Ana Sayfa Blog Sayfa 4688

Babası sağolsun: Girmediği sınavlardan 100 aldı

Antalya’da okul müdür yardımcısı Mustafa D.’nin, SBS puanını yükseltmek için oğlunu okul birincisi olabileceği bir okula naklettiği ortaya çıktı. Öğrencinin girmediği sınavlardan bile 100 aldığı öne sürüldü. Mustafa D. hakkında soruşturma başlatıldı.

NTVMSNBC’nin haberine göre, Antalya’da okul müdür yardımcısı Mustafa D.’nin, Seviye Belirleme Sınavı (SBS) puanını yükseltmek için oğlunu okul birincisi olabileceği bir okula nakil şartlarına uymayan şekilde naklettiği, girmediği sınavlardan bile 100 aldığı iddia edildi.

Antalya Muratpaşa ilçesindeki Başöğretmen Atatürk İlköğretim Okulu 8’inci sınıf öğrencisi A.S.D.’nin okul kaydı, iddiaya göre 30 Nisan tarihinde babası Mustafa D.’nin müdür yardımcısı kadrosunda olduğu Aksu Yurtpınar Gazi İlköğretim Okulu’na nakledildi.

Öğrencinin nakil geldiği okulda son sınavlar yapılmadığı halde, iddiaya göre kurum şifresiyle e-okul sistemine girilerek, girmediği 2’nci ve 3’üncü sınavların tümüne, performans görevleri ve ders içi etkinlik katılımlarına 100 tam puan verildiği ortaya çıktı.

Ayrıca öğrencinin 78 olan Fen ve Teknolojileri dersi birinci yazılı sınavı puanı sistemde değiştirilerek, 84 yapıldı. Bu şekilde çeşitli derslerin yazılı ve sözlü sınavlarıyla performans ödevlerinden yaklaşık 20 kez 100 tam verilen öğrencinin nakil yapılan okula hiç gitmediği, öğretmenler tarafından okul idaresine bildirildi. Sınıf listelerinde ve yoklamalarda adı hiç geçmeyen öğrencinin varlığı, öğretmenlerin e-okul sistemine bilgi girişi sırasında tesadüfen belirlendi. 30 Nisan’da bir öğrencinin tüm derslerden aynı gün yazılı sınava girmesinin mümkün olamayacağı şüphesi üzerine öğretmenlerin, öğrencinin nakil geldiği okul müdürlüğünü aramasıyla skandal ortaya çıktı.

VALİLİĞE ŞİKAYET
9 Haziran’da yapılacak olan SBS’de, okul birincisi öğrencilere tanınan ek puan avantajından yararlanmak amacıyla nakil dönemine uygun olmayan bir tarihte nakil yaptırıldığı, girmediği sınavlarda 100 tam puan verilerek sahte notlarla okul birincisi konumuna getirilmek istendiği öne sürülen öğrenciyle ilgili gelişmeler, Eğitim-Sen Antalya Şubesi’nce, Antalya Valiliği’ne bildirildi.

Eğitim- Sen Antalya Şubesi Başkanı Nurettin Sönmez, Nurettin Sönmez, nakil işleminin asıl nedeninin ise öğrenciyi Aksu Yurtpınar Gazi İlköğretim Okulu’nda okul birincisi yapmak ve buradan öğrencinin SBS puanını yükseltmek olduğunu kaydetti. Nurettin Sönmez, öğrencinin usulsüz okul nakliyle yetinilmediğini, nakil geldiği okulda son sınavlara girmediği halde ’kurum şifresiyle e-okul sistemine girilerek, öğrencinin girmediği ikinci ve üçüncü sınavların tümüne, performans görevleri ve ders içi etkinliklere katılımlarına 100 tam puan verildiğini, bu şekilde öğrenciye 20 kez 100 tam puan verildiğini de kaydetti. İddiaların hedefindeki Müdür Yardımcısı baba Mustafa D. ise yasal süre içerisinde oğlunun naklinin yapıldığını savundu.

Nakilde yasal olmayan bir durum olmadığını dile getiren Mustafa D., şöyle dedi: “Oğlum ikinci dönem ikinci ve üçüncü sınavlara girmedi. Çocuğum şu anda raporlu. Oğlumun kaydının başka bir okula alınmasıyla ilgili Aksu İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü soruşturma başlattı ve muhakkik (soruşturmacı) görevlendirdi. Hakkımdaki iddialar, okul idaresiyle öğretmen arkadaşların sürtüşmesinden kaynaklanıyor. Bu sürtüşmeler üzerine çocuğumu eski okuluna geri almayı da düşündüm. Hatta bu yüzden 18 Mayıs’ta adresimi de eski konutuma aldırdım. Ama yeni bir nakile sistem müsaade etmediği için oğlumu eski okuluna aldıramadım. Ama maalesef kendi meslektaşlarımız tarafından böyle bir ithamla karşılaştık. Soruşturma başlatıldı, hatamız varsa çekeceğiz ama iddiaların gerçek dışı olduğu ortaya çıkacak.”

Niçin feminizm? – Müge İplikçi

1980’li yıllarda feminizmle tanıştım. Ne yalan söyleyeyim kafası karışık bir üniversite öğrencisinin tanışabileceği en iyi ‘izm’ ve onu geleceğe bağlayacak en önemli köprülerden biriydi feminizm! Sistemi sorgulaması bir yana, otoritenin dışladığı hemen hemen bütün grupları işaret eden yanıysa eşsizdi. Bu açıdan iyi bir başlangıçtı feminizm. Sadece bir edebiyat öğrencisi olarak metinlerin çoğunda gezinen baskıcı, çok bildiğine inanan o kibirli erkek dilini keşfetmeme yardımcı olmadı, yaşamın içersinde onlara benzeyen dinamikleri de seçebilmem konusunda bambaşka bir pencere açtı bana.

