Ana Sayfa Blog Sayfa 4696

HDK soruyor: Vur emrini kim verdi?

Uludere’de 34 yurttaşın öldürülmesinin üzerinden 150 gün geçmesine rağmen katliamın suçlularının belirlenmemsi üzerine tepkiler büyüyor.

‘Vur’ emrini kim verdi? Siyasi ve askeri sorumlular hakkındaki adli işlemler ne zaman başlatılacak? Diye soran Halkların Demokratik Kongresi Genel Meclis Yürütme Kurulu geçen her gün AKP Hükümeti’nin sorumluluğunu arttırdığını söylüyor. Türkiye halklarının, Roboskî katliamının faili meçhuller arasına kaydedilmesine izin vermeyeceğini belirten HDK yetkilileri 26 Mayıs Cumaretsi günü İstanbul Dolmabahçe’de bir basın açıklaması yapacak.

HDK tarafından yapılan duyuru şöyle:

AÇIKLAYIN: ROBOSKÎ’DE “VUR” EMRİNİ KİM VERDİ?

Roboski’de 34 Kürt yurttaşımız 28 Aralık 2011 tarihinde, TSK’ya ait F-16 savaş uçakları tarafından bombalanarak katledildi. İnsansız Hava Araçları olan Predatörler ve Heronlar tarafından kaydedilen görüntüler, köye doğru gelen konvoyda yük katırları ve köylüler olduğunu aktarmasına rağmen katledildiler.

Her gün köylerinin yanı başındaki sınırı geçip, birkaç kilometre ötede sigara ve mazot alarak, satmak üzere evlerine, Uludere’nin Roboskî köyüne dönen köylüler, o gün yük katırlarıyla birlikte katledildiler. Bombardımanda 18’i çocuk 34 Kürt yurttaşımız “sınırın sıfır noktası”nda öldürüldü.

28 Aralık… Ocak… Şubat… Mart… Nisan… 26 Mayıs. Katliamın üzerinden 5 ay, yani 150 gün geçmesine rağmen, bu katliam emrini verenler ve katliamı gerçekleştirenler açığa çıkarılmadı. Siyasi ve askeri sorumlular görevlerini yapmayı sürdürüyor.

5 aylık zamana rağmen, sorumluları bulması gereken AKP Hükümeti, ne hesap verdi, ne de sorumluları açığa çıkardı. ‘Vur’ emrini veren ya da verenler sır gibi saklanıyor. Dahası, Başbakan Erdoğan bombardımandan sonra, Genelkurmay Başkanı’na da teşekkür etti.

Roboskî katliamının 150. gününde bir kez daha soruyoruz: ‘Vur’ emrini kim verdi? Siyasi ve askeri sorumlular hakkındaki adli işlemler ne zaman başlatılacak?

Geçen her gün AKP Hükümeti’nin sorumluluğunu arttırıyor. Türkiye halkları, Roboskî katliamının faili meçhuller arasına kaydedilmesine izin vermeyecek!

İsimlerini henüz bilmesek de, bizler ‘vur’ emrini verenleri ve bunu gerçekleştirenleri unutmayacağız, onları her fırsatta lanetleyeceğiz. Bu işin peşini bırakmayacağız.

Vicdan sahibi olan, ‘150 gün geçti, vur emrini kim verdi, bilmek istiyoruz’ diyen, adalet arayan herkesi 26 Mayıs 2012 Cumartesi günü saat: 13.00’de Dolmabahçe’ye basın açıklamasına çağırıyoruz.


Halkların Demokratik Kongresi Genel Meclis Yürütme Kurulu

Tarih: 26 Mayıs 2012 Cumartesi / Saat 13.00 / Yer: Dolmabahçe

Yeşil Gazete Haber Merkezi

Ihlamur ağacını suçlamayacak

 

T.C. İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin ağaçları suçlamayacağını açıkladı.

Viyana’da bulunduğu sırada bir  lokantanın bahçesinde halkla buluşan Şahin altında oturduğu ıhlamur ağacını çınar ağacı sanmış. Ağacın  çınar değil ıhlamur olduğunun hatırlatılması üzerine  “Önemli olan ağaçtır, cinsi önemli değil. Ihlamur ağacı bizim kültürümüzde vardır, faydalıdır” diye beyanatta bulunan T.C.İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin ortaya çıkan yanlışlıktan dolayı ıhlamur ağacını suçlamadığını söyledi.

İçişler Bakanının ıhlamur ağacını suçlamaması doğaseverler tarafından büyük takdirle karşılandı.

 Yeşil Gazete

Ölüm bile eşitsiz – Ahmet Altan

Tolstoy bir keresinde, “Yeryüzünde mutsuz tek bir insan bile olsa ben mutsuz olurum”demiş.

Yirmi milyon mutsuz Kürt’ün yaşadığı bizim ülkede yaşasa neler hissederdi acaba?

Bu ülkede yaşayan Kürtler mutsuz.

Mutsuz olmak için de çok haklı nedenleri var.

Sadece şu son Uludere faciasında Başbakan’ın ve İçişleri Bakanı’nın söylediklerine bakmak bile o insanların niye mutsuz olduğunu anlatmaya yetiyor.

Başbakan’ın, “tazminatsa tazminat, özürse özür, tazminatı da fazlasıyla veriyoruz, daha ne uzatıyorsunuz” demeye getiren sözleri yeter zaten bir Kürt’ün hayata lanet okumasına.

Bu nasıl üstten bir tavır?

Komşunun bahçesindeki tavuğu öldürse bile insan daha içten ve daha mahcup bir şekilde özür diler,“parasını verdik ya, uzatma artık” demez.

Neyin tazminatını veriyorsun?

İnsanları öldürdünüz.


“Tazminat”
 mı tek mesele?


“Parasını verince”
 Kürtleri öldürmek serbest mi “Türk” hükümetlerine?

İçişleri Bakanı da, “onlar kaçakçıydı” diyor, sanki kaçakçılığın cezası ölümmüş gibi.

O insanları kaçakçılığa kim mecbur etti?

Otuz yıldır süren bir savaşta insanlara ekmeklerini kazanacakları bir imkân mı bıraktınız?

Kaçakçılık yapmayıp da ne yapacak?

Üstelik şartları devlet de bildiğinden zaten onların kaçakçılığına göz yumuluyordu, adamları öldürünce mi “kaçakçılıkları” aklınıza geldi?

