Ana Sayfa Blog Sayfa 4775

Parayı veren uygun ÇED raporunu almış!

Mersin Akkuyu’da kurulmak istenen ilk nükleer santralı ‘çevreci’ ilan eden DOKAY firmasının hangi tip santral için ÇED hazırlıyorsa onu ‘çevreci’ ilan ettiği ortaya çıktı.

Ankara’da kurulu DOKAY-ÇED Çevre Mühendisliği Ltd. Şti., Akkuyu Nükleer Santralı için hazırladığı ÇED dosyası ile gündemde. DOKAY adına dosya hazırlayan ekip, “Sera gazı-asit yağmuru etkisi sıfır” diyerek nükleer santralı çevreci ilan ederken rüzgâr santrallarının kuşları tehdit ettiğini, güneş enerjisinin çevreyi kirlettiğini belirtti.

Ancak DOKAY’ın müşteri portföyüne bakıldığında ilginç bir nokta göze çarpıyor. Firma, su, rüzgâr, doğalgaz ve kömür santralları da dahil hemen her tür enerji yatırımı için ÇED raporu hazırlıyor. Raporlarda avantajlar-dezavantajlar sıralanıyor, sonuçta hangi tip santral söz konusuysa o ‘çevreci’ ilan ediliyor.

Hep aynı imzalar…
DOKAY’ın ÇED dosyalarının bir özelliği, hep aynı isimlerce hazırlanması… Örneğin Akkuyu raporunu hazırlarken HES’leri güvenilir bulmayan ekip, birkaç personel eksikle Fatsa HES için hazırladığı ÇED raporunda HES’e olur vermiş. Nükleer santral için hazırlanan raporda kuşları tehdit ettiği belirtilen rüzgâr enerjisi, firma sahibi Coşkun Yurteri’nin onayladığı başka bir raporda “İyi ve çevreci” ilan edilmiş.

Hepsi tartışılan projeler…
DOKAY’ın dikkat çeken bir özelliği de kamuoyunda tartışılan projelere ÇED raporları hazırlaması. Akkuyu Nükleer Santralı, Gerze Termik Santralı ve Fatsa HES bir kaçı. Firma sahibi Prof. Dr. Coşkun Yurteri’nin eski şirketi ENVY de Bergama Ovacık Altın Madeni’nın ÇED raporu ile hatırlarda.

Fatsa HES için ÇED başvurusunda HES’in fosil kaynaklı santrallar gibi sera gazı üretmediğini belirten şirket, ESCO Doğalgaz Santralı’nda “Doğalgaz çevreye zarar vermeyen, havayı kirletmeyen bir enerji kaynağı olarak nitelenmekte” dedi. Gerze Termik Santralı’nda “HES’ler güvenilir enerji kaynağı değil” diyen şirket, Kızkayası HES raporunda HES’leri en üstün enerji yatırımı ilan etti. Bahçe Rüzgâr Santralı’nda rüzgâr övüldü. DOKAY’ı raporlarla ilgili aradığımızda karşımıza çıkan görevli e-posta atmamızı söyledi. Ancak e-postaya yanıt gelmedi.

Ver parayı, al raporu…
Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED), Türkiye’de AB direktifiyle başladı. ÇED Yönetmeliği hazırlandı. ÇED firması olma koşullarıyla ilgili teblig ve komisyon hazırlandı. İşleyiş ise şöyle: Yatırımı yapacak firma, ÇED raporu hazırlayacak firmayı buluyor. Ücreti karşılığı raporunu hazırlatıyor. Enerji yatırımları için Çevre Mühendisleri Odası’nın belirlediği ücret 30 bin liradan başlıyor. Ancak ‘problemli’ projelerde uydu fotoğrafları ve diğer ölçümlerle bedel 1-2 milyon dolara kadar çıkabiliyor. Ve rapor bakanlığa onaya gönderiliyor.

‘Tamamen bürokratik bir formalite’
Çevre davaları Avukatı Mehmet Horuş’un verdiği bilgiye göre bakanlığın bugüne kadar ‘olur vermediği’ ÇED raporu oranı yüzde 2’nin de altında. Yani yatırımcının parasını ödeyerek hazırlattığı raporların yüzde 98’i bakanlık tarafından onaylandı. Horuş, “Ama verilen ÇED kararları aleyhine açılan davalarda yüzde 90 oranında yürütmeyi durdurma ve iptal kararı çıktı. ÇED Yönetmeliği’ne göre projelerle ilgili yöre yurttaşlarının görüşüne başvurulmak zorunda. Ancak şimdiye kadar yapılan halkın katılımı toplantılarında yöre yurttaşlarının olumsuz görüş verildiği bir projelerin birinden bile vazgeçilmedi. ÇED, şu anda tamamen bürokratik formalitenin tamamlanmasından ibaret. Amaç, projelerin her koşulda gerçekleştirilmesi” diyor.

‘ÇED firmasının çevreyle ilgisi yok!’
Gerze Yaykıl Köyü’nün avukatları olarak bir süredir DOKAY’ın faaliyetlerini izlediklerini söyleyen Ekoloji Kolektifi üyesi avukat Emre Baturay Altınok, DOKAY özelinde, “ÇED firmalarının çevresel etkilerle ilgilenmediklerini, raporunu hazırladıkları projelerin çıkarlarını koruduklarını” söylüyor.

ÇED raporu hazırlayan firmaların ‘yeterlilikleri’nin tartışılması gerektiğini vurgulayan Altınok, yeterlilik ve tescil belgelerinin iptali için girişimlerde bulunacaklarını açıkladı. Tarım Orkam Sen Mersin temsilcisi Yılmaz Kilim ise Bergama’dan Mersin’e tüm probemli problemlerde ya DOKAY ya Coşkun Yurteri isminin geçmesini “dikkat çekici” buluyor.

Kafalar niye karışık?
Parası karşılığı ÇED firmasına hazırlatılan ve bakanlıktan yüzde 98 oranında onaylanan ÇED raporları, mahkemelik oluyor. Halkın itirazının ÇED’e yansımaması ve mahkemeler kafa karıştırıyor.

Nükleerden vazgeçmek için daha kaç kaza gerekiyor?

Avrupa Yeşiller Partisi (EGP), Fukushima nükleer kazasının ilk yıldönümü nedeniyle bir açıklama yaptı.

Açıklama şu şekilde:

Geçen yıl 11 Mart’ta binlerce acı ölümle sonuçlanan, Fukushima’nın nükleer tesislerini de etkileyen ağır bir deprem ve tsunami Japonya’yı vurdu ve ülke, ardında ölümcül bir miras bırakacak olan son 32 yılda yaşanmış üçüncü ‘en büyük nükleer kaza’yı yaşadı.

Bugün, nükleer sanayinin hesapları tutmuyor. İktisaden de tutmuyor, ve sektördeki uluslararası şirketlerin, gerek Areva’nın gerekse nükleer bölümlerini artık terk eden Siemens gibi şirketler zarar ediyor.