Zamanla bu konuda yazılmış teorik kitapları da okumaya başladım. Sorgulamayı temel alıp farklı ufuklara farklı merceklerle bakan, bu bakışta bile sorular sormaktan bıkmayan bir yanı vardı feminizmin ve o tavır beni şaşkına çevirmeye yetmişti. Sistemi dil, beden, kültürel katmanlar, farklı coğrafyalar (ve daha neler neler) bazında eleğe çevirerek öze bakmak bu kitapların temelinde yatan arayışın adıydı. Hemen her seferinde hiyerarşileri yıkmak adına çıkılmış bu soyut yolculuklardan okur olarak kârlı çıkmamanız ise mümkün değildi. Etrafınızda olup bitenlere bakmak, sonra kendinize bakmak, ardından yaşama bakmakÖ Bakmak ve görmek. Bakmakla görmek arasındaki farkı anlamak. Detayları seçebilmek, o detaylardaki ideolojik manevraları görmekÖ Bunları gösterdi feminizm bana. Umulanın tersine bir erkek düşmanı da yapmadı beni, erkeklerin üzerindeki toplumsal baskıyı da görmemi sağladı.

Birçok izm’de olduğu gibi kendisine yenildiği yerler yok muydu feminizmin? Vardı elbette. Sorgulanacak bir sürü yanı vardı. Ancak köprü dedik ya, size farklı cepheleri ve dünyaları vaat eden bir köprünün asıl işlevi sizi bir kıyıdan öteki kıyıya ulaştırmasıdır. Başka bir denkleme, uzama vardırmasıdır sizi. Ben ve benim gibi nice genç insan, bir zamanlar kafalarını kurcalayan neden ve nasıl sorularının karşılığının bir kısmını feminizmle buldu. Bugün bu soruları belki sadece onun çerçevesinde sormuyoruz, sormamız da gerekmiyor ama sanırım inatçılığımızın, sistemi sorgulamamızın ve yaşama sahip çıkabilmemizin kökeninde zamanında onun bize anlattıkları mevcut.

Bu yazıyı niye mi yazdım? Şu an sistemin kirletmeye, töhmet altında bırakmaya, aşağılamaya, yok saymaya çalıştığı feminizm bir lüks, üstelik sadece kadınların yaslanacağı elit bir burjuva ağacı, insanla dolu ama aslında insansız olan bir AVM hali değildir. Sistemde tökezleyen hemen herkesin kendine dair sorularının yanıtlarını bulabileceği bir başlangıç, içten bir önsöz, marifetli bir köprüdür. Başbakan’ın Diyarbakır’daki konuşmasında feminizme atıfta bulunması ve onu tuhaf bir yöntemle yok sayması ile yok olmayacak bir adımdır. Başbakan’ın feminizmi özel kliniklerle kâr ortağı biçiminde göstermesi ve neredeyse kürtaj karşıtlığını bu biçimde dillendirmesi ise insanın aklına tuhaf sorular getirir. Ne bileyim Ankara’da çınarları yolup yolup sit alanları üzerine Beyaz Saray diken bir mantıkla söylenmiş bu cümleyi tuhaf bulabilirsiniz birdenbire! ‘Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu’ diyebilirsiniz örneğin. Ancak daha ötesini de düşünebilirsiniz. Bugün kadınlara ve kadın bedenine yönelik oyunların gerçekte ne olduğunu, neye denk düştüğünü vb.

Her şey bir yana, dün yolumun keşistiği ‘Bedenimiz Bizimdir’ yürüyüşünde gördüğüm heyecan bu tuhaf duyguları sildi süpürdü. Genç insanlar, erkekler, hatta çocuklar, arkadaşlar, tanıdık simalar, dolmuşlardan el sallayanlarıyla bambaşka bir atmosferdi dün. Kimilerinin hiç anlamak istemediği bir gerçeği yeniden hatırlatması açısından önemliydi oradaki mesaj: İstersek her şey değişir!

Bu arada atılan sloganlar ve pankartlardan bir kısmını da sizlerle paylaşayım.

Kürtaj hakkımızdır, Uludere katliam.

AKP elini bedenimden çek.

 

Babanla bana tecavüz ederken tanıştık yavrum!

 

 

Müge İplikçi – Vatan

 

Boğaz’da ‘sezaryen’- Tan Morgül

İnsan evladının üremesi konusunda ‘ısrarlı’ olan aklın, doğadaki diğer türlerin varlıklarının devamı sebebiyle üremeleri konusunda da hassas olmasını beklerdik. Tüm balıklara ‘doğal doğum’ imkânı tanınsın, Boğaz’a ‘sezaryen’ suretiyle yapılan avcılık durdurulsun

