Ana Sayfa Blog Sayfa 4774

Fukushima’dan ders alır mıyız? – Mehveş Evin

Birkaç gün önce Radikal gazetesi, Akkuyu Nükleer santralı için “ÇED” raporu hazırlayan özel şirketin ipliğini pazara çıkardı. Enis Tayman’ın haberine göre, Dokay adlı bu şirket, nükleer santralı “çevreci” ilan etmiş!
Sadece bununla kalsa yine iyi. Dokay, hangi enerji yatırımı olursa olsun, hepsine methiyeler düzen raporlar hazırlamış.
Türkiye’de enerji yatırımlarının hangi laubalilik, cehalet ve üçkağıtla döndüğünü anlamak için mükemmel bir örnek. Üstelik sadece özel şirketler değil, bazı üniversiteler de bu çirkin çarkın bir parçası…


Dün, Fukushima’daki deprem ve nükleer felaketin birinci yıldönümüydü. Necip basınımızda konuyla ilgili çıkan haber sayısına bakıyorum da… “28 Şubat rövanşları-Bölüm x” ile kıyaslandığında hayli zavallı kalıyor!
Oysa dünya medyası, akademiyası haftalardır yazıp çiziyor: Fukushima’dan alınacak dersler nedir? Enerji sektörü ve devletler, hangi adımları atıyor?

Kaza olma riski yüzde 40
Friedrich Ebert Derneği, “Nükleer Enerjinin Sonu Mu?” raporunda, Fukushima’dan sonra alternatif uluslararası enerji politikalarını incelemiş…
Alman Reaktör Güvenliği Kuruluşu’na göre 40 yıldır aktif olan bir reaktörde, öngörülebilen en büyük kazalardan birinin gerçekleşme olasılığı yüzde 0,1.
Dünya çapında ortalama 440 nükleer santralin faaliyette olduğu düşünüldüğünde, önümüzdeki 40 yılda bu santrallerden herhangi birinde bu büyüklükte bir kazanın gerçekleşme olasılığı yaklaşık yüzde 40!
Türkiye’deyse hükümet, Akkuyu gibi fay hattında bulunan yerlere nükleer santral kurma azminden vazgeçmedi. Sinop’ta, Fukushima’da hasar gören santrali işleten şirket TEPCO ile çalışmakta beis görmüyor.
Nükleer enerjiyi “çevre dostu, güvenli ve düşük maliyetli” olduğunu savunanlara gelince… Bu görüşlerin hepsi, bilimsel verilerle çürütüldü.
Her şeyden evvel, bugüne kadar bu tür kazaların ve felaketlerin neden olabileceği maliyetler göz ardı ediliyordu. Nükleer atıkların depolanması ve nükleer reaktörlerin zahmetli demontaj işlemleri gibi konuları da denklemin dışındaydı…

Merkezi devletin nükleer aşkı
Fukushima felaketinden sonra dünyanın en büyük üçüncü ve dördüncü ekonomileri olan Japonya ve Almanya, nükleer enerjiyi kullanımdan kaldırmaya ve gelecekte daha çok “yenilenebilir enerjiler” temelinde büyümeye karar verdi.
Peki Japonya ve Almanya nükleer enerjiye ihtiyaç duymuyorlarsa, neden diğerleri duyuyor?
Wall Street, neden 36 yıldır nükleer tesislere yatırım yapmıyor?
Bu sorunun cevabını raporda buldum:
“Nükleer ekonominin savunuculuğu, sadece iş dünyası ve devlet arasında özel bir ilişkiyi gerektirmez, aynı zamanda özel bir devlet biçimini de teşvik eder.
Nükleer endüstri, kapalı politik sistemlerin olduğu, yani devletin merkezi olduğu, hiyerarşik bir politik sistemin bulunduğu, teknokratik fikirlerin siyasi karar alma süreçleri üzerinde büyük etkisinin olduğu ve toplumu bu süreçlerden dışlama eğiliminin bulunduğu toplumlardaki elverişli koşullardan yararlanır.”
Vallahi inanmam!

DÜNYANIN NÜKLEER’İ

– Nükleer lobi yorulmaksızın nükleer enerjinin canlanışından bahsetse de, olgular açık bir şekilde şunu gösteriyor: Dünyadaki reaktör sayısı, 1989-2011 yılları arasındaki dönemde 423’ten 437’ye çıktı. Bu durum yılda ortalama bir reaktöre bile tekabül etmez.
– Tüm dünya gerçekten nükleer enerji santrali mi inşa etmektedir? Kesinlikle hayır.
UAEK’ye göre, 64 blok inşa hâlinde. İnşa projeleri 14 ülkeye yayıldı: Çin (27), Rusya (11), Hindistan (5) başı çekiyor.
l Nükleer enerji santrali işleten en büyük altı ülkeden birkaçı nükleer silaha sahip ülkeler (ABD, Fransa ve Rusya). Toplam nükleer enerjinin dörtte üçünü üretiyorlar.
– Nükleer enerji santralleri dünya çapındaki elektrik enerjisinin sadece yüzde 13’ünden biraz fazlasını üretiyor. Bu da, birincil enerji ihtiyacının %5.5’ine, küresel enerji tüketiminin%2’sinden biraz fazlasına tekabül ediyor.
– Şu anda nükleer enerji santrallerinin toplam gücü 374.000 MW civarında, ortalama işletim ömürleri 26 yıl.
– Bir nükleer enerji santrali için hazırlık süreci -yapım planlama ile ticari olarak yetkilendirme arasında geçen süre- artık 10 yılın üzerine çıktı. Mevcut nükleer enerji gücünü korumak bile zorlaştı. (Kaynak: F. Ebert Vakfı Raporu, 2012)

Mehveş Evin – Millliyet

Fukuşima’dan bir yıl sonra gelen açık mektup – Hayrettin Kılıç

Fukuşima nükleer felaketinin birinci yıl dönümünde Japon hükümeti ile BM Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (International Atomic Energy Agency-IAEA), hala bu santralden atmosfere, tarım ve yerleşim alanlarına, denize yayılan terabekerel (becquerel) seviyelerine ulaşan yüzlerce radyoaktif izotopun gerçek değerini açıklamıyor. Yalnız Fukuşima felaketinden sonra, santralı işleten tokyo Elektrik Şirketi (TEPCO), Japon hükümeti, IAEA’nın ve nükleer endüstrinin bu kazanın küresel radyolojik, ekolojik boyutlarını saklamak ya da saptırmak için yayımladığı bilgilerin nasıl yanıltıcı olduğunu, 20 Ekim 2011 tarihinde Atmospheric Chemistry and Physicis Discussions, 11, 28319-28394, 2011 dergisinde bağımsız araştırmacılar tarafından yayımlanan “Xenon -133 and caesium-137 releasees into atmosphere from Fukushima Dai-Ichci nuclear power plant. A. Stohi et al” (Fukuşima Daiçi Nükleer Santralı’ndan atmosfere yayılan ksenon-133 ve sezyum-137 miktarları) başlıklı bulgular ve raporlar sonucunda kazanın gerçek boyutları ortaya çıktı. (Raporun pdf dosyası)

