Ana Sayfa Blog Sayfa 4687

İrlanda kürtaj konusunda Türkiye’yi uyardı

Türkiye kürtaj yasağına doğru bir tartışmaya başlamışken, koyu Katolik İrlanda’dan Aile Planlaması Vakfı’nın CEO’su Niall Behan uyardı:

“Bizde referandumla yasak anayasaya girdi ama hapis cezasınrağmen kürtaj bitmedi. 30 yılda çok trajediler gördük. Türkiye de bizim durumumuza düşebilir. Çünkü şu anda biz pek iyi bir örnek teşkil etmiyoruz”

“Gördüğümüz kadarıyla, kürtaj yasak olmasa, insanlar rahat ve açıkça konuşabilse, biraz düşünebilse, panikle kürtaj yaptırmak yerine kendi istekleriyle ebeveyn olma aşamasına daha rahat gelebilirler”

İrlanda Aile Planlaması Vakfı (Irish Family Planning Association)’nın CEO’su Niall Behan ile ülkesinde yıllardır devam eden kürtaj yasağı ve yasağın etkilerini konuştuk. Behan’ın AKŞAM’a yaptığı değerlendirmeler şöyle:

– İrlanda’da kürtajla ilgili durum tam olarak nedir?
İrlanda’da kadının hayatı risk altında olmadıkça kürtaj yasak. Ama yasada, kadının hayatının ne zaman risk altında olduğu konusunda tam bir netlik yok. Teorik olarak bir kadının hayatı risk altındayken mümkün olsa da, uygulamada bu böyle değil. Bu nedenle diyebiliriz ki, İrlanda’da kürtaj her durumda yasak.

– İrlandalı kadınlar kürtaj için başka ülkelere ama özellikle de İngiltere’ye gidiyor, değil mi? Rakamları biliyor musunuz?
En azından yılda 4 bin kadın kürtaj yaptırmak için İngiltere’ye gidiyor. Çünkü hem yakın hem de dil sorunu yok.

– Nasıl bir etkisi oldu kürtaj yasağının sizce?
Her ne kadar yasak olsa da, İrlandalı kadınların hayatında kürtaj var. Bu nedenle yasaklanmanın insanlar açısından durumu zorlaştırıp, ekstra uçak ve otel gibi masraflara yol açmak dışında büyük bir etkisi olduğunu düşünmüyoruz. Finansal, fiziki ve duygusal olarak daha sıkıntılı hale geldiği doğru. Çünkü finansal nedenlerden ötürü, kendilerini destekleyecek kişilerle gidemiyorlar çoğu zaman. Kadınların kürtaj olmaktan geri durdurduğunu söyleyemeyiz. Ama tabii ki, bu seyahati gerçekleştiremeyen kişiler için birtakım trajik sonuçlar doğurduğu kesin.

ZORLA ANNELİK

– Yasadışı yollarla kürtajı mı kastediyorsunuz?
Elbette. Yasadışı şekilde kürtaj da oluyor. Ama bazen kadınların zorla anne yapılması gibi oldukça farklı trajediler de görüyoruz. Bir de ortada çok fazla yasal sorun var. Türk Hükümeti bunu düşünüyor mu, bilmiyorum ama dünyada insan hakları ile ilgili düzenlemelerin yasal sonuçlarına iyi bakmalısınız. İrlanda sadece iki yıl önce Avrupa İnsan Hakları Konvansiyonu’nu ihlal etmekle suçlandı. Bu nedenle şu anda mevcut yasa üzerinde çalışılıyor. Birkaç hafta içinde büyük bir değişim bekliyoruz.

– Ne bekliyorsunuz? Tamamen serbestlik kazanma ihtimali var mı?
Tamamen serbest olmasını beklemiyorum. İrlanda’da yasal kürtajın yapılabileceği koşulları tanımlayacaklarını sanıyoruz ama bekleyip görmek lazım.

GİZLİ TUTULUR

– İngiltere’ye gidip kürtaj olup gelen kadınlar İrlanda toplumunda nasıl algılanıyor?
İrlanda’da kürtajın cezai yaptırımı hayat boyu hapis. Bu bir devletin vatandaşına karşı koyabileceği en ağır, en sert cezai yaptırımlar arasında. Bu nedenle kürtaj toplumda pek açık konuşulabilen bir konu değil. İngiltere’ye uçup kürtaj yaptıran bu kadınlar çevrelerine bu konuda bilgi vermezler, gizlice uçar gelirler ve konuşmazlar.

10 YILDA RAKAM AZALDI

– Peki, bu yasak kadınların daha az kürtaj yaptırmasına neden oluyor mu hiçbir şekilde?
Size sadece tecrübelerimizi söyleyebilirim. Kadınlar bizi yardım hattından arıyor, aile planlaması ya da yasal kürtaj için yurtdışındaki klinikleri soruyor. Eğer toplumda kürtaj rakamını düşürmek istiyorsanız, yasaklamak pek de iyi bir yol değil. En iyi yol cinsellik ve cinsel ilişki eğitimi ile korunma yöntemlerine kolay ulaşımı sağlamak. İrlanda’da son 10 yılda bunu uyguladıkları için kürtaj sayısında gözle görülür bir azalma var. Ama bu yasaktan değil, diğer metotların öne çıkmasından kaynaklanıyor. Bu yasak aslında kürtajı çoğaltıyor.

