Bir siyasetçi, bir cumhuriyeti kendi liderliği altında bir imparatorluğa dönüştürürken bu işin tek sorumlusunu o siyasetçide aramak yanıltıcıdır. Kurduğu menfaat ittifaklarının da bu gidişatta şüphesiz bir rolü olacaktır. Ancak sadece bu da cumhuriyetin, tek adam yönetimine dönüşmesini izah edemez. Eski rejimin yetersizlikleri ve eski rejimin belli başlı iktidar odaklarının ellerindeki gücü bırakmamak için zamanla siyaseten körleşmeleri de bu süreçte önemlidir.
Bu sebeple senatör Palpatine’in Galaktik Cumhuriyeti, Galaktik İmparatorluğa dönüştürmesinde Jedi Konseyi’nin yeri hâlâ yeterince araştırılmamış bir alan olarak karşımıza çıkmakta.
Doktrinde bazı görüşler, Jedi Konseyi’nin Yıldız Savaşları filmlerinde resmedildiği gibi galaktik ahengi sağlayan bir kurum olmadığını savunuyor. Jedi Konseyi’nin vesayeti altındaki güçsüz bir yürütmenin Konsey’e toplumdaki karşılıklarıyla olmaksızın siyasi bir güç sağladığı ileri sürülüyor. İki sene önce Reason.com sitesinden Jesse Kline, Jediların zannedildiği kadar özgürlükçü olmadığını söyleyerek Yıldız Savaşları filmleriyle getirilen tabuları yıktı.
Yıldız Savaşları’nın ekonomi politiği
Kline’a destek gecikmedi. Polemarchus.net sitesinde yayımlanan “Jedilar ve serbest piyasa-Yıldız Savaşları’nın ekonomi politiği” başlıklı bir makale, Jediları ‘monopolistik ve oligarşik bir korporatizmi savunmakla’ suçladı.
Ancak Jediların da dostları vardı. Fletcher School of Law’dan siyaset bilimi profesörü Daniel W. Drezner, Foreign Policy’nin internet sitesinde yayımladığı makalesiyle yardımlarına yetişti. Drezner’a göre iktidarı iyiden iyiye merkezileştiren senatör Palpatine rejimine karşı koyan Jedilar hakiki özgürlükçüler. Kaldı ki Palpatine’in imparatoruk rejimini sona erdirmelerinin tarihsel önemi de Drezner’ın dikkat çektiği başka bir konu.
İmparatorluk yıkıldıktan sonra Luke Skywalker’ın Jedi Konseyi’nin görev ve yetkisini sadece Jedi dinine ilişkin konularla sınırlaması iki tarafın da haklı olabileceğine işaret ediyor. Bu tartışmanın derinleşmesi hayati önem taşıyor.
Lindsey Wilson College’ın siyasetbilimi profesörü Stefan Brooks’un verdiği ‘Yıldız Savaşları siyaset ve felsefesi’ dersi bu derinleşmeye katkıda bulunabileceği için çok kıymetli.
Evet, konu önemli. Çünkü Jedi dini Yeni Zelanda’nın en büyük ikinci, İngiltere’nin ise en büyük dördüncü dini. Nüfus sayım anketlerini dolduran 390.000 İngiliz dinlerini Jedi dini olarak kaydettirdi.
Cumbria milletvekili Jamie Reed, Birleşik Krallık Avam Kamarası’ndaki yemin töreninde Jedi dinine inandığını açıkça ilan etti. Avustralya, nüfus sayımlarında Jedi olduğunu açıklayanlara ‘yanıltıcı beyanda bulunmak’ nedeniyle para cezası vermeyi planlıyor.
Palpatine, Ulu Hakan mıydı Kızıl Sultan mı
Yıldız Savaşları’nın imparatoru Palpatine, Ulu Hakan mıydı yoksa Kızıl Sultan mı? Jedi Konseyi, galaktik irade üzerinde vesayet kurmak isteyen devletçi ekonomiyi savunan bir grup elitist miydi? Her geçen gün Jedi dinine geçenlerin sayısı artarken bu sorulara cevap aramayı ihmal edemeyiz. Cumhuriyet’ten tek adam rejimine geçmenin ekonomi politiği de siyasi denklemleri de Yıldız Savaşları tarihinde mevcut. Tabii söz konusu film Üçüncü Napolyon döneminde olmadığı için Fransız cumhuriyetçileri ve sosyalistleri cumhurbaşkanının imparator olmasını önleyemediler. Karl Marx ise ancak testi kırıldıktan sonra “Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i” kitabında Üçüncü Napolyon’un neden önlenemediğini anlattı.
Yıldız Savaşları yok, Marx yavaş yazıyor, cumhuriyet yeni, Napolyon hırslı. 19. yüzyılda Fransız olmak bazen işte böyle talihsiz bir şeydi.
Heinrich Böll Stiftung Derneği Türkiye Temsilcisi Ulrike Dufner
Heinrich Böll Sitiftung Derneği Türkiye’de demokrasi ve ekoloji alanlarında çalışan bir sivil toplum örgütü. Yeşil düşünceyi temel alan bir sivil toplum örgütü olarak çevre ve ekoloji hareketleriyle ve yeşillerle yakın işbirliği yapan dernek yıllardır akıl dışı suçlamalarla karşılaşıyor. Geçen yıl Başbakan Erdoğan’ın durup duruken Alman vakıflarını hedef göstermesiyle gündeme gelen dernek, şimdi de şaibeli bir tanığın ifadeleri yüzünden Ergenekon davasıyla ilişkilendirilmek isteniyor.
Sivil toplum ve demokratikleşme alanında çalışanların yakından izlediği Heinrich Böll Stiftung Derneği, ne yazık ki toplumun çoğunluğu tarafından yeterince tanınmıyor ve bu tür temelsiz suçlamalar iz bırakıyor. Bu nedenle Heinrich Böll Stiftung Derneği Türkiye Temsilcisi Ulrike Dufner’le görüştük ve bize derneği daha yakından tanıtmasını istedik. Dufner, Başbakan’ın suçlamalarından Ergenekon davasıyla ilişkilendirme çabalarına kadar gündemdeki meselelerle ilgili ayrıntılı açıklamalar yaptı.
