Ana Sayfa Blog Sayfa 4697

Eşitlik – Derya Sazak

Anayasa Uzlaşma Komisyonu, taslak yazımına, “insan onurunun dokunulmazlığını” vurgulayarak iyi bir başlangıç yaptı. Komisyon bu hafta “eşitlik” maddesini kaleme alacakmış.
CHP kanadı, “eşitlik, ayrımcılık yasağı, sosyal dışlanmaya karşı güvence, devletin pozitif yükümlülüğü ve kadın erkek eşitliği” gibi temel ilkelerin taslağa yazılmasını istiyormuş.
Fransa’da sosyalist Cumhurbaşkanı Hollande’ın 34 sandalyeli kabinede 17 kadın bakana yer vermesi “eşitliğin” pratikte ne anlama geldiğini gösteriyor. Türkiye’de siyasette kadın erkek eşitliğinden söz edilir, “pozitif ayrımcılık” savunulur ama TBMM’de ve Bakanlar Kurulu’ndaki kadın sayısı bir türlü eşitlenmez.
Başbakan Erdoğan’ın “ustalık” hükümetinde sadece bir kadın bakanın bulunması düşündürücüdür!
Eşitlik maddesinin yol açtığı tartışmayı Milliyet’in deneyimli parlamento muhabiri Önder Yılmaz yazdı.
Yazım Komisyonu maddeyi, “Herkes dil, din, mezhep, inanç, etnik köken, renk, cinsiyet (cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği) siyasi düşünce ve diğer sebeplerle ayrım gözetilmeksizin hukuk önünde eşittir” diye formüle etmiş.
BDP eşcinsel hakları konusunda daha açık ifadeler kullanılmasını savunuyormuş.
AKP ise “eşcinsel evliliklere” yol açacağı gerekçesiyle “cinsel yönelim” kavramına karşı çıkıyormuş.
CHP, “cinsel kimlik, mahalle baskısı ve ötekileştirmeyi” içeren “sosyal dışlanmaya karşı korunma“ kavramının “eşitlik” maddesinde yer almasını istiyormuş.
Komisyon, insan onuru ve özgürlükler konusunda ilk iki maddede sağladığı uzlaşmayı “eşitlik” yazımında da sürdürecektir.
Anayasa yazımında asıl zorluk, ana dilde eğitim, eşit yurttaşlık gibi Kürt sorununun çözümüne katkı yapacak maddelerde yaşanacaktır.
Başkanlık-yarı başkanlık tartışmaları arasında Başbakan Erdoğan TOBB Genel Kurulu’nda AKP kanadından epeydir beklenen bir açıklamayı yaptı. “Dayatmayla yapılan reformların, anayasaların Türkiye’ye fayda sağlamadığının görüldüğünü” söyledi. AKP’nin yeni Anayasa çalışmalarında “masadan kalkan taraf olmayacağını” açıkladı. Erdoğan’ın “uzlaşma“ konusunda verdiği mesajlar da olumluydu:
“Yeni Anayasa konusunda şu anda dahi çok ciddi birikim oluştu. Biz parti olarak masadan kakan taraf asla olmayacağız. Sürecin kilitlenmesine, sarf edilen enerjinin heba edilmesine de göz yummayacağız.
Uzlaşma, herkesin heybesindekini karşı tarafa dayatması değildir. Uzlaşma tarafların birbirine doğru adım atması, atabilmesidir. Uzlaşma, ortak bir noktada buluşabilmektir. Biz en başından beri ‘sivil, özgürlükçü, demokratik bir anayasa’ diyoruz.‘’
Türkiye’de anayasalar darbeler sonrası, asker -sivil bürokratlarca dönemsel etki- tepkilere göre yapıldığı için kısmi değişiklikler dışında “sivil Anayasa” yapma deneyimi yok.
Şimdi TBMM’nin önünde tarihi bir fırsat var. Başarmak zorundalar!

Derya Sazak – Milliyet

Genel ahlak bugün eşcinsellere yarın düzcinsellere – Ezgi Başaran

Niyet ettiler anayasa yapmaya. Bismillah tıkandı. Tıkaçlarına aşina olduğumuz ülkemizin nerede tıkanacağını biliriz, tabii. O yüzden patikadaki ilk temel taş olan eşitlik ilkesinde tökezlemek normal bulundu. Benim tarafımdan.
TBMM Anayasa Uzlaşma Komisyonu’ndaki BDP’li vekiller 3.maddedeki eşitlik ilkesine “cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği” ifadelerini koymak istedi. Yani şöyle: “Herkes; dil, din, mezhep, inanç, ırk, (etnik köken) renk, cinsiyet (cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği) siyasi düşünce ve diğer sebeplerle ayrım gözetilmeksizin hukuk önünde eşittir.” Şeklinde olsun dediler.
İtirazlar, olaylar, olaylar…
AK Parti bu ifadenin eşcinsel evliliklere yol açacağını ve “genel ahlaka” aykırı olduğunu, aile neslinin korunması gerektiğini söylerekten… Mıh gibi, tıkadı.