Doğadaki türlerin devamı için bilinen tek yöntem halen daha ‘üreme.’ Eril ve dişi uzuvların varyasyonundan mütevellit bu basit yaşamsal fasiliteye ideolojik vasıflar kazandıran tek tür de gezegenin her ‘hareketli’ türü homo sapiens… Yoksa, akli melekeleri nispeten bize yakın olan yunusların veya maymunların konuyla ilgili herhangi bir polemik yaşadıklarını zannetmiyoruz. Beden politikalarına dair yazılanlar sebil, balık ‘kokusu’ içinde tartışmak zor… Hem zaten bu konudaki kararımız baki; ‘onun kararıdır’ ve erkek olarak ‘haddimizi’ bilmemiz gerekir.
İnsan evladının üremesi konusunda ‘tutkulu’ ve ‘ısrarlı’ olan aklın, diğer türlerin (zevk için değil, sadece ve sadece) varlıklarının devamı sebebiyle üremeleri konusunda da hassas olmalarını beklerdik. Obez faaliyetlerimiz nedeniyle diğer türler ‘frijit’ olmuşken, böylesine şehvetle üreyip kime dayılık yapacağız, hepimizin malumu!
Geçenlerde pek güzel bir haber mail kutumuza düştü. Metro Toptancı Market, Türk Deniz Araştırmalı Vakfı (TÜDAV) ile ‘Palamutlar Nerede’ adlı proje başlatıyormuş. Bizans’ın sembolü olacak, İskender’in gemilerini yürütmeyecek kadar, Altın Boynuz’u karartacak kadar çok olan ve en çok İstanbul’a muhabbet gösteren bu balıkların, neden buralara gelmez olduğu mühim bir soru. Kendimizce cevaplarımız olsa da işe ilmi müdahale yapılacak olması, memleketin fakir ‘balık araştırmaları kütüphanesi’ için büyük bir şans oluyor.
Metro marketin davetinde de yazdığı üzere benzeri en son 1955‘lerde yapılan (bu çalışmalara imzan atan ekiplerin hocaları; Türkiye hidrobiyoloji araştırmalarına ve ülkenin sucul kaynaklarına ilmi kıymet katan Dr. W. Nümann ve Curt Kosswig’i yüksek muhabbetle analım) bu proje vasıtasıyla, Akdeniz ve Karadeniz ülkeleri arasında göç eden palamut balığının göç yollarının güncellenmesi hedefleniyor. Söz konusu balık türünün korunması için uluslararası bir koruma anlayışı geliştirilmesi amaçlanıyor. TÜDAV’ın başkanı Prof. Bayram Öztürk, 2011 Haziran’ında düzenlenen istişarede, “Lüfer 19 cm’de de ürer” deyince (bilimsel bir araştırmayı imlemeden), bizi ziyadesiyle üzmüş, balık avlanma boyunun belirlenmesi kararına ‘negatif etki’ yapmıştı. Son hareketten sonra anladığımız, hocanın geçen sene büyük ihtimalle ‘şaka yapmış’ olduğu… Yoksa, palamut ve toriğin korunması için mühim bir kararın başını çeken bir tavrın, lüferin üremesi konusunda farklı görüşe sahip olması beklenemez. Bu ayki istişarede, daha kalabalık bir ilmi hattın ortamı vicdana ‘boyayacağını’ umut ediyoruz.
Konu sürdürülebilir balıkçılık olduğunda, ‘catanacio’ya (sıkıcı defans futboluna) teslim olan memlekette, ‘gol olmasa da, hareket yeter’ tarzı bu hareketi tebrik ederken, bir konuda da soru sormadan edemiyoruz. Acep, böylesi şık bir hareketin basın sunumu için neden ‘Tarihi Beykoz Dalyan’ı seçiliyor? Hani, balık yasağının sürdüğü bu vakitlerde (ki yasağın en önemli nedeni, balığın üreme döneminde korunma altına alınması) faaliyete devam ettiği iddia edilen hatta bu konuda uzun zamandır imza kampanyası yürütülen (www.balikcilar.net, ‘Boğazlarda dalyan kurulmasına hayır’) dalyanlar konusunda son derece hassas durumdayız da…
Gırgırcıların, trolcülerin ağları derleyip topladığı, tekneleri kıyıya çektiği (veya uluslararası sulara çıkardığı) dönemde, balık avlamak, hatta avlanması zinhar yasak olan ‘yumurta dolu’ toriklerin ocağına incir dikmek akıl alır gibi değil. Bu hareketin sadece ‘tarihi’ bir mekân keyfinden ibaret olduğunu düşünüyor ve boğazdaki dalyan tarihinden bahis açıyoruz.

Boğaz dalyanları
İstanbul Boğazı’nın, ‘balık boğazı’ olduğu zamanlarda, onlarca dalyan kıyılarda kurum kurum kurulurken, bu görüntü şairlere ve ressamlara da ziyadesiyle ilham vermiş. Birçok eski Boğaz tasvirinde, tablosunda ve şiirinde ‘dalyan’lı pozlar görmek mümkün.
Boğaz balıkçılığının önemli bir ayağı olan dalyanlar fiziki özellikleri ile de renkliymiş. Her daim başvuru kaynağımız Karekin Deveciyan’dan alıntılamanın vaktidir: “Dalyanlar, kıyıdan birkaç yüz kulaç uzakta veya ırmakların ağzında kurulan (…) kazık, halat, demir çapa kullanılarak düzenlenmiş çok çeşitli ağlardan veya ağ gibi düzenlenmiş çitlerden oluşan düzeneklerdir.” Boğaziçi’ne kurulu 45 dalyanı ayrıntılı şekilde ifşa eden Deveciyan bunları çeşitlerine göre de ayırmış: “Şıra dalyanı, çit dalyanı veya kutra, kurt ağzı dalyanı, kırma-kepasti dalyanı, çekme dalyanı, çökertme…” Bu tip dalyanlar Marmara’da da kullanılıyormuş.
Son söz olsun, slogan kabilinden: Başta palamut ve torik olmak üzere, tüm balıklara ‘doğal doğum’ imkânı tanınsın ve vaktinden önce boğaza ‘sezaryen’ suretiyle yapılan her türlü avcılık durdurulsun.