Japon hükemeti ile IAEA, bu raporun yayımlanmasına kadar olan ilk sekiz aylık sürede, çevreye yayılan radyasyon miktarını, Fukuşima Daiçi Nükleer Santrali’nin eriyen üç reaktörü ve soğutma havuzlarındaki mevcut kullanılmış atık nükleer yakıt çubuklarının tahmini envanterine göre yapıyordu. Yalnız bu araştırmada Fukuşima’dan 11 Mart 2011 tarihinden itibaren çevreye dağılan,  asal gaz olan ksenon-133 (yarılanma ömrü 5,5 gün) ve havaya karışan sezyum-137 (yarılanma ömrü 30 yıl), yani radyoaktif emisyon karakterleri farklı olan bu iki önemli radyoaktif izotopun 20 Nisan 2011 tarihine kadar atmosferdeki  dağılımını, dünyanın 43 değişik bölgesindeki uluslararası anlaşmalara aykırı olarak yapılan nüklere denemeleri saptama merkezlerinde bulunan 80 dedektörden 1000 değişik ölçüm bilgilerinin analizi sonucu, bu izotopların zaman fonksiyonlu olarak küresel yayılım haritası ve  “Inverse Modeling, Lagrengian Particle Depersion Model, FLEXPART” simülasyonu hesapları ile santralda ilk sekiz haftada çevreye yayılan bu iki radyoaktif izotopun dozları saptanmış durumdadır.

Kazadan sonra yapılan birincil salım tahminleri; TEPCO7nun verilerine dayanarak kazandan önce üç reaktördeki toplan sezyum-137 miktarı 940 peta bekerel, artı dört tane soğutma havuzundaki sezyum 137 için 2 bin 200 peta bekerel olarak veriliyordu. Bu 3 bin 140 peta bekerel ve atık yakıt çubuklarındaki sezyum 137 envanterine dayanarak, kaza sonrası çevreye yayılan radyasyon miktarını sezyum 137 izotopu için Avusturya’daki nükleer araştırma kurumları 66 peta bekerel olarak hesaplamıştı ama Fransa’daki nükleer kuruluşlar bu miktarı 30 peta bekerel olarak hesaplamıştı. Yalnız bu araştırmadan haberdar olana Fransız Nükleer Güvenlik ve Radyasyondan Korunma Kurumu (The Institute for Radiological Protection and Nuclear Safety), yeniden yaptığı açıklamada, hesapladıkları değerlerin kazanın birinci haftasındaki emisyonları içermediğini, yalnızca 21 Mart-15 Temmuz 2011 tarihlerinde santraldan çevreye yayılan sezyum-137 miktarının 27,1 guadrillion bekerel, yani yaklaşık 27,1 trilyon bekerel olarak hesaplamıştı. İronik olan ise Japon hükümetinin santraldan çevreye yayılan sezyum-137 miktarını 10-15 peta  bekerel olarak hesaplamasıydı.

Bu raporda kullanılan “lagrengian particle dispersion model- FLEXPART” diye bilinen simülasyon programı, bugüne kadar yaklaşık 2 bin nükleer silah denemesinden yayılan radyasyonu ve Kapsamlı Deneme Yasağı Anlaşması’na (CTBT) aykırı olarak yapılan denemeleri saptamak için geliştirildi. Fukuşima’dan yayılan sezyum-137 hesaplamaları için 10 Mart 2011 günü öğlen saat 12.00’den 20 Nisan 2011 gece yarısına kadar olana sürede CTBT istasyonlarında her üç saatte bir 50-300-1000 metre yüksekliklerde kaydedilen radyoaktif sezyum-137 ve ksenon-133 ölçümleri kullanılarak yapılan 972 simülasyon sonucu FLEXPART modeli ile Fukuşima’dan yayılan radyasyon miktarı hesaplanmış durumda.

Bu araştırmada, CTBT gözetleme istasyonlarından alınan gerçek ölçümleri, verileri, yani bir metreküp havadaki sezyum-137 ya da ksenon-133 seviyesini  1 mikro bekerel seviyesine kadar saptayabilen dedektörlerin her birinden her 24 saatte 20 bin metreküp hava devirdaim ediliyor ve her saniyede doğal fon dozu 10*8 Bq (0,5 mikrobekerel/metreküp) üstüne çıkan ölçümleri kayıt eden bu dedektörlerin 60 tanesi, her üç saat arayla atmosferdeki sezyum-137 miktarını yükseklik ve zaman fonksiyonlu olarak doğrudan Viyana’daki CTBT merkezine gönderiyor. Bu araştırmada, santraldan 11 Mart-20 Nisan tarihlerinden atmosfere dağılan radyoaktif maddelerin taşınımı üç değişik, yani 1-50, 50-300, 300-1000 metrelik katmana bölerek, kuru havadaki partikül yoğunluğu metreküpte 1990 kabul ederek, 927 simülasyon yapılmış durumda.

Bu ölçümlerden başlayarak, radyasyonun asıl miktarını hesaplamak için geliştirilen FLEXPART simülasyonları ile 20 Nisan 2011 tarihine kadar Fukuşima’dan çevreye yayılan ksenon-133 izotopumun miktarı 16,7 eta bekerel olarak hesaplanmış, yani Çernobil’den yayılan 6,5 etabekerelden üç kat fazla. Ayrıca, bugüne kadar nükleer silah denemeleri dışında nükleer santramdan sızan en büyük radyoaktif asal gaz radyasyonu olarak karşımıza çıkıyor. En önemlisi de ksenon-133 sızıntısı depremden hemen sonra başlamış, yani deprem birinci ünitede tsunami dalgalarından önce büyük hasar yaratmış. Ayrıca, bu reaktörlerde sıkışan kripton-85, karbon-14, iyot-129, iyot-131, ksenon-131 gibi radyoaktif gazlar, 12 Mart’ta gece yarısı saat 00.15 ile sabah 05.30 arasında, yani reaktörlerin patlamalarından önce acil havalandırma vanaları açılarak, türbin binaları da dahil sıkışan gazlar çevreye sızdırılmış.