**

Bir büyük edebiyatçımızın yaptığı mükemmel benzetmeyle ifade edecek olursam: Genel ahlak kimin girip kimin çıktığı belli olmayan bir ev galiba.
Pardon, bir fark var.
Bu tür genel hizmet veren evler vatandaşı mutlu ediyor, genel ahlak ise sadece devleti. Fakat çalışma usullerinin aynı olduğunu söyleyebiliriz.
Genel ahlaka aykırıymış cinsel yönelim. Tam olarak kimin ahlakına? Devletin.
Devlet denilen şey, insanlıktan ve insan yapısından nasibini almamış bir Yapay Zeka(AI) galiba.
Pardon, bir fark var.
Birinde zeka da var, diğerinde keresteden şablonlar.

**

Eşcinselliği ahlaksızlık olarak görmek benim ahlakıma uymayan bir görme biçimi, örneğin. N’apcaz şimdi?
Toplumu, eşcinsellerden korumak, aile neslini devam ettirmek gibi dayatmalar da şahsen midemi bulandırıyor, mesela. Şimdi n’etcez?
Ama “eşcinsellikten veya cinsellikten böylesine korkan toplumun psiko-sosyolojisi” bu yazının konusu değil. O yüzden “Demek ki sen geneli temsil etmiyorsun” kısır lagalugasına hiç girmeyelim. En iyisi, size genel şeylerden söz edeyim.

**

TBMM Anayasa komisyonunda cinsel yönelim kavramının 3.maddeye eklenmesiyle çıkan tartışma katiyen sadece LGBT bireylerin meselesi değil.
Medeni bir ülkede demokratik devlet, bir kişinin isteği dışında onu bir tek şartla kısıtlayabilir: Eğer başkasına zarar veriyorsa. Kendisine ruhen veya ahlaken zarar vermesi devleti ilgilendirmez (J.S. Mill zarar prensibi). Dolayısıyla “devlete göre ahlak” diye bir şey olsa dahi bu yatak odasını kapsamaz. Ve yine anayasada “genel ahlak” şeklinde bir kavrama yer olmadığı gibi, devletin de toplumu iki erkeğin veya iki kadının sevişmesinden korumaya kalkışma hakkı yoktur. Bırakın saçmalığını, hakkı yoktur.

**

Daha da ötesi… Her bireyin özel hayatında ahlaksızlık (ki neyin ahlaksızlık olduğu da kişiden kişiye değişir) yapma hakkı da var ki, bu ne devleti ne de onun hukukunu ilgilendirir (John Wolfenden raporu, 1957). Genel ahlakmış, aileymiş… Bu garabetleri aralara sıkıştırarak eşcinselliği örtük biçimde kriminalize etme girişimleri hepimizi fena halde ilgilendiriyor.
Bugün eşcinsele, yarın düzcinsele. Böyle bir yerdir genel ahlak, kapısı aralanmaya görsün. O nedenle hazır anayasa yapılıyorken, bir çok maddede geçen bu kavramın yok olmasını talep etmeliyiz vatandaşlar olarak.

**

Son olarak: Genel bir ahlaktan söz edilecekse, ancak belki ekonomik sistemin ortak bir ahlak anlayışı temeline oturtulmasından söz edilebilir. Yahut da aynı zamanda suç sayılan ahlaksızlıkların genel manada kabul gördüğünden… Yolsuzluk yapmak, F-16’yla vatandaşını bombalamak, göz göre göre yalan söylemek, hak yemek, adaleti meşrebine göre dağıtmak genel denebilecek ahlaka aykırı olabilir. İnsanların kimi sevdiği, kiminle seviştiği değil.

NOT 1: LGBT bireylerin hayatı 3. veya 10. maddeye cinsel yönelim ifadesinin eklenmesiyle bir anda mükemmel olmayacak ama bu hiç küçümsenmeyecek kadar önemli bir adımdır.

NOT 2: BDP’ye Türkiye’nin partisi değil diyenler haklı. Cinsiyet yönelimi ifadesini Anayasa’ya sokma gayreti bir Türkiyeli partinin harcı değil.

