşerona boyun eğmeyeceğiz” sloganlarıyla girdi. Taşeron sağlık işçilerinin sloganlarına Limter-İş Genel Başkanı Kamber Saygılı’nın eşlik ettiğini de ayrıca belirtmek isterim.

Salona sloganlarla olmasa da topluca giren hatta salon dışında da topluca dolaşan bir grup daha vardı: Lastik-İş. Genel kurul salonunda Türk İş toplantılarından aşina olduğum bir başkan ve etrafındaki kalabalık görüntüsünü DİSK’in hiçbir sendikasında benzeri olmayan bir biçimde Lastik-İş sergiledi. Genel kurul boyunca sendikanın başkanı etrafında 40 kadar erkeğin olduğu bir kalabalıkla dolaştı.

“Kadına oy vermeyeceksiniz”
Zaten genel kurul salonunda kadın delegeler tek tük göze çarpıyordu. Sosyal İş, Bank-Sen ve Dev Sağlık-İş kürsü konuşmalarına da yansıyan bir kadın temsiliyetine sahipti. 17 sendika içinde tek kadın başkan da yönetime aday olan Arzu Çerkezoğlu’ydu. Bu durum seçim günü ayrımcılığa varan ifadelere de yansıdı. Genel İş Genel Başkanı ve DİSK’in yeni başkanı Erol Ekici oylama öncesi lobiye topladığı delegelerine seslenirken oluşturulan ortak listeye oy vermeleri gerektiğini anlatıyor(!), salonda dalga dalga yayılan ve duyanların duymayanlara anlattığı konuşmasında delegelerine bir karışıklık yapmamaları için şunu söylüyordu: “Listede tek kadın var zaten, kadın olana oy vermeyeceksiniz.”

Ekici’nin bu açıklamasını Sosyal İş’in Ordu Üniversitesi’nde taşeron olarak çalışan kadın delegesi umarım duymamıştır. 10 yıl boyunca çalıştığı üniversitenin yemekhanesinde halen üniversite işçisi olarak değil taşeron olduğu için misafir olarak yemek yediğini anlatmıştı. Taşeron işçilerin maruz kaldığı gayri insani muameleyi çarpıcı bir biçimde ortaya koyan bu işçi “taşeronu örgütleyen, kadınlarla daha yakından ilgilenen bir DİSK” istediğini söylemişti. Bank Sen adına konuşan Rana Erden de DİSK’in yeni dönem programında gericilik ve kadın düşmanlığına karşı mücadelenin yer almasını önermişti. Gerçi sendikalarda kadın temsiliyetine önem verilmesi kürsü konuşmalarında oldukça sık dile getirilen bir öneriydi. Fakat başta divan başkanı olmak üzere kadın yerine “bayan” kelimesini kullanan sendikacılar ve hem eski hem yeni yönetim kurulunun tamamen erkeklerden oluşması bu konuda DİSK’in kat edecek çok yolu olduğunu gösteriyordu.

DİSK’in kapısındaki taşeron işçiler
Bu haliyle DİSK, taşeron işçilerin ve kadın işçilerin kendilerine yeterince yer bulamadığı bir genel kurulu geride bıraktı. Hem eski sendikal anlayışın şekillendirdiği delege sistemi hem de bu sisteme dayanarak DİSK’in yeni yönetimini şekillendiren anlayış işçi sınıfının körpe üyelerini ve yenilenen dokusunu kavrayamamış oldu.

DİSK’in mevcut yapısının güvencesiz işçi mücadelesinin dinamizmini görmezden geldiğine tek delalet yalnızca aidatlı delegelere söz / karar hakkı verilmesi değildi. Bir diğer gösterge DİSK’e üyelik başvurusunda bulunan Enerji Sen’e verilen yanıttı. Binlerce taşeron enerji işçisinin üye olduğu Enerji Sen DİSK’e üye olmak için daha önce bir başvuru yapmış, bu başvuru eski DİSK yönetimi tarafından kabul edilmemişti. Enerji Sen bu Genel Kurul’da DİSK’e yeniden üyelik başvurusu yaptı. Fakat başvurusu karara bağlanmadı ve başvuru değerlendirmesi yeni yönetim kuruluna havale edildi. Salonda Enerji Sen’in DİSK’e üye olma başvurusunun ötelendiğini anlatan karar okunuyorken lobide Enerji Sen Başkanı Kamil Kartal işten çıkarıldıkları haberini alır almaz kendisini bulan 20 kadar BEDAŞ işçisiyle gelecek hafta için bir direnişi örgütlüyordu. Bu manzara karşısında söylenecek fazla söz olmasa gerek.