Ne Başbakan, ne bakanı, ne kabinesi, Uludere’de ölenlerin “insan” olduğunu hâlâ farketmiş değiller galiba, birinin onları sıkıca sarsıp “onlar insandı” demesi gerekiyor.

Bu laflar, bu tavırlar, bu üstten bakışlar, Homeros’un deyişiyle, “yaraya bir de aşağılamayı ekliyor”, öldürülenler ve yakınları bir de horlanıyorlar.

Kürtlerin neler hissettiklerini gerçekten anlayamıyor mu Türkler?

Bu ülkedeki korkunç eşitsizliği görmüyorlar mı?

Doğal mı buluyorlar bu eşitsizliği, bu ülkenin vatandaşlarının bir kısmı çocuklarına anadilde eğitim verirken diğerlerinin çocuklarını anadillerinde eğitememeleri, bunun “yasak” olması çok mu rahat kabul edilebilecek bir durum?

Türkler ülkenin “bölünmesinden” korkuyorlar, 20 milyon insanı mutsuz yaşatmak inanın“bölünmekten” kötüdür, tamam herkesin bir Tolstoy olmasını beklemiyoruz ama 20 milyon insanın mutsuzluğuna da bu kadar sıradan bir olaymış gibi omuz silkip geçmeyi anlamak kolay değil.

Bu ülke zaten bölünmüş.

Yaşadığınız ülkede, “34 insanı öldürüldüğünde” hükümetin aldırmadığı, “tazminatsa tazminat kardeşim” dediği bir halkla, “her canı” ayrı ayrı kıymetli başka bir halk var, hayatta da eşit değiller, ölümde de eşit değiller, bu “bölünme” değilse nedir?

Ordu, 34 Kürt’ü değil de 34 Türk’ü öldürseydi böyle mi davranacaktınız?

34 muhafazakâr öldürülseydi muhafazakârlar böyle mi davranacaktı, 34 Atatürkçü öldürülseydi Atatürkçüler böyle mi davranacaktı, 34 milliyetçi öldürülseydi milliyetçi Türkler böyle mi davranacaktı?

Hayattan vazgeçtim bari ölümde eşitliği kabul edin, bunu bile reddediyorsunuz.

Üstelik bir de İçişleri Bakanı gerçekleri saklıyor, katliam için “anlık bir olaydı” diyor ama belgeler bunun “anlık” bir olay olmadığını, basbayağı planlı, programlı bir katliam olduğunu gösteriyor, saldırı hazırlıkları çok önceden başlamış.

Neden kimse o hazırlıkların bir aşamasında bu katliama engel olmadı?

İçişleri Bakanı, “Hava Kuvvetleri’nde birilerinin bombalama emri verdiğini” söylüyor, Başbakan daha önce “elde dört saatlik Heron görüntüleri olduğunu” söylemişti, o dört saat boyunca “Hava Kuvvetleri’ndeki birileri” 34 insanı öldürmeye hazırlanırken hiç mi kimseye danışmadı, hiç mi kimseye sormadı?

Böyle kolay mı öldürülüyor insanlar?

Hiç mi denetim mekanizması yok?

Öldürülecek 34 kişi Ankara’da yaşayan Türkler olsaydı “Hava Kuvvetleri’nden birileri” gene böyle hiç kimseye sormadan vurup öldürecek miydi?

Uludere, sadece orada yaşanan faciayla değil daha sonra yaşananlarla da bu ülkedeki vaziyeti açıkça ortaya koyuyor.

Bu ülkenin yönetimi Kürtlere aldırmıyor.

Bir zamanlar aldırırlardı, “analar ağlamasın” derlerdi, “açılım” yapmak isterlerdi, “Kürtlerin varlığını inkâr etmediklerini” söylerlerdi.

Vazgeçtiler.

Şimdi öldürüyorlar ve “tazminatsa tazminat” deyip omuzlarını silkerek yürüyorlar.

Kürtlerin içi acıyor bundan, bunu anlıyorum.

Anlamadığım Türklerin neden içi acımıyor, neden Türkler ayağa kalkmıyor, neden Türkler hesap sormuyor?

Türk olmak böyle bir şey mi, ırkçı mıyız biz, insafsız mıyız, başkalarının dertlerine, acılarına bu kadar bigâne, bu kadar bencil miyiz?

Öldürülen bizden değilse başımızı çevirir geçer miyiz?

Böyle olduğumuz, böyle davrandığımız için mi “ne mutlu Türk’üm diyene” diyeceğiz?

Mutlu Türk, aldırmaz Türk mü, acıları paylaşmaz Türk mü, vicdanı sızlamaz Türk mü, nedir mutlu Türk, kimdir, neden mutludur?

20 milyon insanı mutsuz edip sonra da mutlu olmak mıdır Türk olmak, öldürdüğün adamın çocuğuna“ne mutlu Türk’üm” diye bağırtmak mıdır?

Uludere hepimizin gerçek yüzünü ortaya çıkardı.

Bu gerçeği görüp de “mutlu” olmak ayıptır.


“Türk’üm”
 desen de ayıptır, demesen de ayıptır.

Ahmet Altan – Taraf

Hayvan, bitki ve 1 milyon euro – Ezgi Başaran

Kızıl bir tilki vardı. Tatlı bir tilki olabilirdi. Onun Latince adını öğrenmeseydik onu çok sevebilirdik. Fakat adı olmadı, bize uymadı, kıllandık.
Daha çok Ağrı çevresinde yaşayan Vulpes vulpes kurdistanica adlı bu tilkiyle biz 2005’te tanıştık. Çünkü nesli tükeniyordu ve Doğu Beyazıt Derneği bunu engellemek için bir kampanya düzenlemişti.
Biz tabii, konunun özünü her zamanki gibi havada kapıp, hayvancağızın yok olmakta oluşuna değil, adında Kürdistan geçmesine takıldık. İyi mi! Sonrası iki perdelik bir komedi. 

***

Birinci Perde: Zamanın Çevre ve Orman Bakanı Osman Pepe hemen harekete geçti. Tilkinin nesli tükenmesin diye değil, ismi değişsin diye. Bundan böyle tilkiye Vulpes vulpes dememiz gerektiğini anlattı. Hazır eli değmişken koyuna, karacaya da girişti. Bundan böyle Ovis armeniaca olan Anadolu yabankoyununu Ovis orien anatolicus; Capreolus capreolus armenius olan karaca türünün adını da Capreolus capreolus capreolus olarak değiştirdiğini açıkladı. İyi mi! O dönemde BBC bu girişimle çok eğlenmiş, Türkiye ‘bölücü’ hayvanları yeniden adlandırıyor başlıklı bir haber yapmıştı: “Türkiye bölgesinde bulunan üç hayvanın adında Ermenistan ve Kürdistan’a referans olduğu gerekçesiyle isimlerini değiştirdiğini açıkladı” demişti. Sonunda bir ünlemle! 

