Ana Sayfa Blog Sayfa 4776

Ekolojik Anayasa lüks mü?

Kuruyan göller, kaybolan yaşam alanları, değişen su rejimleri, verimli toprakların kaybı, değişen iklimler.  Sınırlı kaynaklarla sınırsız büyümeyi hedefleyen ekonomiler, plansız kentleşme, fosil yakıta dayalı üretim modelleri. Hızla artan atıklar, genetiği değiştirilmiş organizmalar, termik ve nükleer santraller.Ekosistemin kaldırma kapasitesini hiçe sayan üretim ve tüketim modelleri. Bunların karşısında başlangıcında “Bu Anayasa, dünyayı gelecek kuşaklardan emanet aldığı bilinciyle doğayla uyum içinde yaşamaya söz veren Türkiye vatandaşları tarafından yazılmıştır” diyen ve Cumhuriyet’in nitelikleri arasında ekolojik olmasını da sayan bir anayasa’ya lüks mü dersiniz?

Anayasalar, yüzyıllardır insan ile insan arasındaki çatışmayı önlemek için yapılıyor. Son dönemde ise insanın doğa ile çatışmasını önlemek için ekolojik anayasalar gündeme geliyor.

İnsanın yegane hukuk öznesi olduğu bir hukuk sisteminin sorgulanmasıyla beraber doğanın da bir hak öznesi olması savunuluyor. Bir çok hukukçuya göre doğa bir hak öznesi olarak kabul edilemez çünkü doğa kendisini savunamaz, hak talep edemez. Christopher D. Stone,  1972 yılındaki “Should Trees Have Standing? Towards Legal Rights for Natural Objects?  adlı makalesinde şirketlerin ve devletlerin de kendi adına konuşamadıklarını, hak talep edemediklerini söyler ve ayrıca çocukların, kadınların ve siyahların da haklarının olmadığı dönemlerden geçildiğini hatırlatır.

Dünyadaki ekolojik tahribatın ve küresel iklim değişikliğinin yaşanan ve yaşanacak sonuçları göz önüne alındığında doğanın bir hak öznesi olması ve haklarının anayasal güvence altına alınması bir çok anayasada ve sözleşmede yer almıştır. Bir kaç örnek vermek gerekirse Toprak Ananın Hakları Evrensel Beyannamesi, Halkların İklim Değişikliği Bildirgesi, Afrika Halkları Haklar Bildirgesi, Latin Amerika İnsan Hakları Sözleşmesi Ek Protokolü, Ekvador Anayasası, Karadağ Anayasası, Portekiz Anayasası, Fransa Yeşil Şartı, Yeryüzü Şartı, Stockholm Bildirgesi, Rio Deklarasyonu, ve Aarhus Konvansiyonu’nu sayabiliriz. Bunların her biri çok çeşitli toplumsal güçlerin uzun yıllar verdiği mücadeleler sonucu ortaya çıkmıştır

Türkiye’de Ekolojik Anayasa

Ekolojik Anayasa, çevra tahribatını tümden engelleyecek ve sürdürülebilir bir ekonomik ve sosyal yaşama geçişin altın anahatarı olmayacaktır.  Halihazırda Anayasa’da 56. maddede “Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir.Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek Devletin ve vatandaşların ödevidir” yazmaktadır ve  ayrıca yasalarla da bir çok düzenleme mevcuttur. Uygulamada ise yaşam alanlarının tahribini, yok olan türleri, kuruyan gölleri, çevre kaynaklı hastalıkları görüyoruz. Doğanın haklarının anayasal güvence altına alınması kadar bu güvencenin uygulanması için verilen mücadeleler ve kamuoyunun desteği de önemlidir.