Taşeron işçi “DİKS”i biliyor
DİSK genel kurulundan izlenimlerimi bir otobüs durağı anısıyla anlatmaya başladım, bir başka otobüs anısı ile bitireyim isterim. Genel kurulun son günü salona gitmek üzere bindiğim otobüste MKM’yi ısrarla sormam üzerine arkalarda 30’lu yaşlarında bir erkek “Ben de oraya gideceğim sizi götürürüm” diyerek beni yanına çağırdı. Yolculuk boyunca sürecek sohbetimiz onun telaffuzuyla “DİKS’in toplantısına mı gidiyorsunuz” sorusuyla başladı. Genel kurulun olduğu binada bulunan uluslararası bir tekele ait süpermarkette çalıştığını anlatan işçiye “Sizde sendika var mı” diye sordum. “Biz de sendika olmaz ki biz taşeronuz cevabını” verdi.

Belli ki bu market işçisi taşeronda sendika olamaz diye biliyordu. Peki Sosyal İş’in, Limter İş’in, Dev Sağlık-İş’in taşeron örgütlenmesine rağmen DİSK’in geri kalanı da mı taşeronda sendika olmaz ya da sendika yönetiminde taşeron olmaz diye biliyordu?

 

Özgü yurttaş – www.sendika.0rg

“Tablet is the message” – Ömer Gökçe Tümer

Fırsatları Artırma Teknolojiyi İyileştirme Hareketi projesi yani namıdiğer Fatih projesi kapsamı daha geniş olmakla beraber, basında özellikle öğrenci ve öğretmenlere sağlanacak tablet bilgisayarlar konusuyla yer aldı. Entelektüel içeriği tüketme şeklimiz bilgisayarların kişiselleşmeye başlamasından beri uzun süredir bir değişim içinde. Tabletlerse bilgisayarlarla olan etkileşimimizde aradan klavye ve fareyi çıkararak bu değişime büyük bir ivme kazandırdı. Son kullanıcıların ekranlarında grafik bir arayüzle tanışmalarından beri kişisel bilgisayar tarihindeki en büyük değişimin, içerikle dokunarak sağlanan bu etkileşim olduğu söylenebilir. Tüm bu sebeplerden ve belki biraz da new age bir din ve onun peygamberi olarak Apple, Steve Jobs ikilisinin başarısı sayesinde tablet lafını belki de çivi yazısını bir yana bıraktıktan beri bu kadar çok duyan ilk  nesiliz.

Kişisel bilgisayar alanındaki bu fiziki değişim, uzun süre sonra ilk defa işletim sistemi alanında süregelen tekeli kırmak isteyenlere elle tutulur bir fırsat veriyor. Masaüstü dünyasını haklı ya da haksız bir çok sebeple elinde tutan Microsoft taşınabilir bilgi işlem konusunda geri kaldı ve  ilk defa farklı ve güçlü oyuncularla karşı karşıya. Bu ortamda Fatih projesi kapsamında dağıtılacak tabletlerde kullanılacak işletim sistemi seçimi oldukça önemli bir konu olarak karşımıza çıkıyor. Özellikle nihayetinde 15 milyon öğrencinin tablet bilgisayar sahibi yapılmasının planlandığı ve 2011 yılında üretilen toplam tablet sayısınınsa  63 milyon adet civarında olduğu göz önüne alınırsa. Üretim şüphesiz yıllar içinde artacaktır ancak her halükarda azımsanamayacak bir rakamdan ve yüzdeden bahsediyoruz. Proje eğer gerçekleşirse tüm dünyada mobil işletim sistemi piyasasına yön verebilecek büyüklükte ve bu yönüyle önemi Türkiye sınırlarını aşıyor.