Ayrıca, bu sıkışan gazların sızdırma işlemleri yapılırken, reaktörlerde meydana gelen yüksek basıncı düşürmek için üç reaktörün ana kazanlarındaki acil havalandırma vanaları açılarak yüksek basınç altındaki hidrojen gazının da santralın ana binalarının içine yayılmasına neden olmuş ve bir saat sonra, yani saat 06.30’da reaktör binasındaki hidrojen patlamasını  tetiklemiş. İki numaralı ünitede patlama, 14 Mart 2011 tarihinde saat 02.00’de olmuş. Ayrıca, 1 Nisan-24 Nisan tarihlerinde 3. ünite mox reaktörünün kazanında yeniden basınç ve ısı yükselmesi gözlenmiş. Bu da hala eriyen yakıtın reaktörün alt binasına düşüp, buradaki fisyon paketçikleri meydana getirdiği sanılıyor.

Bu araştırmanın sonuçları yayımlanana kadar Japon hükümeti ve TEPCO, 4 Numaralı soğutma havuzundaki patlamayı ve yangının radyolojik boyutlarını bugüne kadar hala açıklamadı. Yalnız bu rapordaki ölçümler, 14 Mart 2011 tarihinde saat 21.00’de meydana gelen hidrojen patlaması ve akabinde 19 Mart’a kadar devam eden yangın sırasında çevreye, havuzdaki 2.18×10-18 bekerel (reaktörlerdeki sezyum-137 envanterinden fazla) miktarındaki sezyum-137’nin en az yüzde 1’inin bu havuza soğutma suyu bağlanana kadar çevreye yayıldığı hesaplanmış.

Yine, 20 Nisan 2011 tarihine kadar çevreye yayılan sezyum-137 miktarı 35,8 peta bekerel olarak hesaplanmış (reaktördeki envanter toplam 9,38×10-17 bekerel). Yani, Fukuşima kazasının ilk 41 gününde çevreye yayılan sezyum-137 miktarı Çernobil kazasında yayılan toplam 85 peta bekerel sezyum-137 miktarının yüzde 42’sine ulaşmış. Sezyum-137 emisyonu miktarı 12 Mart 2011 tarihinden 19 Mart’a kadar sürükli artmış ve 14 Mart’ta 12.00 ve 15 Mart’ta 03.00 saatleri arasında 2 Numaralı reaktör ve 4 Numaralı soğutma havuzunda meydana gelen patlamalarda çevreye saniyede 370 Gbq gibi maksimum emisyon seviyesine ulaşmış. Bu ölçümler en büyük patlamanın uranyum ile plütonyum karışımı (Mox) nükleer yakıtı kullanan 3. ünitede meydana geldiği ve radyoaktif serpintilerin 1000 metreye kadar yükseldiği saptanmış, sonuçta 4 Numaralı reaktörün sağutma havuzunda 19 Mart’ta su verilmeye başlanınca emisyon miktarı azalmaya başlamış.

Gözlem istasyonlarındaki ölçümler, veriler ışığında yapılan bilgisayar dağılım haritası ve invers-simülasyon hesaplarına göre, ilk 41 günde yayılan 35,8 peta bekerel sezyum-137 miktarı, patlayan üç reaktör ve soğutma havuzlarındaki sezyum-137 envanterinin ancak yüzde 2’si ve bu süre içerisinde yaklaşık 6,4 tera bekerel sezyum-137, yani toplam emisyonun yüzde 19’u Japonya üzerine, diğer geri kalan yüzde 80’i Büyük Okyanus’a ve 0,77 tera bekerel de diğer ülkelere serpilmiş. İlk sezyum-137 ölçümleri, 15 Mart tarihinde ABD’deki, 22 Mart’ta da Avrupa’daki gözlem istasyonları tarafından saptanmış.

Bu tür araştırmalarda radyoaktif emisyonun yayıldığı noktadan itibaren izotopların yayılma, yüzeysel serpinti simülasyon modellerini yaparken en önemli veri-bilgi, o bölgenin atmosferik basınç donelerinin, yükseklik ve zaman içindeki dağılımının iyi bilinmesi gerekiyor. Bu araştırmada hem Japon hükümetinin verdiği hava roporları, hem de üç saat aralıkla Avusturya hükümetinin merkez meteoroloji istasyonunun, diğer ECMWF, NCEP ve Global Forecast (GFS) gibi bağımsız meteoroloji kurumlarının verdiği meteorolojik bilgiler kullanılarak, özellikle 10-26 Mart tarihlerindeki Japonya’daki yerleşim ile tarım alanlarında meydana gelen radyoaktif bulaşma da hesaplanmış. Bu araştırmanın sonuçlarına göre, Japon hükümetinin verilerinin aksine Fukuşima ve Japonya’nın kuzeydoğusunda ortalama her metrekareye 1000 kilo bekerellik çok yüksek değerlerde sezyum-137 serpintisi olmuş. Eğer reaktörlerdeki patlamalar sonrasında Japonya üzerinde sürekli yağmur yağsaymış, çevreye serpilen radyoaktif partiküllerin miktarı, bu miktardan yüzlerce kat daha fazla olacakmış.

Yine Japon hükümetinin verilerinin aksine bu araştırmaya göre, 11-15 Mart tarihlerinde Fukuşima’dan kuzeydoğu istikametinde Büyük Okyanus’a yayılan radyoaktif bulutlar önce 14 Mart saat 18.00’de daha sonra 18 Mart’ta okyanus üzerinde meydana gelen siklonlar sonucu radyoaktif bulutların güneye sürüklendiği, yani tekrar Japonya üzerine yöneldiğini, 20-22 Mart tarihlerinde Tokyo, Osaka ve diğer büyük kentlerin üzerinden geçen yoğun radyoaktif bulutlar eğer yağmur yağsaydı, 17,7 milyon insanın yaşadığı bu yerleşim alanlarında büyük bir sezyum-137 bulaşması meydana gelecekti.

Küresel yayılım

Fukuşima Nükleer Santralı’nda depremden hemen sonra birinci reaktörün ana koruma kazanında meydana gelen çatlaklar sonucu sızan gazların olan ve 5,5 günde elektron yayınlayarak bozunan radyoaktif ksenon-133 izotopunu Kuzey Yarımküre’ye  15 Mart tarihine kadar yayılmış. Daha sonra meydana gelen tsunami ile iflas eden diğer üç reaktör ve soğutma havuzlarındaki patlamalar sonucu yayılan radyoaktif gazlar, partiküller, Kuzey Amerika kıtasının batı kıyılarına 17 Mart’ta, Avrupa kıtasının batı kıyalarındaki yüksek alanlara da 22 Mart 2011 tarihinde ulaşmış. CTBT istasyonlarından alınan ölçümlerde, Fukuşima’dan yayılan radyasyon bulutları Kuzey Yarımküre’yi 22 Mart tarihinde tümüyle çevrimlediği, Güney Yarımküre’ye, hatta kutup bölgelerine dahi yayıldığı saptanmış. Kazanın daha ilk haftasında Japonya’nın kuzeydoğusundaki bölgelerde, Çernobil ve Beyaz Rusya’daki bölgesel bulaşmanın çok üzerinde, yani ortalama her metrekareye 1000 kilo bekerel değerin üzerinde yüzeysel sezyum-137 bulaşması ölçülmüş.

