Ana Sayfa Blog Sayfa 4695

Altın Palmiyelerden biri “Sessiz”e

65. Cannes Film Festivali’nde ödüller sahiplerini buldu. 1982 tarihli “Yol” filminden 30 sene sonra bu topraklardan çıkan başka bir film L. Rezan Yeşilbaş’ın “Sessiz” de kısa film dalında altın palmiyeye layık görüldü.

Altın Palmiyesini almak üzere sahneye filmin başrol oyuncusu Belçim Bilgin’le ile birlikte çıkan Yeşilbaş, “Çokheyecanlıyım. Bu ödülü Dardenne’in elinden almak benim için büyük onur veayrıcalık. Ödülü, ülkemin sessiz ve yalnız bırakılmış bütün kadınlarına adıyorum” diyerek salondan büyük alkış aldı.
“Sessiz” filminde Yeşilbaş, 1984 yılında Diyarbakır hapishanesinde yatan babasını görmeye giden annesinin başından geçenler ile ana dilini konuşmaktan men edilen insanların öyküsünü küçük bir çocuğun gözünden anlatıyor.

65. Cannes Film Festivalinde usta yönetmen Michael Haneke’nin “Amour” filmi Altın Palmiye’ye layık görülürken, Grand Prix Ödülü “Reality” filmi ile Matteo Garrone’nin oldu.

65. Cannes Film Festivali’nin tüm sonuçları:

En İyi Film: Michael Haneke/Amour

Grand Prix Ödülü : Matteo Garrone /Reality

En İyi Kadın Oyuncu : Cosmina Stratan ve Cristina Flutur /Beyond the Hills

En İyi Erkek Oyuncu: Mads Mikkelsen / The Hunt (Jagten)

En İyi Yönetmen: Carlos Reygadas / Post Tenebras Lux

En İyi Senaryo: Cristian Mungiu / Beyond the Hills!

Jüri Ozel Ödülü: Ken Loach/ The Angels’ Share!

Altın Kamera Ödülü: “Beasts of the Southern Wild”

En İyi Kısa Film : L. Rezan Yeşilbaş / Sessiz

 

Savaşa karşı feminist yaklaşımlar

“Sınır Ötesi Feminist Buluşmalar”da Cynthia Cockburn, Pınar Selek, Nükhet Sirman, Nil Mutluer ve Parvin Ardalan, savaşa karşı feminist yaklaşımları tartıştı.

Bianet’ten Elif Kutlu’nun haberine göre;

İstanbul Amargi tarafından düzenlenen “Sınır Ötesi Feminist Buluşmalar” 26-27 Mayıs tarihlerinde Taxim Hill Otel’de gerçekleşti. İki gün süren toplantılarda Londra, Tunus, Hindistan, Kıbrıs, Filistin gibi farklı ülkelerden gelen kadınlar düşüncelerini ve deneyimlerini paylaştılar.

Panelde Nil Mutluer kadınların bu toplantıda asıl amaçlarının başka bir düşünceyi yaratabilmek ve alternatif siyaset biçimi yaratma biçimi olduğunu belirtti. Kadının konumu yerleşik düşünce yapısından geldiği gibi “naif”, “barışsever” ve “duygusal” değil, kadınlar savaşın içinde olduğu için bu panelin yapılması gereği belirtildi.

Nükhet Sirman ise savaşın kadınlar üzerindeki olumsuz etkilerini anlattı. Erkeğe ölmenin, kadına ağlamanın düştüğü ortamda kadının bu durumu nasıl dönüştürebileceğinin düşünülmesi gerektiğinin altını çizdi.

Pınar Selek‘in video kaydı aracılığıyla yaptığı konuşmada, feminizm ve anti-militarizmin bir arada durması gerektiğini belirtti. Patriyarkadan beslenen militarizmin yarattığı baskı ve toplumsal cinsiyet ilişkisi çözümlenmediği sürece, şiddet ortamının devam etmesinin kaçınılmaz olacağını söyledi. Türkiye’de kadınların militarizme karşı örgütlenmeleri ve bu örgütlenmenin farklı kadınlar tarafından, özselci olmayan, demokratik ve anti-militarist bir feminizm aracılığıyla yapmaları gerektiği belirtildi.

Selek konuşmasını Gramsci’nin “aklımın karamsarlığı, irademin iyimserliği” sözü ile bitirerek kadın hareketinin anti militarizm konusunda beklentisini dile getirdi.

Cynthia Cockburn‘un “Savaşı sonlandırmak için ne yapmalı?” sorusu ile devam eden panelde, erkeklerin bu hareketin neresinde durması gerektiği sorunsalı üzerine konuşuldu. “Savaşın meşru hasarı” olarak görülen erkeklerin feminist anti-militarist hareketin yanında pro-feminist bir duruş sergilemeleri gerektiği ve militarizm-patriyarka ilişkisine bu yolla karşı çıkmaları gerektiğini belirtti.

Oturumun son konuşmacısı Parvin Ardalan, İran’ın şu anki durumunu ve kadınların bu konumda nasıl bir savaş karşıtlığı geliştirmesi gerektiği üzerine tartıştı. Bunun için öncelikle ordunun fikrinin nasıl değiştirilebileceğinin sorusunun önemli olduğunu belirtti. Feminist hareketin anti-militarist hareketin içinde nasıl bir işbirliği yapması gerektiğinin cevaplanmasının önemli olduğunu vurgulayan Ardalan, konuşmasını bu konuda kadınların gücünü göstermesi gerektiğini belirterek bitirdi.

İlk oturum imc tv’nin paneli görüntülemek istemesinden dolayı gecikme ile başladı. İmc tv’de yayınlanan mor bülten adlı programın çalışanları işten çıkarılmıştı. Yasemin Öz, İstanbul Feminist Kolektif’in bu durumdan dolayı özür beklediğini ve bu özür gelmediği sürece görüntü almalarının mümkün olmadığını belirtti.

Tecavüz karakolu

Taksim’de eğlenmek için gittiği gece kulübünde kimlik kontrolü sırasında gözaltına alınan P.A., komiser yardımcısı N.K. tarafından iki kez tecavüze uğradı. Şikayet üzerine tutuklanan N.K. hakkında 18 yıl hapis istemiyle dava açıldı.

İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne bağlı güven timleri geçen 11 Mart’ta Taksim’de bulunan “Sheker” isimli gece kulübü önünde durumlarından şüphelendiği bir arkadaş grubuna kimlik kontrolü yaptığı sırada isminin Özlem Apaydın olduğunu söyleyen bir kişi kimliğinin yanında olmadığını belirtti. Ancak genç kadının durumundan şüphelenen polis kendileriyle emniyete kadar gelmesini söyledi. Emniyet’te genç kadının üzerinden söylediği gibi Özlem Apaydın adına kimlik çıktı. Ancak polisin yaptığı araştırma sonrasında genç kadının gerçek isminin P.A. olduğunu, Rusya’dan geldiğini ve iki yıldır Türkiye’de bulunduğu tespit etti. A. ise polislere pasaportunu çaldırdığını ve 1 yıl kadar önce 500 lira karşılığında sahte kimlik temin ettiğini ifade etti.

Çifte cinsel saldırı

Vatan Gazetesi’nden Elif Altın’ın haberine göre, bunun üzerine genç kadın hakkında yasal işlem başlatan polisler A.’yı sabaha karşı Taksim Polis Merkezi Amirliği’ne götürdü. A. burada komiser yardımcısı N.K. ile tanışarak bir süre odasında sohbet ettiler. Ancak daha sonra N.K. genç kadına yakınlaşmaya başlayarak eliyle taciz etmeye başladı. Bunun üzerine A. “bana bu şekilde davranmanı istemiyorum. Gitmek istiyorum” deyince N.K. “rahat ol” diyerek cinsel ilişki teklifinde bulundu. A.’nın reddetmesi üzerine ısrar etmeye başlayan N.K. bir iş çıkması üzerine odadan ayrıldı. Bunu fırsat bilen A. hemen tuvalete gitti. Ancak genç kadının tuvalette olduğunu öğrenerek ardından giden N.K. genç kadınla burada zorla cinsel ilişki yaşadı. Daha sonra A.’ya odasına gelmesini söyleyen N.K. genç kadına “odamda ilişkiye girmedik. Hadi buradada birlikte olalım” diyerek 2. defa zorla cinsel birliktelik yaşadı.

‘Sen keyfine bak’

A. ifadelerinde N.K’nın daire sorumlusu olduğunu bildiğinden kendisine kimsenin inanmayacağını, zor durumda kalacağını belirterek bu nedenle sesini çıkaramadığını ifade etti. N.K.’nın kendisine iki defa tecavüz ettikten sonra, “Sen burada keyfine bak. Ben yukarıya yatmaya gidiyorum” diyerek odadan çıktığını belirtti. Daha sonra nezarethaneye giden A., 13 Mart akşamında Ebru isimli arkadaşına durumu anlattı. Arkadaşı da bunun üzerine şikayet bulununca yapılan aramalarda N.K.’nın arabasında 10 adet prezarvatif ele geçirildi. Yapılan kamera incelemelerinde de şüpheli N.K’nın genç kadınla kadınlar tuvaletine girdiği bir müddet sonra buradan çıkarak birlikte odaya girdikleri tespit edildi. Komiser yardımcısı N.K. ise suçlamaları reddetti. Olayla ilgili soruşturmasını tamamlayan savcılık Komiser N.K. hakkında “nitelikli cinsel saldırı” suçundan işlem yapıp tutuklayarak 18 yıla kadar hapis istemiyle dava açtı. N.K. önümüzdeki günlerde Ağır Ceza Mahkemesi’nde hakim karşısına çıkacak.

Kutsal ittifak – Yıldırım Türker

Aynı zincirin iki halkası öpüşüyor.
Şimdi İdris Naim Şahin’i ‘fenomen’ olarak algılamamız, zincirimizi tanımadan yaşama ısrarımızın göstergesidir.
İdris Naim Şahin, Faruk Sükan’dan, Nahit Menteşe’den, Şevket Kazan’dan, Hikmet Sami Türk’ten, Mehmet Ağar’dan misliyle korkunç, misliyle kan dondurucu bir muktedir değil sonuçta.
Yukarıda saydığım ve birçoğunu yer kısıtlılığından dışarıda bıraktığım onca vahşi siyasi gördük ki.
Toplumun henüz büyük bir kısmının hâlâ biraz asabı bozuk bir yiğit olarak gördüğü Tayyip Erdoğan’ın da Şahin’den farkı en fazla zekâsıdır.
AKP’nin Cumhuriyetimizin derin ve karanlık geçmişiyle yüzleşeceğine, zamanla halkı devletiyle barıştıracağına inanmayı sürdürenlere bu fotoğrafı armağan ediyorum. Vicdanlarının boş bir duvarına assınlar:
Polis Teşkilatı’nın kuruluş yıldönümü olan 10 Nisan nedeniyle Zeytinburnu’nda bulunan Polis Eğitim ve Kongre Merkezi’nde polis gecesi düzenlenmiş. Enstantane o geceden.
Türk Polis Teşkilatı’nın kuruluşunun 167’nci yılı nedeniyle yapılan etkinliğe elbette Türk polisinin ikonası, itirafçı Mehmet Ağar da katılmış. Ağar, bildiğiniz gibi ‘cürüm işlemek için silahlı teşekkül oluşturmak’ suçuyla yargılanan eski bakan ve emniyet müdürü.
O gün orada Ağar, Susurluk’u en ön sırada oturarak gururla temsil etmiş.
Bakanlarla da ilk tokalaşan o olmuş.
Ne de olsa ev sahibi. Birgün gazetesinin soğukkanlı kibar muhabiri, “İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin, Adalet Bakanı Sadullah Ergin, Milli Savunma Bakanı İsmet Yılmaz ve Kamu Güvenliği Müsteşarı Muammer Güler’in Ağar ile sıcak bir şekilde selamlaşmaları dikkat çekti” diyor.
Geceye İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu, MİT İstanbul Bölge Başkanı A.D., İstanbul Cumhuriyet Başsavcıvekili Fikret Seçen, Savcı Zekeriya Öz, İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcısı Aykut Cengiz Engin gibi isimler de katıldı.
İnsanın içini ferahlatan bir beraberlik.
Şimdi durumu özetleyelim.
Ağar hakkında açılan davanın suçlamaları şunlar:
– Cürüm işlemek için silahlı teşekkül meydana getirmek;
– Gıyabi tutuklu sanık Abdullah Çatlı’nın saklı bulunduğu yeri bildiği halde yetkili mercilere haber vermemek ve gizlenmesine yardım etmek;
– Yasalara aykırı olarak Abdullah Çatlı ve Yaşar Öz’e silah taşıma izin belgesi vermek ve hususi damgalı (yeşil) pasaport verilmesini sağlamak suretiyle görevi kötüye kullanmak.
15 Eylül 2011 günü, Ankara Özel Yetkili 11’inci Ağır Ceza Mahkemesi, Mehmet Ağar’ın ‘suç örgütü yöneticisi’ olduğuna karar verdi ve Susurluk davasında 5 yıl hapse mahkûm etti.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı da Ağar hakkında verilen 5 yıl hapis cezasının onanmasını istedi.
Bahçelievler katliamcısının sırt tapışlayıcısı, faili meçhullerin gölgesi, ‘polisin genelkurmay başkanı’ Mehmet Ağar, daha bir ay önce, hapse girmeden gidip orada bakanlarla el sıkışıp boyunu posunu orta yerde bir ölçtürüyor. O sırada beyefendiye kendisine daha sonra ziyaret edip helalleşecek MHP’li Fethiye Belediye Başkanı’nın misafiri olacağı hapishane tefriş ediliyor.
Evet, AKP kirli geçmişle yüzleşiyor.
Bu fotoğrafın altyazısı bu olmalı.