Ezgi Başaran – Radikal

Veysel Eroğlu İklim Değişikliği’ne çözümü buldu

Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu, 18 Mayıs’ta gönderdiği bülteninin tanıtım yazısında “Sizde bir fidan dikin, karbon ayak izinizi silin” sloganını kullandı.

Eroğlu’nun bu sloganı gerçekçi olmadığı gibi İklim Değişikliği’ne neden olan seragazı salımlarının da “bir fidan dikmekle” giderilebileceğini ima etmesi nedeniyle çok tehlikeli bulunuyor. İklim Değişikliği konusunda Türkiye’de farkındalık ve kaygıların arttığı bir dönemde bu tür “asılsız vaatler” insanların yanlş yönlenmesine yol açabileceği düşüncesiyle tepki topluyor.

Yaptığı çıkışlar ve söylemleriyle çevrecilerin ve ekolojistlerin en fazla tepkisini çeken bakanlardan biri olan Eroğlu’nun bu açıklaması, WWF’in küresel çapta açıkladığı ekolojik ayak izi raporunun tam ardından geldi. Raporda Türkiye’nin de tüketim ve kirletmede dünya ortalamasını geçerek “1.5 Dünya’ya ihtiyaç duyar hale geldiği” belirtilmişti.

Öte yandan Orman ve Su İşleri Bakanlığı, son yıllarda ağaçlandırmaya büyük hız vermiş durumda. Bakanlıktan yapılan açıklamalara göre son 3 yılda toplam 1.5 milyon hektarlık alana 850 milyon fidan dikildi.

Yeşil Gazete

Prof. Ersanlı 200 gündür tutukevinde

Prof. Dr. Büşra Ersanlı, KCK davasında zayıf ve mesned teşkil etmeyecek deliller gösterilip suçlanarak gözaltına alınalı tam 200 gün oldu. Ersanlı’nın uğradığı haksızlığa dair akademik özgürlükler çalışma grubu GIT Türkiye’nin açıklaması aşağıda:

 

 

 

Prof. Dr. Büşra Ersanlı 200 gündür tutukevinde!
Özgün akademik çalışmalarını ve yasal siyasal faaliyetlerini, yasadışıbir eylemlilik ve şiddetle ilişkilendirmek suretiyle, Prof. Dr. Büşra Ersanlı’nın akademik ve politik kimliğini itibarsızlaştırmaya çalışanve hukuk adına hukukdışılığı meşrulaştıran siyaset kültürünü ifşaetmek üzere, Prof. Dr. Büşra Ersanlı’nın 200 gündür tutukevinde bulunduğunu hatırlatıyoruz.
Prof. Dr. Büşra Ersanlı’nın, geniş bir yelpazeye yayılan akademikyetkinliğini, en temel vatandaşlık hakkı olan siyasal katılım hakkını kullanarak, Türkiye siyasetinin can yakıcı sorunlarından olan Kürt meselesinin çözümüne katkıda bulunmak üzere vakfetmesinin şiddetle ilişkilendirilmesi ve hukuken cezalandırılmasına yönelik bu girişim, akademik ve siyasal özgürlüklere yönelik tehditlerin en vahimidir.
Prof. Dr. Büşra Ersanlı’nın maruz kaldığı haksızlığın en kısa sürede sona ermesi, akademik ve siyasal özgürlükler için verdiğimizmücadelenin en önemli hedefi olmaya devam edecektir.
GIT Türkiye (Türkiye’de Araştırma ve Öğretim Özgürlüğü UluslararasıÇalışma Grubu) 20 Mayıs 2012

Uluslararası Af Örgütü’nün afişine tepki

NATO Zirvesi’nin düzenlediği ABD’nin Chicago kentinde, Uluslararası Af Örgütü’nün (Amnesty International) otobüs duraklarına yerleştirdiği reklam afişleri tepki topladı.

Afişlerde burkalı iki Afgan kadını ve beraberlerindeki küçük kız çocuğunun fotoğrafına yer verilerek “Afganistan’daki kadın ve kız çocukları için insan hakları” başlığı altında “NATO: Bu yolda mücadeleye devam et!” yazıyor. Afişlerin altında da kentte Afgan kadın hakları aktivistleriyle düzenlenecek bir gölge zirve toplantısına katılım çağrısı var.