– Neden yasak kürtajı çoğaltıyor?
Kürtaj 1861’den beri suç sayılıyor. Yani aslında, İrlanda Devleti kurulduğundan beri hiç yasal olarak kürtaja izin verilen bir süreç hiç olmadı. Gördüğümüz kadarıyla, kürtaj yasak olmasa, insanlar rahat ve açıkça konuşabilse, biraz düşünebilse, panikle kürtaj yaptırmak yerine kendi istekleriyle ebeveyn olma aşamasına daha rahat gelebilirler. Üzerlerindeki bu baskı onları tedirgin edip, olumsuz etkiliyor. Kürtaj rakamını düşürmek ise cinsellik, cinsel ilişki eğitimi ile doğum kontrol araçlarına erişimi kolaylaştırmakla ilgili. Son 10 yılda korunma yöntemlerine eczanelerde kolay ulaşılmasının sağlanması ve okullarda zorunlu cinsel ilişki eğitimi dersleri verilmesi rakamları düşürdü.

KATOLİK DEVLET MİRASI
– İrlanda’da kürtajın hala bu denli önemli bir tartışma meselesi olmasının temel nedeni din unsuru, değil mi?
Evet. Bu şu ünlü miras konularından biri. İrlanda Devleti kurulduğundan beri son derece muhafazakar bir Katolik devlet olarak görüldü ve bu tabii ki çok etkili. 1983’te bir referandum yapıldı ve insanlar kürtaj karşıtı yasayı kabul etti. 30 yıl önce kabul edilen ve kürtajı yasaklayan yasa hala anayasamızda duruyor.

– Peki sizce toplum bugün hala aynı noktada mı? Ne gösteriyor kamuoyu yoklamaları?
Toplum çok ciddi bir şekilde değişti. Bence bu yasa bugün önümüze gelse artık geçmez. Yapılan araştırmalar insanların desteğinin giderek azaldığını ortaya koyuyor.

– Neden geçmez?
Çünkü birkaç önemli şey oldu. Öncelikle yasal kürtaja ulaşamayan kadınların yasal olmayan şekilde gebeliğe son verme girişimleri büyük trajedilere neden oldu. Bir de ‘X Olayı’ diye ünlenen bir olay var. 14 yaşında bir kız, komşularının tecavüzüne uğradı. Tahmin edersiniz ki  bu bebeği doğurmak ve hayatının sonuna dek bunu hatırlamak istemedi ve kürtaj için İngiltere’ye gitmek istedi. Bu olay toplumda büyük bir tartışma başlattı ama devlet kızın seyahat etmesini engelledi. Ülkede her gün bu konu konuşuldu. İnsanlar ‘Bu kız tecavüzcünün çocuğunu doğurmaya zorlanmamalı’ diye isyan etti, dava açıldı… En sonunda bu kızın başka bir ülkeye gidip, bebeğini aldırmasına devlet izin verdi. Bunun gibi çok şeyler oldu. İnsanlar böyle bir yasanın nasıl zararları olabileceğini zaman içinde daha iyi gördü.

–  ‘İstenmeyen gebelikler’ olarak literatüre geçen bu süreçler sonunda doğrulan bebekler hayata başlayınca nasıl etkileniyorlar? İstemeden anne olan kadınları nasıl etkiliyor?
Bunları analiz etmek çok zor. Çünkü doğurmaya zorlandıktan sonra, hiçbir kadın artık ‘Eğer mümkün olsa kürtaj olur, bu çocuğu doğurmazdım’ diye konuşmuyor. Eğer bir kadın anne olmak isteyerek doğum yaptıysa, elbette ki bu çocuk için daha olumlu sonuçlar doğuracak. Ama anne olmaya zorlandı ise daha negatif olacağı kesin.
– İngiltere toprağı olmasına rağmen Kuzey İrlanda’da kürtaj neden yasak?
İngiltere’yi yönetenlerin o yıllarda Kuzey İrlanda’dan oya ihtiyaçları vardı ve bu nedenle İngiltere’de geçerli olan düzenlemeden Kuzey İrlanda’yı ayırdılar. Tümüyle siyasi nedenlerle böyle oldu.

Kürtaj, insan hakları sorunudur

– Sizce tüm bu kürtaj tartışması siyasi mi?
Bence içinde çok fazla siyasi fırsatçılık var. Bizim bu konuya yaklaşımımız, bir insan hakkı sorunu. Bazen insan hakları meseleleri çok popüler olmayabilir. Eğer Türkiye’deki siyasetçiler uzun vadeli düşünmezse, İrlanda’da bizim durumumuza düşebilir. Çünkü şu anda biz pek iyi bir örnek teşkil etmiyoruz.

– Neden?
Bizim kürtaj yasamızı dünyadaki hemen her insan hakları örgütü, Birleşmiş Milletler, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi… Hepsi tarafından sürekli eleştiriliyor ve İrlanda’ya baskı yapıyor. Bu gerçekten hiç de adil değil bu ülke için. Türkiye’de kürtaj sayısını mı azaltmak istiyor siyasetçiler?