11 Mart 2011 tarihinde Japon yerel saati ile 14.46’da deprem olmuş ve elektrik üreten üç reaktör otomatik olarak durmuş. Santral dışından gelen elektrik, şebeke devre dışı kalınca dizel jeneratörler devreye girmiş. 50 dakika sonra gelen tsunami dalgaları, dizel jeneratörleri bozarak reaktörlere elektrik enerjisi kesilerek, acil soğutma sistemi iflas etmiş. Üç reaktördeki ana soğutma sistemindeki su hızla kaynarak buharlaşmış ve reaktör içerisindeki su seviyesi düşerek çok yüksek derecede (1000 C üzerinde) ısınan yakıt çubuklarındaki eriyen zirkonyum su buharı ile reaksiyona girmesi sonucunda büyük miktarda ortaya çıkan hidrojen gazı reaktörlerdeki basıncın hızla yükselmasine neden olmuş. Reaktörlerin ana koruma kazanının içinde bir hidrojen patlamasını önlemek için acil havalandırma vanları açılmış ama reaktör binasına yayılan hidrojen gazı hava ile temasa geçince üç reaktör binasında ve 4 Numaralı soğutma havuzunda patlamalar neden oluyor.

Ayrıca, 1 Numaralı ünitedeki patlamanın, reaktörün altındaki baskılama kısmında olduğu sanılıyor. Kaza sırasında bakım-onarımı yapılan 4 Numaralı reaktörden çıkarılan henüz yanma ömrünü bitirmemiş hala 2 megavatlık enerji üreten taze nükleer yakıt, bu havuzun soğutma suyunun iflası sonucu reaktörlerin içinde olduğu gibi hidrojen patlaması meydana gelmiş. Yani, sonuçta dört adet hidrojen patlaması meydana gelmiş.

Fukuşima kazasından sonra atmosfere yayılan, çevreye serpilen radyoaktif gaz ve partiküllere ek olarak 21 Mart ile 30 Nisan arasındaki sürede reaktörleri soğutma işlemleri sırasında yalnızca 4,720 tera bekerel sezyum-137 ve iyot-131 izotoplarını içeren su denize boşaltılmış. Bugüne kadar denize boşaltılan radyoaktif izotopların miktarı 15.000 trilyon bekerel olarak hesaplanıyor. TEPCO’nun 5 Nisan 2011 tarihinde yaptığı açıklamada, bölgedeki denizde ölçülen metreküpteki iyot-131 miktarı, normal seviyeden 15 milyon daha fazla olan 800 bin bekerel olarak saptanmış. Yine aynı tarihte, İberaki Balık Kooperatifi’nin tarafsız bilim insanlarına yaptırılan ölçümlerde, yöresel balıklarda radyoaktif bulaşmanın değerleri 4 bin 80 iyot-131 ve 526 bekerel sezyum-137 olarak saptanmış. Normal deniz suyundaki sezyum-137 miktarı ise litre başına 0,003 bekerel olarak bulunmuş.

Bugün eriyen üç reaktörde 1000 ton erimiş halde nükleer yakıt ve soğutma havuzlarında 375 bin ton atık yakıt demeti var. ABD Harisbur’daki Three Mile Island Nükleer santralı’nda 1979 yılında meydana gelen reaktör erimesinden sonra erimiş yakıtın tahliyesinin 14 yıl sürdüğü göz önüne alınırsa, Fukuşima’daki temizleme işlemlerinin maliyetini hiç kimse hesaplayamıyor ama yalıtım çalışmalarının en az 50 yılı alacağı ortaya çıkıyor.

2011 yılının Mart ayı itibariyle Japonya’da üretilen 1000 teravat/saat elektrik enerjisinin kaynaklara göre dağılımı şöyle: 130 teravat/saat petrolden, 260 teravat/saat kömürden, 280 teravat/saat doğalgazdan, 88 teravat/saat jenilenebilir kaynaklardan ve 264 teravat/saat de 54 adet nükleer reaktörden… Fukuşima felaketinden bir yıl sonra ortaya çıkan gerçek de şöyle: 11 Mart, 2012’de Japonyadaki  54 reaktörden 51’i hala kapalı olacak ve elektrik enerjisi üretemeyecek, bugün için geri kalan üç adet reaktörde ortalama yüzde 10,3 kapasitede çalışıyor, yani bugün Japonya’da nükleer santrallerde bir yildir elektrik üretilmiyor ama yıllardır “Türkiye’de nükleer santraller kurulmazsa karanlıkta kalacağız veya endüstrimiz gelişmeyecek” diye insanımızı tehdit eden bilim insanları ile politikacıların aksine bugün Japonya ne karanlıkta kaldı ne de endüstrisi iflas etti.

 


 

Prof.Dr. Hayrettin Kılıç

İstanbul Aydın Üniversitesi Bilim Kurulu Uyesi.

 

 

 

Kaynak. “Xenon-133 and caesium-137 releases into the atmosphere from the FukushimaDai-ichi nuclear power plant: determination of the source term,atmospheric dispersion, and deposition. A. Stohl1, P. Seibert2, G. Wotawa3, D. Arnold2, 4, J. F. Burkhart1, S. Eckhardt1C. Tapia5, A. Vargas4, and T. J. Yasunari6”

1NILU – Norwegian Institute for Air Research, Kjeller, Norway

2Institute of Meteorology, University of Natural Resources and Life Sciences, Vienna, Austria

3Central Institute for Meteorology and Geodynamics, Vienna, Austria

4Institute of Energy Technologies (INTE), Technical University of Catalonia (UPC), Barcelona,

Spain

5Department of Physics and Nucelar Engineering (FEN),Technical University of Catalonia

(UPC), Barcelona, Spain

6Universities Space Research Association, Goddard Earth Sciences and Technology and

Research, Columbia, MD 21044, USA

 






 

 

 

[Haber-Galeri] Nükleer Karşıtları Ankara’da da sokaktaydı

11 Mart 2011’de meydana gelen Fukuşima Faciası sonrasında hayatını kaybedenleri anan ve nükleer enerjinin kullanımına son verilmesi isteyen nükleer enerji karşıtları tüm Dünya’da olduğu gibi Ankara’da da sokaktaydı.