…
Heinrich Böll Stiftung Derneği’nin bulunduğu faaliyetler ve bağlantıları hakkında sık sık kafa karıştırıcı haberler yayımlanıyor. Öncelikle derneğin statüsünü ve amaçlarını tanımlayabilir misiniz?
Heinrich Böll Stiftung Derneği Türkiye Temsilciliği 1995/96 yılından beri Türkiye’de çalışmaktadır. 2005 yılından itibaren, yani yeni Dernekler Kanunu çıktıktan sonra T.C. İçişleri Bakanlığı’nda kayıtlı bir dernek haline geldik. Derneğimiz Alman Birlik 90/Yeşiller Partisi’ne yakındır. Bu bağlamda, hem Almanya’da, hem de 28 ülkede çalışıyoruz. Derneğimizin Türkiye temsilciliği demokrasi, sürdürebilir kalkınma ve ekoloji gibi alanlarda aktif olan sivil toplumun faaliyetlerini destekliyor veya bu alanlarda kendi faaliyetlerini yürütüyor.
Dernek ne gibi faaliyetlerde bulunuyor ve kimlerle işbirliği yapıyor?
Faaliyetlerimiz aslında seminer, konferans, atölye çalışmaları veya yuvarlak masa toplantıları. Ayrıca, bu toplantı veya konferanslara yurtdışından uzmanların katılımını sağlamaya çalışıyoruz veya Türkiye’de aktif olan sivil toplumun yurtdışındaki bu tür konferanslara katılmasını destekliyoruz. Türkiye ile Almanya ve Avrupa Birliği arasında bilgi ve fikir alışverişini geliştirerek önyargıların kırılmasını ve karşılıklı anlayışın geliştirilmesini hedefliyoruz.
Birlikte çalıştığımız birçok sivil toplum kuruluşları, dernekler, vakıflar, düşünce kuruluşları, üniversiteler ve gazeteciler var. Birlikte demokratikleşmeye, ekolojik ve sürdürebilir bir kalkınmaya katkı sunmaya çalışıyoruz. Katılımcı demokrasiler için sivil toplumun aktif katılımı bir ön koşuldur.
Almanya’daki Heinrich Böll Stiftung ile Türkiye’deki dernek arasında ne gibi bir bağlantı var?
Merkezimiz Almanya’nın Berlin şehrinde. Merkezimiz ile Türkiye ofisi Türkiye’de hangi alanlarda neler yapılabileceğine ortaklaşa karar verir. Uygulama konusunda ise daha çok yereldeki Temsilcilik karar verir. Çünkü Türkiye gibi bir ülkede gündem hızlı bir şekilde değişebilir, dolayısıyla planladığımız faaliyet alanlarının buna uyum sağlaması ve planın güncellenmesi gerekebilir.
Heinrich Böll Stiftung’un Yeşiller’le olan ilişkisi nedir?
Heinrich Böll Stiftung Derneği Birlik 90/Yeşiller Partisi’ne yakındır, ama parti bizim iç işlerimize karışamıyor. Ayrıca, parti ulusal mecliste ne kadar temsil ediyorsa, yani milletvekili sayısı kaç ise,derneğimiz devlet bütçesinden ona göre destek alma şansına sahip oluyor. Demek ki, Birlik 90/Yeşiller Partisi’nin Almanya’daki başarısı bizim için sadece siyaseten değil, aynı zamanda da finans kaynaklarımız acısından da önemlidir.
Başbakan Erdoğan geçtiğimiz aylarda Alman Vakıfları’nı hedef gösteren, ama ne dediği tam olarak anlaşılamayan açıklamalar yaptı. Bu açıklamaların arka planında ne vardı? Sizce Başbakan ne demek istedi?
Biz bu konuya çok üzüldük. Çünkü aslında Türkiye’de faaliyet gösteren bütün Alman ‘vakıflar’ (ki derneğiz) Türkiye’nin AB’ye giriş sürecini, reformları, Türkiye’nin demokratikleşmesini ve karşılıklı anlayışı desteklemektedir. Yani, AKP gerçekten dediği gibi AB reform sürecini devam ettirmek istiyorsa, bizi ve tabii ki Türkiye’deki sivil toplumu da desteklemek zorunda. Türkiye’nin demokratikleşmesi ancak ve ancak Kürt sorunu barışçıl bir yol ile çözülürse gerçekleştirilebilir. Kürt sorununu şiddetle, gözaltılarla çözmek mümkün değil. Diyalog yolu, insanların hakları garanti altına alınarak, onların yaşadığı travmalar paylaşılarak çözülebilir. Aslında AKP hükümeti ve Başbakan Erdoğan bu dediklerimi geçmişte kendisi de söylemişti, ama bundan en azından şu son aylarda uzak olduğunu görebiliriz. Ne yazık ki, hükümet tarafından geçtiğimiz aylardan bu yana diyalog yerine gözaltılar ve barışçıl olmayan bir yol izlenmektedir.
Başbakan Erdoğan’ın Alman ‘Vakıfları’na karşı söylediğini bence bu bağlamda değerlendirmek gerekir. Çünkü Alman ‘Vakıfları’ hala Başbakan’ın eskiden savunduğu yolu savunmaktadır. Kürtlerin dil haklarını ve demokratik haklarını savunuyoruz ve savunmaya devam edeceğiz. Ayrıca BDP gibi yasal ve sivil bir siyasal partinin var olmasının Kürt sorununun barışçıl çözümü için çok önemli olduğunu düşünüyoruz. Seçilmiş siyasetçilere destek vermek gerekiyor. Onların görüşlerini dinlemek, ortaklaşa bir çözüm üretmek gerekiyor. Barışçıl yol ancak tartışarak, fikir ayrılıklarını kabul ederek ve bunlara saygı göstererek gerçekleştirilebilir.
Başbakan Erdoğan bizi hedef göstererek aslında bizi değil, daha çok barışçıl yolu savunanları hedef göstermiş oldu. Ama, olumlu bir şey söylemek gerekirse, başarılı olamadı. Çünkü bizi hedef göstermek ancak kaba bir milliyetçiliğe dayanarak mümkün. Bu 90’lı yılların mantalitesine daha çok uyan bir yaklaşım. Ve bana sorarsanız Türkiye sivil toplumu bu kaba milliyetçiliği aşmış durumda.