– Sanıyorum, evet. Hedef bu galiba…
Ama süresini kısaltmak veya yasaklamak tersine etki yapıyor diye gösteriyor bizim tecrübelerimiz.  Yasaklama tersine baskı yapıyor. İnsanlara zaman veya yasakla baskı koymazsanız, ilk başta istemediklerini düşündükleri bebeği isteyebilirler. Ama paniklediklerinde sağlıklı düşünemiyor ve hemen kürtaj alternatiflerine bakıyorlar.

Polonya’daki yasak doğumları artırmadı

Christian Fiala Avusturyalı bir jinekolog. Fiala, İrlanda’da kürtaj www.abortioninireland.org adlı web sitesinin kurucusu. Ayrıca, pek çok ülkedeki kürtaj yasaklarına karşı mücadele eden, yazılar yazıp, konferanslar veren aktivist bir doktor. Kendisine ‘Neden kürtaj yanlısı oldunuz?’ diye sorunca verdiği yanıt ilginç: ‘Bu kürtaj yanlısı olmak değil, kadınların yaşam hakkından yana olmak. ‘Doğmamış bebeğin hayat hakkı’ diye kürtaja karşı çıkanlar, ideolojik nedenlerle kavramları çarpıtıyorlar. Ortada doğmamış bir çocuk yok. Ortada bir fetüs ve bir kadın var. Doğmamış çocuktan bahsedeceksek, hayat için de ‘ölümden önce’ diye bir kavram kullanmamız gerekiyor o zaman. Bu anlamsız. Ben yıllarca kürtajın yasak olduğu ülkelerde çalıştım ve kadınların her gün nasıl öldüklerini biliyorum!’
Fiala’nın olayın tarihsel sürecine ilişkin yorumları şöyle:
‘İnsanların kürtaja yasal olarak erişimi çok önemli. Bu bir lüks değil. Bunu yapmazsanız, kadınların hayatları üzerinde oynamış oluyorsunuz. İstenmeyen gebelik durumu hayatta bir gerçek. Kadınlar bazen isteyerek, bazen istemeyerek hamile kalıyor. İstenmeyen hamilelikler kadınlar için gerçekten kriz durumları ve bunu sonlandırmak için her şeyi yapıyorlar. Biz bunu geçmişte de bugün de kürtaj yasağı olan her yerde görüyoruz.

PAPA’YA JEST OLSUN DİYE

Kürtaj komünist ülkelerde serbestti. Komünizm çöktükten sonra, aslen Polonyalı olan eski Papa ülkesini ziyaret etti ve ‘Bana bir jest
yapmanızı istiyorum’ deyip, kürtajın yasaklanmasını istedi. Böyle olunca, Polonya Parlamentosu referanduma bile gerek görmeden, kürtajı yasakladı. Peki, ne oldu? O tarihe kadar yasal olarak kürtaj yapan doktorlar, birdenbire yasakla karşılaştılar ve yüksek paralarla apartman dairelerinde kürtajlar başladı. Hiçbir tıbbi standart kalmadı kürtaj üzerinde ama kürtaj devam etti. Kesin olan şey şu ki, yasaklanan ülkelerin hiçbirinde kürtaj rakamı düşmüyor. Eğer gerçekten kürtajı düşürmek istiyorsanız, insanlara korunma yöntemlerini sunmanız gerekiyor. Ayrıca, korunsanız dahi bazen kazalar olabiliyor.
Polonya örneğinde gördük ki, kürtaj yasağı çocuk sayısını da artırmadı, tam tersine düşmeye devam etti. Çünkü kadınlar iki tür hamilelik yaşıyor: İstenen ve istemeyen hamilelik. Eğer istiyorsa, bebeğini korumak için her şeyi yapıyor. Diğer durumda ise, gebeliği sonlandırmak için. Kürtajı yasaklayınca, kadını çocuk sahibi olmaya ikna etmiş, güvenilmez bir eşi de koruyucu biri yapmış olmuyorsunuz.

MONARŞİ, DİKTA VE SAVAŞ

Geçmişte korunma metotları ve kürtajı yasaklayan ülkelere bakınca, çok ilginç bir tablo görürsünüz. Bu ülkeler ya monarşiyle yönetiliyordu, ya savaştaydılar, ya da diktatörlük vardı. Hitler, Çavuşesku… Hepsi kürtajı yasakladı. Hitler döneminde ölüm cezası veriliyordu, çünkü ülkenin askere ihtiyacı vardı. Ama ne zaman demokratik bir ülke oluşursa, bedenleri ve gelecekleriyle ilgili bu tercih insanlara bırakılıyor.’

Şenay Yıldız / Akşam

Kagawa Manchester United’ta

0

Manchester United, Borussia Dortmund’un yıldız orta saha oyuncusu Shinji Kagawa’yı kadrosuna kattığını resmen duyurdu.

23 Ağustos 2010’da 300 bin avro karşılığında Borussia Dortmund’a transfer olan Kagawa, Alman deviyle son iki yılda Bundesliga şampiyonluğu yaşarken, geçen sezon sergilediği muhteşem performansla herkesin dikkatini çekmişti.

1989 doğumlu orta saha oyuncusunun henüz ne kadar ücret alacağı açıklanmazken, ManU’nun ödeyeceği bonservis bedeli de netlik kazanmadı.