Türkiye’de Ekolojik Anayasa ile ilgili tartışmalar 12 Eylül 2010’daki Anayasa referandumu ertesinde başladı. Haziran 2011 seçimlerinden sonra gündeme gelen yeni anayasa yapım sürecine çevre cephesinden müdahil olabilmek için 15 Şubat’ta Ekolojik Anayasa Girişimi başlatıldı. Çevre aktivistleri, hukukçular, milletvekilleri ve akademisyenlerden oluşan imzacı grubunun hazırladığı bir çağrı kamuoyuyla paylaşıldı. Sekreteryasını Yeşiller Partisi’nin üstlendiği Girişim, yeni anayasasının sivil, demokratik ve özgürlükçü olmasının yanısıra ekolojik olması gerektiğini ve doğanın vazgeçilmez, devredilmez haklarının anayasal güvence altına alınmasını savunmak için faaliyet göstermeye başladı.  Bursa, İzmir, Ankara, Tekirdağ, Antakya, Diyarbakır ve Muğla’da çevre aktivistlerinin ve hukukçulularının bir araya geldiği toplantılar düzenlendi.Farklı anayasa çalışma grupları ile iletişimie geçilerek ortak paydalar arandı. 15 Mayıs’ta İstanbul’da bir konferans düzenlenerek tartışamalar somutlaştırıldı ve bir sonuç bildirgesi yayınlandı. Yeni İnsan Yayınevi’nden 2011 yılı sonunda çıkan ve Mahmut Boynudelik’in editörlüğünde hazırlanan kitapta Ömer Madra, Burcu Akyüz, Ayşe Bilge Dicleli, Ayşen Candaş, Yücel Sayman, Mehmet Horuş, Ayhan Bilgen, Yakup Okumuşoğlu, Levent Korkut ve Serkan Köybaşı’nın Ekolojik Anayasa Konferansı’ndaki sunumları yer alıyor. Sunumların yanısıra kitapta Toprak Ana Hakları Evrensel Beyannamesi Taslağı ile Ekolojik Anayasa Konferansı Sonuç Bildirgesi de var. Bu kitap Türkiye’de ekolojik anayasa tartışmalarına dair ilk eser. Latin Amerika’da Bolivya, ekosistem haklarına anayasasında yer veren ilk ülke oldu. Bolivya Anayasası’nı da Ekoloji Kolektifi’nin çevirisiyle Şubat ayında okuyabileceğiz.

Ekolojik Anayasa
Editör: Mahmut Boynudelik
Yeni İnsan Yayınevi
2011

Barış Gençer Baykan

(Daha önce Birgün gazetesinde yayımlanmıştır)

Aliağa’ya termik tehdit belgesel oldu

Amatör belgeselciler Ezgi Yazgülü Öztürk’ün hazırladığı, Cesur Öcal’ın çekimlerini yaptığı Termik Tehdit: Aliağa belgeseli dolaşıma çıktı.

Aliağa’ya yapılmak istenen termik santrallerin hikayesini 1990 yılından, günümüze kadar anlatan belgesel, yöre halkı ve uzmanların görüşleriyle hazırlanmış durumda.

Belgeselin tanıtım yazısı şu şekilde:

6 Mayıs 1990’da 50 km’lik insan zinciri ile ilham veren mücadele bugün de devam ediyor.

Hükümetin 50 yeni kirli enerji planından İzmir’de payına düşeni aldı.

Aliağa için ön görülen 7 termik santralden birinin inşaatı için izin verildi ve santralin sahibi İzmir Demir Çelik çoktan baca kurulumuna geçti.

Bizler İzmir’de ve Türkiye’nin hiç bir yerinde yeni termik santral planları istemiyoruz.

Türkiye Avrupa’da İngiltere’den sonra en yüksek rüzgar enerjisi,İspanya’dan sonra ise en yüksek güneş enerjisi potansiyeline sahip ülke. Yenilenebilir enerjilerle bir başka Dünya mümkün.

Son dönemin yeşil kitapları (8)

Türkiye’nin Ekolojik Ayak İzi Raporu

Doğal kaynaklar üzerindeki baskının niceliğinin ve bunun hangi etmenlerden kaynaklandığının ortaya konması, sürdürülebilir kullanımının ön koşuludur. Türkiye’nin Ekolojik Ayak İzi Raporu, yenilenebilir doğal kaynak kullanımımızı nedenleri ve sonuçlarıyla inceleyereki mevcut eğilimlerin sürdürülebilirliğini sorguluyor.

İnsan faaliyetleri sonucunda ortaya çıkan Ekolojik Ayak İzi,  aynı süre içerisinde üretebileceğimiz doğal kaynak miktarıyla, yani biyolojik kapasiteyle karşılaştırarak, doğal kaynakların kendini yenileme sınırları içerisinde yaşayıp yaşamadığımızı gösteriyor.

WWF-Türkiye’nin Küresel Ayak İzi Ağı (Global Footprint Network) işbirliğiyle, MAVA Vakfı ve Garanti Bankası desteğiyle hazırladığı Türkiye’nin Ekolojik Ayak İzi Raporu, Türkiye’nin mevcut kaynak tüketimiyle ilgili durum analizi yaparken, sürdürülebilir bir gelecek için atılması gereken adımları sıralıyor.

Rapor: Türkiyenin Ekolojik Ayak İzi Raporu.pdf

Genel Ekoloji

Son çeyrek asırda çeşitli toplumlarda ve toplumların değişik katmanlarında çevre-insan etkileşimi yönünde bilinçlenmenin sonucu olarak ekolojiye ilgi artmıştır. Bu, ümit verici bir gelişme olmasına rağmen yeterli değildir. İlgili sorunların çözülebilmesi için bireylerin, çevre ve ekoloji konusunda daha fazla bilgilendirilmesi ve bilinçlendirilmesi gerekmektedir. Genel Ekoloji kitabı, bu konudaki çalışmalara katkıda bulunmak amacıyla, değişik alanlarda uzman bilim adamlarını bir araya getirmenin eksiklikleri azaltacağı ve başarıyı arttıracağı inancıyla, farklı olmanın kalıcı olduğu bilinciyle ve birçok bilineni de yeni bir anlatımla sunma gayretiyle, multidisipliner bir yaklaşımda hazırlanmıştır.