Son günlerde Heinrich Böll Stiftung Derneği’nin Ergenekon davasıyla ilişkilendirilmeye çalışıldığını görüyoruz. Nasıl bir ilişki kurmaya çalışılıyor? Sizce burada amaçlanan nedir?
Bakın, Talip Doğan Karlıbel diye bir şahıs yıllardır Türkiye kamuoyunda aleyhimize propaganda yapıp yalanlar yayan bir kişidir. Onu Türkiye’nin ‘yalancılar kralı’ olarak ilan etsek yanlış olmayabilir. Kendisi sadece bize değil, CHP’ye ve bir sürü kişi ve örgüte yönelik olarak da gerçeği yansıtmayan iddialar ortaya atan, kamuoyunu ve şu anda da mahkemeleri etkilemeye çalışan bir tiptir. Bu konudaki sorun nedir, biliyor musunuz? Sorun, yalancılar kralı olarak bilinen bir kişinin mahkemeler tarafından ciddiye alınmasıdır. Eskiden, örnek olarak, tamamen sahte belgeler ortaya çıkartarak bizi karalamaya çalıştı. Dün ise, Ergenekon davasında – basındaki bilgiler doğru ise – yine tamamen gerçek dışı iddialar ortaya atarak bizi Ergenekon sanıklarını ve Noel Baba isimli bir derneği desteklemiş olmakla suçluyormuş. Kusura bakmayın ama demokrasi için çabalayan bir dernek bunu nasıl yapabilir?!
Heinrich Böll Stiftung Derneği yıllardır Türkiye’de bir tür milliyetçi paranoyanın aracı haline getirilmeye çalışılıyor. Siz özel olarak Heinrich Böll Stiftung Derneği’yle ve genel olarak Alman vakıflarıyla bu kadar çok uğraşılmasını neye bağlıyorsunuz?
Dediğiniz çok doğru: Biz bir araç olarak kullanılmışız. Maalesef Türkiye toplumu ne kadar misafirperver olursa olsun hala yabancılara şüphe ile yaklaşıyor. Sanki Türkiye’nin hiç dostu yok. Sanki Türkiye’nin demokratikleşmesi değil de Türkiye’ye zarar verilmek isteniyor. Bu konularda komplo teorileri hala çok yaygın. Ve şunu da unutmamak lazım: Geçen haftalardaki olayları anlamakta hepimiz zorlandık. Her gün siyaset ile uğraşmayan bir vatandaşın bunları anlaması da mümkün değildir. Gelişmelere bir anlam vermek için basit bir cevap arayışına girer ve böyle durumlarda kaba milliyetçilik, güçlü lider arzusu ve yabancı düşmanlığı eğilimi çok elverişli olabilir. Bu sadece Türkiye için değil, Almanya için ve başka istikrarsız durumlar için de geçerlidir. Ve unutmamamız lazım ki, binlerce kişi gözaltına alınırsa topluma bu gözaltılar hakkında bir gerekçe sunmak gerekir. Gözaltına alınanları dış güçlerin uşakları olarak tanımlıyorsanız, zaten tarih boyunca milliyetçilik ile büyümüş bir toplumu buna hala inandırabilirsiniz.Ama zaman değişiyor, bu konuda çok umutluyum ve Türkiye toplumunun artık bu tür basit açıklamalar duymak istemediğine inanıyorum. Biraz daha sabretmek lazım.
Bir etken daha var: Almanya’daki yabancı düşmanlığı ve ırkçılık. Almanya kendisi bir göçmen toplumu olduğunu kabul etmiyorsa, buna uygun siyaset geliştirmiyorsa ve kendisini de milliyetçiliğinden kurtaramıyorsa, o zaman tabii Türkiye’de de buna karşı bir tepki ortaya çıkar. Dünya artık eskisi gibi değil, iletişim imkanları çok gelişmiş durumda. Tıpkı Başbakan Erdoğan Almanya’da anadil haklarını talep ettiğinde Türkiye’de tepki aldığı gibi, Almanya’da ırkçılık varsa Türkiye’de de buna karşı bir tepki gelişiyor.
Ben Heinrich Böll Stiftung Derneği’ne ve Alman vakıflarına yönelik bu ağır kuşku ve paranoyanın Türkiye’deki yabancı düşmanlığının bir yansıması olduğunu düşünüyorum. Ne dersiniz? Türkiye’de aşırı milliyetçilik ve yabancı düşmanlığı çalışmalarınızı etkileyecek boyutlarda mı?
Bir yandan dediğinizi destekliyorum, diğer yandan Türkiye toplumunun şu anki değişimini anlamamız gerektiğini düşünüyorum. Dediğim gibi Türkiye toplumu aslında demokrasi istiyor, savaş istemiyor, her gün vatandaşlarının ölmesini istemiyor ve gözaltı da istemiyor. İnsanlar korkmaya başlamış durumda. Hangi toplum bir korku toplumu olmak ister ki? Toplum bir yerde suçlu arıyor ve durumu çözemiyor. Dediğim gibi bu durumlarda milliyetçilik ve yabancı düşmanlığı artar – böyle bir durumda olan her ülkede aynı risk vardır. Biz Heinrich Böll Stiftung olarak Türkiye toplumunun demokrasiyi özlediğini bildiğimiz için yolumuza devam ediyoruz. Bu topluma demokrasi hakkına sahip olabilmesi için desteğimizi ve enerjimizi vermeye hazırız ve ellerimizi uzatmaya devam ediyoruz. Biraz duygusal oldu belki. Ama, inanın, beni geçen aylarda en çok etkileyen şey Heinrich Böll Stiftung’a karşı olan iddialar değil, arkadaşlarımın korkuları, onların hapishanelerde olması ve özgür ifade verememesi oldu.
Son olarak derneğin ismini aldığı Heinrich Böll’den biraz söz edebilir misiniz? Heinrich Böll kimdir ve neden onun düşüncelerinden ilham alıyorsunuz?
Bu soru için özellikle teşekkür etmek istiyorum. Heinrich Böll Nobel ödülü almış bir yazardı. Kendisinin Almanya’nın demokratikleşme sürecinde çok önemli bir yeri vardı. O hem bir yazardı, hem de siyasette aktifti. Önemi buydu. Katherina Blum’un Çiğnenen Onuru diye bir kitabı vardır ve onu aslında hep Türkiye’de sahnelemek isterdim. Bu kitabı 70’li yıllarda yazmıştı, o zaman Almanya’nın terör ile mücadele ettiği bir dönemdi. Ve kitabında anlattığı Katherina Blum çok normal bir vatandaştı, siyasi bir insan değildi, çoğunluk gibi geçimiyle uğraşan bir kadındı.