Eşitlik ve Demokrasi Partisi ile Yeşiler Partisi öncülüğünde biraraya gelen Ankaralı nükleer karşıtlarına, Küresel Eylem Grubu, Greenpeace, Almanya’da Dr Angelina Clausseea ve International Physiams for the Prevention of Nuclear War adına da Dr Alper Öktem destek verdi.

Esat Dörtyol’da buluşan nükleer karşıtları, buradan Kuğulu Park’a yürüdü ve orada bir basın açıklaması gerçekleştirdi.

Açıklamada;

“Hükümete soruyoruz: Kapalı kapılar ardında Rusya ile bu nükleer anlaşmasını yaparken bize sordunuz mu? Siz sormasanız da biz haykırıyoruz: Ne Akkuyu’da ne de Sinop’ta nükleer santral istemiyoruz  ve insanların, gelecek kuşakların ve diğer bütün canlıların yaşam haklarını yok sayan bu santrallerin inşa edilmesine hiç bir şekilde izin vermiyoruz.Ve hükümetin derhal nükleer sevdasından vazgeçmesini ve nükleer planlarını iptal etmesini talep ediyoruz.

Bu gidişata dur demekte karalı olan bizler, nükleere karşı hem yerel hem de küresel bir mücadelenin zorunlu olduğuna inanıyoruz.” denildi.

Fotoğraflar: Filiz Özdemir

İzmir’de nükleer enerji karşıtı eylem

İzmir’de,  bir araya gelen sivil toplum örgütleri ve nükleer karşıtları, Fukuşima Nükleer Santrali kazasının yıldönümünde nükleer karşıtı eylem yaptı.

Japonya’da geçen yıl meydana gelen deprem ve Fukuşima Nükleer Enerji Santrali’nde oluşan sızıntının 1. yıl dönümü dolayısıyla Cumhuriyet Meydanı’nda düzenlenen protesto gösterisinde konuşan NKP sözcüsü Talat Canpolat, felaketin yıkıcı sonuçlarının insanlığın hafızasına kazandığını söyledi.

Türkiye’de nükleer enerji santrali kurulmaya çalışıldığını ifade eden Canpolat, gelişmiş ülkelerin nükleer enerji politikalarını gözden geçirerek askıya aldığını ve iptal ettiğini söyledi.
Canpolat, nükleer enerji yerine rüzgar, güneş, jeotermal gibi yenilenebilir, temiz ve çevreci enerji kaynaklarına önem verilmesini istediklerini ifade etti.

Daha sonra, grup, Cumhuriyet Meydanı’ndan 1. Kordon’a kadar el ele tutuşarak, slogan atarak protestoda bulundu.

[Yazı Dizisi] Suriye: İklim Değişikliği, Kuraklık ve Toplumsal Tedirginlik ~1~

İklim Değişikliği’nin insanlığın karşılaştığı en büyük tehdit olduğu yıllardır bilinir, söylenir. ABD kıyılarında haritadan silinen kasabalara, Pakistan’da seller altına kalan milyonlara, Avrupa’da binlerce kişiyi öldüren soğuk kışlara giderek daha fazla tanık oluyoruz, bunların İklim Değişikliği’yle nasıl doğrudan bağlantılı olduğunu her geçen gün daha da iyi anlıyoruz.

Peki ya ilk bakışta İklim Değişikliği’yle hiç ilişkisi yokmuş gibi görünen olaylar?

Arap Baharı’nın köşe başlarından Mısır’da yaşanan “devrim”in İklim Değişikliği’nin ikiz kardeşi olan “Petrol Zirvesi”yle ilişkisini Yeşil Gazete’de daha önce irdelemiştik. Bu defa da Suriye’de bir iç savaş halini almış olan çatışmaları İklim Değişikliği ve bunun sonucu olan kuraklıkla doğrudan ilişkisini inceleyen çok önemli bir yazıyı ele alıyoruz.

Francesco Femia ve Caitlin Werrell ‘nin ThinkProgress.org da yayımlanan makalelerini Tuğçe Tuğran‘ın çevirisiyle sunuyoruz.

Yazının ikinci bölümünü de yarın Yeşil Gazete’de okuyabilirsiniz.

Durukan Dudu

NOAA raporuna göre insan kaynaklı iklim değişikliği, Akdeniz havzasında son yıllarda daha sık görülen kuraklıklarda önemli rol oynuyor. Yukarıda Akdeniz Havzası haritasındaki kırmızı ve turuncu bölgeler, incelenen 1971–2010 döneminde, karşılaştırma dönemi olan uzun vadeli 1902–2010 arası ortalamaya göre daha kurak kışlar yaşayan bölgeleri işaret ediyor.

Genel anlamda Suriye’de yaşanan toplumsal gerginlik, şiddet dolu ve baskıcı bir rejime başkaldırı ve bu yılın başında Tunus’da tetiklenen değişim dalgasına bir cevap niteliği taşıyor.

Ama hikâye bundan ibaret değil.

Son yıllarda Suriye bir dizi önemli sosyal, ekonomik, çevresel ve iklimsel değişiklik yaşadı ve bütün bunlar vatandaşla hükümet arasındaki ilişkiyi kötü yönde etkiledi, muhalefetin elini güçlendirdi ve Esad rejiminin meşruiyetini geri dönülmez biçimde yaraladı. Eğer uluslararası camia ve Suriye’nin gelecekteki politikacıları ülkede yaşanan krizin altında yatan etkenleri ele almak ve bunlara çareler bulmak istiyorsa, sözünü ettiğimiz bu değişikliklerin ortaya konması ve daha iyi anlaşılması gerekecek.

Her şey durup dururken mi oldu?

Yabancı uzmanlar Suriye’de yaşanan başkaldırıyı Ortadoğu’nun ‘sürpriz’i olarak yorumladılar, böyle bir gelişmeyi kimse beklemiyordu. Birçokanalist, ilk gösterilerin başlamasına günler kala, Esad hâkimiyetindeki Suriye’nin ‘Arap Baharı’ndan etkilenmeyeceğini öne sürüyordu. Fakat dikkatlice bakan herkes için, ülkede yaşanan toplumsal gerginliğin işaretleri yüzeyin hemen altında duruyordu. Ama bu işaretler, var oldukları ve tespit edildikleri halde, çoğunlukla görmezden gelindiler.