Kitap Temel Ekolojik Kavramlar, Ekoloji ve Adaptasyon, Karasal Ekoloji, Deniz Ekolojisi, Tatlı Su Ekolojisi, Popülasyon Ekolojisi, Komünite ve Ekosistem Ekolojisi, Kent Ekolojisi ve Çevre Kirliliği ve Kontrolü olmak üzere dokuz bölümden oluşmaktadır. Eser, ekoloji ve çevre konularının ele alınacağı yayınlara ve faaliyetlere katkı sağlamasının yanında üniversitelerdeki değişik fakültelerin Zooloji, Botanik ve Biyoloji Bölümleri ile Ziraat ve Orman Fakültelerinde okuyan lisans ve lisansüstü öğrencilerine, biyoloji öğretmenlerine, çevre sorunları ve ekoloji bilimiyle ilgilenenlere de faydalı olacaktır.

Genel Ekoloji
Sabri Gökmen
Nobel Kitabevi
2011

 

Çöp Ekonomisi – Ya Da Atık Dedikleri

Çöp, bugünkü dünyamızda yeni ve dev bir ekonomik sektör oluşturmuştur.

İçerdiği ekonomik değer nedeniyle büyük kârlılıklar yaratan çöp, artık atık olarak adlandırılmaktadır. Atık ve geri dönüşüm kavramları günlük hayatımızın vazgeçilmez kavramları arasına dâhil olmuştur. Attığımız her adımda bir “geri kazanım” ve “geri dönüşüm” reklâmına/afişine rastlamak mümkündür. Bu afişler bizi, yani sıradan çöp üreticilerini geri dönüşüme katkı yaparak “sulak alanları, ormanları ve hattâ bir ağacı kurtarmaya” çağırmaktadır. Oysa, sanayi çöpleriyle kıyaslandığında, evsel çöplerin -sıradan çöp üreticilerinin- dünyayı kirletme oranı milyarda bir bile değildir.

Sıradan insanlara çağrı yapanlar ise kâr ve rekabetle beslenen büyük sanayi kuruluşlarının kurduğu ya da desteklediği vakıflar/kuruluşlardır. Yani aslında, hem evlerindeki tüketim çılgınlığı hem de işletmelerinin faaliyetleri nedeniyle dünyayı en çok kirletenlerdir. Geri dönüşüm/kazanım adına konuşanlar ve kampanyalar düzenleyenler aslında ucuz hammadde, dolayısıyla yüksek kâr peşindedirler. Çünkü, “kârlı geri dönüşüm sektörü”ndeki en makbul maddeler kâğıt, cam, plastik, metaller vb. gibi zahmetsizce yeniden satılabilecek olan ürüne dönüştürülebilen maddelerdir.

Geri dönüşümden en çok bahsedenler, bugün dev ve kârlı bir sektöre dönüşmüş olan “Çöp Ekonomisi”ni de yaratmışlardır. Zamanımızda 4X4 “jeep”inden indikten hemen sonra, yüzsüzce çevrenin ve doğanın kirletilmesinden, geri dönüşümden, yeşil teknolojiden, sürdürülebilir bir ekolojiden bahsedenlere sıkça rastlıyoruz. Sürdürülebilir ekoloji denilen “şey” ise mevcut kâr oranlarının sürdürülmesinden ve korunmasından başka bir şey değildir.

Bu kitap, “atık ve geri dönüşüm kavramları günlük hayatımıza ne nasıl ve ne zaman dâhil oldu? Bu kavramlar ne işe yarıyor? Peki, geri dönüşüm kazanım süreçleri gezegenimizin örtüsü olan doğal hayata ya da yoksullara yararlı olabilecek mi?”

Çöp Ekonomisi – Ya da Atık dedikleri
İsmail Kılınç
Epos Yayınları
2012

(Yeşil Gazete)

“Demokrasi olsa nükleer santral yapılamaz”

“Fukuşima’dan Bir Yıl Sonra” konferansında, dünyanın nükleer enerjiden vazgeçerken Türkiye’de 40 yıldır nükleer karşıtı mücadele olmasına rağmen santral kurulmak istenmesinin demokrasi sorunu ile açıklanabileceği belirtildi.

Bianet’ten Nilay Vardar’ın haberine göre;

“Fukuşima’dan Bir Yıl Sonra: Türkiye’de Nükleer Enerji ve Yenilenebilir Enerji Alternatiflerinin Geleceği” başlıklı konferansta, dünyada ve Türkiye’de nükleer enerjinin durumu tartışıldı.