Bu kadın birine âşık olur ve onun polis tarafından arandığını öğrenir. Sevgilisi ortadan kaybolduktan sonra gazeteciler ve medya Katherina Blum ile ilgilenmeye başlar, onu bir ‘suç ortağı’, bir terörist olarak göstermeye başlar ve sonuçta onuru tamamen zedelemiş olur. Kendisi bu medya kampanyasının mağduru olur. Bu kitap bana hep Türkiye’yi hatırlatıyor. Özellikle bu dönemlerde bir insanın onuru ne kadar çabuk ihlal edilebiliyor, garip garip suçlamalarla karşı karşıya kalabiliyor ve kendini savunamaz hale gelebiliyor. Kitabın Türkçesi de var, okumanızı tavsiye ederim.
“Monsanto: Skandallarla dolu 50 Yıl” yazı dizisinin Yeşil Gazete’de dün yayınlanan ilk yazısında bu Çok-Uluslu şirketin daha kuruluş yıllarından itibaren karıştığı skandallar, yüzlerce kişinin ölümüne neden olan “kaza”lar ve bir çok ülkede uyguladığı hukuksuzluk ve yalanları nedeniyle çarptırıldığı cezaları işlemiştik.Bu ilk yazıya şu adresten ulaşabilirsiniz
Dizinin bu ikinci yazısı Monsanto’nun Vietnam Savaşı’ndaki ölüm ve yıkımlardaki büyük payını, bilimi “satın alarak” yapmaya çalıştığı sahtekarlıkları, şirketin dünyaca ünlü herbisit (ot “ilacı”) markası Roundup’un insanı dehşete düşüren özelliklerini ve yine başka bir ot “ilacı” olan Lasso’nun insan sağlığına doğrudan etkilerini, bu konuda söylenen yalanlarla birlikte ortaya koyuyor. Yazı dizisi yarın yayınlanacak üçüncü yazıyla sona erecek.
Keyifli okumalar dilemek isterdim. Ancak bu gerçekleri keyifle takip etmek ne kadar mümkün, bilemiyorum.
Çeviri için Tuğçe Tuğran‘a bir kez daha teşekkürler.
Durukan Dudu
Turuncu Madde kurbanı olduğu öne sürülen 14 yaşında bir Vietnam’lı bir çocuk.
Turuncu Madde: Sessiz Zehir
Monsanto aynı dönemde, yani 1961 ve 1971 yılları arasında Turuncu Madde’yi üretiyordu. Turuncu Madde tehlikesi Nitrat fabrikasındaki patlamadan beri bilinen herbisit 2,4,5-T baz alınarak üretiliyordu. Ağaçların yapraklarını tamamen döken madde, Vietnam Savaşı sırasında Amerikan uçakları tarafından Vietnam ormanlarını yok etmek için kullanılacaktı. Bunun etkileri bugün bile sürüyor: Vietnam’da sık rastlanan kanser vakaları, sakat doğumlar ve eski Amerikan askerlerinde görülen çeşitli sağlık sorunları.
1970’lerde Vietnam Gazileri, Turuncu Madde üreticilerine karşı toplu dava açtılar. Monsanto ve diğer 6 üretici firma zehirlenmelerin tazminatı için açılan davanın ana sanığıydı. 1987 yılında, 7 üretici, Amerikan askerlerinin zararlarını karşılamak için açılan fona 180 milyon dolar ödemeye mahkûm edildi. Monsanto dava sürecinde mahkemeye sunduğu bilimsel araştırmalarla, dioksin’e maruz kalmakla gazilerin muzdarip olduğu kanser vakaları arasında bağlantı olmadığını göstermeye ve davanın düşmesine çalıştı. Sonradan, 1990’ların başında, Nitrat fabrikasındaki patlamanın sonuçlarına dayanan bu araştırmaların taraflı olduğu ortaya çıkacaktı.
Bu bilimsel dolandırıcılık Ulusal Araştırma Konseyi tarafında da tescillenecekti: Monsanto araştırmalarında dioksine maruz kalan ve kalmayan insanlar arasındaki ayrımda yanlışlar yapmış ve istenen sonuçları elde etmek için verileri taraflı olarak değiştirmişti. Bu olay 1990’da Greenpeace ve Joe Thornton tarafından çekilen Satılık Bilim belgeselinde ele alındı.
Roundup Herbisiti Zehirli mi?
Şirket 1975 yılında ’doğada çözünen’ ve ‘çevre için yararlı’ ifadeleriyle pazarladığı çok güçlü bir herbisit olan Roundup’ı piyasa sürdü. 1996 yılında New York savcısı Monsanto’yu 50 bin dolar ceza ödemeye ve bu yalan beyanları geri çekmeye mahkûm etti. Şirket 2007 Ocağında, bu kez Fransa’da 15 bin avro ödemeye mahkûm edildi.
Roundup şu anda dünyanın en çok satılan herbisit markası.
Buna karşılık, birçok araştırma ortak bir sonuca işaret ediyor: Monsanto’nun ana pestisiti-ve bunun etkin maddesi glyphosate, teratojen özelliğe sahiptir, yani fetüsün normal gelişimini engeller ve çeşitli anomalilere neden olur. Bu araştırmalardan bir tanesi 2010 sonunda Chemical Research in Toxiocology dergisinde yayınlandı. Araştırmaya göre etken maddesi glyphosate olan herbisite çok küçük dozlarda bile olsa direk olarak maruz kalan kurbağa embriyolarında büyüme bozuklukları gözlemleniyor.
Monsanto bu sonuçları reddetti ve internet sitesinden açıklama yaptı: ‘Glyphosate’ın yetişkin hayvanların üremesine zararlı etkisi yoktur ve glyphosate’a maruz kalan hayvanların yavrularında-çok yüksek dozlarda bile olsa- şekil ve büyüme bozukluğu görülmez’
13 Şubat 2012, Pazartesi günü, devlet konseyi raportörü, Monsanto’nun en önemli ürününe bir darbe daha indirdi: tarım bakanlığına en geç altı ay içinde ürünün zehirlilik oranının analiz edilmesi ve piyasaya sürülmesi için yeniden izin alınması yolunda talimat verdi
Herbisit Lasso : Satışı Yasaklandı
Herbisit (ot ilacı) kurbanı bir tahıl üreticisi olan Paul François, Monstanto’ya açtığı davayı 13 Şubatta kazandı.