Su kesintileri, bereketsiz mahsuller ve göç

2006-2011 yılları arasında Suriye topraklarının %60’ı, bir uzmanın tabiriyle “insanlık Bereketli Hilal olarak adlandırılan bölgede binlerce yıl önce tarım yapmaya başladığından beri yaşanan en uzun ve en yıkıcı kuraklığın” kurbanı oldu. Geçen yılın ‘Felaket Risklerini Azaltma konusunda Küresel Değerlendirme Raporu’ (GAR) içinde yer alan özel bir durum analizine göre, tarımdan geçinen Suriye halkının en savunmasız kesimi ve özellikle kuzeydoğu vilayeti Hassakeh (güneydekiler de buna dahil), %75 oranında bereketsiz mahsul aldı. Kuzeydoğu’da hayvancılıkla uğraşan insanlar hayvanlarının %85’ini kaybettiler ve bu durum bir milyon üç yüz bin insanı etkiledi.

Felaketin insani ve ekonomik boyutu inanılmaz derecede büyük. BM ve IFRC raporlarına göre 2009 yılında sekiz yüz binden fazla Suriyeli kuraklık yüzünden gelir kaynağının tamamını kaybetti. Yukarıda bahsedilen GAR raporu 2011 yılında kuraklık yüzünden ‘açlık tehlikesi’ yaşayan Suriyeli sayısının bir milyon civarında olduğunu tahmin ediyordu. Aşırı yoksulluktan etkilenenlerin sayısı ise daha da fazlaydı; geçen yılın BM raporuna göre iki ila üç milyon.

Bu yaşananlar çiftçilerin, hayvancılıkla geçinen insanların ve dolaylı olarak tarıma dayalı bir hayat yaşayan herkesin büyük kitleler halinde kırsal alanları terk edip şehirlere göç etmesine sebep oldu. Geçtiğimiz Ocak ayında, alınan bereketsiz mahsulun (özellikle Halep biberi) ardından, Halep şehrinin hemen dışında yaşayan iki yüz bin köylünün şehre akın ettiği belirtildi. 2010 yılının Ekim ayında New York Times, BM raporunu gündemine taşıdı: Daha önceki yıllarda şehre göç eden yüz binlerce insanın üzerine, sadece 2010 yılında köyden kente giden aile sayısının elli bin olduğu tahmin ediliyordu. Bu yeni göç dalgası ABD’nin 2003’teki işgalinden beri devam eden Irak’lı mülteci akınıyla boğuşan Suriye şehirleri için fazladan yük, daha da gergin ve dışlanmış bir kent nüfusu anlamına geliyordu.

İklim değişikliği, doğal kaynakların kötü yönetimi ve demografi

 

Suriye tarım alanlarının iflası, iklim değişikliği, doğal kaynakların kötü yönetimi ve nüfus özellikleri gibi faktörlerin de aralarında olduğu birçok

değişkenin son derece karmaşık bir biçimde etkileşmesinden kaynaklanıyor.

Geçen Ekim ayında ‘Journal of Climate’ dergisinde yayınlanan NOAA çalışması, yakın zamanda Akdeniz ve Ortadoğu’da meydana gelen uzun kuraklık dönemleriyle iklim değişikliği arasında bağlantı olduğunu açık ve güçlü kanıtlarla ortaya koydu. Çalışma aynı zamanda iklim değişikliğinin gözlemlenen etkileri ve iklim modellerinin gelecek öngörüleri arasında endişe verici benzerlikler buldu. IFPRI tarafından yakın zamanda geliştirilen iklim değişikliği modeli buna bir örnek oluşturuyor: model, küresel sera gazı emisyonlarının mevcut seviyelerde devam etmesi halinde, Suriye’deki yağmur suyuna bağımlı ekinlerin 2010 ve 2050 arasında yüzde 29 ila yüzde 57 oranında azalacağını öngörüyor.

Bu sorunlar, kötü yönetimle birleşerek daha da büyüyor. Kendi uzmanları hariç, çoğu uzmana göre Esad rejimi, ülkenin doğal kaynaklarının kötü yönetimi ve başıboş bırakılmasından sorumlu, bu da yaşanan kuraklık ve çölleşmeyi daha da artırıyor. Göreceli bolluk dönemlerine dayalı kısa vadeli değerlendirmeler yapan hükümet, çok fazla suya ihtiyaç duyan pamuk ve buğday üretimi teşvik etti ve verimsiz sulama yöntemlerini destekledi. İklim ve insan kaynaklı susuzlukla karşı karşıya kalan çiftçiler, su ihtiyaçlarını karşılamak için yer altı sularına yöneldiler. Suriye Ulusal Tarım Merkezi’nin belirttiğine göre, ülkedeki kuyu sayısı 1999’da yüz otuz beş bin iken, 2007’de iki yüz on üç bin oldu. Bu da yer altı su seviyelerinde ciddi düşüşlere ve kalan su rezervlerinin kalitesi konusunda ciddi endişelere sebep oldu. Bunlara bir de hızla artan nüfus ve aşırı otlatma eklenince çölleşme daha da arttı. Bir zamanların verimli toprakları toza dönüştükçe, çiftçilerin de seçenekleri azaldı: ya başka yere gideceklerdi, ya kalıp açlıkla mücadele edeceklerdi ya da değişim isteyeceklerdi.


Yarın: Siyasal gerginliği iç göç mü tetikledi? Muhalefet tarım topraklarından mı çıktı? Suriye bu sorunları nasıl aşabilir?

(Yeşil Gazete)

Tuğçe Tuğran – Durukan Dudu





Lisede Nazım Hikmet şiirine yasak

Ankara İncirli Lisesi’nde duvar gazetesi hazırlayan öğrenciler okul yönetiminin yasağıyla karşılaştı. Yasağın nedeni ise duvar gazetesinde Nazım Hikmet şiirinin bulunması.

BirGün’den Burcu Cansu’nun haberine göre, Ankara İncirli Lisesi öğrencileri, duvar gazetesi hazırlayarak, gündeme dair yazılar, şiirler, gazete kupürleri yayınlamak istediler. Dönem başında öğrenciler tarafından İncirli Lisesi’ne Öğrenci Temsilci Kurumu Başkanı seçilen Emre Akbal duvar gazetesinde Nâzım Hikmet’in olması gerekçe gösterilerek gazetenin kaldırıldığını söyledi.

Geçtiğimiz günlerde BirGün’de yer alan bir habere göre, Kartal Milli Eğitim İlçe Müdürlüğü’nün İstanbul Kartal’daki devlet liselerine, Ermeni düşmanlığını körükleyici, ırkçı ve ayrımcı ifadeler içeren bir kitabı ücretsiz dağıttığı öğrenilmişti. Yunus Zeyrek imzalı Ermeni Sorunu’nu konu edinen ‘Bu Dosyayı Kaldırıyorum’ kitabı okullarda ücretsiz dağıtılırken, Nâzım Hikmet’in okullara girmesi yasaklanıyor.