Friedrich-Ebert-Stiftung Derneği (FES) Türkiye Temsilciliği, Yeşil Düşünce Derneği ve Eurosolar Türkiye’nin düzenlediği, Taksim Point Hotel’de yapılan konferansta, Enerji Uzmanı Arif Künar’ın kolaylaştırıcılığında, Küresel Siyaset ve Kalkınma Bölümü Nina Netzer, Yeşiller Partisi Eşsözcüsü Ümit Şahin konuştu.

Netzer: “Fukişima Almanya için fırsattı”

Netzer, Fukuşima felaketinden sonra Japonya’daki hükümet ve enerji kuruluşlarının meselenin üstünü örtmeye çalıştığını ancak tüm dünyanın nükleerden vazgeçmesini önleyemediğini söyledi.

“Dünyada 443 reaktör vardı, bir yılda 435’e indi. Japonya’da çoğu kapandı. Almanya’da sekizi kapatıldı, 2020’ye kadar kalan dokuzu da kapanacak. İsviçre’de uzun vadede hepsi kapanacak. İtalya’da referandumda halkın yüzde 95’i nükleere hayır dedi.”

“Fukuşima Almanya için bir fırsattı” diyen Netzer, Almanya’nın nükleer enerjiden vazgeçmesinin üç nedeni olduğunu belirtti; “Siyasi sebep çünkü hükümet seçmenlerinin istemediğini biliyordu; sivil toplumun direnci çünkü büyük bir mücadele geçmişi vardı; yenilenebilir enerjinin başarısı.”

Şahin: “ÇED raporu, propaganda metni”

Ümit Şahin, Mersin Akkuyu’da 40 senedir nükleer enerjinin yapılmak istendiğini ve en başında beri büyük bir mücadele yürütülerek bunun engellendiğini söyledi. Ancak 2004’te Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) tekrar başlattığı süreçle Rusya ile doğrudan devletler arası anlaşmayla Rosatom firmasına verildiğini hatırlattı.

Çevre Etki Değerlendirme (ÇED) raporuna göre, 2014-2022 arasında 1200 megavayttan dört reaktör yapılacağını ve her birinin 60 yıllık ömrü olduğunu belirten Şahin, raporun bir nükleer propaganda metni olduğunu belirtti.

Raporda, rüzgar enerjisi için sayılan dezavantajlar arasında “kuşları etkileyebilir” olduğunu ancak nükleer enerji için kaza ve deprem riskinden bahsedilmemesinin bu propagandayı ortaya koyduğunu belirtti.

Şahin, dünyada ilk kez bir ülkenin topraklarında başka bir ülkenin nükleer santraline sahip olacağına dikkat çekerek Rosatom şirketiyle ilgili yolsuzluk ve “nükleer inşaatlarında düşük kalitede malzeme ürettiğine” dair iddialar olduğunu belirtti.

“Projede, Rusya inşa edecek, 60 yıl işletecek, hep yüzde 51’ine sahip olma hakkı var. Türkiye’ye yüksek fiyattan elektrik satacak. Kullanılmış yakıt, yani radyoaktif yakıt Rusya’ya nasıl gönderilecek, kaza durumunda ne olacak ve kim karşılayacak sözleşmede belirtilmiyor.”

“Referandum yapılmalı”

Şahin, hala atık sorunu çözülememiş en riskli enerji modeli olan nükleerin, nükleer silahla da bağlantılı olduğunu belirterek bir deprem riskinin de Fukuşima örneğin gözönünde bulundurularak unutulmaması gerektiğini belirtti.

Demokratik şekilde yapılırsa Türkiye’de nükleer santral yapılmasının çok zor olduğunu söyleyen Şahin, Greenpeace’in yaptığı anketi buna kanıt olarak gösterdi.

“Türkiye halkının yüzde 64’ü nükleer enerji istemiyor, yüzde 86’sı nükleer santrale yakın bir yerde yaşamak istemiyor. AKP’ye verenlerin dahi yüzde 41’i nükleer enerjiye hayır diyor.”

Şahin, iki yıl içinde inşasına başlanmadan nükleer santral ile ilgili bir referandum yapılması gerektiğini söyledi.

Termik santrale karşı çıkanlar yargılanıyor

Yalova Çevre Platformu gönüllüleri, kömür yakıtlı termik santrali yapan şirket tarafından YAÇEP üyelerine açılan davalara iki yıldır katılıyor. Gönüllüler, 6 Mart 2012’de görülen son celsedeki gelişmeleri aktarıyorlar.