Annelerden mektup
“Bizler gözaltında kaybedilenlerin aileleri ve hak savunucuları olarak 17 yıldır Galatasaray’dan ‘Evlatlarımızı kaybedenlerin yargılanmalarını engelleyen, cezalandırılmalarını önleyen bir yasal düzen var’ diyoruz.
‘Hukukun üstünlüğü, devlet adına güç kullananların, hesap verebilir olmasıdır’ diyoruz.
‘Görevi toplumu devletin hak ihlallerinden korumak olan yargı erki, yurttaşı değil devleti koruma işlevi görüyor. Yargı, kayıp ailelerinin devletle hesaplaşmasının önüne set çekiyor’ diyoruz.
‘Kayıplarımızın failleri cezasızlık zırhıyla korunuyor, yargılanmaları kaçınılmaz bir noktaya gelince de ödül gibi cezalar veriliyor’ diyoruz.
Bu durumun son örneği, yargının Mehmet Ağar hakkında verdiği karardır.
Mehmet Ağar, Susurluk davasında emniyet genel müdürü olduğu dönemle ilgili ‘cürüm işlemek için silahlı teşekkül oluşturduğu ve yönettiği’ gerekçesiyle 5 yıl hapis cezasına çarptırıldı.
Ağar, kendi itirafı olan ‘1000 operasyon’dan değil, sadece Susurluk davasından yargılandı. 17 yıldır Galatasaray’dan ‘Ağar kayıplarımızın failidir!’ feryadımıza kulaklarını tıkayan yargı, yüzlerce evladımızın yaşamına 2 yıl değer biçti…
İnsanları öldüren bir mekanizmanın kurucusu, emir vericisi olduğu mahkemece tespit edilen Ağar, yalnızca 2 yıl cezaevinde kalacak.
Üstelik, hükümetle yaptığı pazarlık sonucunda F tipi cezaevi yerine, kendi seçtiği bir cezaevinde, konforlu bir ortam sağlandıktan sonra misafir edilerek, vergilerimizle maaşını alan koruması da kendisine eşlik ederek.
Bu ödül gibi cezayla Adalet Bakanı ve yargı, devlet adına cinayet işleyenlere Ağar üzerinden ‘Cezasızlık zırhınız devam ediyor’ mesajı verdi.
İçişleri bakanlığı, başbakan yardımcılığı yapmış olan Nahit Menteşe, içişleri bakanlığı, TBMM Meclis başkanlığı, başbakan yardımcılığı, CHP genel başkanlığı yapmış olan Hikmet Çetin, eski Yargıtay 6. Daire Başkanı Mustafa Aydın, AKP Elazığ Belediye Başkanı ‘suç işlemek için çete kurmaktan’ mahkûm edilen Ağar’ı ziyaret etti. Ziyaret sonrası Ağar’ı moralli görmekten duydukları sevinci açıkladılar. Alenen suçu ve suçluyu övdüler.
Biz de katledilen, kaybedilen evlatlarımız, anne-babalarımız, eşlerimiz, kardeşlerimiz için Cumartesi Anneleri’nin Galatasaray’da oturmaya başlamalarının 17. yıldönümü olan 27.05.2012 tarihinde Ağar’ı ziyarete (!) gidecek, bizi Galatasaray’a mahkûm eden politikaların planlayıcılarından, uygulayıcılarından biri olan Ağar’a ‘Kayıplarımız nerede?’ diye soracağız.
Kendisine armağan olarak da üzerinde ‘Peşindeyiz’ yazan bir Cumartesi Anneleri fotoğrafı götüreceğiz.
Bu ziyaretimizin kamuoyuna ulaşmasına köşenizden aracılık etmenizi diliyoruz.

Cumartesi Anneleri
İHD İstanbul Şubesi Kayıplara Karşı Komisyon”

 

Yıldırım Türker – Radikal

TRT’den Jehan Barbur’a kılık kıyafet uyarısı

Tanınmış Caz müziği solisti Jehan Barbur‘un sosyal paylaşım sitesi Twitter üzerinden ilettiği bir mesaj TRT’nin geldiği son noktayı da gözler önüne serdi. TRT tarafından bir programa davet edildiğini ileten Barbur, davetin arkasından programa gelirken giydiği kıyafete dikkat etmesi gerektiği belirtildiği için programa katılmaktan vazgeçtiğini aktardı.

Jehan Barbur’un twitter mesajı “Trt kanallarından birine konuk çağrıldım lakin kıyafetime dikkat etmem uyarısı geldiğinden gitmekten vazgeçtim..kime hükmediyorsunuz acaba?”

Biz de kendisinin sorusunu TRT yönetimi ile benzer zihniyetlere sahip bulunanlara tekrar edelim.

“Kime hükmediyorsunuz acaba?”

(Yeşil Gazete)

Ve at…! Ve… Bisiklet…! – Ömer Erdem

Bisiklet olmasaydı araba icat edilmezdi.
Bisikletten arabaya geçen macera başlı başına ilginçtir fakat bırakalım onu teknoloji tarihi araştırsın.