Vajina Monologları 2012

Vajina Monologları”  (wikipedia) 1996 yılında Eva Ensler (wikipedia) tarafından kaleme alınmış bir tiyatro oyunudur. İlk kez gene 1996’da Broadway Westside Tiyatrosu’nda sahnelenmiştir.

Wikipediadan edindiğim bilgilere göre Eva Ensler oyunun taslağını kendince yazdıktan sonra yakın çevresinden 200 kadın ile cinsel hayatları ve cinsellikleri hakkında görüşmeler yaparak oyununa son halini veriyor. Yapılan bu görüşmeler daha çok dost sohbetleri şeklinde yapılan konuşmalar. Ensler bu oyunu yazmasına kendini iten temel faktörün, “vajina ve toplumsal şiddet” arasındaki derin bağ olduğunun altını çiziyor. Kadınların cinsellikleri, cinsel kimlikleri nedeni ile güçsüzleştirildiklerini; aşağı olarak göründüklerini sözlerine ekleyen Ensler, “Kadınlar olarak şiddet görüyoruz, tecavüze uğruyoruz, ensest ilişkilere zorlanıyoruz ve tüm bu yaşadıklarımızın vajinalarımız ile doğrudan bağlantısı var. Vajinalarımız olduğu için bunları yaşamak zorunda bıraklıyoruz” diyor ve oyunu da bu ilişkiyi yani vajina – toplumsal şiddet ilişkisini sorgulamak maksadı ile kaleme aldığını ifade ediyor.

“Vajina Monologları” daha sonra kitap halinde basılıyor ve pekçok dile de çevriliyor. Bu dillerden biri de türkçe. Kitabı türkçeye kazandıran Almula Merter, aynı isimle ülkemizde de sahneliyor, “Vajina Monologları”nı. Kitabın türkçe edisyonunun tanıtım yazısında oyunun sahnelendiği ilk müslüman ülkenin Türkiye olduğu bilgisi de var.

Oyun ülkemizde ilk kez 11 Haziran 2003’te 3. Rumeli Hisarı Tiyatro Buluşmaları kapsamında Rumeli Hisarı’nda sahneleniyor. Oyunun ilk sahnelenişi ile ilgili bulduğum linke buradan göz atabilirsiniz. Bu satırların yazarının da Rumeli Hisarı’ndaki ilk sahneleme sırasında kız kardeşi ve dayısının kızı ile birlikte oyunu izlemiş olduğunu buraya not düşelim. Aynı kişinin oyuna gitmemek için bir türlü bahane uydurduğunu, “ya siz gidin işte, hem ben izleyeceğim de ne olacak” diye 40 takla attığını ama ne kız kardeşine ne de dayısının kızına laf anlatamadığını aklımızda tutalım !

Türkiye’deki oyunun yönetmeni kitabın da çevirmeni olan Almula Merter. Oyuncular ise ise Arzu Yanardağ, Berna Öztürk, Müge Oruçkaptan ve Güner Özkul. Oyunun sonraki gösterimleri sırasında sürekli sorunlar yaşandığı, bazen gösterimine izin verilmediği bilgilerine de internet üzerinde kısa bir araştırma ile ulaşmak mümkün.

Gelelim sebeb-i yazımıza. Eva Ensler’in 1996’da yazdığı ve o günden beri pekçok dile çevrilen pekçok ülkede (Türkiye dahil) sahnelenen “Vajina Monologları” 2012 yılında başka oyuncular tarafından yeniden sahneleniyor. Hem de çok değişik bir yorumla. Bugüne kadar oyunu sahneleyen kişiler (tüm bilgilere vakıf olmadığımın altını çizerek) kadınlar idi. Yani vajinası olanlar. 2012 Türkiye versiyonunda ise sadece (tüm bilgilere vakıf olmadığımın bir kez daha altını çizerek) erkekler sahnede. Yani vajinası olmayanlar. Sadece onlar konuşuyor, söz söylüyor, ahkam kesiyor. “Vajina Monologları”nın bu tarzı ile sahneleniyor olması Eva Ensler’in kulağına gitse büyük bir ihtimalle amaç edindiği cinsel devrimin, üstelik kendini müslüman olarak tanımlayan bir ülkede, başarıya ulaştığını düşünür ve kendisi ile gurur duyardı. Ne varki, kazın ayağı hiçte öyle değil.

Bu noktada, “Vajina Monologları 2012“den birkaç replik anımsatmak isterim müsaadeniz olursa. Repliği söyleyen kişinin (erkeğin) titri ve söylediği yer ile zamanı da imleyerek.

 

26 Mayıs 2012

“Her kürtaj bir uluderedir”

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan / ASKİ Spor Salonu’nda düzenlenen AK Parti Genel Merkez Kadın Kolları 3. Olağan Kongresinde

———————————————————–

30 Mayıs 2012

“Annenin başına kötü bir şey gelmişse ne olacak gibi” şeyler söyleniyor. Gerekirse  öyle bir bebeğe devlet bakar”

Sağlık Bakanı Recep Akdağ. Anadolu Ajansı Editör Masası programına konuk olduğu sırada kendisine yöneltilen bir soru üzerine.

————————————————————-

31 Mayıs 2012

“Tecavüz durumunda biyolojik babanın elbette suçu vardır. Ama bunun cezasını o masum bebeğe kesmemeliyiz. Anne doğurur, çocuğa devlet bakar. Ha annenin psikolojik sorunları olabilir. Ona da devlet yardımcı olur.”