Yalova’da kömür yakıtlı termik santrale karşı çıkanlar, İstanbul’da görülen iki ayrı davada aynı gün yargılandı. Toplam 13 celsedir termik santral kuran Aksa Akrilik’in açtığı bu mahkemelere katılan Yalova Çevre Platformu gönüllülerinin davalarından ilki termik santrale protesto amaçlı hazırlanan ve ünlü isimlerin destek verdiği videoyla ilgiliydi. Mahkeme, bilirkişi raporu davalılardan Tema Eski İl Temsilcisi-YAÇEP’in ilk sözcüsü Feride Uyar’a tebliğ edilememesi nedeniyle ertelendi. AKSA’nın o dönem YAÇEP gönüllüleri arasından Bayrı çiftine açtığı 20 bin TL’lik tazminat davasında ise deliller toplandı ve karar aşamasına gelindi. Davalar 10 Mayıs ve 5 Haziran tarihlerine ertelendi.

Çevrecilerin AKSA tarafından yargılandığı gün, ironik bir şekilde Yalova’da İl Genel Meclisi’nde, AKSA’nın termik santralinin Yalova Çevre Düzeni Planı’na işlenmesi talepleri görüşüldü. Yerel meclisler geçtiğimiz yıl, Türkiye’de bir ilk olarak, çevre düzeni planında kömür yakıtlı termik santrallerin kurulmasını engelleyen bir plan notu eklenmesi kararı almıştı. Buna itiraz ederek, şirket menfaatlerini öne sürerek bu plan notunun iptal edilmesini talep eden AKSA Akrilik Kimya AŞ, depremselliği yüksek olan bölgede tüm olumsuz faktörlere ve bunları dile getiren Yalovalılara rağmen, açtığı davalarla imajını sıfırlama pahasına, test aşamasında olan kömürlü santralini istiyor. YAÇEP gönüllüleri ise, siyasetçilerin termik santrale onay vermesi için yargılanmadıklarını söyleyerek, yerel meclislerin termik santrale onay vermesi halinde bunun vebalini taşıyacaklarını dile getirdi.

[email protected]

www.yacep.org

Erzincan’da siyanür sızıntısı iddiası

Erzincan İliç ilçesindeki Çöpler Altın İşletmesi’nde 15-20 gündür siyanür kaçağı olduğu öne sürüldü. Madeni işleten Anagold şirketi, iddiaların asılsız olduğunu savunarak, temizlik sırasında yırtıldığı rapor edilen jeomembranın (sızdırmazlığı sağlayan malzeme) derhal onarıldığını açıkladı. Uzmanlar, membran yırtılmasının her halükârda siyanür sızıntısına yol açtığını öne sürdü.

Genelde “açık ocak” şeklinde işletilen altın madenlerinde altın elde etmek için cevherin siyanürle yıkandığı alanın tabınana önce jeomembran seriliyor. Sızdırmaz zemin görevi yapan jeomembranın üzerine cevher konuluyor, siyanürle cevherin içindeki altın çözülüyor. Cumhuriyet gazetesinden Özlem Güvemli’nin haberine göre, Çöpler Altın Madeni’nde daha inşaat aşamasında membranın doğru şekilde serilmediği, sorunlar çıktığı öne sürüldü. Jeomembranda yaklaşık 20 gün önce de yırtılma meydana geldiği, siyanürün ve altının toprağı sızdığı iddia edildi. Şirket yetkilileri, yırtılan jeomembranın onarılması için çalışıldığını belirtirken, bölgeye kimse sokulmuyor.

Anagold Madencilik Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi’nin Dış İlişkiler Başkan Yardımcısı Yusuf Ziya Yetkiner olayı şöyle anlattı: “Çalışanlarımızdan biri, bir köy muhtarını arayıp siyanürlü toprağın jeomembransız bölgeye döküldüğüne dair bir ihbarda bulunmuştur. İddianın asılsız olduğu ve tamamen bilgi eksikliğinden kaynaklandığı tespit edilmiştir. Bu inceleme sırasında, diğer bir çalışanımız, aglomeratör tesisinde yer alan konveyör bant altında bulunan membranın temizlik yapılırken yırtıldığını rapor etmiş ve derhal tamir edilmiştir. Bu membran yırtığından herhangi bir siyanür solüsyonunun sızması gibi bir durum asla söz konusu olmamıştır.”

Yetkiner, ihbarı yapan çalışanlarını da kamuoyunu paniğe sevk edecek şekilde asılsız ve yanlış bilgilendirme yaptığı için disipline sevk ettiklerini belirtti.

Jeomembranda temizlik olmaz

TMMOB Metalurji Mühendisleri Odası Yönetim Kurulu Başkanı Cemalettin Küçük ise jeomembran üzerine cevher serildikten sonra temizlik yapmanın sözkonusu olmadığını ifade etti. Onlarca metre kalınlığındaki cevher veya sıvının altındaki jeomembrandaki yırtığın gözle görülmesinin mümkün olmadığını iddia eden Küçük, “Yırtık ancak verilen sıvı miktarı ile gelen sıvı arasındaki farktan anlaşılmıştır” dedi. Bu tür tesislerde en büyük tehlikenin siyanürün yeraltına sızması dışında kimyasal işlem sırasında hidrojensiyanür gazının (Hitlerin toplama kampalarında Yahudileri öldürmek için kullandığı gaz) buharlaşması olduğuna dikkat çeken Küçük, “Hidrojensiyanür çok küçük miktarda solunduğunda ani ölümlere, yavaş yavaş zehirlenmelere ve ileride ortaya çıkabilecek bazı hastalıklara yol açıyor. Ayrıca buharlaşan hidrojensiyanür, doğada bulunan ağır metalleri de çözerek başta su olmak üzere besin zincirine giriyor” diye konuştu.