 

Bizim işimiz bisikletle. Bisiklet çağıyla. Evet bir bisiklet çağından söz edilebilir ve bu çağ hem bireye hem de topluma açılır. Bana sorarsanız tekerleğin icadından sonra bulunan en tuhaf düzenektir bisiklet. Tuhaftır ve bu tuhaflık ‘şeytan arabası’ nitelemesiyle karşılık bulmuştur halkta. ‘Şeytan arabası’ deyip geçerek hem mizahi hem de mekanik bir izah getirmiştir halk muhayyilesi. Aslına bakarsanız bisiklet insanın bir tür kendi kendisinin atı olması hadisesidir. Tamam at canlı bir varlıktır. Ona türlü türlü arabalar koşulabilir. Mesafeler kat edilebilinir. Lakin neticede at da bir canlı olmakla yorulur, acıkır, yaralanır, hastalanır ve ölür. Bisiklet öyle mi? Ne yorulur, ne acıkır! Yeter ki tekerlekleri patlamasın. Ağırlıktan, çarpmadan zarar görmesin. At, nasıl zamanla aristokratların çok özel bineği haline dönüşmüşse ve hâlâ dünyanın pek çok yerinde at sahibi olmak asaletin bir göstergesi ise bisiklet de başlangıçta öyledir. Sadece az üretilmesinden, pahalı olmasından dolayı değil aynı zamanda imgesinden dolayı da böyledir. Gerçi her yenilik, her buluş her iyi ve güzel şey ilkin zenginler ve seçkinler tarafından kullanılır ya olsun. Hayatın da cilveleri vardır. Dün İngiliz aristokrasisinin simgesi olan bisiklet gün gelir Çin devriminin modeline de dönüşür. Her ne kadar atlar yerine bisikletlerle gidilen cephe savaşlarını tecrübe etmemiş olsa da insanlık ilkin şu at meselesini biraz konuşmak gerekir.

Sanki yekpare bir at

Kendi halimde sabah yürüyüşlerimden birisini daha yapıyordum. Mini şemsiyeleriyle patlayan limon gülleri ve her daim sarımsı uçuk iğde kokuları arasında kaybolmuştum. Her şeyin insan aklına göre değil tabiatın kanunlarına göre işlediği şu hayatta etrafı yosun bağlamış eski bir balıkçı teknesi gibi sessizce bir köşede kalmanın huzuru nicedir tek esenliğim sayılırdı. İkide bir rüyalarıma dalıp çıkan uslanmaz karabatak yavrucuklarını saymazsam halime diyecek yoktu. Çoktandır elden gelenlerin değil gelmeyenlerin çağrımına kapılmıştım. Her şey birdenbire olur, her gün önünden geçtiğiniz taşlar, selamsız kediler, bisiklet tekerlekleri, kuş şamataları, sabah vaktinin saflığı bir olayla iç içe geçiverir ya! Yine öyle oldu. Beni buraya, bisiklet yasasına getirdi. At çağrışımlarına fırlattı. Sağ bacağım sol bacağımdan biraz daha kısa hem. Hissediyorum. Olurmuş insanda. Belki çift olan bütün organlar için geçerliymiş bu. Zamanla açığa çıkarmış. Görünür, hissedilirmiş. Hafiften sağa basışımdan, omuzlarımın inatla sağa yatışından da çıkarabiliyorum bunu. İşte onu, gökten keşif uçuşu yaparcasına geçen bir grup gösteri uçağının patırtısı altında düşünüyordum. Kısalık. Uzunluk. Akıl için de kullanıyorlar ya. Neyse…Bisiklet diyordum. At diyordum.

Sağ yanımdan sessizce bir bisiklet kaydı birden. (Ya nasıl kayacaktı!) Kaskını takmış, özenle öne doğru uzanmış genç bir hanımefendi, spor kıyafetlerinin verdiği güvenle pedal çeviriyordu. Kulaklarında müzik dinlemesini sağlayan bir şeyler var mıydı? Ben mi yakıştırıyorum? Daha yanımdan geçeli birkaç saniye bile olmamıştı ki, işte o, beni bunca söze sürükleyen hadise gerçekleşti. Yağmurun da etkisiyle iyiden arsızlaşan otların arasından şaşkın bir kedi fırladı. Belli ki tıpkı bisikletli genç bayanın kediyi beklememesi gibi kedi de bisikletli bayanı beklemiyordu. Ya ben, ben bekliyor olabilir miydim? Her şey benim yüzümden mi yan yana geliyor, kader saati düşüncenin ağacına asılıp kalıyor muydu? Kim bilir? İşte o an kedi panikledi. Sıçradı. Hani demişler ya kedi için dokuz canlıdır diye. Trafikte onca çatanalı keşmekeşten bile kurtulan kedi, şimdi şu bisiklet tekerinin altında mı kalacaktı. Hem kedinin refleksi karşısında bisikletin sadece freni vardı. Genç bayan belli ki fren yapmıştı. Ve fren yapar yapmaz da acıyla birlikte önümde o görsel düşünce ışıdı. Şimdi o bir bisiklet ve üstündeki kadın değil de öne kapaklanan, tökezleyen at gibiydi. Aynen öyle oldu. Nasıl bir at öne kapaklanıp binicisini atarsa bisiklet de genç bayanı öyle atmıştı. Sanki yekpare bir at halini almışlardı.

Ülkeyi bisikletle donatmak…

İşte, önümde kapaklanan sadece bir at-bisiklet değil hepten anılardı. Anılarımız kadar ilgileniriz aslında bir olayla. Derinleşiriz. O anlık bir refleks olmaktan çıkar kendimize doğru kazılır. Bisikletin bir zenginlik ve sosyal statü göstergesi olduğu zamanlar şüphesiz hepten geride kalmadı. Şimdi de pek çok yerde pek çok çocuk bir bisiklet pedalını bir kez olsun çevirmenin hayaliyle yaşıyor. Elimde olsaydı bir vakıf kurar ülkenin her yerini bisikletlerle donatırdım. Çocuk, kadın, yaşlı demeden herkesin bir şekilde bisikletle yaşamasının yollarını arardım. Gül kurusu rengiyle sadece birkaç saatliğine benim olan sonra da kem sözlü bir komşunun sözleriyle altımdan çekilen bisikletime ait duyuşlarım ise hâlâ rüyalarımı kabartır benim ya, neyse. Şimdi belki bir yolunu bulup üç beş arkadaş, bisikletlere atlayıp şehir sokak, kır bayır, uzak yakın gezmenin, unuttuğumuz rüzgâr okşamasına yüzümüzü tutmanın vakti olabilir. Üstelik bir ata sahip olmaktan bir bisiklete sahip olmak hem daha kolay hem de daha özgürleştirici. Dileyen de geri geri gidip bir zihin tarihi yazabilir ve hayal uçurtması yapabilir ondan. Atım var ben de bir at kadar özgürüm diye çığlık atabilir!