 

Tan Morgül – Radikal

 

Akit yine kin kustu

Başbakan Erdoğan’ın sözleriyle başlayan kürtaj tartışmasında Erdoğan’ın en büyük destekçisi olan Akit Gazetesi, kürtajın yasaklanacağı iddialarına tepki gösterenlere kin kustu.

Kürtajın yasaklanmasına karşı çıkanları “Hayvandan da aşağı varlıklar” olarak niteleyen gazete, “Benim bedenim, benim kararım”, “sevgilimin bedeni, sevgilimin kararı” gibi sloganları da “alçakça ve şerefsizce” diye nitelendirdi.

Kimliği belirsiz bir “kamuoyu” kavramını da kendisine destekçi olarak gösteren Akit, bu haberiyle kampanyaya katılanları da “kamuoyu”na hedef göstermiş oldu.

“Kürtaj haktır, Uludere katliamdır”

İSTANBUL – Kadıköy ilçesinde bir miting yapan kadınlar, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın “Her kürtaj bir Uludere’dir” açıklamasıyla gündeme gelen kürtaj ve sezaryen tartışmalarına tepki gösterdi. Kadıköy Altıyol’da saat 13.30’da 20’den fazla kadın örgütünün çağrısı ile biraraya gelen binlerce kadın “Kürtaj haktır, Uludere katliamdır” pankartları açtılar.

Karpuzun içi ve dışı

 

Uzun seneler önce, ben çocukken yurtdışından gelen bir tanıdık Avrupa ülkelerinde karpuzun dilimle satıldığını söylemişti. Aile büyükleri günlerce bu bilgi etrafında fikirler üretmiş, karpuzu dilimle satın almanın yoksullukla ilişkili olduğu sonucunu çıkarmış ve ülkemizin ne kadar şanslı olduğu konusunda görüş birliğine varmışlardı.

Henüz mevsimsiz ithal karpuzlar memlekete girmemişti. Karpuz çıktığında aniden bollaşır, ucuzlar ve hepimizin sofralarının baş tacı olurdu. Yaz demek biraz da karpuz zamanı demekti.

O zamanlarda Türkiye için karpuzun zenginle fakiri eşitleyen bir yanı vardı.

Yani ister sosyete semtlerinin parlak çıplak ampulleriyle göz alan manavlarında, ister orta halli mahallelerin altlarına eğrelti otları serilmiş tezgâhlarında veya sokak aralarında kurulan haftalık pazaryerlerinde alacağınız karpuzun kan kırmızı renkte, şekerpare tadında çıkmasının hiçbir garantisi yoktu. Bin bir müşkülatla taşıyıp eve getirdiğiniz karpuzun kabak çıkma ihtimali zengin için de yoksul için de aynıydı.

Bir de kesmece karpuzlar vardı. Kesmece adıyla satılan karpuzunuzu seçer, bir kenarından tezgâhtarın bıçağıyla açtığı pencerecikten bakıp rengini beğenmezseniz satın almama hakkını kullanabilirdiniz. Tabii bunun bir bedeli vardı ve kesmece karpuz satanlar üstlendikleri bu riski maliyete misliyle yansıtırdı.

Bir arkadaşım karpuz seçmekte o kadar ustalaşmıştı ki bir seferinde girdiğimiz iddia üzerine üst üste tam sekiz kabak karpuzu bulup kestirmişti. Karpuzları çöpe atmak zorunda kaldığı için hiddetinden yüzü karpuz kırmızısına dönen karpuzcunun öfkesi kontrol edilemez hale geldiğini görüp uzaklaşmıştık.

Karpuz seçmenin Tanrı vergisi özel bir yetenek gerektirdiğine o gün ikna olmuştum.  Hassas bir piyanoyu akort edercesine onlarca karpuzu elleyip çıkarttığı sesten karpuzun tadı ve rengi hakkında karar vermeye çalışan insanları gördükçe yurdum insanının müzikle ilgilerinin bu alanla sınırlı olmasına üzülmeden edemem. Karpuzdan çıkan seslerin farkını algılamaya çalışan bu insanların arasında fırsat tanınsalardı ne Mozart’lar, ne Beethoven’ler, haydi bilemediniz ne Fazıl Say’ların keşfedilmeden yitip gitmiş olabileceğini düşünür, kahrolurum. Aklıma karpuzcuyu neredeyse iflasa sürükleyecek çocukluk arkadaşım gelir.

Hint ve İran karpuzlarının ardından yerli karpuzların da tezgâhları şenlendirmeye başladığı bugünlerde gazetelerde okuduğum bir haber bütün keyfimi kaçırdı. Genç bir araştırmacı karpuz seçme makinesi icat etmiş. İlk tepkimi tahmin edebilirsiniz. Zaten bin türlü tohum araştırmasıyla karpuzları birbirine benzetmeyi başaran ve bütün tadını kaçıran bilim dünyası şimdi de karpuz sürecinin en heyecanlı aşamasına müdahale etmişler.

Genç araştırmacı karpuzun alt tarafından ses dalgaları gönderdiklerini, üst tarafta mikrofon ile dinleyerek oluşan grafiklerle karpuzun olgunluğa erişip erişmediğini anlamaya çalışıyorlarmış. Geliştirilen yazılım sayesinde de karpuzun içindeki hava boşlukları tespit ediliyor ve eğer hava boşluğu belli orandan fazla ise karpuzun olgunluğa eriştiğini anlayabiliyorlarmış.

Münasebetsizliğin sonu yok; genç arkadaşın şevkini kırmak istemem ama yaptığı biraz filmin sonunu önceden söylemeye benziyor.