***

Gelelim oyunumuzun ikinci perdesine: Meğer 2005’teki bu girişimin bugüne yansıyan sonuçları varmış, köklü bir değişimin temelleri atılmış. Çevre ve Orman Bakanlığı’nın iznine tabi olan bilimsel araştırma içerikli her türlü çalışmanın başvurusu sırasında bilim insanları (biyologlar, zoologlar, botanikçiler vs.) bir taahhütname imzalamak zorunda. Ne diyor bu belge, bilim insanları neyi taahhüt etmek zorunda, bir bakın şimdi… 

***

Aynen şöyle: “Türkiye’de yapacağım araştırma / çalışmada tespit edeceğim yeni türlere (hayvan, bitki, omurgasız ve diğerleri dahil) Türkiye’nin hassasiyetlerine uygun isim vereceğime, Türkiye’de infial yaratacak yıkıcı, bölücü, etnik ayrımcılığa sebebiyet veren, belirli bir ırk, mezhep, sınıfı, felsefi düşünce, siyasi görüşü temsil eden, renk ve cinsiyet ayrımı yapan, huzur ve mutluluğunu bozan isimlendirmeden kaçınacağımı taahhüt ederim. Taahhüdüme uymadığım takdirde Bakanlık Döner Sermaye İşletmesi’ne 1.000.000.- Avro ceza ödemeyi taahhüt ve kabul ederim.” Pes!
Yahu hayvan ve bitkilere isim vermek böyle bir keyfiyete tabi olabilir mi? İsimlendirmenin bir mantığı ve stratejisi var. Dünya bilimsel literatüründe türlerin ve alt türlerin ismini kafanıza göre değiştiremez, onları size uyacak biçimde adlandıramazsınız. Hangi bilim insanı araştırma yaparken International Commission on Zoological Nomenclature’ı (Uluslararası Zoolojik Adlar Dizini Komisyonu) değil de sizin buluttan nem kapan hassasiyetinizi dikkate alır.
Pes ötesi! 

***

Dua: Allahım sen devlet büyüklerime akıl, izan, mantık ihsan eyle. Onlar ki… Kürdistan, Kürt, Ermenistan, Ermeni kelimelerine karşı hassasiyet kesp etmeleri bir kenara…
Bitki, hayvan isimlerinin bir ülkede infial yaratacağını düşünmeleri öte kenara…
Bilime böyle kurnazlıklarla müdahale edilebileceğini zannedecek kadar da bilgisizler.
Onlar ki… Bilim insanlarına 1 milyon euro tehdidi savurarak üniter devleti güvence altına alacağını sanacak kadar aymazlar.
Bütün hayvanlar, bitkiler ve hassasiyetler olarak, amin.
NOT: Bilimsel araştırma izinleri ‘Av ve Yaban Hayvanlarının ve Yaşam Alanlarının Korunması, Zararlılarıyla Mücadele Usul ve Esasları Hakkında Yönetmelik’ hükümlerine göre verilmektedir. Söz konusu taahhütname bu yönetmeliğin Ek-8’inde yer alıyor

Ezgi başaran – Radikal

Memurlar, hakları için sokağa çıktı

Hükümet ile memur sendikaları arasında süren zam oranı görüşmelerinden uzlaşma çıkmaması üzerine memur sendikaları ülke genelinde grev yaptı. Hükümetin en son teklif ettiği %3,5 + 4 zam oranı üzerine genel grev kararı alınmıştı.

Grev sırasında tren seferlerinde aksama yaşanırken, öğretmenler ve doktorlar da iş bıraktı. KESK, Kamu-Sen, Birleşik-Kamu İş ile Memur-Sen’e Bağlı Eğitim-Bir-Sen‘in organize ettiği eyleme 700 bine yakın üye katıldı. Ankara’da doktorlar deli gömleği giyerek eylem yaptı. Diyarbakır, Ankara ve Antalya’daki eylemlere polis müdahale etti. Kamu-Sen Genel Başkanı İsmail Koncuk gazdan etkilendi.

10 BİN MEMUR BEYAZIT’A YÜRÜDÜ

İstanbul’da KESK’e bağlı sendikalar Çapa Tıp Fakültesi önünde toplanıp, Beyazıt Meydanı’na yürüdü. Sendikalara bazı siyasi partiler de destek verdi. Sayıları 10 bini bulan yürüyüşçüler Millet Caddesini trafiğe kapattı. Yürüyüş polis kontrolünde yapılırken, sık sık hükümet aleyhinde sloganlar atıldı.

Beyazıt Meydanı’daki eylem saat 15.30’da olaysız bir şekilde sona erdi.

Öte yandan Sütlüce’deki Ak Parti il binası önünde toplanan Memur – Sen’e bağlı Eğitim Bir – Sen, Birlik Haber – Sen, Sağlık – Sen üyesi yaklaşık 300 memur da, hükümetin zam teklifini protesto etti. Eylem nedeniyle çevik kuvvet, il binası çevresinde geniş güvenlik önlemleri aldı.

Türk Kamu-Sen üyesi yaklaşık 4 bin kişi de saat 12.00’de Taksim Meydanı’nda toplandı. Ellerinde Türk bayrakları bulunan grup, “Yılmayız kazanacağız”, “Öğretmen şahsiyet sahibidir”, “Hak adalet dediniz, hakkımızı yediniz” yazılı döviz ve pankartlar taşıdı.

ANKARA’DA 4 AYRI NOKTADA EYLEM

Ankara’da 4 farklı konfederasyon 4 ayrı noktada eylem yaptı. KESK kendisine bağlı 11 sendikasıyla birlikte, Kolej’de toplanarak, Kızılay Meydanı’na yürüdü.

5 bin kişilik gruba DİSK, ÖDP, Halkevleri, TMMOB, Türk Tabibler Birliği gibi işçi sendikaları, meslek örgütleri ve partiler de destek verdi.

KAMU-SEN de 11 hizmet kolundaki sendikasıyla birlikte, eylem yapan bir başka konferedasyon. Onlarda Sıhhiyeti’deki Abdi İpekçi Parkı’nda toplandılar. Bu konfederasyona da 5 bin kişilik katılım olduğu belirtildi.