Monsanto’nun diğer herbisit ürünü Lasso’yu hedef alan 13 Şubat kararı daha önemli. Fransız yargıçlar, bitki sağlığı ile ilgili ürünler imal eden şirketin, davacı Paul François’nın uğradığı zararı tamamen tazmin etmesine karar verdi. Çiftçi sadece yarım zamanlı çalışabiliyor çünkü kronik yorgunluk ve baş ağrılarından muzdarip. Doktorlara göre Lasso’yu soluduğu için çiftçinin merkezi sinir sisteminde hasar meydana gelmiş.
Monsanto ise karara karşı çıkıyor: ‘Monsanto ürünleri, piyasadaki ürünler için belirlenen güvenlik standartlarına uygundur. Şirket bitki sağlığına yönelik ürünlerin güvenliği konusunda son derece titiz bir bilimsel değerlendirme sürecine sahiptir.’
Buna rağmen, ürün tehlikeli olduğu gerekçesiyle Kanada’da 1985, Belçika ve İngiltere’de 1992, Fransa’da ise 2007 yılından beri yasaklanmış durumda (Ürün 31 Aralık 1968’de alınan izinle piyasaya sürülmüştü).
Çeviri: Tuğçe Tuğran
Yarın: Süt verimini arttıran “hormonlar” neden yasaklandı? Fox TV, Monsanto hakkında araştırma yapan araştırmacılarını neden işten çıkardı? Monsanto nasıl bir lobicilik yapıyor? Monsanto nasıl GDO tekeli oldu? GDO dışında sofralarımzdaki en son tehdit ne?
ABD’nin en büyük özel cezaevi şirketi, eyalet hükümetlerine tüm cezaevlerini satın almak karşılığında hükümetlerden yüzde 90 doluluk oranı garantisi istedi.
Allgov.com sitesinde yayınlanan habere göre, ABD’de 1984’ten beri faaliyet yürüten Corrections Corporation of America (CCA) adlı özel cezaevi şirketi, geçtiğimiz günlerde 48 eyalet yönetimiyle temasa geçerek, 250 milyon dolarlık bir plan kapsamında mevcut cezaevlerinin mülkiyet ve yönetimini devralmak konusunda teklif sundu. Teklife göre şirket, tüm cezaevlerinin mülkiyetiyle birlikte, mahkumların yönetilmesi faaliyetlerini de devralacak. Böylece kamu bütçesi açıkları konusunda zorluk yaşayan ülkede önemli bir “maliyet unsuru”nun devletin sırtından alınacağı iddia ediliyor.
Ancak asıl ilginç olan, şirketin bunun karşılığında ilgili eyaletten, cezaevinin doluluk oranını yüzde 90’ın üzerinde tutmak konusunda garanti talep etmesi. CCA bu yönde 20 yıllık bir sözleşmenin imzalanmasını da istiyor. Böylece cezaevlerinin devralınması şirket açısından da yeterince kârlı hale gelecek. Bu durumda, her devletin asli görevlerinden biri olması gereken, suç oranının azaltılması ve yurttaşların can ve mal güvenliğinin sağlanması, daha en baştan şirketlerin kâr hırsına kurban edilmiş oluyor.
CCA daha önce hükümetle sözleşmeler imzalayarak kendi cezaevlerini işletiyordu. Ancak bugüne kadar kamuya ait ıslah sistemini tamamen devralmak gibi bir girişimi olmamıştı. Öte yandan CCA’in Ohio eyaletinin en büyük cezaevlerinden birini özelleştirme yoluyla satın aldığı ve bir dizi satın alma girişiminin yargı engeline takıldığı da biliniyor.
CCA ABD’de, büyük bir çoğunluğu ülkenin güney yarısında bulunan 60’ın üzerinde cezaevi işletiyor. 17 binden fazla çalışanı olan ve yıllık hasılatı 1,6 milyar dolar olan şirketin hisseleri New York borsasında işlem görüyor.
Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu’nun Dünya Ticaret Örgütü’ne sunduğu rapora göre Türkiye, kadın emeği, çocuk işçiliği ve sendikal haklar konusunda sınıfta kalmış durumda. Bu eleştiri dünya sermayesi açısından önemli bir yeri olan DTÖ düzeyinde ilk kez dile getiriliyor.
Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu (ITUC) İsviçre’nin Cenevre kentinde gerçekleştirilen Dünya Ticaret Örgütü (WTO) toplantısında Türkiye’nin uluslararası düzeyde kabul edilen temel çalışma standartlarını ihlal ettiğini vurgulayan bir rapor sundu.
Zirvede Türkiye uluslararası ticaretin kurallarına uygunluk açısından gündeme alınıyor. Türkiye’nin uluslararası ticaretteki yeri, dış ticaret rakamları ve büyüme oranları açısından masaya yatırıldığı görüşmelerde Ekonomi Bakanlığı da kalabalık bir heyetle temsil ediliyor.
“Hükümet işçileri sömürüden koruyamıyor”
DTÖ Ticaret Politikalarını Gözden Geçirme Genel Konseyi’ne sunulan rapora göre, Türkiye’de yasalar ve uygulamalar işçilerin sendikal haklarını, kadınların ve çocukların temel haklarını koruyamıyor. Bu konulardaki uluslararası sözleşmeler ihlal ediliyor.
Rapor Türkiye hükümetinin, “işçileri işverenlerin sömürüsünden ve tehditlerinden korumakta başarısız olduğunu” vurguluyor.
ITUC ayrıca örgütlenme, toplu pazarlık ve grev hakkını sınırlayan yasaların değiştirilmesi gerektiğini vurgularken sendikal eylemlere yönelik şiddeti ve uzun süren davaları da eleştiriyor.