Ben çocukluk günlerimin hatırına aldığım karpuzun kırmızı çıkmasının garantisini değil, karpuz kesilinceye kadar duyduğum heyecanı yitirmemek istiyorum

ZMO ilaçlara değil eczanelere karşı

Tarım ilaçlarının insan sağlığını tehdit edebileceği gerekçesiyle kullanılması konusunda tartışmalar sürerken tarım ilaçlarının eczanelerde satılmasına imkan veren düzenlemeler Ziraat Mühendisleri odası tarafından kınandı. Bilinçsiz ve yanlış kullanıldığında, çevre kirliliği ve doğal dengenin bozulmasının yanı sıra insan ve hayvan yaşamını tehlikeye atacak sonuçlara yol açabildiğine dikkat çekilen açıklamada tarım ilaçlarının eczanelerde satılmasına karşı çıkıldı.

Tarım ilaçlarının kullanılıp kullanılmamasını tartışma dışı bırakarak bu ilaçları “vazgeçilmez” olarak kabul edilen açıklamada esas olarak bu ilaçların satılmasına değil ziraat mühendislerinin kontrolü dışında satılmasına karşı çıkılıyor.

“ kalıntı sorunu nedeniyle ihraç edilen ürünler gümrük kapılarından dönerken, tüketici ve halk sağlığı ağır bir tehdit altında iken; bu sorunları çözmek yerine, sıkıntıları daha da artıracak şekilde, bitki koruma ürünlerinin eczanelerde, konu uzmanı olmayan eczacılar tarafından satılmasına izin veren bir düzenleme yapılmıştır.

En tehlikeli kimyasallar olan tarım ilaçlarının, çocuk mamaları, biberonlar ve beşeri ilaçlar gibi insan sağlığını doğrudan ilgilendiren ürünlerle yan yana eczanelerde satılması kabul edilemez bir durumdur.”

denilen basın açıklaması 2 Haziran 2012 Cumartesi günü TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası Başkanı Dr. Turhan Tuncer tarafından yapıldı.

 

BİTKİ KORUMA ÜRÜNLERİ ECZANELERDE SATILAMAZ!

Bitki hastalık ve zararlıları ile yabancı otlarla mücadelede vazgeçilemez bir araç olan bitki koruma ürünleri, bilinçsiz ve yanlış kullanıldığında, çevre kirliliği ve doğal dengenin bozulmasının yanı sıra insan ve hayvan yaşamını tehlikeye atacak sonuçlara yol açabilmektedir.

Bu nedenle bitki koruma ürünleri mutlaka bu alanda eğitim almış uzman kişiler olan ziraat mühendisleri tarafından satılmalı ve yine ziraat mühendislerinin gözetiminde kullanılmalıdır.

Buna karşın Resmi Gazete‘nin 30 ve 31 Mayıs 2012 tarihli sayılarında yayımlanarak yürürlüğe giren mevzuat düzenlemeleri, insan sağlığı ve zirai mücadele açısından önemli sorunlara yol açacak hükümler içermektedir.

6197 Eczacılar ve Eczaneler Hakkında Kanun‘da, 31 Mayıs 2012 tarihli Resmi Gazete‘de yayımlanan 6308 sayılı kanunla yapılan değişiklik sonucu; eczanelerde satılabilen maddeler arasına ziraatta kullanılan ilaçlar da eklenmiştir.

Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı tarafından Bitki Koruma Ürünlerinin Toptan ve Perakende Satılması ile Depolanması Hakkında Yönetmelikte yapılan ve 30 Mayıs 2012 tarihli Resmi Gazete‘de yayımlanan değişiklik ile de, sadece ziraat mühendislerine verilen bitki koruma ürünleri bayi veya toptancı izin belgesinin, eczacılara da verilmesi sağlanmıştır.

Ancak, aynı yönetmeliğin Perakende satış yerlerinde aranan şartlar başlıklı 12 nci maddesinin birinci fıkrasının (h) bendinde yer alan “Bayiler her ne suretle olursa olsun insan ve hayvan ilaçları ile gıdalarını satamazlar ve bitki koruma ürünleri ile bir arada bulunduramazlar” hükmü ile 6197 sayılı Kanundaki “eczanelerin ziraatta kullanılan ilaç, kimyevi madde” satabilmeleri hükmü çelişmektedir.

Bitki koruma ürünlerinin perakende veya toptan satışını yapanların zirai mücadele uygulamaları konusunda yeterli bilgi birikimine sahip olmaları büyük önem arz etmektedir. Yeterli bilgi birikimine sahip olmayan kişilerin, bitki koruma ürünlerini satmaları durumunda;

  • Zararlının ve hastalığın yanlış teşhisi ve yanlış tavsiyeler neticesinde canlılarda akut ve kronik zehirlenmeler, çevre kirliliği, kalıntı, fitotoksite ve etki düşüklüğü gibi önemli riskler meydana gelebilir.
  • Kanserojen, teratojen, mutajen, sinir sistemini felç edici sakatlık ve ölümlere bile neden olabilecek istenmeyen durumlar ortaya çıkabilir.
  • Sonuç olarak çevre, akarsular, göller, yeraltı suları, toprak ve buradan yararlanarak yaşamını sürdüren tüm canlıların ve tüketicilerin yaşamı risk altına girer.

Bitki koruma ürünlerinin çocuk mamaları, biberonlar, beşeri ilaçlar ve kozmetik ürünleri gibi insan sağlığını doğrudan ilgilendiren ürünlerle yan yana eczanelerde satılması da çok büyük tehlikeleri beraberinde getirecektir.