İşte bu kadar önemli bir proje için hem ekonomik yönü hem de açık kaynak kodlu olması sebebiyle yerli işletim sistemi Pardus’un adı proje duyurulduğundan beri zikredilmekteydi. Pardus bilindiği üzere sınırlı kaynaklarına rağmen sadece Türkiye’de değil dünyada bir çok kullanıcısı olan, bir çok dile çevrilen, getirdiği bazı yenilikler diğer Linux dağıtımlarınca takip ve kopya edilen bir işletim sistemi olarak uzun süredir varlığını devam ettiriyor. Diğer yandan, Pardus ekibinin Fatih projesine hazırlanmakta  olduğu, akıllı tahta prototipleri ürettiği ve bunları Cebit fuarında sergilediği de biliniyor. Bu yönde atılan adımlar bir süredir tüm Linux kullanıcılarını heyecanlandırmaktaydı, zira Pardus’un resmi olarak projeye dahil edilmesiyle yeni bir dönem başlayabilirdi.  Daha fazla zaman ve kaynak sağlanıp yeni bir yapılanmaya gidilerek Pardus’un mevcut sorunları aşılabilir, özgür ve ücretsiz bir işletim sisteminin ekonomik ve toplumsal faydalarından yararlanılabilirdi. Ancak aşağıda değineceğim gelişmeler ışığında bu ihtmalden  emin adımlarla uzaklaştığımızı söyleyebilirim.

Pilot uygulama için çıkılan ihale Aralık ayında sonuçlandı ve seçilen okullara tablet bilgisayarlar bu ay itibariyle dağıtılmaya başlandı. İhaleyi kazanan iki firmanın da ürünleri Android işletim sistemiyle  çalışıyor.  Google’ın Android işletim sistemi başlarda düşünüldüğü üzere açık kaynak kodlu bir işletim sistemi ya da diğer değişle alışılmış anlamıyla bir Linux dağıtımı değil. Sadece Linux çekirdeğini (kernel) kullanan, bunun yanında özgür veya bedava olmayan bir çok bileşeni ve Google programını barındıran bir işletim sisteminden bahsediyoruz. Google bu durumda bu Linux lisansı dışında kalan kısımların kodunu kamuyla paylaşma yükümlülüğü altında değil. Android 3.0 sürümünün kodunu yayımlanmadı ve gelecekte yayımlamaması da ihtimaller arasında. Halihazırda Microsoft’tan farklı olarak gelirini son tüketiciden değil, reklam ve kullanıcılarından elde ettiği bilgiler üzerinden kazanan bir firmanın kodlarını kamuyla paylaşmasının, ticari açıdan beklenilir olmaktan uzak olduğunu düşünüyorum.

Google  haricinde donanım üreticilerinin de işletim sistemi üzerinde kendi yaptıkları değişiklikleri  paylaşma zorunluluğu olmadığını hatırlamak gerek. Yakın zamanda HTC ve Samsung firmalarının karıştığı tüketicinin her tür bilgisinin, haberi ve rızası olmadan kanun dışı bir şekilde gizli bir program sayesinde bir merkeze iletildiği  CarrierIQ skandalı, kapalı kodun nelere gebe olabileceğinin habercisi gibiydi.