Ömer Erdem – Zaman

‘İleri’, ‘daha ileri’nin ‘gerisi’ mi – Erol Katırcıoğlu

Hüseyin Çelik’in, malum İçişleri Bakanı’nın Uludere için kullandığı sözlerin “insani” olmadığını söylemesi üzerine, Başbakan’ın “Uludere’de insaniyse insani biz görevimizi yaptık” sözlerini kullanmasını, muhatabın soruyu soran gazeteciden çok bizzat Hüseyin Çelik olduğunu düşündürtüyor.
Başbakan’ın “AK Parti’nin Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’dır. Yaptığı açıklamaları da arkadaşlarıyla değerlendirerek yapar” derken bu arkadaşları arasında Kürt kökenli Hüseyin Çelik de var mıdır bilemiyoruz. Ama konuşmasından anladığımız Başbakan’ın Çelik’in açıklamasından pek de mutlu olmadığı.

“Uludere olayı”
nın, bu hükümetin Kürt sorunundaki yaklaşımının kodlarını açığa çıkaran bir işleve sahip olduğunu düşünüyorum ben. Bu olay, AKP hükümetinin, Türk siyasetinin bugün en güçlü partisi olarak Kürt sorununda nasıl bir yaklaşım içinde olduğunu ve ileride de nasıl olabileceğini açığa çıkaran bir işlev görüyor. Dolayısıyla nasıl olması gerektiğini de…
Ben de dâhil birçok yazar AKP’nin Kürt açılımı yaparak, her şeye rağmen Habur’u göze alarak, Oslo sürecini başlatarak siyasi maliyeti olsa bile aldırmayarak oldukça öncü bir rol üstlenmiş olduğunu ileri süren yazılar yazdık. AKP’nin bu adımlarını iktidara geldiğinden bu yana benimsediği “reformcu” çizginin bir gereği olduğunu ve bu nedenle de “vesayet rejiminden” ciddi bir kopuşa işaret ettiğini ifade ettik.
Ama doğrusu bugün ben kendi adıma bu yorumlarda biraz aceleci davrandığımızı, AKP’nin gerçekten de bu meseleyi bizim içimize de sinebilecek bir biçimde çözmek istediğini (benim için tam öyle olmasa da) düşünmemizin aşırı iyimserlik olduğunu düşünüyorum.
Böyle düşünüyorum çünkü bir zamandan beri Başbakan’ın, bu meselede yaptığı her konuşmayla, Türklerin Kürt meselesindeki, bir zamanlar devlete de yansımış bulunan geleneksel politikalarından bir kopuş içinde olmadığını düşündürtüyor. “İleri” gibi gösterip “daha ileri”yi önleyen bir duruş bu.
Dikkat ederseniz “Türk siyasetçileri” her aşamada “Kürt meselesi”nde “ileri” bir adım atarak, ileride gibi duran ama aslında meselenin “daha ileri” gitmesini önlemeye yönelik bir anlayışla davrandılar. “Kart, Kurt”tan “Kürt realitesi”ne geçmek “ileri” bir adımdı kuşkusuz. Kürtlerin taleplerini bu adım karşılar diye düşünmüş olsalar da bu olmayınca bu kez de “AB’nin yolu Diyarbakır’dan geçer”e sığındılar. Bu da “daha da ileri” bir adımdı. Ama bu adım da sorunun çözülmesini sağlayan bir noktaya evrilemedi. Her “ileri” adımın “daha da ileri” bir adım olmaması için atıldığını düşünürseniz Erdoğan’ın attığı “açılım”, bir “ tv kanalı”“seçimlik Kürtçe” vs. gibi“ileri” görülebilecek adımların da aslında Kürtlerin “daha ileri” taleplerini, o kadar ileri gitmeden, daha ileri gitmesine izin vermeden durdurmaya yönelik adımlar olduğunu söylememiz mümkün.

Dolayısıyla taleplerden bazılarını reddetmeyerek varolan demokratik hak alanını biraz gevşeterek yükselen taleplerin yükselişini daha önceden durdurmaya çalışmak doğrusu “ileri” gibi görünse de aslında “geri”yi (yani eski politikaları) tahkim eden bir siyasettir.

İkinci olarak, Uludere olayı, bu olayla ilgili AKP içinden kimin nasıl tepki verdiğinden giderek Kürt meselesinin AKP’nin de yumuşak karnı olduğunu düşündürtüyor. Bir parti içinde de olsa konu etnik bir kimliğe karşı ayrımcılık noktasına gelince o etnik kimliğe sahip olanlar arasında da bir yarılma yaratması şaşırtıcı değil. Her ne kadar bu yarılmanın derinliğini ve şiddetini ölçemezsek de Erdoğan’ın dilinin ve bu olayla ilgili “özür” dilemeden “özür” dilemiş gibi yapmasının parti içindeki Kürt siyasetçiler arasında rahatsızlık yarattığını söylememiz mümkün.
Üçüncü olarak, Kürt siyaseti, “özür” talebinin, (her ne kadar Başbakan “terör örgütünün talebi”diyerek reddetse de) aslında Müslüman kesimler de dâhil tüm toplumda yaygın bir talep olduğunu görmesi ve siyasetini de yalnızca “Kürt kimliği”nin talepleri üzerinden değil “tüm toplumun adalet ve vicdan duyguları” üzerinden oluşturması gerekiyor (yeni yollar bulması anlamında).
İnsan bu hükümetin, geçmiş hükümetlerin “ileri” gibi gösterip “daha ileri”yi önlemeye yönelik siyasetlerinin bir çıkmaz olduğunu görmesini istiyor. Ama tarih de bize ne kadar liberal görünse de özünde sağcı siyasetlerin toplumun özgürlük ve demokrasi talepleri karşısında kendi sınırlarının olduğunu gösteriyor. Bu sınırları aşmak ise bu taleplerin toplum tarafından ne kadar fark edildiğine ve ne kadar önemsendiğine bağlı. Uludere olayı, bu sınırların varlığıyla ilgili toplumun, yüzde elli oy almış olsa da AKP’den rahatsız olmakta olduğunu gösteriyor. Henüz bu rahatsızlığın boyutlarını bilmesek de hissiyatımız bu yönde…