Siyanür sızıntısının, Murat Nehri’ne oradan da Fırat’a ulaşma riski bulunuyor. Nehirlerde toplu balık ölümleri görülebilir. Siyanürün etkisi 3-5 yıl sonra ortaya çıkıyor ve ömür boyu sürüyor.

(http://iguneltr.wordpress.com)

Kola kanser yaptığını kabul etti!

Kolanın gizli formülü değişiyor.

Yeni formülde içeceğe rengini veren metilimidazol maddesi 4 kat daha az olacak. Üreticileri değişikliğe iten, bu maddenin Kaliforniya’da kanserojen maddeler arasına alınması oldu.

Fareler üzerinde yapılan deneylerde, metilimidazolün kansere neden olduğu saptanmıştı. Ancak,, insan sağlığı için tehdit oluşturduğuna dair kanıt bulunmuyor. Yeni formüllü kola Kaliforniya’da satışa sunuldu.

Üretici firmadan yapılan açıklamada yeni ürünlerde bir tat farklı olmayacağı belirtildi.

Coca-Cola ve PepsiCo kola pazarının yüzde 90’ını oluşturuyor.

Askerî mahkeme vicdani reddi tanıdı

Vicdani retçilerin yıllar süren mücadelesinin ardından Malatya Askerî Mahkemesi’nden tarihî bir karar geldi. Muhammed Serdar Delice davasına bakan mahkeme, vicdani ret hakkını din ve vicdan özgürlüğü içinde değerlendiren Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) kararının esas alınması gerektiğini belirtti. Mahkeme öte yandan Delice’nin vicdani ret açıklamalarını ikna edici bulmadı. 24 şubatta tahliye edilen vicdani retçi Delice’yle ilgili Malatya Askerî Mahkemesi’nin gerekçeli kararı açıklandı. Kararda ret hakkının ilk kez 1967 Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi tarafından tanındığı, bu hakkın Avrupa Birliği Temel Haklar Bildirgesi’ne ve Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu kararlarına yansıdığı belirtildi. Son olarak da geçen yıl AİHM’in Yehova Şahidi Bayatyan’ın reddini din ve vicdan özgürlüğü kapsamında değerlendiren kararına atıfta bulunuldu. İç hukukta vicdani ret ile ilgili herhangi bir yasal düzenleme bulunmadığını belirten mahkeme, ancak Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne (AİHS) taraf olduğunu dolayısıyla AİHS’in uygulayıcısı olan AİHM kararlarının, iç hukukta dikkate alınması gerektiğini, bunun “anayasal zorunluluk” ve “ahde vefanın gereği” olduğunu belirtti.