“Bir de bulut bilişim diye birşey var. Bu bilişim fazla kafa yorarsan sıyırırsın.” söylemiyle tanınan bakan Binali Yıldırım’ın Fatih Projesinde Microsoft için engel olmadığı konusundaki açıklamasıysa gelecekte akıllı tahtalarla beraber tabletler için yapılacak ihalelerde de Microsoft’un adını göreceğimiz anlamına gelebilir. Tabi ki bunun önündeki en büyük engel şu an piyasada Windows Phone 7 işletim sistemiyle çalışan bir tabletin varolmaması. Windows’un mevcut mobile sürümü adından da anlaşılacağı üzere Microsoft’un büyük ölçüde kan kaybettiği telefon pazarını hedef almakta. Tabletlere yönelik yeni bir Windows işletim sisteminin piyasaya sunulması en azından bu yılın ortalarını bulacak, bu durumda bile bu işletim sisteminin bir çok açıkla başetmek zorunda kalacağını ve stabil olmayacağı söylebebilr. Olur da bir ihtimal Windows kullanan tabletler de projeye dahil edilirse, dünyada an itibariyle kabul görmekte zorlanan, pazar nüfuzu çok düşük ve muhtemelen problemli,  bir işletim sistemine ücretsiz çözümleri reddederek yatırım yapan en büyük alıcı konumuna gelebiliriz. Akla uygun olmamakla beraber ne yazık ki böyle bir ihtimal de özellikle Windows kullanan tabletlerin yakında piyasaya çıkacağı dedikoduları arasında tamamen olasılık dışı gözükmüyor.

Pardus’un masaüstü versiyonunun şu anda böyle bir projede tabletin gereliliklerine cevap veremeyeceği söylenebilirse de, bu ancak kısmen doğru  kabul edilebilecek bir durum. Pardus dahil bir çok Linux dağıtımı, tablet gereksinimlerine uygun şekilde geliştirilmeye açıklar ve teknolojik açıdan hiç bir eksiklikleri olmadığı gibi bir çok artıları var. Bu seneden itibaren bazı büyük donanım üreticilerinin piyasaya Linux kullanan tabletler süreceği, Canonical firmasının da tablet üzerinde çalışacak bir Ubuntu sürümü üzerinde çalıştığı biliniyor. Kaldı ki  bir çok otomobil firmasının battığı bir dönemde büyük altyapı harcamaları gerektiren otomobil üretimini destekleyen hükümetin özgüveninin bir işletim sistemi projesini desteklemeye haydi haydi yeteceğini düşünüyorum.

Eğer yeteri destek verilseydi tamamen gerçekleşebilir bir projeden bahsettiğime dair inancım tam. Dağıtılan tabletlerin içeriklerinin büyük ölçüde eğitim öğretime uygun şekilde sınırlandırıldığı düşünülecek olursa, Pardus’ gerekli büyüklükte bir ekosisteme kısa sürede evrilmekte zorlanmayacağı söylenebilir. Bedava bir işletim sisteminden elde edilecek tasarruf bir yana oluşacak bu ekosistem de beraberinde bir çok ekonomik avantaj getirecektir. Yetiştirilecek insan gücü ve oluşacak know-how birikimi Türkiye gibi üretimde ithalata bel bağlamış bir ülke için üretilen hizmet ve çözümlerin ihracatına dayanan ve sadece entelektüel sermaye gerektiren bir katmadeğer anlamına gelebilir. Ancak teknik yeterlilik ve ekonomik avantajlar bir yana özgür bir işletim sisteminin  paylaşımcılığı ve sürekli gelişimi destekleyen yapısı ülkemizde bencillik, sınırsız rekabet ve her konuda ekonomik rasyonellik arayışının yerini dolduracak yeni bit etik algıyla  yetişecek bir gençlik anlamına gelebilirdi. Zannediyorum ki kaçırılan en büyük fırsat bu olacak. Pardus’un tüm bunları gerçekleştirmek için destek görmeye ihtiyacı olduğu, ve bu desteği an itibariyle görmediğiyse aşikar.

Diğer yandan iyi bir eğitim sistemi için tabletlere, akıllı tahtalara  ihtiyaç olup olmadığı; bu teknolojik fanfarın nedeninin ne olabileceği, neden kitapların artık yetmediği hakkında toplumun her kesiminde bir mutabakat olduğuysa bir başka yazının konusu. Bu yazıda şüphesiz cicili bicili teknolojik oyuncaklar olmadan her alanda bizden daha iyi eğitim alan ülkelerin halklarından, McLuhan’ın “The Medium is the message” fikrinden ve de doğruyla yanlışın arasındaki farkın flulaştığı bir bölgede artık hiç bir şeyin imajı olmayan imajdan ve gösteriden bahsetmek gerekir.

 

 

Ömer Gökçe Tümer

[email protected]