Erol Katırcıoğlu – Taraf

GATA vicdani reddi kabul etti

Vicdani retçi Muhammed Serdar Delice’ye Gülhane Askeri Tıp Akademisi (GATA) tarafından “Şahsın vicdani ret durumu birliğin bütünlüğüne zarar vermektedir. Askerliğe uygun değildir” şeklinde rapor verildi.

Bu rapora göre Muhammed Serdar Delice’nin askeriye ile ilişiği kesilmiş oldu. Ancak firar suçundan yargılandığı davadan almış olduğu on aylık hapis cezası Yargıtay tarafından onanırsa, Delice’nin üç ay daha hapis yatması söz konusu.

Delice’nin avukatı Tayfun Çakır, raporun henüz kendisine ulaşmadığını ama raporda yer alan “(…) vicdani ret durumu birliğin bütünlüğüne zarar vermektedir. Askerliğe uygun değildir” ifadesinin vicdani reddin askerlik yapmamak için geçerli gerekçe olarak kabulü anlamına geldiğini belirtti.

“Biz vicdani redde değil, cüzdani redde karşıyız”

Muhammed Serdar Delice vicdani ret mail grubuna gönderdiği mesajda yaşadığı süreci şöyle özetledi:

* 16 Mayıs 2012 sabah 9.00’da Malatya da çağrıldığım yerde kışlada hazır bulundum. Bana kıyafetlerimi giyip içtima alanına çıkmam için telkinde bulunuldu. Bense bunun mümkün olmadığını ve bir resmi kurumdan çağırıldığım için orada olduğumu, asker olmadığımı belirttim.

* Tutanakla ifadem alındı ve mahkemeye rütbeli ve bir er nezaretinde götürüldüm. Gerekçeli karar tebliğ edildi ve bir telefon trafiği ardından hastaneye sevk edildim. Alay komutanının kesin talimatı üzerine beş asker benden sorumlu oldu.

* Malatya Askeri Hastanesi Elazığ a sevk etti. Oradan da GATA’ya sevk edildim. Bir geceyi kışlada geçirdim. Bütün bölük beni PKK’lı ilan etmişti. Bu utanç tablosu altında ertesi gün ne PKK ne de başka bir örgütle ilişkimin olup olmadığının araştırılması için bir dilekçe yazdım.

* Pazartesi GATA’da muayene oldum. Sağlık sorunlarımın bir işi yapmak için engel olmadığını, sadece vicdani retçi olduğumu belirttim.

* Salı gün konseye, çarşamba günü de heyette çıktım ve orada da vicdani retçi olduğumu belirttim. “Uyum Bozukluğu B16 şeklinde askerliğe el verişli değildir. Şahsın vicdani ret durumu birliğin bütünlüğüne zarar vermektedir. Askerliğe uygun değildir” şeklinde bir rapor aldım.

* Heyetteki bir doktor “Biz vicdani redde karşı değiliz, biz cüzdani redde karşıyız hadi sen evine git dedi.”

“Mahkeme vicdani retçi değil demişti”

Avukat Tayfun Çakır, Delice’ye “askerliğe elverişli değildir” diye bir rapor verildiğini ve kendisinin askeriyeyle ilişkisinin kesildiğini söyledi.

“Ancak burada esas önemli olan raporda ‘vicdani ret’ tanımının yer alması. Vicdani reddin askerlik yapmamak için gerekçe olarak kabul edildiği anlaşılıyor.”

“Muhammed’in firara ilişkin dava dosyası şu anda Askeri Yargıtay’da. Askeri Yargıtay’ın nasıl bir karar vereceğini bilemiyoruz. Yerel mahkemenin 10 aylık hapis cezasını onaylarsa, Muhammed’in yattığı süre de düşünce üç ay daha hapis yatma ihtimali var. Ancak denetimli serbestlikten yararlanma ihtimali olabilir.”

“Mahkeme Muhammed’in dini inançları gereği vicdani retçi olamayacağına karar vermiş ve 10 ay hapis cezası vermişti. Bu durumda mahkemenin kararı GATA raporuyla çelişiyor.”

Ekin Karaca/www.bianet.org

 

Sokak Sanatçıları sanatlarına özgürlük istiyor

Bir süredir sanatlarını icra etmekte güçlüklerle karşılaşan sokak sanatçıları “Müziğe ve Sokağa Özgürlük” sloganı ile saat  16:00’da İstiklal caddesi Beyoğlu Belediyesi Sanat galerisi önünde  bir basın açıklaması yapacaklar. Beyoğlu Belediyesi Sanat Galerisi :Oda Kuleden Tünel’e dogru yürürken sol tarafta kalıyor.

Basın açıklamasına davet metninde yaşadıkları son durumu ve hedeflerini şu şekilde dile getirdiler

“”Biz sanatını sokakta icra etmeyi seçenler, son zamanlarda iyice artan haksız uygulamalar karşısında biraraya geldik. Keyfi biçimde yerimizden ediliyor, kovalanıyoruz. Daha da kötüsü, bizim bir parçamız olan, yeri doldurulamayacak enstrumanlarımıza, işporta malıymışçasına apar topar el konulup, kılıfına dahi konulmadan, özensizce zabıta kamyonetine atılıyor ve depolarda keyfi sürelerde tutuluyor.

Bu el koymalar başımızın üzerinde sürekli bir tehdit unsuru olarak tutuluyor. Enstrümanlarımızdan ayrılmak istemiyorsak, bu haksız ve  kabadayıca muamelelere sessiz kalmamamız gerekiyor.

Sanat neden sokakta?