32. Gün programında bu konu tartışılırken konu hakkında yorum yapan  bir konuk. İsmi cismi nedir bilmiyorum, umurumda da değil. Bu durumu da Melis Danişmend‘in blogundan öğrendim. Buradan ayrıntıyı okuyabilirsiniz.

—————————————————————-

1 Haziran 2012

“Tecavüze uğrayan bir kadın aslında tertemiz bir kadındır. O kirlenmiş bir kadın değildir.”

Sağlık Bakanı Recep Akdağ. Harvard Üniversitesi tarafından düzenlenen ve 20 ülkenin sağlık bakanlarının katılacağı ‘Sağlık Liderleri’ formuna katılmak için ABD’ye gitmek üzere Atatürk Havaalanında iken

———————————————————-

4 Haziran 2012

“Kürtaj haram ve cinayettir”

Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez, Din İşleri Yüksek Kurulu’nda.

—————————————————————

 

Bu konuda yazan bendenizin de bu üstteki zevat gibi “erkek” olması ise dilerseniz başka bir yazının konusu olsun.

(anavarza)

Not: Bu arada Bianet.org tarafından “Kürtaj Hakkı” için açılan benimkararim.org/ a fotoğraflarınızı yüklemeyi unutmayın.

 

Alper Tolga Akkuş

twitter.com/#!/anavarrza

Arjantin’de cinsiyet devrimi

Arjantin’de dünyada bir ilk olan, cinsiyet hüviyeti yasası yürürlüğe girdi. Yasa mahkeme ve doktor onayı olmadan resmi kayıtlarda isim ve cinsiyet değiştirmeye olanak tanıyor.

Güney Amerika ülkelerinden Arjantin’de senatoda kabul edilen Cinsiyet Hakları Yasası’na göre, bir kişi mahkeme ya da doktor onayı olmadan sadece kendisini nasıl hissettiğine bağlı olarak resmi kayıtlarda isim ve cinsiyetini değiştirebilecek.

Geçtiğimiz ay kongrede 55 senatörün oy birliğiyle kabul edilen yasa dün yürürlüğe girdi.

Yasanın yürürlüğe girmesinin ardından transseksüeller cinsiyet kayıtlarını ve isimlerini değiştirmek için sıraya girdi. Yasanın yürürlüğü girmesi sonrası açıklama yapan Senatör Miguel Pichetto, “Bu gerçek bir insan hakkı, mutluluk yasası” açıklamasını yaptı.

‘BU YASA ÇOĞUMUZA IŞIK TUTACAK’

Senatör Osvaldo Lopez de, “Bu yasa bir çoğumuza ışık tutacak, karanlıktan kurtulmamıza olanak sağlayacak. Ülkemizdeki birçok birey de “varoluş gücüne” sahip olmayı hak ediyor” şeklinde konuştu.

CİNSİYET DEĞİŞTİRME SİGORTA KAPSAMINDA

Yasa aynı zamanda cinsiyet değiştirme ve hormon tedavilerinin sağlık sigortası kapsamına alınmasına da imkan sağlıyor. Arjantin iki yıl önce eşcinsel evliliğe de onay vermişti.

Çevre Günü’nde çevreyi yok edecekler!

Türkiye 5 Haziran Dünya Çevre Günü’nü çevre yağmasının önünü açacak yasal düzenlemeyle karşılıyor. Koruma altındaki doğal sitleri ve milli parkları işletmeye açacak olan Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Yasa Tasarısı’nın 14 maddesi TBMM Çevre Komisyonunda kabul edilmişti. Kalan maddelerinin bugün görüşülmesi beklenen tasarı yasalaşırsa koruma altındaki tüm alanlar şirketlerin hizmetine açılmış olacak, doğal sit kararları iptal edilebilecek, milli parklar bile yatırımcılara açılacak.

KORUMADA 50 YIL GERİYE

74 kitle örgütünün oluşturduğu Tabiat Kanunu İzleme Girişimi, Dünya Çevre Günü nedeniyle dün bir açıklama yaptı. Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Kanunu Tasarısı’nın ilk 14 maddesinin TBMM Çevre Komisyonu’nun 31 Mayıs 2012 tarihli toplantısında bir günde görüşülerek onaylandığını hatırlatan Girişim,  tasarının 1958’den bu yana edinilmiş tüm kazanımları yok ettiği uyarısı yaptı.

Yapılan açıklamaya göre Yasa Tasarısı’nın 6. Maddesi tüm korunan alanların sınırlarının değiştirebilmesine, hatta tümüyle kaldırılmasına olanak veriyor. Bilimsel çevrelerin, ilgili kamu kurumlarının, sivil toplum kuruluşlarının ve koruma alanlarında ve çevresinde yaşayanların karar süreclerine dahil olması için öngörülen ulusal ve yerel kurulların tümünü tasarıdan çıkarıyor ve katılımcılık yönünden Türkiye’yi 30 yıl önce hazırlanan yasaların daha da gerisine götürüyor.

TÜM ALANLAR ŞİRKETLERİN HİZMETİNE!