DOKTORLAR DELİ GÖMLEĞİ GİYDİ

Ankara’daki hastanelerde acil servisler dışındaki ünitelerde hizmet verilmezken, doktorlar ve sağlık çalışanları da iş bırakarak eylem yaptı. Hastane bahçelerinde toplanan sağlık çalışanları, ’Sağlık Haktır’ yazılı pankartı açıp, hükümet aleyhine slogan attı. Deli gömleği giyen doktorlar, ’Başbakanın 3,5+4 zammı memuru delirtti’ pankartlarını boyunlarına asmaları dikkat çekti.

Bu arada bir grup memur, GMK Bulvarı’nı yaklaşık bir saat boyunca trafiğe kapatırken, Memur-Sen’e bağlı Eğitim-Bir-Sen üyeleri de Güvenpark’ta oturma eylemi yaptı. ’Elektriğe yüzde 19, memura yüzde 3,5 -4 zam’, ’Vermezsen ek ödeme, kapıma da gelme’, ’Bedava kitaptan sonra bedava öğretmen projesine de start verildi’ yazılı pankartlar açan grup, hükümet aleyhine slogan attı.

Bir grup öğrentmen de Güvenpark’ta toplanıp, Milli Eğitim Bakanlığı’na yürüdü. Bakanlık önünde eylem yapan öğretmenler, hükümet ve Bakan aleyhine sloganlar attı. Birçok sivil toplum örgütü de Kolej Kavşağı’nda toplanıp, Kızılay’a yürüdü. Kızılay girişinde kurulan polis parikatlarına kadar yürüyen memurlar, daha sonra Ziya Gökalp Caddesi’ni trafiğe kapatarak eylem yaptı. Memurlara çok sayıda sivil toplum örgütü ile siyasi parti de destek verdi. Ankara’da birçok kamu-kurum ve kuruluşun grişine de ’Bu işyerinde grev vardır’ pankartları asıldı.

35 bin üyeli Birleşik Kamu-İş Konfederasyonu da Kızılay da 500 kişilik grupla eylem yaptı.

Memur-Sen olarak konfederasyon olarak ‘resmen’ katılmazken, eylemi kendisine bağlı Eğitim-Bir-Sen yaptı. Ancak hem Memur-Sen yönetimi HAK-İŞ Konfederasyonu eyleme destek verdi.

Eğitim-Bir-Sen de yine Kızılay Meydanı’ndaki Güven Park’ta oturma eylemi şeklinde gerçekleştirdi. Burada da oturma eylemi yaptı.

MERSİN’DE ARBEDE: 10 YARALI

Memurların iş bırakma eyleminde Türk Kamu-Sen üyesi yaklaşık bin kişi, Ak Parti Akdeniz İlçe binasına yürümek isteyince polisin müdahalesiyle karşılaştı. Biber gazı ve cop kullanan polislerle kendilerine sopalarla karşılık veren memurlar arasında arbede yaşandı, 3’ü polis, 10 kişi yaralandı.

Merkez Akdeniz İlçesi Mahmudiye Mahallesi’ndeki sendika binası önünde saat 11.30 sıralarında toplanan Türk Kamu-Sen üyeleri yaklaşık 500 metre uzaklıkta Nusratiye Mahallesi Hastane Caddesi üzerindeki Ak Parti Akdeniz İlçe Başkanlığı’na doğru yürüyüşe geçti. Eylem için geniş güvenlik önlemleri alan Mersin Emniyet Müdürlüğü ekipleri, Hastane Caddesi’ni panzerlerle kapatıp, grubun yürüyüşünü engellemeye çalıştı.

Ellerinde bayraklar ve dövizler taşıyıp, hükümet aleyhinde sloganlar atan grup, ısrarla yürümeyi sürdürünce çevik kuvvet polisleri biber gazı ve coplarla müdahale etti. Memurlar da ellerindeki bayrak ve döviz sopalarıyla karşılık verdi.

Yaşanan arbedede sopa, tekme ve yumruk darbeleriyle 3 polis ile 7 memur çeşitli yerlerinden yaralandı. Yaralılar, olay yerine çağrılan ambulanslarla hastanelere kaldırıldı. Müdahalenin ardından dağılmayan grup, oturma eylemi başlattı.

HAK- İŞ DE DESTEK VERDİ

Hak-İş Genel Başkanı Mahmut Arslan başkanlığındaki Hak-İş Yönetim Kurulu ve bağlı sendikaların genel başkanları ile Ankara şubelerine üye işçiler saat 12:30’da Güvenparkta Memur-Sen’in tarafından gerçekleştirilen eyleme destek verdi.

Türk-İş Genel Başkanı Mustafa Kumlu da eylemin düzenlendiği alana geldi.

ÖĞRETMENLER HAKKINDA YASAL İŞLEM YAPILMAYACAK

Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer, bugünkü memur eylemine katılan öğretmenler hakkında yasal bir işlem yapmayacaklarını bildirerek, “Çünkü bir tepki mahiyetinde, dikkat çekmek mahiyetinde, sadece öğretmenlerin değil, tüm devlet memurlarının yaptığı bir uygulamaydı” dedi.

“Bugün memurlar eylemdeydi. Derse girmeyen öğretmenler oldu. Bu öğretmenler hakkında yasal bir işlem yapılacak mı?” sorusu üzerine Dinçer, şunları söyledi:

“Öğretmenler hakkında yasal bir işlem yapmayacağız. Çünkü bir tepki mahiyetinde, dikkat çekmek mahiyetinde, sadece öğretmenlerin değil, tüm devlet memurlarının yaptığı bir uygulamaydı. Ancak üzüldüğümü ifade etmek istiyorum.”

ANTALYA’DAKİ KESK EYLEMİNDE ARBEDE

Antalya’da, kamu emekçilerinin 1 günlük iş bırakma eyleminde, eylemcilerle polis arasında zaman zaman arbede oldu.

Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu’na (KESK) bağlı sendika temsilcilerinin ülke çapında ilan ettiği 1 günlük iş bırakma eylemi, Antalya’da büyük katılımla gerçekleşti. Antalya Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Defterdarlık ve Milli Eğitim İl Müdürlüğü önünde toplanan ve sayısı 3 bini bulan grup, saat 11.00 sıralarında Defterdarlık önünde buluşarak yürüyüşe geçti. Grubun yürüyüşü sloganlar eşliğinde devam ederken, polisin Konyaaltı Caddesi’nde yolu kesmesi ile bir anda ortam gerginleşti.