Uluslararası Af Örgütü’nün afişi internete düştükten sonra başta twitter olmak üzere tepkiye neden oldu. “Uluslararası Af Örgütü bu ilanıyla ülkedeki NATO işgaline destek oluyor” şeklinde yoğunlaşan tepkilere, Uluslararası Af Örgütü’nün resmi twitter hesabından “Yanlış, kötü kelimeler kullanmışız” cevabı geldi. Örgüt ayrıca “Derdinizi Anlıyoruz” (We get it) başlığında bir basın açıklaması yaptı.

Şu adresten ingilizce okunabilen basın açıklamasında “Posterdeki malum cümle ciddi tepkiye neden oldu. İnsanlar ‘Uluslararası Af Örgütü NATO’yu ve işgali mi destekliyor?’ sorusunu sordu. Halbuki bizim amacımız NATO yetkililerine ve ülke başkanlarına Afganistan’da Taliban’ın düşmesinden bu yana zar zor kazanılan kadın haklarını korumanın ne kadar önemli olduğunu ve bu konuda daha fazla çaba sarfetmeleri gerektiğini hatırlatmaktı.” denilerek ülkede Taliban öncesi ve sonrası bazı istatistikler verildi.

Açıklamada ayrıca “Uluslararası Af Örgütü, ilkeleri gereği NATO karşıtı ve yandaşı bir pozisyon almaz. Afganistan’ın bombalanmasını biz istemedik. Hatta hatırlayacak olursanız, bombalamaların başladığı 2001 yılında yaptığımız açıklamalardaki mesaj ‘intikam değil adalet’ idi. Sivil ölümler için de teyakkuza geçmiştik. Ayrıca NATO’nun Afganistan’da kalmasını talep etmiyoruz” denildi.

Açıklamanın sonunda ise “Evet, hazırladığımız afiş kafa karıştırıcı, bunu kabul ediyoruz. Özellikle de şehrin tamamı NATO karşıtlarıyla doluyken… Ama lütfen düzenlediğimiz toplantının içeriği ve Afgan kadınların hakları konusundaki taleplerimizin önemini unutmayın” deniyor.

Özel Haber: Durukan Dudu

(Yeşil Gazete)

 

Erdoğan’ın tiyatro düşmanlığı kızı yüzünden mi?

Guardian Gazetesi, son günlerde hükümetin hedefinde olan tiyatrolarla ilgili enteresan bir iddiayı ortaya attı. Gazete,

“Erdoğan’ın kızı tiyatroda bir aktör tarafından hakarete uğradı diye, Erdoğan tiyatrolardan devlet desteğini çekme tehdidinde bulundu” diye yazdı.

İngiliz The Guardian gazetesi, Erdoğan’ın öğrencilik döneminde tiyatro çalışmalarına katıldığına dikkat çektiği haberinde, Erdoğan entellektüelleri haddini bilmeyen despotlar diye kınıyor. Erdoğan kızı tiyatroda bir aktör tarafından hakarete uğradı diye ülkenin tiyatrolarından devlet desteğini çekme tehdidinde bulundu” ifadesine yer verdi.

Erdoğan’ın “küstah, alkolik aktörler”  söylemiyle, sanat kurumlarını sıradan halkı hor görmekle suçlamasının Türkiye ‘yi şok ettiğinin belirtildiği haberde,  “Erdoğan reformcu biri olarak bilinmesine karşın, insan hakları grupları bir otosansür ortamı yaratılmasından endişe ederlerken, muhalefet de AKP’yi askeri düzenden kalma otoriter hukuk mekanizmasını kullanarak ülkenin uzun laik geleneğini baltalamaya çalışmakla suçluyor” yorumuna yer verildi.

Frankfurt işgal altında

Almanya’nın finans merkezi Frankfurt’da, sistem kaşıtlarından oluşan İşgal Et eylemcileri, yetkililerin izin vermemesine rağmen gösterilerine devam ediyor.

16-19 Mayıs tarihleri arasında ‘Avrupa Eylem Günleri – İşgal Et, Bloke Et, Protesto Et’ sloganı ile bir araya gelen göstericiler ile polis arasında bugün de zaman zaman gerginlikler yaşandı.

Güvenlik güçleri, Avrupalı hükümetlerin uygulamaya koyduğu kemer sıkma önlemlerini protesto etmek için bir araya gelen 1000’den fazla gösterici için kentte olağanüstü güvenlik önlemleri aldı.

Bu önlemler karşısında tepkisini gösteren bir eylemci, “İçişleri bakanının desteği ile bütün bu yasaklamalar adeta kanunsuz bir bölge oluşturuyor. Nasıl bir kuşatma altında olduğumuzu görmek üzereyiz. Kişisel olarak bu çok huzursuz edici.” şeklinde konuştu.