Doğal zenginlik açısından öne çıkmış ve tüm dünya ile paralel koruma altına alınmış milli parklar, doğal sitler, yaban hayatı koruma sahaları ve uluslararası öneme sahip sulak alanlar, yıllar önce ilan edilmiş olsalar bile yatırımcıların arazi edinme ve işletme taleplerine karşılık elden çıkarılabilecek. Öte yandan, bilim insanları, uzmanlar, demokratik kitle örgütleri veya yöre halkı bundan böyle herhangi bir alanın koruma altına alınması sürecinde söz sahibi olamayacaklar.

Bugün yapılacak TBMM Çevre Komisyonu toplantısında geriye kalan hükümlerinin karara bağlanması beklenen tasarıda bir diğer önemli nokta ise “üstün kamu yararı” ifadesine yer verilmesi.  Eğer bir alanın yatırıma açılmasında hangi kriterlere göre belirleneceği net olmayan “üstün kamu yararı” kararı alınırsa, korunan alanlar madencilik, enerji, sanayi, tarım, turizm gibi yatırımlara açılabilecek. Bu yüzden Nükleer, HES, baraj, altın madeni, konut yatırımcılarının gözü Çevre Komisyonu’nda.

(Evrensel)

Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ekonomisi alarm veriyor

0

1 Temmuz’da AB dönem başkanlığını devralmaya hazırlanan Kıbrıs Cumhuriyeti’nde borç krizi alarm veriyor. Kredi notu ‘çöp’ düzeyine indirilen ülkenin, Avrupa Malî Yardım Fonu’ndan destek istemesi gündemde.

Kıbrıs Cumhuriyeti’nde siyasi dengeler, gayet sıra dışı. Komünist Cumhurbaşkanı Hristofyas, milliyetçi bir partinin desteğiyle iktidarını sürdürürken, Avrupa dostu Muhafazakârlar ile muhalefet sıralarını paylaştıkları Sosyalistler arasında bir yakınlaşma gözleniyor.

Siyasetçiler hangi kanattan olursa olsun, bir noktada birleşiyor: Hükümetin görevini yapması ve Kıbrıs’ın finans dünyasındaki yerinin korunması isteniyor. Ancak bunun nasıl olacağı konusunda taraflar farklı görüşte. İktidardaki komünist AKEL partisi sıkı bir tasarruf politikasına karşı. Parti basın sözcüsü Yorgo Lukaidis, Yunanistan örneğinde de görüleceği gibi, kemerlerin aşırı sıkılmasının ekonomiyi boğacağını kaydediyor. “Başlıca sorun gevşek bir finans politikası ya da ekonomideki yapısal problemler değil, bankalar krizi” diyen Lukaidis, “Her yerde bankalara destek olmak için halktan kemerleri sıkmaları isteniyor. Oysa bu yolla sorunlar çözüleceğine ağırlaşacaktır. Yunanistan’da ilk tasarruf önlemleri hayata geçirilmeye başlandığında ülkenin borçları, gayri safi milli hâsılanın yüzde 115’ine denk geliyordu. İki yıl zarfında bu yüzde 165’e çıktı. Bu önemli bir gösterge” şeklinde konuşuyor.

2011’de Limasol’daki deniz üssünde 13 kişinin ölümüne yol açan ve sebebi hâlâ bilinmeyen dev patlama, ülkenin enerji altyapısına ciddi bir darbe vurmuş ve iki milyar euroya yakın bir zarara neden olmuştu. Gayri safi milli hâsılanın yüzde 10’una denk gelen bu zarar, kriz içinde bulunan Kıbrıs ekonomisini daha da darboğaza sokmuştu. Malî disiplin konusunda şimdi daha da büyük bir kararlılık sergilemeleri gerektiğini savunan muhafazakâr milletvekili Stylianidis, “Bence Avrupa Malî Paktı’nı mümkün olduğu kadar çabuk imzalamamız gerekiyor. Böylelikle devlet tahvillerimizin güvenilirliği artar. Eğer sorunu hasır altı edersek, Yunanistan’ın başına gelenler bizim de başımıza gelir” diyor.

(DW)

Rus milyarder Prokhorov siyasi parti kurdu

Rusya’da Viladimir Putin’e karşı yarıştığı mart ayındaki devlet başkanlığı seçimini kaybeden milyarder iş adamı Mikhail Prokhorov siyasi parti kurdu. Sivil Platform Partisi, önceki seçimlerin bağımsız adaylarını ve muhalif seçmeni etrafında toplamayı hedefliyor. NBA’de New Jersey Nets kulübünün de sahibi olan Prokhorov, ilk başarıyı yerel seçimlerde almayı bekliyor.

Savaşın ganimeti, barışın armağanı – Neşe Yaşın

Bir Kıbrıslı Rum kadından aldığım ilk armağan, Ankara’da Üniversite öğrencisiyken şair Elli Peonidu’dan gelen  parfümdü. ODTÜ yurdundaki dolabımda içimi ürperten büyülü bir nesne gibi duruyordu. Neden büyülüydü? Çünkü iletişimin yasak olduğu bir yerden gelmişti. Bir Uluslararası konferansta Türkiyeli bir sendikacıya bana ulaştırılmak üzere verilmişti ve dünyanın en yakın ve en uzak yerinden, Kıbrıs’ın güneyinden, savaştan yeni çıkmış, inanılmaz acılar yaşamış ülkemin öteki yarısından geliyordu. Bir Kıbrıslı Rum kadın üstelik de bir şair tarafından gönderilmişti..