Yürüyüşlerine trafiği keserek Konyaaltı Caddesi üzerinden devam etmek isteyen grup ile tramvay yolunu kullanmalarını isteyen polis arasında arbede yaşandı. Kısa süren arbede sırasında bir eylemcinin, Çevik Kuvvet görevlilerinden birinin kalkanını almak istemesi ile ortam gerginleşti. KESK görevlilerinin araya girmesiyle yatışan olaylardan sonra polis yolu açarak grubun tramvay yolundan eylem alanına girmesine izin verdi.

DİYARBAKIR’DA 3 BİN KİŞİ

Memur sendikalarının hükümetin önerdiği zam oranını protesto için ülke çapında ilan ettiği 1 günlük iş bırakma eylemine Diyarbakır’da da katılım yüksek oldu. Biraraya geldikten sonra yürüyüşe geçen yaklaşık 3 bin kişiye, yol trafiğe kapanınca polis müdahalede bulundu.

Tazyikli su ve biber gazıyla önleri kesilen memurlar, ardından Dağkapı Meydanı’nda tekrar biraraya gelip, eylemlerine devam etti.

’11 HİZMET KOLUNDA İŞ BIRAKTIK’

KESK Genel Sekreteri İsmail Hakkı Tombul, hurriyet.com.tr’ye yaptığı açıklamada, eğitimden sağlığa, ulaşımdan vergi dairelerine kadar tüm üyelerinin, 11 hizmet kolunda iş bıraktıklarını açıkladı. Tombul, KESK’e bağlı 250 bin, Kamu-Sen’in 390 bin, Birleşik-Kamu-İş’in ise 35 bin üyesiyle bugün eylemde olduğunu söyledi. Memur-Sen’in ise Eğitim-Bir-Sen ile eyleme katıldığını anlatan Tombul, konfederasyonların birlikte olmasa da eş zamanlı eylem yaptıklarını belirtti.

GREV NEDENİYLE BANLİYÖ SEFERLERİ İPTAL OLDU

KESK’e bağlı Birleşik Taşımacılık Sendikası (BTS) üyelerinin grev yapması nedeniyle 05.00’da başlaması gereken Haydarpaşa-Pendik-Haydarpaşa seferleri yapılamadı. Grevin duyurulduğu için kimsenin hiçbir yolcunun gelmediğini söyleyen grup üyeleri, “Bu iş yerinde grev var” pankartı asarak, “Yaşasın Grev -Yaşasın Toplu sözleşme” sloganları attı. Grev nedeniyle Haydarpaşa-Pendik ve Sirkeci-Halkalı arasındaki seferlerin iptal olduğunu belirten Birleşik Taşımacılık Çalışanları Sendikası Genel Başkanı Yavuz Demirkol, “Saat 05.00 itibariyle tüm Türkiye çapında devlet demiryolu işçileri iş bırakma eylemine başladılar. Grev bugün saat 24′ e kadar sürecek. Demiryolu emekçileri bu greve büyük bir çoğunlukla destek veriyorlar” dedi.

Zam konusunda hükümet ile anlaşamayan kamu çalışanları, Ankara Garı’nda da iş bıraktı. Türk Ulaşım-Sen ile Birleşik Taşımacılık Sendikası üyeleri, garın girişine “Grevdeyiz” pankartı astı.

Saat 01.33’de Diyarbakır’a gidecek Güney Ekspresi, hareket etmedi. Memurların iş bırakması üzerine Ankara Garı’nda bilet satışları durdu. Satılan biletlerin bedelleri kesintisiz olarak yolculara iade edildi. TCDD, yolcuların mağdur olmaması ve gidecekleri yerlere zamanında ulaşabilmeleri için AŞTİ’ye belirli aralıklarla servis düzenledi.

ADANA-MERSİN ARASINDAKİ TREN SEFERLERİ YAPILAMIYOR

Kamu çalışanlarının iş bırakma eylemi nedeniyle Adana-Mersin arasındaki tren seferleri yapılamadı. Sabah erken saatlerde Mersin Tren Garı’na gelen vatandaşlar, gişelerin kapalı olduğunu ve “Personel eylemi nedeniyle trenler çalışmayacaktır, bu sebeple bilet satışı bugün yapılmayacaktır” şeklinde not bulunduğunu gördü. Çalışanlar ve öğrenciler, bunun üzerine otobüs ve minibüslerle işlerine ve okullarına gitmeye çalıştı.

TCDD’DEN AÇIKLAMA: MERSİN-ADANA VE İSTANBUL DIŞINDA SEFERLER DEVAM EDİYOR

TCDD Genel Müdürlüğü, Mersin-Adana arasında çalışan bölgesel trenler ile İstanbul banliyö trenleri haricindeki trenlerin seferlerine devam ettiğini bildirdi.

TCDD Genel Müdürlüğünden yapılan açıklamada, memur sendikalarınca iş bırakma eyleminin olduğu belirtilerek, buna rağmen Ankara, Eskişehir ve Konya’dan Yüksek Hızlı Trenlerin karşılıklı olarak vaktinde hareket ettikleri kaydedildi.

Mersin-Adana arasında çalışan bölgesel trenler ile İstanbul banliyö trenleri haricindeki trenlerin hareket saatlerine uygun seferlerine devam ettiği vurgulanan açıklamada, garlarda, bilet satışları dahil yolcu ihtiyaçlarını karşılayacak bütün hizmetlerin sürdürüldüğü belirtildi.

ESKİŞEHİR GARINA GREV PANKARTI ASILDI

1 günlük grev kararı alan memurlar, Eskişehir’de tren garına grev pankartı astı.

Sen misin kadın pilotu kadın olduğu için aşağılayan!

SAO PAULO – Brezilya’ya ait Trip Airlines adlı uçak şirketinden yapılan açıklamaya göre uçmaya hazırlanan bir uçakta pilotun kadın ölduğunu öğrendikten sonra bir erkek yolcunun, yüksek sesle cinsiyet ayrımcılığı içeren sözlerle kadın pilotları aşağılaması üzerine uçağın kadın pilotu tarafından uçaktan atıldı.

Açıklamada, Goias eyaletine giden uçağın, ismi açıklanmayan yolcunun polis refakatinde uçaktan çıkarılmasının ardından 1 saat gecikmeyle Belo Horizonte havalimanından havalanarak yoluna devam ettiği kaydedildi.