Risk değerlendirme alanında bile hesapları tutmuyor. AB Nükleer Düzenleme Komisyonu’nun[1] resmi değerlendirmelerine göre 400’den fazla mevcut ve aktif reaktör ile nükleer erimeye yol açacak bir kaza –bu en kötü kaza senaryosudur- her 250 yılda bir kez yaşanabilir. Otuz iki yıl içinde üçüne şahit olduk: 1979’da Three Mile Island, 1986’da Çernobil ve 2011’de Fukuşima.

Dünya’nın dikkati çoktan başka yerlere kaydı, Fukuşima’daki nükleer felaket ise sona ermiş olmaktan çok uzakta. Fakat nükleer felaketlerin doğası, arkalarında kalıcı bir radyoaktif miras bırakmaktır.

Fukuşima faciasının üzeriden bir yıl geçti ve durum hala kontrol altında değil. Japon hükümeti tarafından yapılan, zarar görmüş reaktörlerin “soğuk ve kapalı durumda” bulunduklarına dair açıklama endişeli kitleler tarafından şüpheyle karşılanır ve kızgınlık uyandırırken nükleer uzmanları da açıklamaya inanmadılar.

Reaktör 2’de yakın zamanda oluşan sıcaklık yükselişi gösterdi ki Fukuşima tesisi halen güvende değil ve yeni bir depreme karşı oldukça tehlikede. Ayrıca, felaketin “temizlenmesi” için yüzlerce işçilik takımların on yıllar boyunca çalışacağı tahmin ediliyor.

Reaktörlerün ve 20 km’lik keyfî bir şekilde belirlenmiş güvenlik alanının dışında, Fukuşima vilayetinde santrali çevreleyen bölge ve ötesi de radyoaktif kirlenmenin zararını nesiller boyunca çekecek.

Somut bir örnek vermek gerekirse: Fukuşima faciasında salınan radyoaktif sezyum 137 (yarılanma süresi yaklaşık 30 yıl) miktarı, Hiroşima’ya atılan atom bombasından salınanın 168 katı.

Bölgedeki radyasyona maruz kalımdan dolayı binlere ulaşan ölümün daha gerçekleşebileceği tahmin ediliyor.

Fukuşima, kendisinden 25 yıl önce gerçekleşen Çernobil gibi, nükleer bir felaketin gerçekleşmesi ihtimalinin düşük olmasına karşın potansiyel etkisinin çok büyük olduğunu gösterdi.

Nükleer enerjinin doğasındaki risk, ve de alakalı bir şekilde nükleer teknolojilerin yayılmasının yarattığı riskler, felaket getiren sonuçlar doğurabilir ve doğuruyorlar. Bu mahvetme potansiyelini durdurmanın tek kesin yolu nükleer güç kullanımını tamamen sona erdirmek.

Bazı ülkeler bu dersi öğrenmiş görünüyor. Almanya’da hükümet, Fukuşima’nın akıbetini görünce rotasını değiştirdi ve daha önce kararlaştırdığı gibi nükleer güç kullanımını aşamalı olarak sonlandırmaya karar verdi. Bir çok senaryo Almanya’nın 2030’da enerji ihtiyacının %100’ünü yenilenebilir enerji kaynaklarından elde edeceğini öngörüyor. Bu arada, İtalyan halkı da nükleere yönelme planlarına karşı %90 çoğunlukla ret oyu verdi.

Bunlar henüz Japonya için geçerli değil. Japon mercileri “stres testleri” uygularken mevcut 54 reaktörün sadece 3’ü şu an aktif durumda enerji üretiyor olsa da, hükümetin umudu neredeyse tüm reaktörleri yeniden çalıştırmak ve yaşlanmakta olan bazı reaktörlerinin çalışma ömrünü 60 yıla kadar uzatmak.

Ancak Japon halkı buna karşı olduğunu açıkça dile getirdi. Anketler tutarlı bir biçimde halkın güçlü bir çoğunluğunun artık nükleer enerjiye karşı olduğunu gösteriyor. Tüm Japonya’da, nükleer karşıtı yerel taban hareketleri ortaya çıkıyor. Siyasal gücünü kaybetmekten korkan valiler ve belediye başkanları da vatandaşlarının çoğunluğunu izliyor.

Avrupa Birliği düzeyinde tepki, birliğin her yerinde nükleer reaktör stres testlerini başlatmak oldu. Ancak stres testleri, nükleer endüstrinin işlemeye her zamanki gibi devam etmesini sağlama yönünde kamuoyunun kabulünü teşvik edici bir halkla ilişkiler yönteminden farklı değil gibi görünüyor.

Testler; yangınlar, insan hataları, başlıca alt yapı tesislerinin zamanla eskiyip aşınması, aksaması ve bir uçak kazasının olası sonuçları gibi kritik faktörleri görmezden geldiğinden, nükleer gücün tüm risklerini değerlendirme konusunda başarısız.

Fukuşima bize nükleerin yüksek risk taşıyan bir teknoloji olduğunu gösterdi. Şu da çok açık ki nükleer enerji ekonomik anlamda da sınıfta kaldı.

Avrupa’da yapım aşamasında olan iki yeni nükleer reaktör ile gördük ki peşinen ödenecek fahiş inşaat maliyetleri, bu halleriyle bile oldukça eksik tahmin edilmiş. Finlandiya’da ve Fransa’da inşa hâlinde olan EPR (Avrupa Güç Reaktörü) reaktörlerinin ikisi de bütçenin yaklaşık %100 üzerinde, ve inşaatın bitiş tarihi sürekli erteleniyor.

Nükleer’in yakıt kaynağı, atık imhası, sigorta, devre dışına çıkarılma ve söküm, ve güvenlik gibi gizli maliyetleri de oldukça yüksek ve bunların faturası da sonuçta yine halka kesiliyor.

Kesin olan şu ki milyarlarca parayı gerçek anlamda sürdürülebilir olan düşük riskli teknolojilere yatırmak akla çok daha yatkın.

Fukuşima’dan bir yıl sonra artık bizi en sonunda nükleer enerjiden vazgeçmeye ikna edecek yeni bir felaketi beklememeliyiz.

• Rebecca Harms ve Dany Cohn-Bendit, Avrupa Parlamentosu Yeşiller/EFA grubu eş başkanları; Monica Frassoni ve MEP Philippe Lamberts, Avrupa Yeşiller Partisi  eş başkanları.




[1] Her 100 bin reaktör-yılında bir kaza (250 yıllık bir süreçte çalışan 400 reaktör) AB Nükleer Düzenleme Komisyonu’nun mevcut reaktörlerin güvenlik denetimi için talep ettiği standarttır.

Nükleer Düzenleme Komisyonu, “Individual Plant Examination Program: Perspectives on Reactor Safety and Plant Performance,” NUREG-1560, Vol. 1 ve 2, Washington, D.C., Aralık 1996.

Daha fazla bilgi için bakınız: ““Lessons from Fukushima”,  Greenpeace raporu, 2012.

(Yeşil Gazete)

 

Mersin’de Fukuşima eylemi: “Akkuyu’da nükleer santral yaptırmayacağız”

Mersin’de nükleer karşıtları, Fukishima Nükleer Santral felaketinde ölenleri, yürüyüş düzenleyip denize çiçekler atarak andı. Eyleme katılanlar, Akkuyu’da nükleer santral istemediklerini belirterek, hükümeti uyardılar.