Çevre sorunu ve sendikalar üzerine – Özgür Müftüoğlu

Çevre sorunları genellikle sendikaların ilgi alanlarının dışında kalmıştır. Sendikalar, mücadele alanı olarak belirledikleri üretim sürecinde sermayeye karşı emekçi sınıfın hak ve çıkarlarının mücadelesini verirken, aynı üretim sürecinde emekle birlikte sömürülen doğayı (çevre konusunda hazırlanmış yüzeysel bilgiler içeren birkaç broşürü saymazsak) göz ardı etmişlerdir. Bu nedenle sermayenin doğayı sömürüsünün sonucu olan çevre sorunu sendikaların dışında genellikle sınıfsal perspektifi olmayan çevre örgütlenmelerinin mücadele yürüttükleri bir alan olmuştur.
Sendikaların, çevre sorunlarını göz ardı etmelerinin yanında özellikle yoğun sanayileşmenin neden olduğu çevre sorunlarına karşı yürütülen mücadelelere karşı bir tavır sergiledikleri de görülmüştür. Bu karşı çıkışın nedeni büyük ölçüde çevreyi kirleten sanayi tesislerinin kapatılması ya da başka bir bölgeye taşınmasına yol açabileceği endişesidir. Endişenin kaynağı da elbette işçilerin işini kaybetme olasılığıdır. Emekçileri üretim sürecinde örgütleyen sendikaların emekçilerin işsiz kalmalarına yol açacak bir eyleme girişmeleri sendikaların “Bindikleri dalı kesmeleri” olarak da görülebilmektedir.
Oysa işçilerin işini kaybetme endişesiyle göz ardı edilen çevre sorunları öncelikle sanayi tesislerinin yakınında ikamet eden işçilerin ve ailelerinin sağlığını etkilemektedir. Bu durumda işçiler, iş (ekmek) ile sağlıkları arasında bir tercih yapmak zorunda bırakılmaktadır. İşçilerden yapılması istenilen, özcesi aç kalmak ile zehirlenerek ölmek arasında bir tercihtir. Bu kapitalist sistemin sonucu olan insanlık dışı bir durumdur. Sendikaların bu durum karşısında işçilerin işsiz kalıp açlığa itilmemeleri için sağlıklarını kaybetmelerine yol açacak koşulları görmezden gelmeleri kabul edilemez. Sendikaların üzerine düşe, emekçilerin insanca çalışacağı ve yaşayacağı koşulların yaratılması için mücadele etmektir.
Sendikaların çevre sorununa ilişkin yaklaşımları konusunda son günlerde umut veren gelişmeler de yaşanmaktadır. Bazı sendikalar Dilovası bölgesinde sanayileşmenin insan sağlığını olumsuz yönde etkilediğini ortaya koyduğu ve bunu kamuoyu ile paylaştığı için hakarete ve baskıya uğrayan Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu’nun mücadelesini sahiplenen Onurumuzu Savunuyoruz Hareketini (OSH) desteklemişlerdir. Dilovası bölgesinde yer alan sanayi kuruluşlarının büyük kısmını oluşturan petrokimya ve metal sektöründe örgütlü bulunan Petrol İş Sendikası ile Birleşik Metal İş Sendikası genel merkez düzeyinde OSH’yi desteklemektedir. Ayrıca sanayide örgütlü Teksif ve Birleşik Metal İş Sendikasının Kocaeli Şubeleri de OSH destekçileri içerisinde yer almaktadır.
Daha fazla kâr hırsıyla insan sağlığını hiçe sayan düzensiz sanayileşmenin etkilerini ortaya koyan Onur Hamzaoğlu’ya ve OSH’ye en anlamlı destek Dilovası bölgesinde örgütlü sendikaların oluşturduğu Gebze Sendikalar Birliğinden gelmiştir. Gebze Sendikalar Birliği, OSH ile ortaklaşa olarak 7 Mart akşamı “Sanayileşme, Çevre ve Sağlık” başlıklı bir forum düzenlemiştir. Gebze Sendikalar Birliği dönem sözcüsü ve Çelik İş Şube Başkanı Şerafettin Koç’un açılışını yaptığı ve yönettiği forumda benim yaptığım bir sunumun ardından Onur Hamzaoğlu, Dilovası araştırmasının sonuçlarını ve bu sonuçları kamuoyu ile paylaştığı için uğradığı baskıları Gebze halkıyla paylaşmıştır. Yaklaşık 400 kişinin izlediği forumda büyük çoğunluğunu emekçilerin oluşturduğu Gebze halkı kendilerinin ve çocuklarının sağlığının nasıl bir tehditle karşı karşıya olduğunu öğrenme olanağı bulmuşlardır. Forumda söz alan katılımcıların önemli bir kısmının vurgusu ise sanayileşmenin yarattığı çevre sorunlarına karşı sendikalara mücadele örgütleme çağrısında bulunması olmuştur. Başta Çelik İş Şube Başkanı Şerafettin Koç ve Birleşik Metal İş Sendikası Şube Başkanı Necmettin Aydın olmak üzere birliği oluşturan sendikaların yöneticileri de Kocaeli Belediye Başkanı İbrahim Karaosmanoğlu’ya açtığı davada Onur Hamzaoğlu’ya destek olmak üzere 15 Mart günü Kocaeli Adliyesinde olacaklarını belirtmişlerdir.
Gebze Sendikalar Birliği, düzenlediği bu forumla her şeyden önce emekçilere ve diğer halk kesimlerine kendilerinin ve ailelerinin karşı karşıya kaldığı yaşamsal tehditler konusunda bilgi edinme olanağı sağlamıştır. Bilim insanlarının dahi ortaya çıkarttıkları gerçekleri toplumla paylaşmasından korkulduğu ve bunu engellemek için her yola başvurulduğu bir dönemde Gebze Sendikalar Birliğinin bu çabası son derece anlamlıdır. Umarım diğer sendikal yapılar ve birlikler de Gebze Sendikalar Birliğini örnek alırlar ve emekçilere dayatılan iş (ekmek) ile sağlıkları arasındaki bir tercihe mahkum olmayacakları; insanca çalışıp, insanca yaşayacakları bir dünya için mücadele yükseltilebilir.

 

Özgür Müftüoğlu – Evrensel

Keystone XL’de kazanmaya devam!