‘Yayınlarsak başımız yanar’

Tüm öğrencilerle birlikte duvar gazetesi hazırladıklarının söyleyen Emre Akbal, duvar gazetesini İncirli Lisesi Müdürü İbrahim Fırtına’nın bütün panolardan kaldırdığını söyledi. Okul Müdürü Fırtına’nın prosedürün böyle olduğunu, “her şeyi yayınlamayız başımız yanar” dediğini ifade eden Akbal, Okul müdürünün duvar gazetesinden ISBN istediğine değindi. Akbal, “Uluslararası Standart Kitap Numarası” anlamına gelen ISBN’nin gazetelere verilmediğini belirtti.

Okul yönetiminin değerlendirme toplantısına katıldığını dile getiren Akbal, toplantıda şunları ifade ettiğini açıkladı: “Gazete taslaklarını ilgili Müdür Yardımcısı Cemal Erdoğan ve Edebiyat kulübümüzden sorumlu öğretmenlere gösterdik. Edebiyat kulübü karar aldı. Daha sonra Edebiyat kulübünden sorumlu öğretmenler Nâzım Hikmet’i edebiyat köşesinden kaldırmamızı ve siyaset yapmamamızı söylediler. Asıl siyaset Nâzım Hikmet’i astırmamaktır. Biz İncirli Lisesi öğrencileri olarak bu ülkenin değerlerine sahip çıkmaya kararlıyız”.

Tüm Dünya’da on binler nükleere hayır dedi

Japonya’da geçen sene 11 Mart günü yaşanan hazin deprem ve ardından Fukuşima’da başlayan kontrolden çıkmış büyük nükleer kazalar silsinin yıldönümünde tüm dünyada duyarlı insanlar, aktivistler ve Yeşil siyasi partiler felaketi andılar.

Anma ve protestoların en büyüklerinden biri Japonya’nın başkenti Tokyo’da

Tokyo'da 45 bin kişi nükleere hayır dedi
Tokyo'da 45 bin kişi nükleere hayır dedi

yapılan ve 45.000 kişinin katıldığı eylemdi. Son 30 yılda giderek daha fazla nükleer enerjiye bağımlı bir hâle gelmiş olan bu dünyanın termonükleer saldırı mağduru tek ülkesinde, felaket üzerine insanlar nükleerin tehlikesini bir daha unutmayacak şekilde hatırlamış bir dayanışma ile nükleer enerjiden uzaklaşma çağrısı yaptılar.  Vatandaşlar, hükümetin ülkedeki 2’si hariç hepsi şu anda devre dışında olan 54 ticari reaktörü tekrar devreye alabilmek için yerel yönetimlere baskı yapmasını da protesto etti. Daha önce, hükümet yerel nüfusun onayı olmadan hiçbir reaktörün çalışmayacağını açıklamıştı. Şu anda çalışan 2 reaktörün de mecburi stres testleri içi devre dışı kalmasıyla çok muhtemelen bu yaz ülke nükleer enerjiden elektrik üretmez olacak ve toplum enerji politikası hakkında ciddi bir tartışma içinde.

Kayda değer diğer bir büyük eylem ise Fransa’da yaklaşık 60.000 kişinin ülkenin nükleer sanayi tesislerinin en yoğun bulunduğu bölgesi olan Rhône Vadisi’nde Lyone ve Avignon şehirleri arasında 230 km uzunluğunda bir insan zinciri oluşturmasıydı. 230 kilometre, Fukuşima ile Tokyo arasındaki mesafeye tekabül ediyor. Nükleerden Çıkış (Sortir du nucléaire) ve Greenpeace dahil yerel ve ulus-ötesi birçok organizasyonun da çağrıcıları arasında bulunduğu onbinlerce kişilik eylem, yaklaşan başkanlık seçimleri öncesi Fransızların, nükleer enerjiden vaz geçmemekte ısrarlı olan merkez sağ hükümete çok

Yeşiller'in Fransa Başkan adayı Joly ve AP milletvekilleri insan zincirinde 60.000 arasında
Yeşiller'in Fransa Başkan adayı Joly ve AP milletvekilleri insan zincirinde 60.000 arasında

net bir mesaj vermelerine vesile oldu. Fransız Yeşiller partisi Europe Écologie – Les Verts de eyleme çok yoğun destek verdi ve yaklaşan seçimlerde partinin başkan adayı Eva Joly yanısıra AP Yeşiller gurubu üyeleri José Bové, Michèle Rivasi ve Yannick Jadot ile Senatör Dominique Voynet de eyleme katılanlar arasında idi. Fransa’da Yeşiller, net bir nükleerden çıkış yasası dahil, yakın zamana kadar nükleer enerjiden çıkışı savunan tek siyasi güç iken Fukuşima sonrası ve başkanlık seçimi müzakereleri dahilinde Sosyalist Parti de nükleer enerjiden uzaklaşmayı kabul eder bir tavır aldı. Çağrıcılar, on binlerin çağrısına karşın, seçimlere birkaç hafta kala, adayların artık vatandaşların taleplerini görmezden gelmeye hakkı olmadığını söylediler; adayların, sivil ve askeri tüm nükleer güçten vazgeçmek için bir takvim hazırlamaları, hemen yaşlanan tüm reaktörleri kapamaları, Avrupa Güç Reaktörü (EPR) programını sona erdirmeleri, ve enerji dönüşümü için çözüme girişmeleri gerektiğini, çok açık olan gerçekten artık ders almaları gerektiğini açıkladılar.

Diğer bir anlamlı anma ise nükleer çağın ilk başladığı Şikago Üniversitesi kampüsünde, insan eliyle gerçekleştirilen ilk nükleer reaksiyonun zemininden birkaç adım uzakta, kendisi de nükleer karşıtı bir aktivist olan İngiliz heykeltıraş Henry Moor‘un Nuclear Energy isimli bronz heykelinde yapılan anma idi. ABD’nin en yoğun

Nükleer teknolojinin beşiğinde de nükleer çağ bitsin dendi
Nükleer teknolojinin beşiğinde nükleer çağ bitsin dendi

nükleer reaktör ve nükleer atık konsantrasyonuna sahip olan Illinois eyaletinde nükleer enerjiden vazgeçilmesi için çabalayan Nükleer Enerji Bilgi Servisi (NEIS) kuruluşu çağrısıyla yapılan anma ve protestoya birçok Japon vatandaşı da katıldı. Nükleer enerjinin ve nükleer silahların birbirinden ayrılamaz ilişkisini hatırlatan bu noktada yapılan anmada konuşan son senesini Fukuşima mağdurlarına yardım ile geçiren aktivist Amamiya Karin, Fukuşima’daki felaketin insani boyutlarını, çocuklarını radyasyonlu sütleriyle emziremedikleri için çocuklarınca darılınan anneleri, radyoaktif serpintideki belirsizlikle yardımların dağıtımında uğranan adaletsizliği, mülk sahiplerinin ve yardım alanların, alamayanların arasındaki gerginlikleri, barlarda asılı biranın radyasyona iyi geldiği reklamlarını anlattı. Konuşmacılardan Prof.  Norma Field ise nükleer silahların ve nükleer teknolojinin, daha önce icad edilen tüm teknolojilerin ve silahların aksine, her hangi bir deneyimsel veya hayat içinden çıkma temeli olmaksızın tamamen insan tahayyülünün tasarısı olduğundan, bunun büyük bir kırılma olduğundan bahsetti.