Mersin Nükleer Karşıtı Platform (NKP) üyeleri, Japonya’da geçen yıl meydana gelen Fukishima Nükleer Santral felaketinin birinci yıldönümünde eylem yaparak, kazada yaşamlarını yitirenleri andı. Bugün öğle saatinde Atatürk Caddesi üzerindeki Ulu Cami meydanında toplanan nükleer karşıtları, “Nükleere Hayır”, “Genel İzleyici Olma”, “Akkuyu Fukishima Olmasın” yazan pankartlar açtılar. Bazı katılımcıların temsili kefen giydiği, bazılarının yüzlerine maske taktıkları eyleme, KESK’e bağlı Tarım Orkam Sen Genel Başkanı Metin Vuranok ve Greenpeace örgütü ile kendilerini ‘Mersin Vosvos’ olarak adlandıran ve eski volkswagen otomobilleriyle katılan grup da destek verdi. Alkışlar, ıslıklar ve zılgıtlarla nükleer santralleri protesto eden eylemciler, Mersin Çevre Dostları Derneği Başkanı Suna Kılıççı’nın çaldığı akerdeon eşliğinde şarkı söyledi. Ellerinde ‘Nükleer hayır teşekkürler’, ‘Radyoaktif limon istemiyoruz’, ‘Akkuyu Fukishima olmasın’ yazan dövizler taşıyan eylemciler, sık sık ‘Nükleere inat yaşasın hayat”, “Akkuyu’da nükleer santral istemiyoruz” sloganları attı.

Cami meydanında bir açıklama yapan Mersin NKP Dönem Sözcüsü Sabahat Aslan, Japonya’da 11 Mart 2011’de deprem sonrasında meydana gelen Fukishima Nükleer Santral kazasının nükleer santral felaketine dönüştüğünü, bu felaketin boyutlarının Çernobil nükleer felaketiyle eşdeğer olduğunu ileri sürdü. Fukishima Nükleer Santral kazası sonrasında Japonya topraklarının yüzde 10’unun radyasyonla kirlendiğini ve bu topraklarda binlerce yıl tarım yapılamayacağını belirten Aslan, “O bölgede yaşayan 300 bin kişinin tahliye edildiğini ve radyasyona maruz kalan insanların gelecekte yüzde 70’inin kansere yakalanma riskinin çok yüksek olduğunu biliyoruz. Yaşanan nükleer santral felaketleri, alınan tüm tedbirlere ve güvenlik önlemlerine rağmen kazaların önlenemediğini, bu kazaların radyasyon felaketine dönüşerek insan ve çevre sağlığına ciddi zararlar verdiğini göstermektedir. Güvensiz, kaza riskleri çok yüksek ve pahalı olan nükleer santraller ülkemizin enerji sorununu çözmeyecektir” dedi.

Deprem kuşağında olan Türkiye’de nükleer santral kurulamayacağının altını çizen Aslan, Mersin’in Gülnar İlçesi Büyükeceli beldesinde yapılması planlanan Akkuyu Nükleer Santrali’nin ise ülkeyi nükleer çöplük deposu haline getireceğini, sağlığı bozacağını, bölgenin tarımına ve turizmine büyük bir darbe vuracağını iddia etti. Türkiye’nin nükleer santrale mahkum olmadığını kaydeden Aslan, “Mersin’den hükümete sesleniyoruz, Akkuyu’da nükleer santral yaptırmayacağız. Halkın sesine kulak vererek Akkuyu Nükleer Santral projesinden derhal vazgeçiniz. Akkuyu’nun Fukishima olmasına asla izin vermeyeceğiz. Fukishima Nükleer Santral felaketinde ölenleri saygıyla anıyoruz” diye konuştu.

Tarım Orkam Sen Genel Başkanı Metin Vuranok da yaptığı konuşmada, dünyadaki bütün nükleer santrallerin birer ölüm makinesi olduğunu öne sürerek, Akdeniz’i ve Akkuyu’yu böyle bir felakete kurban etmek istemediklerini söyledi.

Nükleer karşıtları, konuşmaların ardından sloganlar atarak Atatürk Caddesi’nden Balıkçı Barınağı’na doğru yürüyüşe geçti. Yürüyüş boyunca ıslıklar ve zılgıtlarla nükleer santral istemediklerini dile getiren eylemciler, Atatürk Caddesi’nden Cumhuriyet Meydanı’na geçerek yürüyüşlerine devam etmek istedi. Emniyet güçlerinin, Cumhuriyet Meydanı’na girmelerine izin vermek istememesi üzerine polisle eylemciler arasında kısa süreli tartışma yaşandı. Tartışmanın ardından meydanın yarısına kadar yürüyen nükleer karşıtları, buradan İnönü Bulvarı’na geçerek Atatürk Parkı’na yöneldi. Deniz kenarına ulaşan eylemciler, burada Fukishima Nükleer Santral felaketinde yaşamını yitirenler için bir dakikalık saygı duruşunda bulundular. Nükleer karşıtları daha sonra felakette yaşamını yitirenler anısına denize çiçekler attılar. Grenpeace üyesi iki eylemcinin bir tekneye çıkarak ‘Genel izleyici olma’ yazan pankart açtığı eylem, daha sonra olaysız sona erdi. (Haber 01)

Atletizmde ilk madalya Aslı Çakır Alptekin’den

0

14.  Dünya Salon Atletizm Şampiyonası’nda kadınlar 1500 metrede Aslı Çakır Alptekin 3.oldu. Bu sonuçla Türkiye tarihinde ilk defa Atletizm branşında madalyaya ulaştı.

Ataköy Atletizm Salonu’ndaki organizasyonun ikinci gün akşam seansında  yapılan 1500 metre finalinde, yarışı orta sıralarda götüren Aslı, son turda  seyircilerin de desteğiyle yaptığı atakla 3. sırayı alarak, bronz madalya kazandı.
Şampiyonada dün elemelerde 4.10.95’lik derecesiyle Ayşen Barak’a ait 11  yıllık Türkiye rekorunu kıran Aslı, bu akşam finalde 4.08.74’lük derecesiyle  rekorunu geliştirdi.

Kadınlar 1500 metrede Etiyopyalı Genzebe Dibaba 4.05.78’lik derecesiyle  birinci olarak altın madalya alırken, Faslı Mariem Alaoui Selsouli ise  4.07.78’lik derecesiyle ikinci olarak gümüş madalyanın sahibi oldu.

 

Fukuşima’nın birinci yılında insan zinciri: Hükümetin nükleer balonunu patlattılar

Fukuşima nükleer felaketinin birinci yılında Küresel Eylem Grubu’nun çağrısıyla İstanbul’da toplanan nükleer karşıtları Taksim’den Galatasaray’a insan zinciri oluşturdu.  Eylemde AKP hükümetinin Akkuyu’da yapılması planlanan nükleer santralden vazgeçmesi istendi.