Çünkü müzik sokakta güzeldir. Gösteriler sokakta doğaldır. Dikkatleri cezbettikçe devam eder. Herkes dinleyebilir ve de izleyebilir. Barların aksine her yaş grubu izleyebilir. Konserlerin aksine her gelir seviyesi dinleyebilir. Bedavadır. Saati, günü belirsizdir, özgürdür, her an karşınıza çıkabilir. Sahibi, sponsoru yoktur. İnsanlar dinledikçe, sevildikçe devam eder.

Sokak sanatı iddia edilenin aksine dayatmacı değildir. Çevre esnafı tarafından uyarıldığımızda konuşur anlaşır, gerektiğinde rahatsızlık vermemek için yer değiştirir veya erteleriz.

Ne istiyoruz?

Sokak sanatlarına özgürlük istiyoruz! Sokak performanslarının kendi doğal akışı içerisinde serbest bırakılmasını ve zabıta güçlerinin haksız ve keyfi uygulamalarının sonlandırılmasını  istiyoruz.

Konuya duyarlı, sokakları çok renkli ve çok sesli görmeye devam etmek isteyen herkesi 25 Mayıs Cuma günü saat 16.00’da İstiklal caddesi Beyoğlu Belediyesi Sanat galerisi önünde sesimizi duyurmak için yanımızda yer almaya bekliyoruz.”

Siyaseti geri almak ya da EDP-Yeşiller (1- AKP meselesi)

Siyasetin insanlara kapatıldığı, siyaset esnaflarının ve bir elitin elinde kısırlaştığı, üstelik bu durumun iyice kanıksandığı bir ülkede, siyasi alanı bireylere açmak ve geri almak mümkün müdür? EDP ile Yeşiller Partisi arasında geçen yılın sonlarında başlayan ve son dönemde birleşmeye doğru evrilen buluşmanın bu soru çerçevesinde (de) yanıtlanabileceğini düşünüyorum. Bu nedenle bu birleşme sürecine dair bir dizi olarak tasarladığım yazılara “Siyaseti Geri Almak” başlığını seçtim.

İki partinin rengi, nasıl bir siyasetten bahsetmemiz gerektiğini ortaya koyuyor. Manifestocu bir dille konuşmak istemiyorum. Bu ortak rengin ne olduğunu her iki partinin ilkelerinde ve bu buluşmaya dair metinlerde fazlasıyla bulmak mümkün. Kuşkusuz hayata soldan bakan, özgürlükçü ve yeşil bir renk bu.

Benim yanıtlamayı deneyeceğim sorular daha çok güncel politikaya ve örgütlenmeye dair olacak. Mesela her iki partinin bir birleşme eğilimi içerisine girmesinin sol için, yeşil hareket için, ekoloji mücadeleleri için, özgürlük mücadeleleri için, barış için, küresel hareketlerle buluşmak için, katılımcı ve yeşil ekonomi alternatifleri üretmek için ne gibi bir anlamı olacaktır? Olası birleşme nasıl bir iddia doğuracaktır? Bu birleşmeyle Türkiye siyasetinde yeni bir kanal (ama gözle görünür bir kanal) açılabilir mi? Bu soruları sırasıyla yanıtlamaya çalışmak gerekiyor. Ama öncelikle bugünün siyasetini belirleyen (esir alan mı demeliyim?) soruya yanıt arayarak başlamanın doğru olacağı kanaatindeyim. Bu soru AKP’nin nasıl değerlendirilmesi, mevcut iktidara karşı nasıl bir muhalefet üretilmesi gerektiğine dairdir.

***

2010 yılının başlarında (yani soldaki bölünmeyi derinleştiren Anayasa refardumundan epey önce) Yeşil Gazete’de “AKP’ye muhalefet” başlığıyla üstüste dört yazı yazmış ve bu yazılarda aynı soruyu yanıtlamaya çalışmıştım. Vermeye çalıştığım yanıtın özeti AKP’nin demokrasi idealine sahip çıkabilecek birikim ve felsefeye sahip olmadığı, ilk kriz anında (veya fırsatta diye de okuyabilirsiniz) otoriter bir yönetime doğru kayacağı (ve kaydığı), dolayısıyla AKP’ye yönelik muhalefetin ana ekseninin bir demokratikleşme programı şeklinde olması gerektiğiydi. (Bu dört yazıya şu bağlantılardan ulaşabilirsiniz: AKP’ye Muhalefet-1; AKP’ye Muhalefet-2; AKP’ye Muhalefet-3; AKP’ye Muhalefet-4)

Geçtiğimiz aylarda EDP Genel Başkanı Ferdan Ergut da benzer bir şekilde, “AKP ile mücadele” üst başlığıyla beş bölümden oluşan bir dizi yazı yazdı. Benim yazılarımdan çok daha yeni ve dolayısıyla güncel olan bu yazılar aynı zamanda daha derinlikli ve çok katmanlıydı. Ferdan Ergut’un yazılarındaki çerçeveye katılıyorum ve birkaç kısa alıntı da yapacağım. Ama okumayanlara yazıların tamamını okumalarını öneririm. Bu aynı zamanda EDP’nin siyaset çizgisiyle ilgili olarak, programatik metinlerden çok daha fazla fikir verecektir. (Bu beş bölüme şu bağlantıdan ulaşabilirsiniz -devam bölümlerinin bağlantıları yazının altında-: AKP ile Mücadele)

AKP iktidarını nasıl değerlendirmek gerektiği faslına sorunun “AKP” değil, “AKP iktidarı” olduğunu söyleyerek başlamak gerekiyor. Birkaç yıl önce bir siyasi parti bütün duvarları “AKP’yi istemiyoruz” afişleriyle doldurmuştu. Muhalefetin “AKP’ye karşı” bir araya gelmesini hedefleyen bu parti ve benzerleri, istemedikleri, karşı çıktıkları, var olmamasını tercih ettikleri şeyin bir “siyasi parti” olduğunun elbette farkındaydılar. Bu tür “AKP’den nasıl kurtulacağız” temrinleri sırasında “bir kısım devlet” de çoktan bu siyasi partiye karşı bir kapatma davası açmıştı bile. Aynı dönemde ordu da boş durmuyor, “yaratıcı” darbe planları üretip duruyordu. Oysa söylemeye bile gerek yok, varlığına karşı çıktığınız şeyin bir siyasi parti (yani bir fikir ve siyaset anlayışı ve onu üreten insanlar, çevreler vb.) olması, durduğunuz zeminin demokrasi olduğunu kuşkulu hale getirir. Ferdan Ergut, AKP’ye karşı muhalefet üretilmesi gereken alanları saydıktan sonra, bu konuda şöyle diyor:

“Önemli olan şudur ki, bu alanlardan hangisine muhalefet edersek edelim, tasfiye edilmekte olan rejimi aklayacak ya da onu masum kılacak her türlü söylemden uzak durmalıyız. ‘Kategorik AKP karşıtlığı’ üzerinden şekillenecek bir muhalefet, ister istemez rasyonaliteden uzaklaşıp olmadık noktalara savrulabilecektir.”