“Türkiye aşırı kötü bir sicile sahip”
Raporun en dikkat çeken bölümleri şöyle:
“Etkisiz ve uygulamada yetersiz çalışma yasaları sıklıkla işverenler lehine kararlar veren mahkemelerle perçinleniyor. Böylece işçiler ayrımcılığa karşı savunmasız kalıyorlar. İşgücünün büyük bir bölümü insanca yaşamaya yetecek ücret ve çalışma koşulları için toplu pazarlık hakkını kullanamıyor.”
“Türkiye, işçi hakları konusunda aşırı kötü bir sicile sahip, hükümet ve işveren kaynaklı baskı kurbanlarının sayısı artmaya devam ediyor.”
“Sadece yüzde 5,4 toplu sözleşmeden yararlanıyor”
“Sendikal örgütlenme özgürlüğünün önündeki ağır kısıtlamalar, üye sayıları üzerindeki hükümet manipülasyonu, işçilerin sendikalara üye olmaları veya sendika kurmalarının önündeki yaygın tehdit ve baskı nedeniyle işçilerin sadece % 5,4’ü toplu sözleşme güvencesinden faydalanmaktadır.”
“Sendika gösterileri şiddetle bastırılıyor”
“Sendikacıların uzun süren ve cezaya dönüşen mahkeme süreçleri, son olarak 15 kadın sendikacının tutuklanması ve sendika merkezlerinin polis tarafından basılmasıyla sürmektedir. Pek çok sendikacının tutukluluk halleri devam etmektedir. Barışçıl sendika gösterileri sıklıkla şiddete maruz kalmaktadır.”
“Kadınlar daha kötü koşullarda çalışıyor”
“Erkeklere göre daha düşük ücretler alan kadın işçiler özellikle emek yoğun alanlarda çalışıyorlar. Tarımda ve kayıt dışı istihdamda çalışan kadınlar çok düşük ücretler alıyorlar ve neredeyse hiçbir soysal güvenlik hakkına sahip değiller. Her dört kadından yalnızca biri resmi iş gücüne dâhil.”
“Çocuklar fuhuşa ve dilenciliğe zorlanıyor”
“Çocuk işçilerin %41 yetersiz sosyal güvenlik önlemleriyle tarlalarda çalışıyor. Şehirlerde pek çok çocuk sokaklarda çalışıyor. İnsan kaçakçılığı sonucunda fuhuşa, dilenciliğe ve adi suçlara zorlanıyorlar.”
DİSK: Uluslararası sermaye bile kabul etti
DİSK Genel Sekreteri Adnan Serdaroğlu ise Raporla ilgili bir açıklama yaptı. Serdaroğlu açıklamasında “ITUC’un, Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) ve Birleşmiş Milletler verilerine göre hazırladığı rapor Türkiye’de sendikal haklar ve çalışma koşullarıyla ilgili karanlık tabloyu bir kez daha gözler önüne sermiştir. Artık uluslararası sermaye çevreleri bile Türkiye’deki hak gasplarını konuşmaktadır. Hükümetin anlattığı büyüme ve gelişme masallarının ardında düşük ücretlerle, sigortasız ve sendikasız olarak çalışan işçilerin alınteri yatmaktadır. Uzun çalışma süreleri, artan iş kazaları kimilerinin kasalarını doldururken toplumsal adalete zarar vermektedir” ifadelerine yer verdi.
24 Şubat 1942 tarihinde batırılan, 764 kişiye mezar olan Struma gemisi, facianın 70. yılında anılıyor. Olayda hayatını kaybedenler 24 Şubat Cuma günü, Struma’nın 70 yıl önce demirlediği Sarayburnu’nda Atatürk Anıtı önünde düzenlenecek bir törenle anılacak.
Struma faciası
16 Aralık 1941 günü, yolcularının çoğunluğu kadın ve çocuklardan oluşan 769 Romen Yahudi’sini taşıyan Struma gemisi Sarayburnu açıklarında demir attı.
İngiliz hükümetinin geminin Filistin topraklarına gitmesine izin vermeyeceğini açıklamasının ardından Türk yetkililer gemiden kimsenin inmesine izin vermedi.
23 Şubat 1942 günü gemi, geldiği liman olan Köstence’ye iade edilmek amacıyla, atılan demirine bağlı zinciri kesilip, motorları bozuk olduğundan bağlanan halatlarla römorkörler eşliğinde çekilerek, Karadeniz’de kaderine terk edildi. 24 Şubat günü saat 09.00 sularında da bir denizaltından atılan torpille batırıldı. Olaydan sadece bir kişi kurtulabildi.
Zülfü Livaneli de katılacak
Cuma günü gerçekleşecek anma törenine, kaleme aldığı ‘Serenad’ eseriyle konuyu kamuoyunun gündemine getiren yazar Zülfü Livaneli ile dönemin canlı tanığı olan İshak Alaton da katılacak.
Dünyada basına yönelen saldırıları ele alan bir raporda, “Bugünün Türkiye’sinde eleştirel bir gazetecinin avukatını hazır tutması şart.” tespiti yapıldı.
Gazetecileri Koruma Komitesi (CPJ) bu yılki raporunda Türkiye’ye özel yer ayırdı.
Örgütün başkan yardımcısı Robert Mahoney’nin imzasını taşıyan analizin başlığı “Reformlardan vazgeçen Türkiye, kanun yoluyla baskı uyguluyor.” Mahoney analizine Türkiye’de hukuk sisteminin çatırdadığını, mevzuatın da antika ve muğlak olduğunu söyleyerek başlıyor. Mahoney’ye göre siyasi yelpazenin her kanadından politikacılar ve resmi yetkililer, bu mevzuatı skandalları ortaya çıkaran muhabirlere ve muhalif yorumculara karşı bir silah olarak kullanmanın cazibesine karşı koyamıyor.
AB üyelik sürecinin ve onunla birlikte yasal reformların da yerinde saydığı belirtilen yazıda, %9’luk ekonomik büyümeden, bölgede artan siyasi nüfuzdan söz ediliyor ve şöyle deniyor:
“ABD, Türkiye’nin insan hakları ve basın özgürlüğü sicilini sorgulamakta çekimser gözüküyor. Washington, bir NATO üyesi ve bölgedeki kritik bir ABD müttefiki olarak Türkiye’yi İran, Irak, Suriye gibi komşularına kıyasla ilerici ve laik bir demokrasi, ifade özgürlüğü alanında bir model olarak tanımlamaktan memnun.”