KEG’in eylemini Antikapitalist Öğrenciler, Barışa Pedal, Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği, Dünya Yalnız Bizim Değil Platformu, Doğa Derneği, Greenpeace, Devrimci Sosyalist İşçi Partisi, DÖH, Küresel Barış ve Adalet Koalisyonu, TEMA Vakfı ve Yeşiller Partisi destekledi. Ellerinde gülen güneş bayrakları, siyah balonlar ve Akkuyu Fukuşima Olması pankartlarıyla Taksim Meydanı’nda toplanarak nükleer santrallere karşı insan zinciri oluşturan yüzlerce protestocu Galatasaray Lisesi önünde bir basın açıklaması yaptı.

Küresel Eylem Grubu adına Yeşiller Partisi eşsözcüsü Ümit Şahi tarafından okunan basın açıklamasının sonunda katılımcılar “hükümetin nükleer balonunu patlatalım” çağrısıyla sembolik olarak ellerindeki radyasyon işaretli balonları patlattılar. Aşağıda videosunu bulabileceğiniz basın açıklamasının tam metni şöyle:

Japonya’da yaşanan Fukuşima nükleer kazasının üzerinden tam bir yıl geçti.

Bu felaket nükleer enerjinin en tehlikeli, en kirli ve en kabul edilemez enerji üretim biçimi olduğunu bir kez daha gösterdi.

Bu felaket hâlâ nükleer enerjiyi savunmaya devam eden çevrelerin söylediği yalanları ve çarpıtmaları bir kez daha ortaya koydu.

Bu felaket bize nükleer enerjinin demokrasiyle ne kadar çeliştiğini, nükleercilerin nasıl kazaları ve kazaların ölümcül sonuçlarını halktan gizleyerek varlıklarını sürdürmeye çalıştıklarını bir kez daha kanıtladı.

Fukuşima’nın birinci yılında Japon hükümetinin ve santralı işleten Tepco şirketinin kazayı örtbas etme çabalarıyla ilgili yeni kanıtlar ortaya çıkmaya devam ediyor:

–          Son haberlere göre Japon hükümeti kazanın Fukuşima santralındaki üç reaktörde birden çekirdek erimesine yol açacağını birkaç saat içinde anlamışlar, ancak bunu aylarca kamuoyundan gizlemişlerdi.

–          Japonya’nın Nükleer Güvenlik kuruluşunun sözcüsü kazanın ertesi günü ciddi bir çekirdek erimesi ihtimalini dile getirdiği için görevden alınmış, zamanın hükümet sözcüsü, diğer bakanları bu konuda hiçbir şey söylememeleri konusunda uyarmış, Atom Enerjisi Komisyonu’nun 36 milyon nüfuslu başkent Tokyo’nun boşaltılması konusunda hazırlık yapılması uyarısı hasır altı edilmişti.

–          Daha sonra ülkenin her yerinde yetişen ürünlerin, hatta sütün ve içme suyunun bile radyasyonla kirlendiğini ortaya kondu. Bugün Fukuşima’da tehlikenin hâlâ sürdüğüne dair yeni haberler gelmeye devam ediyor.

Fukuşima felaketinin bilançosu ağır oldu:

–          Santralin çevresindeki 20 km’lik alan girilemez durumda.

–          150 bine yakın insan evlerini terk etmek zorunda kaldı.

–          Çernobil felaketinde yayılan radyasyonun 6,5 katı atmosfere, tarım ve yerleşim alanlarına, denize yayıldı.

–          Japon ekonomisi kaza nedeniyle yaklaşık 250 milyar dolar zarar etti. Ülke 1980’den beri ilk kez cari açık verdi.

–          Felaketi temizleme işlemlerinin maliyetini kimse hesaplayamıyor ama yalıtım çalışmalarının en az 50 yıl süreceği söyleniyor.

Felaketin yaşandığı dönemde Japonya Başbakanı olan ve bütün bu acıları Japon halkına yaşattığı için görevinden istifa eden Naoto Kan, “Ben dünyaya nükleer enerji olmadan işleyebilen bir toplumun gerekliliğini anlatmak istiyorum” diyerek nükleer karşıtı hareketin bir aktivisti haline geldi.

Bütün bu yaşananlar sadece ileri teknoloji ülkesi olarak bilinen Japonya’nın bile bir nükleer kazaya karşı nasıl çaresiz kaldığını göstermekle kalmıyor, nükleer enerjiye sahip bütün ülkelerde hükümetlerin nasıl şeffaflıktan uzak olduklarını ve nükleerci şirketlerin çıkarları için gerçekleri gizleyerek halk sağlığını hiçe saydıklarını kanıtlıyor. Kazanın sonuçlarını gizleyen Japon yetkililer Türkiye’de Çernobil kazasından sonra radyasyonlu çayları halka içirmekte bir sakınca görmeyen hükümet yetkililerinden farklı değillerdi.

Fukushima felaketi pek çok ülkenin nükleerden uzaklaşma kararı vermelerine neden oldu:

–          Bugün kaza öncesi 56 nükleer reaktörü olan Japonya’da sadece 2 nükleer reaktör çalışır durumda. Diğerleri kapatıldı ve ne zaman tekrar açılacakları bilinmiyor.

–          Almanya’da 17 reaktörden 8’i kapatıldı, kalanların da 2022’ye kadar kapatılmasına karar verildi.

–          İtalya’nın hükümetin yeni nükleer santral kurma kararı için yapılan referandumda halkın %95’i nükleere hayır dedi, plamnlar iptal edildi.

–          Polonya’da nükleer santral yapılmak istenen yerde yapılan yerel referandumda %94 hayır çıktı.

–          İsviçre’de 3 yeni nükleer reaktör planı iptal edildi ülkenin beş nükleer santralinin kademeli olarak kadar kapatılmasına karar verildi.

–          Çin’de yeni projeler askıya alındı.

Bütün bunlara rağmen AKP hükümeti anlaşılmaz bir biçimde Akkuyu’ya nükleer santral kurma kararında ısrar ediyor. Türkiye halkının büyük çoğunluğu nükleer santral istemiyor. Kimse Akkuyu’nun yeni bir Çernobil, yeni bir Fukuşima olmasını istemiyor. Ancak hükümet Rusya ile yaptığı kabul edilemez anlaşmayı sürdürmek uğruna halkın sesine kulaklarını tıkıyor. Üstelik Akkuyu’ya nükleer santral kurması için anlaşma yaptıkları Rus devlet şirketi Rosatom’un skandalları bitmek bilmiyor. Son olarak Rosatom’un alt şirketlerinden Zio-Podolsk’un nükleer reaktörler için düşük kalitede ve riskli malzemeler ürettiği ortaya çıktı ve şirketin satın alma müdürü tutuklandı. Bütün bu gerçeklere rağmen hükümet Rosatom’un Akkuyu’yu bir nükleer çöplüğe çevirmesine izin veriyor.

Biz ise nükleer santralların radyasyon, kanser ve ölüm anlamına geldiğini biliyoruz.

Bütün bu yaşananlar nükleer santral inadının sadece bilime ve gerçeklere değil, aynı zamanda demokrasiye de aykırı olduğunu ortaya koyuyor.