Göstericilerin asıl amacının bugün Deutche Bank’ın genel merkezine yürümek olduğu öğrenilirken, polisin Cumartesi günü kente gelmesi beklenen 40 bin gösterici için özel önlem aldığı ve bu eylemcilerinin girişine izin vermeyeceği bildirildi.

Başbakanlık Devlet Tiyatroları’nı kapatıyor!

Devlet Tiyatroları’nın geleceği için iki ayrı taslak çalışma yürütülüyor. Başbakanlık ve Kültür Bakanlığı’nın iki koldan yürüttüğü çalışmada birinci senaryoya göre Devlet Tiyatroları kapatırken, ikincisinde yola sözleşmeli sanatçılarla devam ediliyor.

Tiyatroların özelleştirilmesi ile ilgili hem Başbakanlık hem de Kültür ve Turizm Bakanlığı ayrı ayrı çalışma yapıyor. Kültür ve Turizm Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Nihat Gül’ün koordinasyonunda Devlet Tiyatroları Genel Müdürü, Opera ve Bale Genel Müdürü ile Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü ortak bir yasa tasarısı hazırladı. Bu taslağa göre Devlet Tiyatroları (DT) kapatılmıyor, sanatçılar sözleşmeli hale getirilip, repertuvar kurulu oyunlara müdahae ediyor. Diğer yandan Başbakanlık’ta ise Eskişehir Milletvekili Nabi Avcı başkanlığında bir başka yasa taslağı hazırlanıyor. İşte bu çalışmanın ayrıntıları Kültür Bakanlığı’nın hazırladığı taslaktan çok farklı: DT kapatılıyor, sanatçılar emekli oluyor, emekliliği gelmeyenler ise evlerinden maaşlarını almaya devam ediyor.

İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi’nin Şehir Tiyatroları’nın yönetmeliğini değiştirmesiylebaşlayan tartışma Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ’ın “Tiyatroları özelleştireceğiz” sözleriyle tırmanmıştı. Bunun üzerine Devlet Tiyatroları’nın özelleştirilmesi için hükümet düğmeye bastı. Bakanlar kurulunda tartışılan tiyatroların özelleştirilmesi için kanun taslağı Kültür Bakanlığı’na havale edildi. Bakanlık bu konuda yasa taslağını Bakan Ertuğrul Günay’a sundu. Bu taslağa göre DT’de kadrolu sanatçıların özlük hakları korunacak ve bundan sonra kadrolu sanatçı alınmayacak. Emekliliği gelen personel yüksek tazminatla emekli edilecek. Kalan personel ise yıllar içinde eritilecek. DT bünyesinde bir Repertuvar Kurulu oluşturulacak, oyunlar bu kurulun süzgecinden geçecek. Devlet Tiyatroları, Kültür Bakanlığı bünyesinde varlığını sürdürecek.

Diğer yandan Başbakanlıkça görevlendirilen Eskişehir Milletvekili Nabi Avcı başkanlığında hazırlanan yasa taslağı ise Kültür Bakanlığı’nca hazırlanan taslakla taban tabana zıtlıklar oluşturuyor. Uluslararası Tiyatro Festivalleri Enstitüsü Başkanı Refik Erduran’ın fikirlerini de alan Avcı’nın hazırladığı taslak metninde Devlet Tiyatroları tamamen kapatılıyor.

Radikal’den Ömer Erbil’in haberine göre işte o çalışmanın ayrıntıları:

* Emekliliği gelen devlet sanatçılarına ekstra emeklilik ücreti verilerek kurumdan kendi istekleri ile ayrılmaları sağlanacak. Yaklaşık 720 devlet sanatçısı bulunuyor, bunlardan emekliliği gelenlerin sayısı 300’ü aşkın. Geri kalan sanatçılar evlerinde otursalar da emeklilikleri gelene kadar maaşları ödenecek.

* Bir bu kadar da teknik personel bulunuyor. Teknik personelin de yarıya yakınının emekliliği geldi. Diğer yarısı da evde oturarak maaşlarını almaya devam edecek.

* Kadroda yaklaşık 1000 kişi, 4B ve 4C statüsü ile temizlik şirketinden alınan personel. 4B ve 4C statüsündeki personel diğer kamu kurumlarına gönderilecek.

* Devlet sanatçıları, yetenekli ve bilgili dramaturg, teknik personel, STK temsilcisi, bakanlık temsilcisi bürokratlar ile Başbakanlık bürokratlarının yer alacağı proje kurulu oluşturulacak. Bu proje kurulu özel tiyatro gruplarına destek verecek. Bir anlamda Kültür Bakanlığı’nın sinema destekleme kurulu gibi işleyecek.