“Ancak gazeteciler, özellikle de Kürt ve solcu gazeteciler için ifade özgürlüğü, politik ve ekonomik gelişmelerle aynı düzeyde ilerleme göstermedi.”
Analizin devamında çeşitli gazetecilerden alıntılarla basındaki sansürden, kutuplaşmadan, Ergenekon süreci ile birlikte arttığı söylenen davalardan söz ediliyor ve özetle şöyle deniyor:
“Mart 2011’de tanınmış araştırmacı muhabirler Ahmet Şık ve Nedim Şener’in Ergenekon ile ilişikli iddialardan dolayı tutuklanmaları ve Aralık ayında devletin iki düzine gazeteciyi daha muğlak propaganda suçlamalarıyla hapse atması gazetecilerin kendilerini iyice tehdit altında hissetmelerine yol açtı.
“Ergenekon politik ve ekonomik nüfuzun, laiklik ve milliyetçiliğe sadakatle bağlı ordudan kökenleri İslam’a dayanan, 2002 seçimleriyle iktidara gelmiş muhafazakar bir hareket olan AKP’ye kaydığı bir zeminde ortaya çıktı.
“Yargı sistemi AKP ve Kemalistlerle eski düzenin ‘derin devlet’ olarak bilinen ulusalcıları için bir savaş alanına dönüştü ve gazeteciler de bu süreçte yara aldılar.
“Bunlara bir de yetkilileri kızdırarak medya haricindeki devasa ticari çıkarlarını tehlikeye atmak istemeyen büyük sermayenin medya sahipliğini ekleyince, her politik görüşten gazeteci kendini savunmasız hissetmekte. Ortaya çıkan sonuç: pek çok durumda yargılanmaktan veya işlerini kaybetmekten korkan gazeteciler ve yorumcuların kronik olarak oto sansür uygulamaları.”
“Bağımsız haber portalı Bianet’in yöneticisi Nadire Mater, hükümetin Ergenekon öncesi ve sonrasında bağımsız medyaya tavrını anlatmak için ‘Basın özgürlüğü iklimi İstanbul’un havası gibi, durmadan değişiyor’ dedi ve ekledi: ‘Bir gün Kürt açılımı oluyor, ertesi gün davalar başlıyor.’
Robert Mahoney analizinin devamında 2009’da Balyoz soruşturmasının başlamasıyla her iki süreci işleyen muhabirlerin davalarla karşı karşıya kaldığını, suçlamaların Türk Ceza Kanunu’nun 288. (yargıyı etkilemeye çalışmak) ve 285. (soruşturmanın gizliliğini ihlal) gibi maddeleri üzerinden yapıldığını belirtiyor.
“Polis ve adliye haberleriyle ilgilenen muhabirler eğer bu maddelere harfiyen uysalar, işlerini kaybederler.” diyor Mahoney ve ekliyor:
“İstanbul Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi’nin Medya ve İletişim Sistemleri bölümünden Doçent Doktor Aslı Tunç, ‘288. maddede ‘etkilemek’ nedir, tanımlanmamış; bu da yargıçların serbestçe yorum yapabilmesine olanak sağlıyor’ dedi ve şöyle devam etti: ‘Çeşitli ceza kanunları sayesinde ülke muhalif habercilik ve araştırmacı gazetecilik bakımından bir mayın tarlası gibi.’
“En göz korkutan kanunlardan biri de uzun yıllar önce başlamış olan Kürt isyanına karşı 1991’de çıkarılmış olan Terörle Mücadele Kanunu (3713). Bu kanunun medyaya karşı sıklıkla kullanılan 6. ve 7. maddeleri, misal, terörist organizasyonların açıklamalarını yayınlamayı yasaklıyor ve bu organizasyonların ‘propagandasını yapmaya’ 1–5 yıl hapis cezası öngörüyor. Strasbourg’daki Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, 2010 yılında bu hükümlerin ifade özgürlüğünü kısıtladığı ve Türkiye’nin imzalamış olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10. maddesine aykırı olduğu kararına vardı.
“Terörle Mücadele Kanunu önceden beri devamlı olarak Kürt yayınlarını temelli veya geçici olarak kapatmak ve Kürt gazetecilerini hapsetmek için kullanıldı. En belirgin örneklerden biri Türkiye’nin tek Kürtçe gazetesi Azadiya Welat’ın 2010 yılında propaganda yapmayı da içeren suçlardan 166 yıl hapse çarptırılan genel yayın yönetmeni Vedat Kursun.
“Doçent Doktor Tunç “Propaganda’ nedir, net şekilde tanımlanmış değil’ dedi. ‘Kanun Kürt yanlısı medya organlarına ve Kürt meselesini inceleyen gazetecilere karşı rasgele uygulanıyor.’
KORKAN GAZETECİLER
“Ahmet Şık’ın dostu ve iş arkadaşı olan Türk gazeteci ve televizyoncu Ertuğrul Mavioğlu da bu ikinci grupta yer alanlardan. CPJ’e konuştuğu sırada Mavioğlu 2010 yılında PKK lideri Murat Karayılan ile yaptığı bir röportajdan dolayı propaganda suçlamasıyla yedi yıla kadar hapis cezasıyla yargılanıyordu. Mavioğlu başka davalarda da yargılanıyor. Yasal yaptırımlara dair ‘Haber yazarken başıma bir iş gelebileceğini ciddi olarak düşünüyorum’ diye konuştu.
“Aralık ayında en az 29 gazeteci devletin PKK ile bağlantılı olduğunu iddia ettiği bir Kürt organizasyonunun ‘propagandasını yaptıklarına’ dair muğlak suçlamalarla gözaltına alındığında da Türk basın çevrelerinde benzeri bir korku daha geniş ve derin şekilde yayıldı.”
Analizin devamında internetteki sansüre değiniliyor ve Doçent Doktor Tunç’un “Dijital okuryazar nesilden hala ümitliyim çünkü sosyal medya kullanımı artıyor. Mükemmel bir çözüm olmasa da blog dünyası ümit vaat ediyor; mesela baskıcı yasaları asmak ve bağımsız yayıncılık yapmak bakımından. Genç Türk jenerasyon internet üzerinde inanılmaz derecede dinamik ve aktif. Bu sayede insanlar neler olup bittiği konusunda şimdi daha bilgililer.” sözleri aktarılıp, şu tespit yapılıyor.