Hükümete sesleniyoruz: Halkın sesine, bilime ve demokrasiye birazcık saygınız varsa, Akkuyu nükleer santral kararını derhal iptal etmelisiniz.

Akkuyu’da, Sinop’ta, İğneada’da, Türkiye’nin, ya da dünyanın hiçbir yerinde nükleer santral istemiyoruz. Hükümetin nükleer balonunu hep birlikte patlatıyoruz.

Akkuyu, Sinop, Fukuşima olmasın. Nükleersiz Türkiye, nükleersiz kalsın.

Doğa, insanlar ve gezegen için felaket anlamına gelen enerji üretim biçimleri kabul edilemez.

Ne kömür, ne petrol, ne de nükleer! Güneş, rüzgar bize yeter!

KÜRESEL EYLEM GRUBU

DESTEKLEYENLER

Antikapitalist Öğrenciler, Barışa Pedal, Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği, Dünya Yalnız Bizim Değil Platformu, Doğa Derneği, Greenpeace, DSİP, DÖH, Küresel Barış ve Adalet Koalisyonu, TEMA Vakfı, Yeşiller

Gültekin Tetik: “Fotoğraflar o an’a tekrar dönüp bakabilme fırsatını verir” – Gazihan Çağlar

Gültekin Tetik

Görsel bir dünyada yaşıyoruz ve fotoğraf da hayatımızda giderek daha bir önem kazanmaya başladı. Hepimiz birer fotoğrafçı olduk, yaşantımızı başkalarıyla çokça fotoğraflar üzerinden paylaşıyoruz sanki. Elimizdeki irili ufaklı makinelerimizle çekiyor ve paylaşıyoruz. Teknoloji de bizi bu konuda hiç boş bırakmıyor. Cep telefonları, kameralar, çeşit çeşit lensler çoğalıverdi etrafımızda son yıllarda. Bu gidiş nereye  diyerek  fotoğraf sanatçısı Gültekin Tetik’in Cihangir’deki evinin kapısını çaldık ve fotoğraf üzerine keyifle söyleştik.

Profesyonel fotoğrafçı olan Gültekin Tetik 1982 Yılında Marmara Üniversitesi Basın Yayın Y.O. Radyo TV Bölümünden  mezun oldu. Bugüne kadar Cumhuriyet ve bazı yabancı fotograf dergilerinde, Atlas dergisinde çalıştı. Profesyonel  stüdyo  fotoğafçılığının yanı sıra  reklam ve film prodüksiyonlarının yapım ve yönetmenliğini 1990 yılına kadar sürdürdü.   ARD 1 Alman Televizyonunda   görüntü yönetmeni  olarak  birçok haber, belgesel ve programlar yaptı. RTL Alman Tv-NachtJournal TV-Magazin programının Türkiye yapımcılığını ve yönetmenliğini yürüttü. 2006  yılından itibaren Gültekin Tetik Sinema ve Fotograf Atölyesini kurarak öğrenci yetiştirmeye devam ediyor. Birçok belgesele, videokliplere ve uzun metrajlı filmlere  imza atan Tetik, Yeşiller Partisi kurucularındandır.

“Fotoğraf icat edildiğinden bu yana, bu dünyadan gerek bilimsel gerekse sanatsal çevrelerde ve hatta iktidar odaklarında bile büyük ilgi uyandıran bir kitle iletişim aracı olmuştur. Bu nedenle fotoğraf, sanat ve iletişim aracı olarak ayrı ayrı incelenmelidir”

Sanatın farklı alanlarında aktif olduğunu, emek harcadığını biliyoruz Sevgili Gültekin. Sinema, müzik, görsel sanatlar ve tabii fotoğraf alanında. Ama asıl fotoğrafçılığınla ilgili konuşmak istiyorum biraz. Ne zaman ve nasıl başladığın deyince neler geliyor aklına ?

Çocukluğumdan beri benim için sihirli,inanılmaz bir olaydı bu. Adamın biri tahtadan bir üç ayaklı kutu aracılığıyla sizin görüntünüzü bir kağıt üzerinde oluşturuyordu. Sonra güzel sanatlarda misafir öğrenci iken, hareketli objelerin resimlerini yapmak amacıyla fotograflarını çekmeye başladım. Tabi bundan sonra fotograf makinasından kurtulmak mümkün olmadı. Artan bir tutkuyla devam ettim çekmeye. 1993 yılında Atlas magazin dergisinin açtığı yarışmada ‘Hasankeyf’ isimli fotografım ödül aldı, sonra dergiye free lance çalışmaya başladım. Daha sonra National Geography dergisine free lance çalışmaya devam ettim. Bu arada 1998 yılında kurmuş olduğum prodüksiyon şirketimle birçok film ve fotoğraf projelerinin yapım ve yönetmenliğini hâlâ yürütüyorum.

Fotoğrafçılığın yoğunlukla bağlantılı olduğu diğer sanatsal disiplinlerle  nasıl bir karşılıklı ilişkisi var? Belirleyici olan nedir mesela etkileşimde?

Fotoğraf aslında bir anlamda teknik olarak kolay ve hızlı olması nedeniyle, resim sanatının yerini devralarak yaygınlaştı. Günümüzde bir çok alanda kullanılmaktadır. Sanatsal amaçlar dışında da belgesel, bürokrasi (vesikalık foto), tıp, ticaret reklam, pornografi dahil bir çok alanda kulanılmakta. Ama sanatsal bir karşılık olarak da, deneysel çalışmalar dahil, bir çok amatör ve profesyonelin de sanat yapma amaçlı çabaları yoğundur. Her çalışma sanat, her fotografçı da mutlaka sanatçı mıdır; değil bence. Belirleyici olan aslında temel gereksinimler olsa da, sanatsal olarak insan ruhunun güzellik arayışı ve bunu kaydedip tekrar bakabilme arzusudur  kuşkusuz. Fotoğraflar bize; bir daha yinelenemeyecek olan bir an’a tekrar tekrar dönüp defalarca bakabilme fırsatını verir çünkü. Aynı zamanda belge olma özelliği de çok önemli fotografın.

Bir fotoğrafa nasıl bakılır peki? Kişisel estetik ve görsel beğeniyle ilgili  bakış açıları değişken olduğuna göre bu konuda objektif kriterler nelerdir, fotoğraf -anlam ilişkisi nelere bağlıdır Gültekin?

Katıldığım fotograf yarışması jürilerinde birçok  kriterlerimiz var kuşkusuz. Öncelikle uluslararası teknik kriterlere bakıyoruz ışık, kompozisyon, pozlama doğru mu, obje altın oranda mı? Sonra bunları eledikten sonra sıradışı bir şey var mı diye bakıyoruz. Rutin hayatın içinden aykırı bir an, bir fenomen yakalanmış mı, sıradışı bir görüntü var mı, ona bakıyoruz. Kuşkusuz herkes dünyaya kendi penceresinden bakar, böylelikle sonuç olarak aynı konuya ait farklı yaklaşımlar ortaya çıkar. Ama bana kalırsa her fotoğrafın kendisi bir cümle olmalıdır. Alt yazı gerektirmemelidir.