* Emekliliğe ayrılmayan devlet sanatçıları isterlerse kendi gruplarını ve projelerini oluşturup bu kurula sunacak. Kurul projeyi uygun bulursa bütçeye destek verecek.

* Kurul yine turne yapacaklar için ayrı bir bütçe desteği verecek.

* DT’nin değişik illerde 60 yerleşik sahnesi bulunuyor. Sahnelerin kullanım hakkı illerin valiliklerine verilecek. Sahne tahsisleri valiliklerce yapılacak. Proje kurulunun onayladığı projeler için sahne tahsisleri öncelikli olacak.

* DT’ye ait Ostim’deki Sanat Teknik Atölyeleri kapatılmayacak. Özel tiyatrolar ve dizi filmler için kostüm, sahne dekoru gibi özel sektöre hizmet vererek gelir elde edecek.

* 10 yılı aşkın süredir devam eden festivaller var. Bu festivallere bütçe desteği Hazine’den sağlanacak.

126 milyon gider 5 milyon gelir var!

* Devlet Tiyatroları Genel Müdürlü-ğü’ne bağlı merkez ve taşra idari binalarında toplam 275 çalışma odası, iki konferans salonu, 44 bilet satış gişesi, dokuz santral, 13 arşiv, yedi toplantı odası, üç yemekhane, 97 depo, dört dinlenmelik ve altı okuyucu salonu bulunuyor. Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü’nce sahnelenen oyunlarda kullanılan dekor, kostüm ve aksesuvarların üretildiği, depolandığı atölyeler ve depoları barındıran tesisler var. Ankara Macunköy’de bulunan ‘Macunköy Tesisleri’nde 13 çalışma odası, bir santral, dört depo, 15 atölye, bir kostüm, bir kumaş ve bir aksesuvar ambarı yer almakta. Kurumun 22’si genel müdürlükte, 15’i taşrada olmak üzere toplam 37 adet hizmet aracı var. Türkiye genelinde 60 tiyatro sahnesi bulunuyor.

* Kültür Bakanlığı’nın DT için 2011’de bütçeden ayırdığı pay 131 milyon 561 bin lira iken bu rakam 2012’de yaklaşık 8 milyon lira artarak, 139 milyon 964 bin liraya çıktı. Özel tiyatrolara ayrılan destek ise 2011’de 3.5 milyon lira idi.

* 2010 verilerine göre DT’nin personel gideri 79 milyon 548 bin lira. Mal ve hizmet alımı gideri 36 milyon 869 bin lira. Sermaye giderleri 5 milyon 335 bin lira. Toplam 126 milyon 770 bin lira gider bulunuyor. Aynı yıl DT; 110 milyon 695 bin lira Hazine yardımı, 11 milyon 86 bin lira ek ödenek, 4 milyon 900 bin lira gişe geliri elde etti.

Erduran: Böyle gitmeyeceği belliydi

Refik Erduran (Uluslararası Tiyatro Festivalleri Enstitüsü Başkanı) Özelleştirme bir dil sürçmesidir. Kimse zarar eden bir kurumu satın almaz. Belki özerkleştirme denebilir. Nabi Avcı Bey beni aradı. Bir rapor şeklinde değil, bir sohbet gibi fikirlerimi aktardım. Yıllar önce DT’de bir reform yapılmalıydı. Tiyatrocular kurumlarını iyileştirmek yerine birbirlerini yemeği tercih ettiler. Tiyatronun bu haliyle gitmeyeceği belliydi. Tiyatrocular bir takım formüllerle kendi sorunlarını çözmeye çalışabilirlerdi. Bir boşluk oluşturuldu. Politikacılar da bu boşluğu doldurdu.

(Cumhuriyet)

Tuvalet yokluğu ölüm getiriyor

Dünyada yaklaşık 2 milyar 600 milyon insan tuvaletsiz yaşıyor. Her gün hijyenik koşullardan mahrum koşullarda yaşayan 3 bin ile 6 bin çocuk ishalden hayatını kaybediyor.

Düsseldorf Üniversite Hastanesi profesörlerinden Dr. Dieter Häussinger, işi gereği tüm dünyayı dolaşıyor. Häussinger, yine bir iş gezisinde Hindistan’ın en kalabalık şehirlerinden Kolkata’ya gitme fırsatı bulmuş. Sabah saatlerinde bindiği taksi ile şehir içinde giderken ilginç bir manzara ile karşılaşmış. Yol kenarında pantolonunu indirip yan yana çökmüş birçok çocuk, tuvalet ihtiyacını gideriyormuş.