Trip Airlines açıklamasında, şirketin 1400 kadın çalışanına yönelik aşağılayıcı sözlere hoşgörü göstermeyeceği vurgulandı.

CEV’den Şampiyona olumsuz yanıt

Avrupa Voleybol Konfederasyonu (CEV), Fenerbahçe Universal’in Şampiyonlar Ligi’ne davet edilmemesi, wildcard talebine olumlu yanıt verilmemesine ilişkin açıklama yaptı. Fenerbahçe Universal’in Şampiyonlar Ligi’nin son şampiyonu olmasına rağmen 2012 – 2013 senesi için davet almaması tepki çekmişti.

Türkiye Voleybol Federasyonunun internet sitesinden duyurulan CEV Direktörü Thorsten Enders’in açıklamasında, Fenerbahçe’nin wildcard talebinin reddedilmesi konusunda tek söz sahibinin CEV olduğunu belirtti.

Açıklamasında ”Fenerbahçe ligde final oynamış olsa böyle bir yaptırıma gitmezdik” diyen Enders, şöyle devam etti: ”Geçen sezon yaşanan usulsüzlükler hakkında kulübe uyarı gönderdik. Şampiyonlar ligi konusunda tek yetkili CEV’dir. Fenerbahçe ligde final oynamış olsa böyle bir yaptırıma gitmezdik. Ancak wildcard regülasyonu hakkında kurallar net. CEV’in otoritesini sarsacak hareketlerde bulunulduğu için bu kararı almayı uygun gördük. Türkiye Voleybol Federasyonu bize iki kulübün de wildcard talebini gönderdi. Bu kararda onların herhangi bir söz hakkı bulunmadı, bulunamaz da. Bu sezon için yapılacak herhangi bir itirazın geçerli olması söz konusu değil. Gelecek sezondan itibaren Fenerbahçe yeniden Şampiyonlar Ligi’ne katılmakta serbesttir. Bu kararı sadece CEV’in otoritesini sarsmamak için aldık, bunu kulübe sergilenen bir tavır olarak değerlendirmek doğru olmaz. Fenerbahçe’nin sportif başarılarını takdir ediyoruz, ancak kurallar böyle ve kurallara uyulmak zorunda.”

Sarkozy kime benzer – Ragıp Duran

15-20 Mayıs günlerini pek hoş bir vesile ile Marsilya ve Aix-en-Provence’da geçirdik. 1960-80 yılları arasında Güney Fransa’nın bu güzide ve müstesna yöresinde lisans ya da doktora yapmış gençler, ortalama 35-40 yıl sonra üniversite kentine geri döndüler. Nostaljinin her türlüsü yaşanırken, kentlerin ve bizim nasıl değiştiğimizi olay yerinde somut örneklerle saptadık.

Marsilya aslında  Fransa topraklarında bir kent ama, Fransa’nın geri kalan kısmından çok farklı. Mesela Parisliler “Marsilya’nın en büyük sorunu Marsilyalılar” diye bir söz icat etmişlerdir. Marsilya, Fransa’nın en Arap kenti. Şivesi, yaşam zevki, dağınıklığı, mafyaperver halleri, balık çorbası, sabunları, adaları, Akdeniz’i, velhasıl her şeyi ile Marsilya galiba biraz leb-i derya bir Diyarbakır. Özellikle aykırılığı sayesinde…

Bu gezinin renklerini bilahare ayrıntılı ve görüntülü olarak ekrana aktaracağım. Şimdi  Hollande’ın seçim zaferinin hemen ardından ve yeni hükümetin kurulduğu günlerdeki siyasî muhabbetlere geliyorum.

Fransa, Marsilya dahil, hâlâ çok siyasî bir ülke. “Politique politicienne” dedikleri, siyasî liderlerin sıradan politik manevraları bile, kahve sohbetlerini, gazete sayfalarını, televizyon ekranlarını  süslüyor. Ekrandaki politika tartışmaları lise münazaralarına benziyor. Herkes aynı anda konuşuyor. Ama Fransa’da hâlâ, yumuşak da olsa, liberal filan da olsa güçlü —yüzde 51.6— bir sol var. Ayrıca aşırı sağ yüzde 18’e yükselirken, solun solu tabir edilen komünist-küresellik karşıtı sol cephe de yüzde 10’a yükseldi.

Marsilya bizim zamanımızda sosyalistti. Efsane Belediye Başkanı Gaston Defferre, partinin de önemli bir adamıydı. Sosyalist Parti, ki aslında bizde olsa adı  Sosyal Demokrat Parti olurdu, uzun yıllar muhalefette kalıp kendini özletiyor, sonra da iktidara gelip kimi zaman toplumu, ülkeyi büyük ölçüde değiştirecek  işler yapabiliyor. 10 Mayıs 1981’de Mitterrand iktidara geldikten sonra, ki yine en az yirmi senedir muhalefette idiler, idam cezasının kaldırılmasından kürtajın serbestleştirilmesine kadar çok farklı alanlarda, özellikle toplumsal ve kültürel dünyada, solcu ya da solcumsu işler başarmışlardı. François Hollande, aslında tam bir Mitterrand çocuğu. Zaten eski eşi Segolène Royal ile Mitterrand’ın yakın çalışma arkadaşlarıydılar.

Ama şimdi Fransa’da hiç kimse, yeni cumhurbaşkanı François Hollande’dan adaşı Mitterrand’ın 1981 sonrası yaptıklarını yapmasını beklemiyor. Dönem farklı, adamlar çok farklı. Mitterrand kırk yılın kurduydu. Hollande henüz çaylak. Mitterrand, Sakin Güç idi. Hollande sadece sakin. İkinci turu az bir farkla kazanan Hollande’ın haziran ortasında yapılacak genel seçimlerden büyük bir başarıyla çıkamaması halinde, geçmişte de uygulanmış olan sağ-sol “cohabitation” döneminde (solcu cumhurbaşkanı ile sağcı başbakanın birlikte yönetimi) çuvallama riski olduğu genel kabul gören bir kanaat.