Teknolojik gelişmelerle çok bağlantılı sanırım ama yine de fotoğrafın o doğal hali daha mı çok etkiliyor insanı sanki? Ne tür tepkiler alıyorsun bu konuda?

Aslında digital fotoğraf ve  photoshop çıktıgından beri fotografın teknik altyapısı köklü olarak degişti ve yaygınlaştı. Cep telefonları ile bile artık kaliteli sonuçlara ulaşamak kolaylaştı. Ama biz profeyonellerin bir lafı var: “Diyelim ki kaliteli bir mikrofon satın aldınız. Tarkan gibi şarkı söyleyebileceginizi iddia edebilir misiniz”.

Fotograf eğitimlerinde söylediğim bir cümle var; bizim işimiz deklanşöre basıncaya kadar geçen hazırlıkların toplamıdır.Yani tekniğe zaten mükemmel hakim olmanın ötesinde, yaklaşım olarak da bir tarzınız ve estetik bir duruş ve söyleminiz olmak zorunda. Seyirci bunu mutlaka anlıyor zaten. Ama artık manipülasyon fotoğraflar dünyada trend haline geldi. Kolaj çalışmalarla oluşturulan temalar  galeriler tarafından daha çok ilgi görüyor ve değişik baskı teknikleriyle çok büyük boy baskılar  gündemde artık.

Farklı bir yanla devam edelim istersen. Sen aynı zamanda ekolojik yıkımı, endüstriyel toplumu, doğayı da sıkça kendine tema olarak seçiyorsun. Sergilerinde bunu izleyebiliyoruz. Bu seçim aynı zamanda senin politik duruşunla da paralel öyle değil mi?

Evet, benim fotoğraflarımın cümleleri genellikle doğa, ekoloji, hayvanlar ve sosyal insan hallerinden oluşuyor. Bu durum Yeşiller Partisi kurucu üyesi olmamla paralel bir duruş tabi. Şimdi Almanya’da bir galeri için ekolojik cümlelerden oluşan nude bir sergi hazırlıyorum. Tamamı manipülasyon olan 10 adet fotoğrafdan olusacak. Daha sonra başka ülkelerde sergilenecek. Ekolojik çöküşe yakın olduğumuz bir süreçteyiz. 2030 yıllarda temel gereksinimlerimiz için bize artık 2 adet dünya gerekeceğini söylüyorlar bilim insanları. Birşey söylemek gerekli diyorum.

Tamamen haklısın bu konuda. Sen fotoğraf, sinema, senaryo uygulama ve kamera kullanımı eğitimi de veriyorsun atölyende. Çok sayıda öğrencin yetişti bu kurslarda. Bize bu eğitim hakkında da bilgi verebilir misin? Kurs sonunda katılımcılar hangi yetenekleri kazanıyorlar?

Öncelikle fotograf ve sinema olarak görüntüye dayalı bir alan olduğu için temel prensipleri aynı. Öncelikle makina ve kameraların teknik eğitimleri, sonra ışık, kompozisyon, doğru pozlama, alan derinliği, makro, portre, manzara, gece çekimleri ve sokak fotografçılığını temel eğitimde öğretiyorum. Ama özellikle gözün estetik eğitimi de asıl eğitimin en önemli parçası. Mutlaka fotograf çekmeyi temel olarak ögreniyorsunuz. Ama gerisi bol pratik ve yetenek kuşkusuz. Egitimlerime her alandan ve yaştan insanlar katılıyor, doktordan ev kadınına ve ögrenciden profesörüne kadar herkes var bu mozaik içinde. İnsanları isterlerse meslek sahibi de yapıyorum. 10 yıldır sinema ve fotograf eğitimi de veriyorum . Ayrıca özellikle Güneydoğu cografyasına  ‘Gültekin Tetik Sinema ve Fotograf Atölyesi’ olarak  fotoğraf egitimi amaçlı turlar da düzenliyorum. Mardin, Hasankeyf, Midyat ve Nemrut turu var Mayıs ayında. Daha sonra bir sergi ile bu çalışmaları sergileyeceğiz. İnsanlar sanatsal yeteneklerini geliştirme ve sergileme fırsatı bulmanın yanısıra sosyalleşiyorlar da bu gezilerde. Ayrıca farklı coğrafyayı keşfetmek, farklı kültürden insanları tanımak ve önyargılarını törpülemek fırsatını da buluyorlar fotograf sayesinde.

Fotoğrafçılıkla ilgilenmek isteyenlere tavsiyelerin neler olabilir?

Öncelikle uzun yıllar kullanabilecegi kalitede bir ‘raw’ formatında çekebilen makina gerekli. Amacı uygun lensler de önemli. Bunları kusursuz kullanabilmek için bir teknik bir eğitim mutlaka gerekli. Yanlış alışkanlıklar ve gereksiz zaman kaybını göze almak gerekir yoksa. Ayrıca bol bol pratik ve göz eğitimi de şart. Bunun için uluslararası kaliteli fotograf sitelerine bakmak ve iyi fotografları izlemek çok önemli. Bir de sizin gibi bu işi seven insanlarla fotograf amaçlı gezilere çıkıp bol üretmek yeterli. Ama artık digital tabanlı bir iş fotograf ve bu nedenle photoshop eğitimini de mutlaka almak gerekiyor.

Teşekkürler Gültekin, kolay gelsin.

Gültekin Tetik’in fotoğrafları için http://www.gultekintetik.com/

Röportaj: Gazihan Çağlar – Yeşil Gazete

[İstanbul Köşe Bucak] Köprü’de balık

Her ne kadar Ece Ayhan Sirkeci’yi başkent olarak ilan etmiş olsa da benim için gerçek başkent Galata köprüsüdür. Ne de olsa Orhan Veli’nin şiirlerinin, Ara Güler’in siyah-beyaz fotoğraflarının ve Sait Faik’in öykülerinin merkezidir Köprü. Daha Boğaz köprüsü yokken bile Köprü, Galata köprüsüdür, ta Bizans günlerinden beri Şehir’in İstanbul şehri olması gibi. Yolu İstanbul’dan geçen milyonlar için Galata köprüsünde yürümek, durup hayranlıkla eski şehrin siluetine bakmak,  Galata Kulesini eski bir sevgiliyi anar gibi seyre dalmak, gün batımına yakın saatlerde Üsküdar üzerinde yansıyan ışıklara bakarak hayal kurmak ne kadar İstanbul’a aittir.

Galata Köprüsünden bir kez yürüyerek geçmeyen İstanbul’a gittim diyebilir mi?

Peki, Galata köprüsünde bir kez olsun balık tutmayan  kendine İstanbulluyum diyebilir mi?

Galata Köprüsü yenilenirken İstanbullulardan ciddi bir direnç gördü. Can Yücel bir şiirinde Galata köprüsüne yüreğinin dubalarını geniş tutmasını öğütlüyor, asma köprü yapılmasına rıza göstermeyeceklerini söylüyordu. Can Yücel’in isyanına kulak veren olmadı. Eski köprüye hayat veren vapur iskelelerini kaldırdılar, sonra köprü altındaki yukarıda her otobüs geçişte masaları titreyen meyhaneler, nargile kahveleri ve son günlerine tanıklık eden rock barlar geri dönmemecesine ortadan kayboldular. Eski köprünün zamanı dolduğu öne sürülerek çekilip Haliç’in derinliklerine götürülmesini kabullenemeyen bir arkadaşım o günden beri İstanbul’a gelmeyi bıraktı.