Bitki koruma ürünlerinin güvenli, tavsiyelere uygun olarak kullanımı ve ürünlerin izlenebilirliğinin sağlanması için bu ürünleri satanların mutlaka bu konuda yeterli eğitimi almış olmaları gerekmektedir. İlaç, bitki, toprak, hava ve diğer çevre unsurlarının etkileşimi konusunda eğitim almış olan ziraat mühendisleri, bu alandaki tek uzman meslek grubudur.

Tarım ürünlerimizde sıklıkla pestisit (tarım ilacı) kalıntısı tespit edilmekte; gerekli önlemler alınmadığı için ihraç ürünlerimiz geri dönmekte, ülkemiz ve üreticimiz itibarını yitirmekte ve insan sağlığı riske edilmektedir. Bu olumsuzluklar ülke ve tüketici yararına değiştirilmelidir. Bitki koruma ürünleri ile ilgili yaşanan sorunların çözümü, bu ürünlerin satışının farklı meslek grupları tarafından da yapılması değil, bu konuda eğitim almış olan ziraat mühendisleri tarafından yapılmasıdır.

7472 sayılı Ziraat Yüksek Mühendisliği Hakkında Kanuna dayanılarak çıkartılan Ziraat Mühendislerinin Görev ve Yetkilerine İlişkin Tüzük‘te de belirtildiği üzere, Zirai Mücadele, Zirai Karantina ve Tarım İlaçları alanında yetkili meslek grubu ziraat mühendisleridir. Dolayısıyla eczanelerin, beşeri ilaç dışında zirai mücadele ilaçları, veteriner ilaçları ve çevre sağlığı ilaçları satmaları doğru değildir.

Ayrıca Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı‘nın eczaneleri kontrol yetkisi olmadığı için bu konuda denetim ve cezai yaptırım imkânı da bulunmamaktadır. Bu nedenle bitki koruma ürünlerinin eczanelerde satılması, sayılmış olan risklerin yanında denetim boşluğu ve kaosa neden olacaktır.

Hukuki olmayan birtakım yasal düzenlemelerle bitki koruma ürünlerinin eczacılar tarafından eczanelerde satılmasının sağlanmasını, meslek alanımıza yapılmış doğrudan bir müdahale olarak görüyor, bunun tüm taraflarını şiddetle kınıyoruz. Ziraat Mühendisleri Odası, meslek haklarının korunması konusundaki hukuki mücadelesini kararlılıkla sürdürecektir.

 

 

Yeşil Gazete

 

Ekümenopolis : Bir belgeselin vizyonda 5. haftası

 

Kentsel Dönüşüm yasasının Cumhurbaşkanlığınca onaylanmasını ardından,  İstanbulluların tüm karşı çıkmasına rağmen ihale sürecinin tamamlanması 3. Boğaz köprüsü insanları İstanbul’un geleceğine dair karamsarlığa sevk ederken iyi şeyler de oluyor. Kentsel Dönüşüm ve 3. Köprü projesinin altında yatan dinamikleri gözler önüne seren Ekümenopolis belgeseli vizyonda 5. haftasına giriyor. Bir belgesel filmin sinemalarda bu denli yoğun ilgi görmesinin alışıldık bir durum olmadığını belirten uzmanlar durumu filmin kentlerin kanayan sorunlarına çarpıcı bir şekilde parmak basmasına bağlıyorlar.

 

Ekümenopolis, 1967 yılında yunanlı şehir plancısı Constantinos Doxiadis tarafından ortaya atılan, günümüzün kentleşme ve nüfus artışı hızları göz ününe alındığında, gelecekte dünyadaki bütün kentleşmiş alanların ve megapollerin kuşaklar halinde birbirleriyle birleşeceği ve tek bir şehir oluşturacağı fikrini temsil eden bir terim.

 

1980’lerde dünya ekonomisinde yaşanan neoliberal değişim ve buna paralel olarak hız kazanan küreselleşme süreci, bütün dünya kentlerinde köklü bir değişimi beraberinde getirdi. Köklü bir planlama geleneğinin zaten olmadığı İstanbul’da, neoliberalizmin insan yerine kentsel rantı ön plana çıkartan yaklaşımı maalesef yöneticilerimiz tarafından şuursuzca uygulandı, herkes bu yağmada kendine bir pay kapma peşine düştü ve sonuçta ortaya insan yaşamını tehdit eden sorunlar yumağıyla debelenen 15 milyonluk bir megakondu çıktı.

 

Özellikle son 10 yılda, Dünya Bankası’nın raporlarında öngördüğü gibi İstanbul’un kimliği sanayi kentinden finans ve hizmet kentine dönüşüyor ve İstanbul diğer dünya kentleri ile bir yarışa soyunuyor. Bu yarış yabancı sermayeyi çekme yarışı. “Yatırım için en karlı kent burası” diye pazarlanıyor İstanbul. Bu “çekicilik” bir yandan sermayenin önünü açmayı, kentsel mekânların inşaasında kamusal yararı gözeten hukuksal denetimleri ortadan kaldırmayı hedeflerken, aynı zamanda buna paralel olarak kentin kullanıcılarında da bir değişimi öngörmekte.

 

Kentin inşaasında ve bir sanayi merkezi olmasında önemli payı olan yoksul kesimlerin tüketici odaklı yeni finans ve hizmet kentinde yerleri yok. Peki nedir bu insanlar için öngörülen? İşte bu soruya cevap arayan Ekümenopolis filmi 5 haftadır izleyicilerden yoğun ilgi görmeye devam ediyor. Filmin yapımcıları izlendiği sürece de vizyonda kalmaya devam edeceğini belirtiyorlar.