“Hollande mı kazandı, yoksa Sarko mu kaybetti?” en sık sorulan soru. Ve bu soruya en sık verilen yanıt da “Sarko kaybetti”. Gerçekten de seçildiği günden Elysée Sarayı’ndan ayrıldığı güne kadar, tüm hiperaktivitesine rağmen, sevimsiz, gösteriş düşkünü, herkesi aşağılayan, zenginlerle dostluğunu matah bir şeymiş gibi her fırsatta teşhir eden, eşini,  bebeğini, Vatikan’ı, kol saatini bile siyasî çıkarları için kullanan Sarko’ya karşı Hollande, kampanyanın ilk günü “ben normal bir cumhurbaşkanı olacağım” demişti. Tercümesi de “Sarko anormal bir başkan”.

Sarko, bizim yakından tanıdığımız birisine de benziyor. Fransız başkan, Tarım Fuarı’nda kendisini hafifçe eleştiren bir yurttaşa “pis gariban, defol git buradan” demişti. “Ananı da al git”in Fransızcası.

Sarko, Obama ya da Merkel’in sırtına binip bir yerlere çıkmaya çalışıyordu. Bizimkinin dışişleri o kadar mahir ve geniş olmadığı için 70 milyonun sırtına binip bir yerlere çıkmaya çalışıyor.

Sarko, “yenilirsem politikayı bırakırım” demişti. Bırakmışa benzer. Bizimki de her seçim kampanyasında “yenilirsem bırakırım” diyor. İşin kötü yanı, Kılıçdaroğlu Hollande’a hiç benzemiyor. Bir de Türkiye’de Sosyalist Parti yok…

Kıyaslamanın sonu yok. İyi niyetli dileklerin sonu var.

Sarko’nun tek faullü yanı kısa boyu olsaydı keşke.

Kırk yıldır Fransa’da yaşayan bir arkadaşımdan alıntı:

“Cüce gitti darısı…”

Ragıp Duran – birdirbir.org

 

Hayvanlar, deliler ve çocuklar – Ayşe Akdeniz

Birkaç ay önce yolda yürürken çok acıklı bir âna şahitlik ettim. Bir sokak köpeği onun doğal yaşamı olan sokakta çişini yaparken -belki de yapmaya çalışırken demek daha doğru!- trafiğin genel akışında en doğal halini gerçekleştiremedi. Acelesi vardı insanların… Pozisyonunu yitirmemeye çalışarak, uğradığı tacize rağmen kenara çekilip işeyebildi…

Karikatür: Yiğit Özgür 

Peki ben bunu neden anlatıyorum? Kendini gezegenin zekâ sahibi tek canlısı olarak gören türümüzün en büyük inançlarından birisi -burada inanç genel doğruluğuna inanılan düşünceyi temsil etmekte- yeryüzündeki en özgür canlıların çocuklar, deliler ve hayvanlar olması. Daha önce Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nin bahçesinde deliler için hissettiğim duygular o an’la beraber geri geldi. Hastane bahçesinde delilerle karşılaşana kadar onların ne kadar özgür olduklarına inanıp imrenirken, deliliğin bile sınırlarının “bizler” tarafından çizildiğini düşünmüş, tıpkı sokak ortasında işerken araç kornalarıyla taciz edilen köpeği gördüğümde hissettiğim duyguları hissetmiştim. Peki insanın erken dönem hali olan çocuklar için durum ne kadar farklı? Gerçekten ne kadar özgür insan yavrusu? Ya da dünyada sınırları “bizler”ce çizilmeye çalışılmayan bir özgürlük hali mümkün mü gerçekten?

Şüphesiz ki her canlı dünyaya gelişine aracılık ettiği canlıya karşı sevgi, ilgi ve hassasiyet besler. Hayvanlar âlemindeki yavrular kendi başlarının çaresine bakabilecek hale geldikten sonra yolları onu dünyaya getirenle ayrılırken bu süreç türümüzde başka türlü işlemekte. Gezegenin bakıma en uzun süre muhtaç canlılarıyız. Burada bir sorun yok da geliştirilen yol ve yöntemlerde bir sakatlık var. Bazılarımız insanlık tarihinin biriktirip büyüttüğü bu yol ve yöntemlerin taşıyıcısı olmayı tercih eder ya da bir tercih olarak bile okumayıp uygulayıcısı olurken bazılarımızın da hep bir yerlerden derdi vardır mevcutla. İşte buradan sonrası mevcutla derdi olanlara yeni yetme bir yetişkinin çocukluk karın ağrılarından yola çıkarak çocukça, çocuklar için ebeveynlere tavsiyeleri olacak.

Karın ağrımın kökeninden başlamalı kıssadan hisselere varmak için. Karın ağrılarım çocukluğumun köy&kent ikiliğiyle başladı. (Bu yazı vesilesiyle gölgem olmuş küçük kızla da vedalaşırız belki… Yazdığımız her şey bir şekilde kendimizden bir parçanın ifşası en nihayetinde)

Çocukluğumun bir kısmı köyde hayvanlarla, toprakla iç içe geçti. Anne ve babama sorsanız çocukluklarımızın nasıl geçtiğini bilmezler. Geniş bir topluluk içinde, her evi, ağaç dallarındaki her bir meyveyi kendimizin bilerek geçirdik. Çünkü oralarda kapıların kilidi yoktu (şimdilerde oralarda da kol gezmeye başladı güvensizlik canavarı); tarladaki hasadın, meyve ağaçlarının akıbeti göz hakkıyla ölçülürdü… Böylesi bir çocukluk halini deneyimlerken eğitim için kente göçle beraber başka bir çocukluk haliyle tanış oldum. Orta üst sınıf bir mahallede, rekabete dayalı başarı çıtaları belli, sürekli tırmanış halinde yaşanması gereken bir hayata geçiş hali, o vakitler, köylülük halinin yok sayılması, unutulması gerektiği duygusunu yerleştirdi içime. Başarılı olmak sınıf atlamakla eşdeğerdi ve hayatın yegâne amacı artık apartman dairelerinde alanlara bölünen bir hayatın standartlarını satın almak için çalışılmaktı. Toprağın tozunu yutmuş bir bücür olarak korkunç bir maymun iştahlılıkla canımın çektiği sporu yapıyor, koca koca kitaplar deviriyor, “ayrıcalıklılar”ın gittiği okullarda aldığım eğitimde adımı hep ilk üçe yazdırıyordum. Zamanla köylü utancımla ergen öfkem birbiriyle kapışır oldu ve ben hayatta çoğu şeyi ikisinin kapışmasından, onları ehlileştirerek öğrendim. Bir Sindirella hikâyesi değil elbette bu ama tünelin sonundaki ışığın tren farları olduğunu görmem lisans eğitimimi bankacılık ve finans alanında almamla oldu. Trenin altında ezilen olmamanın yegâne yolu ise kim ne derse desin, ne düşünürse düşünsün o çocukluk denilen zamanda alınan şekille hasıl oluyor. Bir canlının hayata gelişine aracılık edenler ise bu şekillenme halinin birincil sorumluları. Ve sandığımızın aksine, aslında birkaç değer ve tavrı hayatın temeline yerleştirerek bu sorumluluğun üstesinden gelmek  -bence- çok basit.