Eski Galata köprüsünden geriye çok az şey kaldı: Bir köprüden amaçsızca geçip giden kalabalıklar, bir de korkuluklara dayanıp balık tutanlar. Ben Köprüde balık tutan insanları eski köprüyü yenisine, eski İstanbul’u yeni İstanbul’a bağlayan en kuvvetli bağ olarak görürüm. Olta sallayanları gördükçe zaman İstanbul’da sanki hiç akmazmış duygusuna kapılırım.

Galata Köprüsünde balık tutmanın kendine göre ritüelleri, kuralları vardır ve tabii ki keyfi başka hiç bir şeye benzemez. Köprü balık tutmaya gelen herkesi eşitler. Ne zenginlik/fakirlik kalır balık tutarken ne yaş, ne cinsiyet farkı; balık tutmak hiyerarşiyi yok eder. Kırk yıllık balıkçıyla acemiyi bir arada görürsünüz. Yan yana balık tutarken rekabet de yoktur, kıskançlık da; ama dayanışma vardır, yardımlaşma vardır, hoşgörü vardır.

Siz de çocukken babanızın elinden tutup, ya da okulu kırıp hayta arkadaşlarınızla bir yasak bahçeye girmeye benzer bir hazla veya can sıkıntısına deva aramak maksadıyla hiç Galata Köprüsüne, balık tutmaya gitmediyseniz bu hafta sonu için başka plan yapmayın. Balık tutmak için takım taklavatınız yoksa dert  etmeyin. Köprü’de misinası, iğnesi, kurşunu, fırdöndüsü ile tam bir takım düzebilecek her şey var.

Oltanızı Haliç’in gizemli sularına salıverdiğinizde köprünün kalabalığına karışır, kalabalığın bir parçası oluverirsiniz. Acemiliğiniz kısa bir sürede sorun olmaktan çıkar. Siz de istavriti izmaritten, palamutu kefalden ayırd etmeye başlarsınız. Komşularınızın yardımları ve hatta uyarıları ile kısa zamanda hangi iğnenin hangi balığa uygun olduğunu, hangi balığın hangi yemi sevdiğini  öğrenirsiniz. Oltanızı denizden çekip kısmetinize düşenleri kovanıza doldurmaya başlayınca etrafınıza daha bir dikkatle bakarsanız ne kadar muhteşem bir şehirde yaşadığınızı fark edersiniz. Başka hangi şehirde martılar bu kadar yakınınıza sokulur? Hangi şehirde oltanızı sallarken karşınızda dünyanın en görkemli katedralini, camilerini, saraylarını görürsünüz? Hangi şehirde oltanızı çekerken altınızdan bir gemi geçiverir?

Hiç balık tutamasanız da ne gam! Köprünün Karaköy ayağının Haliç tarafına yürüyün ve bulduğunuz salaş lokantalardan birine oturun. Sizin kısmetinize bu seferlik tabakta kızartılmış olarak gelecektir istavritler. Köprüde balık tutanlara bakarak balığın keyfini çıkartırken yan masalarda oturanlarla eski İstanbul’a, İstanbul’un eski balıklarına dair muhabbet başlatın.

Artık siz de gerçek İstanbullu sayılırsınız.

[Yeşil Sahaf] Termik Santrallara Hayır

0

Aliağa’da, bundan 22 yıl önce Türkiye ekoloji hareketinin en önemli zaferlerinden biri kazanıldı.

6 Mayıs 1990’da, İzmir’den Aliağa’ya kadar 53 kilometrelik yol boyunca on binlerce insan ele ele tutuştu ve bir insan zinciri oluşturdu. Bu eylemden sadece iki gün sonra zamanın Enerji Baklanı Fahrettin Kurt Aliağa Termik Santralı projesinden “çevrecilerin baskısı” nedeniyle vazgeçtiklerini açıkladı.

Bu destansı direniş, elbette bir günlük bir hikaye değildi. Uzun soluklu bir kapanyanın ürünüydü. Yeşiller Partisi İzmir İl Başkanı Savaş Emek insan zinciri çağrısını yaparken “Aliağa’ya burada yaşayan insanlara rağmen santral yapılamaz. 6 Mayıs’tan sonra uzaktan bakanlar da bunu görecekler” demişti. Dediği de oldu.

Mücadelenin önemli isimlerinden biri de zamanın SHP milletvekiili Kemal Anadol’du. Hukukçu bir milletvekili olan Anadol termik santrala karşı hem davalar açmış ve kazanmıştı, hem de hareketin Meclis’teki sesi olmuştu.

Kemal Anadol Aliağa mücadelesini 1991’de kitaplaştırdı. Verso Yayıncılk tarafından basılan kitapta insan zinciri şöyle anlatılıyor:

“6 Mayıs 1990 günü Gencelli, Ailağa, Bakırçay, Ege ve Türkiye tarihi bir gün yaşadı… Binlerce ama binlerce insan kadın, erkek, yaşlı, genç, çocuk kendilerini doğanın yemyeşil ucağına atmışlar. Gencelli köyünün arkasından geçen Foça-Yeni Foça-Gencelli asfaltına sıralanmışlardı. Bu yol Îzmir-Çanakkale yoluna çıkıyordu. Foça’dan başlayan birbirinden güzel koylara inip çıkan asfalt, yukarıda çam ormanı aşağıda deniz arasında gri bir kurdele gibi dolanıp duruyordu.

Yeni Foça’dan sonra Gencelli’nin arkasından geçiyor ve tadımsız güzellikler Horozgediği köyünün karşısında yerini dumana ve medeni kokulara bırakıyordu. Yol sağlı sollu hurdaların. demir-çelik terslerinin arasından geçerek Çanakkale-lzmir sapağına ulaşıyordu. Ana karayoluna çıkınca oklar sağda Ailağa ve Çanakkale’yi. Solda ise Menemen ve İzmir’i gösteriyordu.

Gencelli’den Çanakkale ana karayoluna kadar insanlar elele tutuşarak zincir oluşturmuşlardı. İzmir yönünden gelenlerle birlikte bu zincir uzayıp gidiyor, binlerce aracın arasında kayboluyordu. Zaman zaman tıkanan yolda Egeliler üstlerinde tişört, başlarında şapka Mayıs güneşi altında şarkılar söylüyor, doğaya duydukları sevgiyi dile getiriyorlardı. Asfalt boyunca gidip gelen kamyonetlerin üstünde gitar çalan gençler, başlarında poşularla asfaltta yürüyen köylüler, özel araçlarından inmeden zinciri izleyen yaşlılar, aydınlar, Aliağa’dan gelen petrol işçileri, ellerindeki termik santral karşıtı pankartlarla neşeli sloganlar atan yeşiller, partilerin her kademedeki yöneticileri. Bakırçay belediyelerinin Başkanları, Milletvekilleri, gazeteciler şimdiye dek görülmemiş bir topluluğu oluşturuyorlardı. Aliağa Belediyesinin araçlan asfaltla bir ileri bir geri giderek yapılan anonslarla düzeni sağlamaya çalışıyorlardı. Bu kadar çeşitli; her sınıftan, her yaştan, her boydan, her düşünceden insanın bir araya geldiği salt Aliağa ve izmir’de değil Türkiye’de görülmemişti. Halk 12 Eylül den bu yana ilk kez gücünü gösteriyor, şiddete başvurmadan, hırçınlaşmadan, bağırıp çağırmadan özgür ve kararlı iradesini ortaya koyuyordu. Kısaca insanlar “zincir” oluşturdukları yerde “termık santral” istemiyorlardı.