 

8 Haziran’a kadar İstanbul – Beyoğlu Cine Majestic ve Ankara – Kızılırmak sinemalarında gösterilmeye devam ediliyor.

Yeşil Gazete

 

 

Çanakkale mitinge hazır


Çanakkale’de son zamanlarda iyice yoğunlaşan doğayı tahrip edici faaliyetlere karşı sesini yükseltmek isteyenler 3 Haziran Pazar günü büyük bir mitinge hazırlanıyor. Kazdağlarında altın arayıcılığı başta olmak üzere taş ocakları, çimento fabrikaları, kömürle çalışan termik santrallerin yapımı bölge halkının büyük tepkisini çekiyor. Var olan tarım ve turizm kaynaklarının tehdit altında olduğunu düşünen Çanakkaleliler yaşam alanlarını korumak için meydana çıkıyor.

Kaz Dağlarında, 47 çeşit endemik bitki türü, milyonlarca ağaç, zengin doğal örtü yok olma tehlikesi ile karşı karşıya!


Homeros’un İlyada Destanı’nda “bin pınarlı İda” olarak adlandırdığı İda, yani Kaz Dağları tehlikede!
Kaz Dağları’nın yüzde 70’i Çanakkale, yüzde 30’u Balıkesir sınırları içerisinde yer alıyor. Kaz Dağları’nın Balıkesir’deki güney kısmının, sadece yüzde 30’u milli park. Çanakkale sınırları içinde kalan yüzde 70’lik kısım milli park değil. Kaz Dağları, endemik, jeolojik, kültürel, mitolojik ve arkeolojik açıdan bir bütün oluşturuyor.

Çanakkale Çevre Platformu öncülüğünde düzenlenen mitinge Küçükkuyu’dan Ezine’ye, Biga’dan Akçay’a kadar geniş bir bölgeden etkin bir katılım bekleniyor. “ Kazdağlarında Hayat altından değerlidir” sloganıyla yola çıkan grup “ Altıncı filo defol” diye haykırmaya hazırlanıyor.

3 Haziran Pazar günü Kazdağlarının kuzey yakasında bulunan ve altın madencilerinin faaliyete geçemeye hazırlandığı Etili beldesinde yapılacak miting için Çanakkale Çevre Platformu tarafından yapılan duyuru şöyle:

Suyunu içtiğimiz, havasını soluduğumuz, verimli topraklarında yetişen tarımsal ürünleri ile beslendiğimiz Çanakkale ve yöresinde bir şeyler oluyor.

Kazdağı ve Yöresinde oluşan yer altı ve yerüstü suları ile beslenen büyük küçük ırmaklar, barajlar, oksijen kaynağı ormanlarımız, verimli topraklarımız, kısacası yaşam kaynaklarımız ve yaşam alanlarımız altın madeni işletmeciliği ve termik santrallerin tehdidi altında.

Karabiga’dan Kumkale ovasına kadar, Çan Söğütalan Ağıdağı’ndan, Kirazlı’ya kadar maden sondajlarında binlerce ağaç şimdiden kesildi, yüz binlerce ton su şimdiden yok edildi. Yöredeki sulardan içen insanlar hastalanmaya başladı, toplu hayvan ölümleri ortaya çıktı.

Yörede oluşan tepkiler ve örgütlenen mücadele sonucu halk yaşam alanlarını savunmak ve topluca bir kez daha haykırmak üzere 3 Haziran Pazar günü Çan/Etili’de Miting yapma kararı aldı.

Bizler Çanakkale Çevre Platformu ve bileşenleri olarak su havzalarımız üzerinde planlanan bu çevresel yıkım projelerine karşı yöre halkı ile birlikte, yan yana mücadele vermek üzere,

3 Haziran Pazar günü Etili’de yapılacak mitingde sizlerinde katılımı ile bir arada olmak istiyoruz.

Yeşil Gazete

 

Kürt-aj ve Uludere: Başbakanım, iyi misiniz? – Baskın Oran

 

Muhterem başbakanım, siz bu ülkede büyük reformlar yapmış insansınız; müteşekkiriz, ama şu anda fenaya gidiyorsunuz. Öfke infilaklarınız bitmek bilmiyor. Kendinize durmadan adrenalin, ortama durmadan elektrik zerk ediyorsunuz. Yazı yazan insanlar K. Evren devrindeki gibi ürküyor. Sadede geleyim, üç başlık halinde arz edeyim.

1) Siyaseten: İnsanlara bu kadar hakaret size sonunda zarar getirir. Gazeteciler için leş yiyici “akbaba” dediğiniz gibi, bir de “tasma” yoluyla köpek dediniz. Şimdi de legal siyasi partiye “kalleş”.

“Sezaryen cinayettir”i yazamadılar

 

Tasma derken, doğrudur, kimi gazeteciler kendilerini askere tasmalattı. Onları siz kurtardınız, o da doğru, fakat medya bu sefer sizden “it gibi korkuyor”, maalesef o da doğru. Yani, tasma değişmedi, tasmacı değişti.

Vahim örnek: “Sezaryenle doğumu cinayet olarak görüyorum” dediniz, basın korkudan oto-sansürledi. (Eğer kendinizi dinlemek isterseniz:www.focushaber.com/videogaleri/erdogan-sezaryan-ve-kurtaj-cinayettir-v-20640). Şeytan kulağına kurşun ama kerimeniz hemşiremizin evladı ters gelirse ne olacak? “Tıbbi zorunluluk varsa izin verilir” diyeceksiniz de, bu korku ortamında doktor mesleğini mi riske sokacak, yoksa kadının hayatını mı, şimdiden bilemezsiniz. Bir de, tehlike dedim aklıma geldi, aman diyeyim, şu sıralar doktor dövme/öldürme salgını var, siz çok asabisiniz, lütfen gitmeyin doğuma.