Dolayısıyla bizim yapmamız gereken şey (büyük ölçüde laiklik hassasiyetinden kaynaklanan) AKP nefretinin demokratik rasyonalite dışına ittiği bir şekilde, bir siyasi partinin varlığına karşı çıkmak değil, AKP iktidarına, yaptığı yanlışlara, AKP’nin politikalarına, bu politikaların yarattığı ekolojik ve sosyal yıkıma, kurduğu ideolojik hegamonyaya, otoriter eğilimleri nedeniyle yerleştirdiği antidemokratik alışkanlıklara vb. olmalıdır. Ancak AKP iktidarına karşı içi dolu, politik bir itiraz ve muhalefet çizgisi yarın öbür gün seçimlerde ciddiye alınacak bir seçenek haline dönüşür. Öteki türlüsü can sıkıcı bir homurdanmaya dönüşüp etkisizleşecek, kendi kendini yiyip bitirecektir.

Bu tür bir muhalefet, politikayı kime ve nereye yönelik olarak yaptığınızı da belirler (ya da tam tersi). Ferdan Ergut, bu konuda da kolay anlaşılır bir saptama yapıyor. Siyaset yaparken muhatapımızın kim olduğunu soran Ergut, soldaki örgütlü yoldaşlarımıza mı, yoksa düşüncelerini değiştirmeye çalıştığımız muktedirlere mi konuşuyoruz diye sorduktan sonra asıl muhatabı belirliyor:

“Yoksa topluma mı konuşuyoruz? Toplumda sınıfları ya da çeşitli kimlikleri nedeniyle mağdur olanlara veya ne sınıfı ne de kimliği nedeniyle doğrudan bir mağduriyet yaşamayan, fakat çevresinde gördüğü adaletsizliklerden rahatsızlık duyan ve belki de bu adaletsizliklerle kendince mücadele ederek adil bir toplumun kurulması için sivil toplumun çeşitli alanlarında çaba harcayan insanlara mı konuşuyoruz?”

Siyasi muhatabımızı ayrımsız bir şekilde (yani hangi yaştan, sınıftan, statüden, meslekten, etnik gruptan, dinsel aidiyetten, vb. olurlarsa olsunlar) toplumun çeşitli kesimlerinden insanlar, bireyler (ve elbette seçmenler) olarak belirledikten sonra, ancak ondan sonra, insanların dinleyeceği, anlayacağı alternatif politikalar üretmeye başlayabiliriz.

Toplumun bizden (bir siyasi partiden) beklediği sorunlarının nasıl çözüleceğine dair fikirler, somut politikalar veya projelerdir. Muhatabınız toplum olmayıp sol camia olduğunda alternatif politikalar oluşturmanıza da gerek kalmaz. Reaktif politika üretmekle, toplumun vicdanı olmakla ve toplumun büyük çoğunluğuna ulaşması kolay olmayan konularda tartışmalar yapmakla bütün bir hayatınızı geçirebilirsiniz.

Bizim ise eğitimden balıkçılığa, konuttan kuraklığa, vergi politkalarından enerji politikalarına kadar her alanda gerçekçi, uygulanabilir ve dönüştürücü politikalar üretmemiz gerekiyor. Bu politikaların da temelini politik ve ekonomik sistemin radikal bir eleştirisinden alması gerekiyor. Ancak bu şekilde kadrolarını toplumun her kesiminden gelecek yeni isimlerle zenginleştirmiş, sözünü herkes için dinlenir kılan, insanların zamanı geldiğinde oy vermeye değer (ya da en azından arzulanır) bulacakları bir parti oluşturabiliriz. Çünkü yine Ergut’un dediği gibi:

“AKP…, özellikle Referandum sonrasında devlet-içi iktidar mücadelesinde zafere yaklaşmakta olan muktedir bir parti olarak iktidarını vesayet kurumları üzerinden tesis etmiyor. AKP, bütün otoriter ve milliyetçi iktidarını, arkasındaki yüzde 50 halk desteğine dayandırıyor. Yeni rejimi ‘vesayet rejimi’ olarak adlandırıp kendimizi kandırmak yerine, bu halk desteğinin nerelerden kaynaklandığını anlamamız gerekiyor. (…) AKP’nin hegemonyasından sinip, yenilgici bir ruh haliyle eski rejimin unsurlarıyla anlamsız ittifak arayışları içinde olanların bu toplumda bir karşılığı yok.”

***

Biz dünyayı değiştirmek istiyoruz. Değiştirmek istiyoruz, çünkü mevcut endüstriyel kapitalist sistem gezegeni felakete sürüklüyor, gelecek umutlarımızı yok ediyor, adaletsizliği ve eşitsizliği derinleştiriyor. Dünyayı değiştirmek, değişime cesaret etmekle başlar. Hepimiz yeni olaylar, yeni durumlar karşısında aldığımız tavırlarda ne kadar değişimden yana, ya da ne kadar muhafazakar olduğumuzu kendimize sormalıyız. Doğayı ve yaşamı korumak muhafazakar politikalarla ve tepkilerle mümkün değildir. Ancak her şeyi, kendi durduğu yerden başlayarak sorgulamaya ve değiştirmeye cesaret eden, dünyayı değiştirmeye kendi mahallesini değiştirmekle başlayan bir hareket değişimi başlatabilir. Dünya değişsin, ama benim yaşam biçimim, sokağım, ailem, arkadaş çevrem, işim, ilişkilerim hiç değişmeden aynen kalsın demek akla uygun bir düşünme biçimi sayılmaz.

Ama burada AKP bahsinden kopmaya başladım. Demek ki bu yazı için yeterlik verme zamanı. İkinci yazıda başka bir noktadan devam edeceğim.