Kanada’nın Alberta eyaletinde katran kumullarından elde edilen petrol’ün ABD’nin güney doğusundaki rafineriler taşınması için inşası teklif edilen ve günde 700,000 varil ham petrol taşıması tasarlanan Keystone XL boru hattı projesinin yenilmesinde önemli bir adım atıldı. Yazdan beri ekolojistlerin, yerli halkların ve geniş toplum kesimlerinin kuvvetli muhalefetiyle izin alamayan Keystone XL boru hattı projesinin devam etmesinin önünü açacak bir değişiklik önergesi, dün, ABD Senatosu’ndaki 56 evet’e karşı 42 hayır oyuyla reddedildi. Boru hattını onaylama yetkisini Başkan’ın elinden alıp Federal Enerji Düzenleme Komisyonu’na vermeyi teklif eden önergenin geçmesi için 60 oya ihtiyacı vardı.

Çoğunluğa sahip Demokratik Parti’nin 10 senatörünün de bu konuda Cumhuriyetçilerle birlikte oy kullanmasına rağmen, karbondioksit salımlarının artışının önünü korkutucu bir oranda açarak iklim değişikliğini geri dönülmez bir minvale sokacak ve yerel ekosistemlere ciddi risk arz edecek değişiklik gerçekleşmedi.

Ağustos ve Eylül aylarında, boru hattı projesi onay için Başkan Obama’nın önünde iken ABD yakın tarihinin en büyük sivil itaatsizlik eylemlerine şahit olmuş ve Tar Sands Action eylemleri sırasında nihayi sayı olarak farklı yaş, cinsiyet, sosyoekonomik duruş ve coğrafi bölgelerden 1253 aktivist Beyaz Ev’in önünde gözaltına alınmış, ardından son gün 12 binden fazla protestocu, bazıları omuzlarında temsili borularla, Washington DC sokaklarından Beyaz Ev’e yürümüştü. Obama baskı üzerine Kasım ayında projeyi, iklim değişikliği dahil, çok yönlü olarak değerlendirilmek üzere Dışişleri’ne iade etmişti.

Bunun ardından Kasım sonunda ABD Senatosu’nda Cumhuriyetçilerin ağırlığıyla alınan bir kararla Başkan’ın bu çeşit tasarıları, ulusal menfaatlere aykırı ilan etmediği takdirde iki ay içinde onaylamasını gerektiği yönünde bir düzenleme yapıldı. 18 Ocak’ta Obama, takvimin risklerin tam bir değerlendirmesini mümkün kılmadığı gerekçesiyle tasarıyı reddetmişti. Bunun ardından harekete geçen Cumhuriyetçiler, reddedilmemesi amacıyla Karayolları Bütçesi Kanunu’na eklenmiş bir önergeyle Keystone XL boru hattını Kongre vasıtasıyla gerçekleştirmeye çalıştılar. Önerge, boru hattının hızla inşası kararını halkın tepkisinden korunaklı bir şekilde teknokratlara 30 gün süreli bir takvimle teslim etmesinden öte, boru hattı için daha fazla çevre etki değerlendirmesinin de önünü kesiyordu. Önergeyi kaleme alan ve teklif eden Senatör Hoeven’ın petrol lobisinden 250 bin doların biraz üstünde bağış almış ve bu şekilde önde gelen bağışçısı petrol lobisi olan bir isim.  Boru hattının inşası için çalışan senatörlerin petrol endüstrisinden toplamda 27. 552.302 $’lık yardım aldığı belirtiliyor.

ABD’de son haftalarda yine yükselen benzin fiyatlarının üzerine Cumhuriyetçi Parti’nin başkan aday adayları Başkan Obama’yı daha fazla yerel petrol kaynağı kullanması gerektiği yönünde eleştiriyor, bu şekilde kitle desteği kazanmaya çalışıyorlar. Obama ise petrol fiyatlarına sihirli bir formül olmadığı, buna alışılması ve yenilenebilir enerjiler dahil daha çeşitli bir enerji politikası geliştirilmesi gerektiğini söyleyerek cevap veriyor. Katran kumulları petrolü dahil olmak üzere bu konu yakın zamanda kapanacağa benzemiyor, ve Keystone XL boru hattı hakkında da, şimdilik boru hattının güney kısmını inşa etmek gibi spekülasyonlarla, girişimlerin hala devam edeceği kesin. Ancak, iklim aktivisti Bill McKibben’ın da tespiti üzerine, gerek bu oylama öncesinde ABD Kongresine gönderilen 802 binin üstünde imza ve senatörlere açılan telefonlarla, gerekse Ağustostan beri yılmadan kuvvetlenen geniş tabanlı bir kampanya ile duyarlı geniş halk kesimleri bundan bir yıl önce geçmesine kesin bakılacak bir petrol lobisi yasamasının önünü kestiler. Bu gerçek ABD’de olduğu kadar tüm dünyada iklim değişikliğinin önünü kesmeye çalışan aktivistlere ümit veriyor.

(Yeşil Gazete )