İsviçre ve Almanya’da yine binlerce kişinin katıldığı ve reaktörlerin hemen kapatılması çağrısında bulunan yerel eylemler yapılırken, Avrupa’nın ve dünyanın yüzlerce kentinde birbirinden bağımsız nükleer karşıtı etkinlikler düzenlendi. Türkiye’de de İstanbul, Ankara ve İzmir‘de Yeşiller Partisi‘nin de örgütleyicileri arasında olduğu, Mersin‘de ise ayrıca yapılan eylemlerde felaket hatırlandı ve hükümetin ısrarla devam ettiği çılgın ve müflis nükleer politikası protesto edildi.

(Yeşil Gazete)

Polonya, iklim eylem planının önüne çıkıyor

Avrupa Birliği, sera etkisi yaratan gazları azaltarak küresel ısınmanın önüne geçmek ve bu konuda öncü olmak istiyor. Ancak hazırlanan eylem planına Polonya’dan itiraz var.

Avrupa Birliği’nin küresel ısınmanın önüne geçmek için hazırladığı eylem planı Polonya’nın itirazına takıldı.

Brüksel’de cuma günü bir araya gelen Avrupa Birliği’ne üye ülkelerin çevre bakanları, atmosferde sera etkisine yol açan gazların azaltılması için hazırlanan eylem planını ele aldı.

Plan, atmosferde sera etkisine yol açan karbondioksit salınımının 2050 yılına kadar 1990 yılındaki seviyeye kıyasla yüzde 80 ilâ 95 oranında azaltılmasını öngörüyordu. Bu yönde planlanan ek önlemlerle de atmosferdeki ısı artışının bu süre içinde en fazla 2 santigrat derece ile sınırlandırılması hedefleniyordu.

Ancak Varşova’daki yönetim, Polonya’daki elektrik üretiminin yüzde 95’inin çevreye zararlı kömür yakıtlı santrallerden elde edilmesi ve bu nedenle karbondioksit salınımının yüzde 90 oranında azaltılmasının kendileri için gerçekçi olmadığı gerekçesiyle plana itiraz etti.

“İklim politikasının sonu gelmedi”

Polonya’nın itirazı Brüksel’de tepkilere neden olurken, AB’nin iklimden sorumlu komiseri Connie Hedegaard ise Polonya’nın destek vermemesinin AB’nin iklim politikasında sona geldiği anlamı taşımadığını belirtti.

Hedegaard “27 ülke de aynı tutum içinde olsaydı, elbette daha iyi olurdu. Ama bizler 26 ülke ile yola devam etmek istiyoruz” şeklinde konuştu.

Polonya Çevre Bakanı Marcin Korolec ise şu anda küresel ısınma için alınan önlemlerin zaten yeterince zorlu bir süreç olduğunu belirterek, ülkesinin bu konudaki tutumunu savundu.

(DW)

Kürecik’teki radar ilk kez görüntülendi

Kürecik’e ABD firması Raytheon tarafından üretilen AN/TPY-2 X-band radarı yerleştirildi. X-Band dünyanın en gelişmiş radar sistemi olarak kabul ediliyor.

Ortalama menzili 2 bin kilometre olmasına rağmen mobil haldeyken bu menzil 5 bin kilometreye kadar çıkabiliyor.

Vatan gazetesinin haberine göre, Amerika’ da yapılan testlerde uzmanlar 4 bin 700 kilometre uzaklıktaki bir tenis topunu havaya atıldıktan sonra takip edebildi.

Amerikan Savunma Bakanlığı bu sistemlerden birini Kuzey Kore’nin füzelerine karşı Alaska’ya yerleştirdi, bir diğer ise Pasifik’te hareket halinde.

Ayrıca İsrail’e de bu radar sisteminden yerleştirilmiş durumda. Füze rampalarının önce Romanya’ya, ardından da Polonya’ya kurulmasıyla, füze kalkanı projesi 2018’e kadar bütün Avrupa’yı kapsayacak şekilde faaliyete geçecek.

Danıştay’da sessiz MİT değişimi

MİT’çiler hakkındaki soruşturma talebinin Başbakan tarafından reddedilmesi halinde, bu kararı inceleyecek olan Danıştay dairesinin 3 üyesi birden değiştirildi.

İstanbul özel yetkili savcılığının Başbakan Erdoğan’dan MİT Müsteşarı Hakan Fidan ve 4 MİT’çi hakkındaki soruşturma izni istemesi aşamasında, çok ilginç bir gelişme yaşandı. Danıştay’da bu tür izin konusunu değerlendiren dairenin üç üyesi görevden alınıp başka dairelere atandı.

Gazeteport’un haberine göre, Erdoğan MİT’çiler kakında izin vermezse, savcılar da bu kararın iptali için Danıştay’a başvurabilecek. Soruşturma izinleriyle ilgili itirazlara ise Danıştay 1. Dairesi bakıyor. Sekiz üyeden oluşan bu dairenin üç üyesi yaklaşık 10 gün önce değiştirildi.

Danıştay 1’inci Daire üyeleri Ahmet Başpınar, Abdullah Dörtlemez ve Muzaffer Dilek, başka dairelerde görevlendirildi. Bunun üzerine üyelerden Muzaffer Dilek emekliye ayrıldı. Danıştay 1. Dairesine de Tuncay Tutar atandı. Böylelikle 1’inci Daire’deki üye sayısı sekizden altıya düştü.

Bu arada önceki gece Show TV’de Siyaset Meydanı programına katılan CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu “Başbakan MİT mensupları hakkında soruşturma izni vermezse konu Danıştay’a gidecek. Ama bu hafta bir operasyon yapıldı. Danıştay’da izni verecek olan 1’inci Dairenin 3 üyesi değiştirildi. Hangi yargı bağımsızlığından bahsedeceksiniz bu ülkede?” dedi.