Düşününce, bunun çok ötesinde bile anlamlar taşıyordu bu armağan… Savaştan sonra, Rum kadınlara ait nesneler girmişti hayatımıza. Ganimet deniyordu bunlara… Türk ordusunun gelişiyle yanlarına hiçbir şey almadan canlarını kurtaran insanlara aitti bu nesneler ve dokunanı kirletiyorlardı. Bu nesnelerle kurduğumuz ilişki kadınlar ve çocuklar olarak savaşın suçuna dahil edilişimizdi. Şu veya bu biçimde hepimizin hayatına Rumlar tarafından adanın kuzeyinde bırakılan eşyalar girmişti.

1964 Kanlı Noel’inde köyümüz Peristerona’yı terk ettiğimiz zaman başlamıştı benim için nesneler ve Rumlar ilişkisi. Durum bir miktar düzelince babam ve dedem bir kamyonet ile gidip bazı eşyalarımızı getirmişlerdi. Köydeki evimize hiç geri dönmemiştik ama hafta sonları portakal bahçelerine giderdik. Kapısız, penceresiz bir hayalet ev bize bakardı karşıdan. Arada köye girdiğimizde açık duran bir kapıdan görünen bir eşyayı işaret edip “Bakın, bu bizim büfemiz” derdi annem. Otuz iki yıl sonra bir komşu beni arayıp kırılmasın diye evimizden alıp sakladığını söylediği bir pasta tabağı takımı ve vazoyu geri vermişti bana. Tıpkı bazı Kıbrıslı Türk’lerin 2003’te kapılar açılınca saklamış oldukları bazı eşyaları Kıbrıslı Rumlara vermeleri gibi.

Kıbrıslı Rum arkadaşım Maria’nın evine ilk kez 1990’lı yılların başında gittim. Büyük zorluklarla alınmış bir özel izin vasıtasıyla bir grup Kıbrıslı Türk sanatçı ve aydın Güney’e geçmiştik. Sınırdaki polislerin izin vermemesine rağmen o zamanlar 7 yaşında olan oğlum Hazar’ı da kadınların eteklerinin arasına saklayarak adanın öteki yarısına geçirmiştim. Gecenin bir vakti tavernada uyuyakalan Hazar’ı Maria’nın evine götürmüştük ve  uyumakta olan kızı Hristina’nın yanına yatırmıştık. Maria bana bir armağan vermek için dolapları karıştırmış, bir heybe hediye etmiş ve gece orada kalmamız için ısrar etmişti ama grubun diğer üyeleri gelecekte alabileceğimiz izinleri riske atar gerekçesiyle geri dönmek için ikna etmişlerdi beni.

Bu gelip geçişlerde özellikle kadın arkadaşlar arasında hep bir hediye değişimi olmuştu. Bu hediyeler ganimet nesneleri getiriyordu hep aklıma. Onların oluşturduğu kirlilik, adaletsizlik, düşmanlık ve hırsızlık duygusuna karşılık kalpten gelen barışçıl bir buluşmayı simgeliyorlardı. Bir çeşit “katharsis” işlevi görüyorlardı

Kadınlar olarak birbirimize armağanlar vermeyi severiz. Bunun satın alınmış pahalı bir armağan olması gerekmiyor ve öylesi o kadar da makbul değil aslında. Parmağımdaki yüzüğü, boynumdaki kolyeyi, ya da kullandığım bir şalı bir arkadaşıma verdiğim ve böylesi armağanlar aldığım çok olmuştur örneğin. Özellikle şiir dinletileri sonrasında gelip bir takısını bana armağan eden kadın okurlar olmuştur.

Geçtiğimiz hafta İstanbul’da Amargi’nin düzenlediği “Sınır Ötesi Feminist Buluşmalar” toplantısında da sözünü ettiğim, Kıbrıslı Türk ve Kıbrıslı Rum kadınların birbirine hediyeler verdiği “Barış Gelene Kadar Sakla”  projesi biraz da bu terapik işlevi görüyordu.

1974 sonrasında Kıbrıs’ın kuzeyinde yaşadığım, ziyaret ettiğim bütün evler ve mekanların bizzat kendisi hep bu yanlışlık, adaletsizlik, hırsızlık ve kirlilik duygusunu vermiştir bana… Bir yersizyurtsuzluk hali çökmüştür üzerime… Hem hep kaçmak istediğim hem de bir türlü vazgeçemediğim bir yer olmuştur Kıbrıs. Kıbrıs’ın güneyinde ise farklı bir yanlışlık, adaletsizlik, hırsızlık ve kirlilik duygusudur yaşadığım. İkisinde de iflah olmamışımdır. Belki de Kıbrıs’ın en fazla aidiyet hissedebileceğim yeri “Ara Bölge”dir.  Ara Bölge’yi işgal eden gençler bu yüzden heyecanlandırmıştır beni.
“Olmuyor !” diyerek sadece Kıbrıs’ın kuzeyine dair bir gelecek tasarımına girmek olacak şey değildir. Yüzleşilmemiş bir geçmişle başkalarının evim dediği yerde kurulacak bir hayatın kime hayrı olabilir? İstense bir çözüme pekala ulaşılabilir. Buna izin vermeyen en çok da neo liberal düşünme sistematiği ve her şeyin paraya ve güce tercüme edildiği sistemdir. Belki de barışseverlerin tek yapabileceği kendi mikro birlikte yaşama modellerini oluşturmaktır. Çatışma kültürüne ve umutsuzluk rüzgarına teslim olmamış  yeterince barışsever kaldıysa tabii…

Neşe Yaşın – www.yeniduzen.com

Siyanürcü şirket yıkmak için evleri topluyor

Kütahya’da bir süre önce siyanürlü madencilik faaliyetiyle zehirlenmelerin yaşandığı Dulkadir köyü, maden şirketi tarafından satın alıp yıkım yoluyla insansızlaştırılıyor.