Düsseldorf Üniversite Hastanesi’nin Gastroenteroloji, Hepatoloji ve İntaniye Bölümü’nün Başkanı Häussinger, “Bu durumun bulaşıcı hastalıklara yol açması, kaçınılmaz bir şey” diyor.

Günümüzde dünyanın birçok ülkesinde insanlar tuvalet, temiz ve kontrol edilmiş sudan mahrum. Su kenarları ve bahçe gibi dış mekanlarda giderilen bu ihtiyaç, sonuçları çok ağır tehlikeleri de beraberinde getiriyor. Zira insan dışkısı, hastalıklara yol açacak birçok bakteri içeriyor. Profesör Häussinger, bu bakterilerin bir kısmının özellikle su ile karıştığında uzun süre yaşabildiğini belirtiyor.

Diğer yandan sinek ve böcekler de bu bakterilerin yayılmasına sebep oluyor. Bu bakteriler bir şekilde insanlara geçerse vücut kendini savunmaya geçiyor. Profesör Häussinger, her bakterinin bir nevi zehir ürettiğini kaydediyor ve bağırsakların bu zehiri bir an önce vücuttan atmak için hızla sıvı ürettiğini söylüyor. Bu da ishal gibi hastalıklara yol açıyor.

İshal en büyük sorun

Sınır Tanımayan Doktorlar Örgütü’nden Doktor Sebastian Dietrich, günde yaklaşık 3 bin ila 6 bin arasında çocuğun ishal nedeniyle aşırı su kaybından hayatını kaybettiğini belirtiyor. Dietrich, “İshal türü hastalıklar çok büyük bir sorun. Özelikle de vücutları zaten çok daha zayıf olan çocuklarda ya da sıtma veya açlıktan muzdarip insanlarda baş edilmesi zor bir problem” diye konuşuyor.

Vücutlarının büyüklüğü nedeniyle bir şekilde yetişkinlerde kendini dengeleyen su kaybının, küçük çocuklarda çok hızlı ölüme yol açabileceğini belirten Dietrich,”1-2 litrelik sıvı kaybının ardından bile her şey için çok geç olabilir” diyor.

Aslında tuz ve şekerle karıştırılmış bir litrelik su ile ishalin çözümü mümkün. Ancak bunun için öncelikle suyun temiz ve bakterilerden arınmış olması gerekiyor. Oysa dünyada milyonlarca insan temiz su ihtiyacından mahrum yaşamaya devam ediyor.

Vücut kuruyor

Enfeksiyon hastalıklarının en korkutucu olanı ise ölüme yol açma riski çok yüksek olan kolera. Bu hastalık genelde tuvalet ve temiz içme suyuna erişimin kolay olmadığı ve dar bir mekânda birçok insanın birlikte yaşadığı ortamlarda meydana çıkıyor.

“Bu hastalık bir kez ortaya çıktı mı, içme suyuna karışıp salgına yol açması an meselesi” diyen Profesör Häussinger, Haiti’nin bu durumun en tipik örneği olduğunu kaydediyor.

Akut ve şiddetli bir ishal ile seyreden bu hastalıkta insan vücudu bir anlamda kuruyor, zira vücut bir günde 20 litreye yakın su kaybedebiliyor. Ölümlere de bu aşırı su kaybı neden oluyor.

Birçok mülteci kampında da görev yapmış Sınır Tanımayan Doktorlar Örgütü’nden Doktor Sebastian Dietrich, enfeksiyon hastalıklarının engellenmesi için yapılabilecek ilk işin, her şeyden önce bir tuvalet yapılması olduğunu belirtiyor. Dietrich, sadece bunun dünyanın birçok bölgesini bu tür hastalıklardan korumaya yeterli olacağını belirtiyor.

(DW)

Hukuka balyoz!

Meclis’e sunulan yasa teklifine göre, savcı esas hakkındaki görüşünü açıkladıktan sonra, avukat duruşmada yokken de mahkeme hüküm verebilecek.

AKP, TBMM Adalet Komisyonu gündeminde bulunan 3. Yargı Paketi’nde yer alan bazı düzenlemeleri daha hızlı yasalaştırmak için harekete geçti. Meclis’e sunulan yasa teklifi tutuklama kararlarının somut gerekçeye dayandırılması şartını getirirken, avukat duruşmada olmasa da sanık hakkında karar verilebilmesinin yolunu açacak düzenleme de bulunması muhalefetin tepkisini çekti.