Bu görkemli ve neşeli kalabalık biraz sonra zinciri bozdu. Gencelli’de zeytin ağaçlan arasındaki tarlalarda “yumak” haline geldi. Bu kez aynı insanlar daha da neşelenerek şarkılar söylüyor, yemek yiyor, çimlerin üstüne uzanıyor, piknik yapıyorlardı. Müzik topluluklarının halkı daha da coşturan konserlerinden sonra akşamüstü herkes bir başka yöne hareket etti. Kimi Yeni Foça ve Foça’da deniz kenarındaki balık lokantalarını doldurdu, kimi aracına binip İzmir’e döndü.

Cumhuriyet tarihinde böylesi anlamlı, kararlı ve neşeli bir topluluk görülmemişti. Bu kadar çeşitli gruptan, sınıftan insan hiçbir zaman bir araya gelmemişti. Ve bu insanların oluşturduğu zincir anlaşılıyordu ki, ‘termik santral’a geçit vermeyecekti…”

22 yıl sonra, İzmirliler bir kez daha, yine bir 6 Mayıs günü , yine Aliağa’da termik santralı durdurmak üzere yollara dökülecek. Geçmişteki kazanımları hatırlamadan, yeni başarılar kazanamayız.

Bu da yeşil sahafınızın bu haftaki özlü sözü olsun.

İyi okumalar, iyi eylemler!

Termik Snatrallara Hayır
Kemal Anadol
Verso Yayınları
1991

(Yeşil Gazete)

Yalınayaklar Koleji’nin hikayesi

Sanjit 'Bunker' Roy

Hindistanlı Sanjit “Bunker” Roy, Ivan Illich’in Okulsız Toplum’undan ve Paulo Freire’nin Ezilenlerin Pedagojisi’nden esintiler taşıyan Yalınayaklar Koleji deneyimini TED seminerleri kapsamında anlattı.

Hindistan’ın Rajastan eyaletinde bulunan Tilonia köyünde kurulmuş bir alternatif eğitim merkezi olan Yalınayaklar Koleji’nin hikayesi 1972 yılına kadar gidiyor. Enerjisini güneş panellerinden sağlayan okulda klasik eğitim yöntemleri ve diplomalar bulunmuyor.

Tilonia köyündeki Yalınayaklar Koleji

Time dergisi tarafından 2010 yılında dünyanın en etkili 100 kişisi arasında gösterilen Roy, okuma yazma bilmeyen köylüler tarafından inşa edilen ve binası Ağa Han mimarlık ödülü alan okulun hikayesini 2011’in Temmuz ayında TED’in Kaliforniya’daki seminerleri kapsamında anlattı.

Konuşmanın tamamını Türkçe altyazılı olarak aşağıda izleyebilirsiniz.

(Yeşil Gazete)

Yaşam Dönüşümdür

Bir yıl önce baharın yaklaştığı bugünlerde aramızdan ayrılan ekolojik yaşam hareketinin öncülerinden, Buğday hareketinin kurucusu Victor Ananias’ın kitabı “Yaşam Dönüşümdür” Doğan Kitap tarafından yayımlandı.Victor Ananias’ın, ekolojik yaşam anlayışını temel alarak hemen her alanda yazdığı makalelerden oluşan kitabı, Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği’ndeki arkadaşları tarafından yayıma hazırlandı. Kitapta Ananias’ın kendi kaleminden yaşam öyküsü; yeni ekonomiden doğa dostu yaşama, an’ı yaşamaktan ölüme kadar yaşamın hemen her alanında makaleleri, el yazsızıyla yazdığı yazıları, çizimleri, fotoğrafları ve hakkında yazılanlar yer alıyor.

Victor Ananias, kurucusu olduğu Buğday Derneği’nin çalışmalarına temel oluşturan “yaşam dönüşümdür” sözünün önemini kitapta şöyle açıklıyor: “… Kendini gerçekten iyi hissetmenin, sağlıklı olmanın, iletişim kurmanın, gelişmenin, topluma faydalı olmanın ve bir çok aradığımız meziyetin en etkin aracı hizmet etmek… Buğday Derneği’nin ‘yaşam dönüşümdür’ sloganı doğru, sevdiğim bir ifade, tamamlayıcısı da ‘dönüşüm, hizmet ile şekillenir’ olabilirmiş.”

Kitabın girişinde yer alan iki önsöz Atlas Dergisi Yayın Yönetmeni Özcan Yüksek ve Açık Radyo’nun kurucularından Ömer Madra tarafından kaleme alındı.

Özcan Yüksek “Sihirli Sepet” başlıklı yazısında Victor Ananias’tan bir masal kahramanı olarak söz ediyor: “Bir adam varmış, ince yüzlü, kara kaşlı, kara gözlü, kısa kesilmiş, kara saçlı, genç bir adam. Koluna taktığı sepetiyle, insanlara gerçek yiyeceğin ne olduğunu anlatır, hasta dünyanın ve onun insanlarının iyileşmesinin yolunu onlara gösterirmiş. Bunu yaparken de, sepetinden çıkarıp uzattığı yiyeceklerin tadına baktırarak iyiliğin tadına alıştırırmış. Bu adamın adı Victor’muş. Bir gün herkesi şaşırtarak ortadan kaybolmuş. Bana sorarsan ey okur, bu masal böyle başladı, ama böyle bitmeyecek…”

Önsöz yazısında Ananias’ı “Hüda-i Nâbit” olarak adlandıran Ömer Madra ise şöyle diyor: “Victor Ananias’a bir “ekolojist” ya da “doğa âşığı” demek, eksiksiz bir tanımlama olmaz. Onu öyle tanımlamak, hem onun kişiliğini, hem de doğa kavramını biraz indirgemek, olduğundan küçük göstermek anlamına gelebilir. Doğa’nın kendisi gibi bir“şey”di o, desek, belki daha doğru olur.”

Kitabı yayıma hazırlayan kendilerine Buğdaygiller diyen arkadaşları ise kitapta onunla ilgili yazdıkları yazıda şunları söylüyorlar: “O, gerçek bir iz bırakandı. Ama bunlar durağan, kalıcı, yok eden izler değildi. Değen, dönüşen ve dönüştüren izlerdi. Son nefesini baharın yeni filizlendiği bir günde verdi. Yeryüzüne bıraktığı son nefes, bugün pek çok cana ilham oluyor.”

(Yeşil Gazete)