Öncelikle çocuğunuzun özgürlük sınırları sizin hassasiyetlerinizle sınırlı değildir. Aksine onun beklenti ve ihtiyaçları zaman zaman sizin sınırlarınızı bozmalıdır ve bozacaktır da! Çocuk merkezli bir hayatın aksine iki tarafa da özgürlük vaat eden, birlikte büyüyebileceğiniz bir hayat mümkün. Onunla oluşturmaya başlayacağınız ilişkinize kutsallarınızla vedalaşmakla başlayıp dünyaya gelişine aracılık ettiğiniz canlının bir mükemmellik projesi olmadığını unutmayarak devam edin. Ve bunun için hepimizin bildiği ama zaman zaman unuttuğu birkaç mütevazı tavsiye:

– Sevginizi her fırsatta gösterin. Dokunmaktan, sarılmaktan, koklamaktan çekinmeyin. Çoğumuz belki de çocukluğumuzda sevginin öyle her yerde gösterilmemesi gereken, şımartıcı bir şey olduğu söylenen saçma sınırlayıcılıklarından dolayı icracı olamıyoruz ilişkilenmelerimizde.

– Duvarların boyanması da dahil, çoğu yer onun oyun alanıdır. Sizin pahayla ölçtüğünüz çoğu şey onun zevk alma güdüsüyle ölçülür. “Yapma” komutlarıyla hayatı hem kendinize hem de ona zehir etmeyin. Böyle yaşamak mümkün. Yeter ki isteyin.

– Keyif aldığı, yeteneklerini keşfedebileceği şeyleri bulması, icra etmesi için imkânlar yaratın, mevcutları paylaşın. Belki de pastacı olacaktır!

– Her ne yaparsa yapsın sizinle sadece gerçeği paylaşmasını sağlayacak güveni oluşturun. Sizi üzeceği şeyleri bile paylaşmasını sağlayın. Yalan sadece kendimizi korumak için söylenmez. Bazen de cehenneme giden iyi niyet taşlarını örer!

– Basitlikle barışık olmasını sağlayın. Bu onu güce ulaşmak için değil mutlu olabileceği hayatı yaratması için yüreklendirir. Bırakın zor matematik sorularını kendisi arzuluyorsa çözsün. Aksi basit olanlarından bile nefret etmesine neden olabilir. Savaşı değil barışı sevmek de basitlikten geçiyor…

– Hayatta mutsuzluk, acı çekmek gibi duyguları tanımasına izin verin. Korumacı olmayın! Hata yapmanın eziklik, başarısız olmanın zayıflık olmadığını ona her halükârda destek olarak gösterin.

– Tutkuyla yapmaktan zevk aldığı şeylerle arasına girmeyin. Pastacı olabilecek olması fikri bu kadar ürkütmesin sizi. Hem belki de davulcu ya da zurnacıya varacaktır ;)

– Ve son olarak çocukla yaşamanın sizin de her şeyi sanki ilk defa yaşıyormuş gibi deneyimleyeceğiniz anlamına geldiğini kabul edin. Bu süreçte doğru ya da yanlış bildiğiniz birçok şey muhtemelen yeni anlamlara bürünecek. Hayatınızın ikinci büyüme evresi fikri sizin daha hakkaniyetli davranmanızın sihirli anahtarı…

– Toprak ve gezegeni paylaştığımız canlılarla ilişki kurmasını sağlayın. Buna tatil yeri tercihlerinizi gözden geçirerek başlayın. Hepsi bir arada tatil köylerinden uzak durmak iyi bir başlangıç olabilir. İlaveten, ilişki kurmakla kastımın hayvanat bahçeleri, yunus parkları vs ziyaretleri olmadığını ekleyeyim ki özgürlüklerin bize özgü olmadığı, doğadaki her canlının en az bizim kadar kendini var etme hakkı olduğu bilgisi de kayda geçmiş olsun. Keçi memesinden süt sağması çok mu fantastik?

Aslında bu liste böyle uzar gider. Sadece birkaç maddeyle örneklemeye çalıştığım şey şu ki, ebeveynlerin çocuk denilen canlıyla oluşturduğu alanın özünde sevgi, çerçevesinde özgürlük, yönteminde ise muhabbet olması hayatı güzelleşecektir…

Ayşe Akdeniz -uzuncorap.com

Bu haftasonu “Doğa Sporları Festivali” var!

26-27 Mayıs tarihlerinde, özellikle kaya tırmanışçılarının uğrak yerlerinden olan Gebze-Ballıkayalar’da Doğa Sporları Festivali düzenleniyor.

Kaya tırmanışı, dağ bisikleti, trekking, ATV, bungee jumping, iple geçme (flying fox) gibi bir çok ekstrem doğa sporuyla akşamları müzik dinletileri, konserler ve eğlenceyi bir araya getirmeyi hedefleyen festivalin detaylı programına ve konaklama, girişle ilgili bilgilere bu adresten ulaşılabilir.

Organizatörler “Amaçlarımızdan biri de doğa sporlarının sadece hali-vakti yerinde olanların yapabildiği birer etkinlik olmadığını göstermek. Bu yüzden festival alanında yeme-içme ve diğer ücretler çok düşük olacak” diyorlar. Festival alanına doğa sporlarıyla uğraşanların yanısıra hayvan hakları aktivistleri ve çevreci gruplar da ücretsiz stand açabilecekleri bilgisiyle birlikte davet ediliyor. “Siyasi partiler ve diğer politik oluşumlar”ın ise alana alınmayacağı belirtiliyor.

Festivale giriş ücreti olan 15 TL’nin %10’nun hayvanları koruma amaçlı etkinlik ve gruplara bağışlanacağı da bildiriliyor.

Doğa sporları ve ekstrem sporlar birbirinden farklı iki spor kültürü olsa da, bu iki kategori bir çok spor dalında kesişiyor. Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de doğa sporlarını amatör veya profesyonel olarak yapanların sayısında son yıllarda büyük artış gözleniyor.

Yeşil Gazete