Geçen gün yüz bin kişilik Nürnberg’de, pardon, Türk Telekom Arena’da, tezahürat sizi çok mutlu etti. Ama dikkat: Bu kişiye tapma filmleri tarih boyu hep kötü bitti. Kitleler omuza alınca, hiç belli olmaz ne yapacakları. Rahmetli Bölükbaşı bundan çok bezmişti; zıplar dururdu. İsmet Paşa niye asla izin vermezdi dersiniz? Unutmayınız: 40 kere sırtında Mekke’ye götürürsün, 1 kere götürmezsin…

2) Dinen: Ortadoğu’nun en popüler liderisiniz. Müslüman Filistinlilerin haklarına Araplardan daha çok sahip çıktığınız için. Hadi Hrant Müslüman değildi, şimdi sizin nezaretinizde olay unutulmaya gidiyor, ama Uludere’de katledilenler Müslüman; onların haklarına sahip çıkmamak dinimize yakışır mı? Sonra, Dersimli Müslümanlar için özür dilediniz, hepimiz alkışladık, ama şimdi demezler mi ki “CHP dönemi için özür diledi, kendi dönemi için dilemiyor”?

Sonra, var mı dinimizde “Tazminatsa tazminat!” deyip işin içinden çıkmak? Göz oyunca bedel verip hapisten kurtulmak, o mudur? Bir de, zevcesi ile kerimesini taziyeye gönderip “En üst düzeyde ziyaret edildi” demek, var mı bunlar dinimizde? Bakın, başka Müslümanlarımız çıktı, bildiri yayımladılar, Maide Suresi 8. ayeti zikredip, “İdarecilerimizin Allah’tan korkmalarını, hesap gününü düşünmelerini ve failleri saklayarak suça ortak olmamalarını istiyoruz. Hak yerini bulmadığı takdirde, dünyada ve ahirette adil olmadıklarına şahitlik edeceğimizi ilan ediyoruz” dediler (www.uludereicinadalet.com). Biz ortada kaldık, söyleyin, hanginizinki İslam?

Kadın folluk mudur?

 

3) Ahlaken: Sıhhatinizden asıl ürküntü duyduğumuz husus işte burası, muhterem başbakanım. Uludere bir batak, kapatmaya çalışıyorsunuz, çalıştıkça da derine saplanıyorsunuz, bu ayrı. Ama bunu yaparken, hanımlarımızın özel yerlerini kasteden benzetmeleri de elâlemin huzurunda yapmak zorunda mısınız? Zorundaysanız, işiniz zordur. Bakın, Ankara Milletvekili Aylin Nazlıaka kalktı, sizin için “Vajina bekçiliğini bıraksın” dedi. Ne diyeceksiniz cevap olarak? Bir de, maazallah, üstüne bir herif-i nâşerif çıkar da, temiz tutulmamış kasık nahiyesi faunasından kafiye tutturmaya kalkarsa ne yapacağız?

“Sinsi bir plan” dediniz. Paranoyanın sınırlarını zorlamak, güçlü lider olmakla çelişmiyor mu? Ayrıca, “Uluslararası…” demeliydiniz, çünkü Vatikanlı Papa ile Katolik Amerikalı Bn. Sarah Palin gibiler de sizinle aynı kefede. Şimdi derhal bir Kürtajı Yasaklama Kanunu çıkacak, ondan sonra da sıraya dizilsin, süpürge çöpüyle oto-kürtajdan kadın ölümleri. Bunun partinize de büyük zararı olabilir muhterem başbakanım, çünkü ne kadar fedakârca koşuştuğunu bizzat söylediğiniz hanım üyeleriniz eksilebilir.

Özetle, genç nüfusun önemini biz de biliyoruz. Ama kalkıp da “Şu kadar çocuğu olandan vergi almayacağız / çocuk başına ikramiye vereceğiz’ demek yerine, bakamayacağı/doğuramayacağı cenini aldıran hanımları katil ilan etmeniz, muhafazakâr ahlakla bağdaşmıyor. Lütfen, asabınıza “dur” deyin, vatandaş olarak sizden gerçekten istirham ediyoruz.

Nekrofili ve ensest

 

Nihayet, “Bazıları bu ölümlerden nemalanıyor” demek varken, Uludere ile cinsel sapıklığın zirvesi nekrofili aynı cümlede nasıl buluşuyor ki? Kalktınız, “ ‘Her kürtaj bir Uludere’dir’ diyorum” dediniz. Şimdi ya birisi kalkar da, “Evet, Uludere olayı bir Kürt-ajdır: Kürt sorununun barışçı çözümünü rahimdeyken öldürmüştür” derse ne olacak? Sonra, haberiniz vardır herhalde: Anayasa Komisyonu’nda LGBT’lerin korunması konuşulurken AKP’liler “Ensest de zamanla bu kapsamda ele alınır” diye karşı çıkmışlar (Radikal, 24.05.2012). Sizin partililer bu temaya niye bu kadar takıntılı Allahaşkına?

Muhterem başbakanım, kendinizi ve ailenizi düşünmüyorsanız memleketi düşünün. 2, 4 veya 10 mg. diazeme başlayın. Ortalık azıcık sakinleşsin, siz de tekrar iyileşip reformlara devam edin; gerginlik en çok iktidarı yıpratır. Bizi de, “Aklın başına şimdi mi geldi” diye zevklenen/zevzeklenen 1930’cu eşhasa rezil etmeyin.

Baskın Oran – www.t24.com.tr