“Ancak yeni neslin devlet kontrolüne karşı direneceği umudu, adı üstünde, sadece bir umut.
“Gazeteciler şuna inanıyor: bunun gerçekleşmesi için tüm Türk sivil toplumunun, AB ve diğer uluslararası desteklerden de faydalanarak, adalet sisteminin bastan aşağı yenilenmesi için baskı yapması gerek. Ülkenin önde gelen gazetecilerinden Şık ve Şener parmaklıklar arkasında ve düzinelerce diğer gazeteci bu sistem sayesinde yoğun kanuni problemlerle karşı karşıyayken bu görevin aciliyeti bariz.”
İRAN, ERİTRE, ÇİN, TÜRKİYE
Gazetecileri Koruma Komitesi raporunun diğer bölümlerinde de dünyada tutuklu gazeteci sayısının geçen yıl %20 arttığı, bu konuda başı İran’ın çektiği belirtiliyor.
Örgüte göre onu Eritre, Çin, Birmanya, Vietnam, Suriye ve Türkiye izliyor.
Örgüte göre Türkiye’de tutuklu gazeteci sayısı sekiz. Türkiye’deki basın kuruluşları ise bu rakamın çok daha yüksek olduğu görüşünde.
Gazetecileri Koruma Komitesi ayrıca internetin yayılması, Twitter ve Facebook’un yaygın kullanımı sansürü by-pass etmeye yarasa da, dizginlerin ellerinden kaydığından endişe eden bazı rejimleri de baskılarını artırmaya itiyor olabilir.
Ayrıca yurttaş gazeteciler ve blogcular, arkalarında büyük bir kurumun desteği olmadığı için otokratik rejimlerin baskısı karşısında daha zayıf kalabilir.
Ankara Anakent Belediyesi 2008 yılında yaşanan kuraklık sorununu, Devlet Su İşleri’nin planlama raporları aksini savunmasına karşın “Gerede’de su yok. Kızılırmak nehrinin suyu ise bundan çok fazla” gerekçesiyle Gerede yerine Kızılırmak’tan su getirerek çözme yoluna gitmişti. Şimdi DSİ, Bolu Gerede’den Ankara’ya içme suyu taşıyacak “Ankara İçmesuyu 2. Merhale Projesi Gerede Sistemi” için çalışmalara başladı. DSİ Genel Müdürü Akif Özkaldı, Gerede’deki Çamlıdere Barajı’nın yüzde 25’lik doluluk oranı ile bile Ankara’nın yıllık içme suyu ihtiyacını karşılayabileceğini belirtti.
ASKİ’nin açıklamasına göre Gökçek’in uygulamaya soktuğu ve kızıla yakın renkte akan su nedeniyle eleştiriye maruz kaldığı Kızılırmak İçmesuyu Projesi 2008 yılında 600 milyon lira maliyetle yapılmıştı. Yüksek maliyetinin yanı sıra sistem, ODTÜ Çevre Mühendisliği bölümünde hazırlanan “Ankara’nın İçme Suyu Kalitesi İzleme Çalışması”na göre, Ankaralıların 2008 yazında sınır değerlerin üzerinde sülfatlı ve bakterili su içmesine neden oldu.
DSİ çalışmalarında 2004 yılında maliyeti yaklaşık 380 milyon lira olarak hesaplanan Gerede Projesi zamanında hayata geçirilseydi, hem Ankaralı sağlıksız su içmek zorunda kalmayacaktı hem de 600 milyon lira boşa harcanmayacaktı.
DSİ’de yıllarca su uzmanlığını yapan Dursun Yıldız, Gerede ve Kızılırmak projelerinin maliyet karşılaştırmasının ortada olduğunu belirterek, “Belediyenin plansız yaklaşımı mahalli, idari ve maddi olarak olumsuz sonuçlar doğurmuştur” diye konuştu. İnşaat Mühendisleri Odası Ankara Şubesi Yönetim Kurulu Başkanı Nevzat Ersan ise, “Kızılırmak süreci, Gerede projesi zamanında hayata geçirilmediği için, büyük bir ihmalin sonucu mecburi olarak yaşatılmıştır. Acil çözüm olarak belediyenin hatasını kapatmak için geliştirilen proje çeşitli sebeplerle şu anda atıl durumdadır” dedi.
Fransa’da kadın hakları ve feministlerin yoğun baskısı sonucu, resmi yazışma formlarında genç kız ve kadınlar için kullanılan “matmazel” sıfatı kaldırılıyor.
Fransa’da başbakanlık tarafından ilgili bakanlıklara ve valiliklere gönderilen genelgede, resmi formlarda ve mektuplarda mümkün olduğu kadar “matmazel’ sıfatından kaçınılarak, “madam” sıfatı kullanılması istedi.
Genelgeye göre, resmi formlarda bundan sonra “matmazel” sıfatı kullanılmayacak. Genelge aynı zamanda genç “kızlık soyadı” ve “eşinin soyadı” gibi ibareler de kaldırılacak ve bunların yerine “mösyö” sıfatının karşılığı olan “madam”, “aile soyadı”, ve “kullanılan soyadı” olacak. Genelge aynı zamanda “matmazel” sıfatının şu an stoklarda bulunan formlar bitene kadar kullanılabileceğini belirtiyor.
Fransa’da feminist dernekler, “kadınlara yönelik ayırımcı bir politika” olduğu gerekçesiyle “matmazel” sıfatının resmi formlarda ve mektuplarda kullanılmaması için Eylül ayında kampanya başlatmıştı. “Osez le féminisme!” ve “Chiennes de garde” isimli dernekler ise genelgenin onları memnun ettiğini, fakat özel şirketlerden ve kuruluşlardan da aynı adımı atmalarını beklediklerini ifade ettiler.
Resmi formlar ve mektuplarda “matmazel”sıfatının kullanılması, 19. yüzyıl başlarında Fransız yasalarına girmişti.
Sendika temsilcisi Ruben Sobrero, trenin dün bakımdan çıktığını ve frenlerinde sorun olmadığını söyledi; hastaneye kaldırılan makinistle henüz konuşamadıklarını kaydetti.
Kazanın meydana geldiği saatte trenlerin işe gidenlerle dolu olduğu, ilk vagonda çok sayıda bisikletli yolcu bulunduğu bildiriliyor.