31 Ocak’ta Meclis’e sunulan yargı reformu paketi, TBMM Adalet Komisyonu’nda alt komisyon oluşturularak incelenirken, komisyon ve Genel Kurul’daki görüşmeler nedeniyle paketin yasalaşmanın zaman alacağı öngörüsüyle yeni bir adım atıldı. AKP, bu pakette yer alan bazı düzenlemelerle ilgili yasa teklifini TBMM Başkanlığı’na sundu.

AKP Elazığ Milletvekili Şuay Alpay ile 5 arkadaşı tarafından hazırlanan ‘Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi’inde Ceza Muhakemesi Usulu Kanunu’nun (CMK) ‘Duruşmada Hazır Bulunacaklar’ başlıklı 188. maddesinde de değişiklik öngörüldü. Teklifle, 188. maddenin “Duruşmada, hükme katılacak hâkimler ve cumhuriyet savcısı ile zabıt kâtibinin ve kanunun zorunlu müdafiliği kabul ettiği hâllerde müdafiin hazır bulunması şarttır” şeklindeki birinci fıkrasına, “Ancak cumhuriyet savcısının esas hakkındaki mütalasının zorunlu müdafiin de hazır bulunduğu duruşmada açıklanmış olması veya bu mütalaanın zorunlu müdafiye yazılı olarak tebliğ edilmiş olması durumlarında, çocuklar hakkında görevlendirilmiş olanlar hariç olmak üzere, hukukun kabul edilebilir bir mazereti olmayan zorunlu müdafiin yokluğunda da karar verilebilir” şeklinde hüküm ekleniyor. Teklifin bu şekilde yasalaşması halinde, savcının esas hakkındaki görüşünü açıklamasının ardından, yargılamada avukatın duruşma salonunda olup olmadığına bakılmayacak. Mahkeme savunmanın yokluğunda hükmünü verebilecek.

Mahkeme-baro gerilimi

‘ Balyoz davası ’nda avukatların savunma haklarının kısıtlandığı gerekçesiyle duruşmalara katılmamaları nedeniyle ‘kilitlenme’ yaşanmıştı. 250’si tutuklu toplam 365 kişinin yargılandığı davada sanık avukatları mahkemeyi protesto ederek duruşmalara katılmıyor. Kamuoyundan ‘davayı tıkıyorlar, sanık hakkını suiistimal var’ şeklinde eleştiriler yükselirken, Balyoz avukatları duruşmayı asıl tıkayanın maddi delil peşine düşmediğini iddia ettikleri mahkemenin kendisi olduğunu söylüyor. Mahkeme, İstanbul Barosu’ndan avukat atanmasını istemiş, baro ise talebi reddetmiş ve buna zorlanamayacaklarını bildirmişti. Bunun üzerine, mahkeme baro hakkında suç duyurusunda da bulunmuştu.

Teklifin, buna benzer durumları aşmak için yasalaştırılmak istendiği öne sürülürken, CHP’li Atilla Kart da tepki gösterdi. Kart, “Sözün bittiği yer ama hukuk devleti, kanun devleti zaten söz konusu değildi. Bu düzenlemeyle ‘devlet’ kavramı bitiyor. Bu aynı zamanda yönetim aczidir” dedi.

Tutuklama için somut olgu şartı geliyor

Uzun tutukluluk ve tutuklu vekillerle ilgili tartışmalar devam ederken, 3. Yargı Paketi’nde yer alan CMK’nın ‘Tutuklama Kararı’ başlıklı 101. maddesinde değişiklik yapılması da teklifte yar aldı. Buna göre, tutuklamaya ilişkin kararlarda kuvvetli suç şüphesi ve tutuklama nedenlerinin varlığı ile tutuklama tedbirinin ölçülü olduğu somut olgularla gerekçelendirilerek açıkça yazılacak. Böylece, hakim veya mahkeme, tutuklamaya, tutuklamanın devamına veya tahliye isteminin reddine ilişkin karar verirken kuvvetli suç şüphesinin varlığını, tutuklama nedenlerinin varlığını ve somut olayda tutuklama tedbirinin ölçülü olduğunu somut olgularla gerekçelendirmek zorunda kalacak.

Teklif ayrıca CMK’nın ‘Adli Kontrol’ başlıklı 109. maddesinde de değişiklik öngörüyor. Buna göre de
tutuklama yerine adli kontrol altına alınmasına karar verilebilecek suçlardaki ceza üst sınırı beş yıl olarak değiştiriliyor. Mevcut yasada bu sınır üç yıl olarak yer alıyordu. (Radikal)