Kütahya’da Mayıs 2011’de yaşanan siyanür zehirlenmeleriyle gündeme gelen Dulkadir Köyü, maden şirketi tarafından insansızlaştırılıyor. 2011 Mayıs’ında Eti Gümüş A.Ş’ye ait madende siyanürlü havuzun çökmesi sonucu siyanür toprağa, havaya ve suya karışmış, madenin civarında bulunduğu Aliköy Beldesi’ne bağlı köyler zehirlenme tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştı. Bu köylerde uzun yıllardır kanser ve hayvan ölümleri başta olmak üzere siyanüre bağlı ölüm ve hastalıklar olduğu ortaya çıkmıştı.

Şirket yeni bir havuzla faaliyet alanını büyütüyor
2011’de siyanür havuzunun çöktüğü dönemde TMMOB Metalurji Mühendisleri Odası Başkanı olarak Kütahya’da incelemelerde bulunan Cemalettin Küçük, geçen hafta Kütahya’ya bir ziyarette bulundu. Bu ziyaretinde maden tehdidi altındaki köylerin insansızlaştırıldığına tanıklık etti. Sendika.Org’un ulaştığı Cemalettin Küçük, Eti Gümüş A.Ş’nin zehirlenme vakasıyla gündeme gelen ve köylülerin şirkete tepkili olduğu Dulkadir Köyü’nde evleri satın alarak parça parça yıkım gerçekleştirdiğini aktardı. Köyde yalnızca 5 hanenin kaldığını belirten Küçük bu sabah (4 Haziran) köylülerin kendisini arayarak yeni bir yıkımın daha gerçekleştiğini haber verdiğini belirtti. Eti Gümüş A.Ş pazarlık yaparak köylülerin evlerini satın alarak yıktığı için köyün bir enkaz bölgesine dönüştüğüNÜ ve köylülerin de evlerini sattıktan sonra köyden göç ettiğini aktaran Cemalettin Küçük, maden şirketinin bir yandan bölgeyi insansızlaştırırken bir yandan da faaliyet alanını büyüttüğünü söyledi. Şirketin diğer köyleri etkileyecek biçimde yeni bir siyanür havuzu kurduğu Küçük’ün aktardığı bilgiler arasında yer alıyor.

(sendika.org)

Kadıköy’den Başbakana meydan okuma

 

Kadıköy’den Başbakana ve Hükümete Meydan Okuma:  “Sen kimsin Başbakan, haddini bil!”

Dün Kadıkoy’de müthiş bir kadın eylemi oldu.

“Kürtaj cinayettir, her kürtaj bir Uludere’dir ” diyen başbakana karşı çıkan, “Benim bedenim, benim kararım, haddini bil Başbakan, elini bedenimden çek”  diyen binlerce kadındık. Tüm kadınlar hep bir ağızdan tereddütsüz ” Kürtaj hak, Uludere/Roboski katliamdır” diye bagirdik.

Bu belki son zamanlardaki en hakiki protestolardan biriydi.

Kadınlar kendi pankartını yazıp, eyleme elinde pankartları ile gelmişti.  Pankartların hemen hepsi son derece yaratıcı ve çarpıcıydı.

Yürüyüşü seyreden kadın ve erkeklerden, yol boyuncaki hanlardaki insanlardan ( pencerelerinden) coşkulu alkışlar alarak, otobüs şoforlerinin kornalı desteği ile yürüdük.

Alana girdikten sonra yakici güneşe rağmen, büyük kesim yerinden ayrilmadi. Sloganlar hiç susmadi. Basın açıklaması alkışlarla, ıslıklarla, düdüklerle bölündü.

8 Martlar’dan cok daha coşkulu, kadınların iradesini meydan okuyarak ortaya koyduğu enfes bir buluşmaydı.

Böylece AKP hükümetine Kürt hareketinden sonra ikinci acik meydan okumayı ” sen kimsin başbakan, haddini bil!” diyen kadın hareketi yapmış oldu.

Enerji o kadar yüksekti ki miting dağıldıktan sonra, Kadıköy’ün ara yollarında yine küçük grupların yürüyüşleri oldu.

Dün, kelimenin tam anlamıyla kadinlar Kadiköy’ü ele geçirdik.

Yatak odamdan çık, haddi bil, elini bedenimden çek diyen, sana ucuz işçi, sana asker doğurmayacağız diye haykırıp  faşizan nüfus politikasını deşifre eden, adını koyan, yemiyoruz diyen, bu kadın hareketi ile gurur duyuyorum.

Yaşasın kadın dayanışması!