Ana Sayfa Blog Sayfa 4604

[Son Dakika] GDO’ya en büyük darbe: “Piyasa” da vazgeçti

Türkiye Gıda ve İçecek Sanayi Dernekleri Federasyonu (TGDF) Başkanı Şemsi Kopuz imzasıyla bugün yapılan açıklamada, Biyogüvenlik Kurulu’na 29 GDO türü için yaptıkları başvuruyu  geri çektiklerini açıkladı.

TGDF’nin Biyogüvenlik Kurulu’na 29 farklı GDO türünün ithalatı için yaptığı başvurunun ardından Greenpeace, büyük bir internet kampanyası başlatmış ve TGDF’ye üye firmaları deşifre ederek tüketicilerden bu firmalarla iletişime geçerek uyarılarda bulunmalarını istemişti. WWF Türkiye, Fikir Sahibi Damaklar/Slow Food Türkiye gibi çeşitli grup ve dernekler de kampanyaya destek olmuşlardı.

Kampanya başladıktan çok kısa bir süre sonra ilk sonuçlar alınmaya başlandı. Güllüoğlu firması, TGDF ile ilişiğini kestiğini açıkladı. Algida, Ülker ve Eti firmaları da birer açıklama yaptılar. Bu açıklamalar Greenpeace’i ve GDO karşıtlarını tam anlamıyla tatmin etmese de büyük haber bugün geldi: TGDF yaptığı başvuruyu geri çektiğini açıkladı.

TGDF’nin bu adımı ardından Greenpeace tarafından yapılan yazılı açıklamada “Türkiye’nin tüm gıda ve içecek firmalarını barındıran federasyonun aldığı bu karar, tarihi bir adım. Bu konuda en büyük başarı, GDO konusunda hassasiyetini aktif olarak dile getiren halkın. Bu başarı, vatandaşın karar mekanizmalarını nasıl etkileyebileceğinin en güzel örneği. TGDF’nin takdirle karşıladığımız bu kararı çok anlamlı bir adım. GDO’suz Türkiye yaratmak için şimdi sıra, GDO’lara karşı olduğunu açıklayan Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı Sayın Mehdi Eker’de.” dendi.

TGDF Başkanı Şemsi Kopuz imzasıyla “GDO’nun Önlenmesi İçin Ortak Çözüm Çağrısı” başlığıyla yayınlanan basın açıklamasının tam metni şöyle:

2000 yılında 24 ayrı sektör derneğinin çatı organizasyonu olarak kurulan Türkiye Gıda ve İçecek Sanayi Dernekleri Federasyonu aynı zamanda Avrupa Birliği Gıda ve İçecek Konfederasyonu’nun da üyesidir.

TGDF, bilimsel, yasal ve etik kural ve ölçütleri esas alarak başta kamu otoritesi olmak üzere tüm paydaşları ile işbirliği içinde “halkımızın sağlıklı, kaliteli ve güvenilir gıdayla beslenmesini sağlamak”  hedefiyle faaliyet göstermektedir.

Türk gıda ve içecek sektörü, başta AB ülkeleri olmak üzere ve bölge coğrafyasında son derece etkin bir oyuncudur ve hâlihazırda bu coğrafya üzerinde yaşayan yaklaşık 1,5 milyar insan için kesintisiz gıda ve içecek üretimi gerçekleştirmektedir. Bu büyüklükte bir coğrafya üzerinde başta Avrupa Birliği kriterleri olmak üzere global yasal düzenlemelere uyumun sağlanması büyük önem taşımaktadır.

Bu noktadan hareketle TGDF’nin Gen Müracaatı konusunda kamuoyunda gündeme gelen bazı hususlara açıklık getirmek isteriz;

 

2003 yılında 50 ülkenin imzasıyla yürürlüğe giren Cartagena Biyogüvenlik Protokolü (CBP); dünya genelinde GDO’larla ilgili uygulamaları yasal bir çerçeveye oturtmayı amaçlamıştır. Türkiye, söz konusu protokolü 2004 yılında imzalamış, 2010 yılında da Biyogüvenlik Kanunu’nu yürürlüğe koymuştur.

TGDF, Biyogüvenlik Kanunu’nun yürürlüğe girmesinin ardından, kanun gereğince AB mevzuatına uyum amacıyla 29 genin “onaylanması değil, tanımlanması için” Biyogüvenlik Kurulu’na 2010 yılında başvuruda bulunmuştur.

Halkımızın ihtiyaç ve talepleri başta olmak üzere, her konudaki duyarlılığı ve yasalarımızın belirlediği çerçeve Türk Gıda ve İçecek Sektörü’nün en temel önceliğidir. TGDF’nin beklentisi Türkiye’de bu konuyla ilgili, tüm paydaşların bir araya gelerek konuyu sağduyulu bir biçimde değerlendirmesi, yasal altyapının bir an önce netleştirilmesi ve sektörün GDO’suz hammadde sağlayabilmesinin önünün açılmasıdır“. Bu amaçla TGDF başta Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı olmak üzere tüm Sivil Toplum Kuruluşlarını birlikte hareket etmeye davet etmektedir.

TGDF, GDO konusunda kamuoyunda uzun bir süredir yaşanan endişenin ve karmaşanın biran önce sona ermesi için Biyogüvenlik Kurulu’nu göreve davet etmekte, kaçınılmaz bulaşmadan kaynaklanan sorunları çözecek adımların atılmasını talep etmekte ve söz konusu müracaatı geri çekmektedir.

Bu vesileyle TGDF olarak;  bundan önce olduğu gibi bundan sonra da halkımız için güvenli gıdanın takipçisi olmaya devam edeceğimizi bir kez daha vurgular, tüm halkımızın Ramazan Bayramını en içten dileklerimizle kutlarız.

 

(Yeşil Gazete)

 

Doğaya fiyat biçilir mi? – George Monbiot

İngiliz gazeteci George Monbiot’nun The Guardian gazetesinde 6 Ağustos’ta yayımlanan yazısını okurumuz Buket Ulukut Yeşil Gazete için Türkçe’ye çevirdi.

Nehirlere ve yağan yağmura fiyat biçmek hepimizin değerini azaltıyor

‘Bir araziyi çitlerle çevirip ‘Burası benim’ demeyi akıl ettiğinde kendisine inanacak kadar saf ve yalın insanları da etrafında bulan ilk insan, sivil toplumun gerçek kurucusudur.

Hiç kimse insan soyunu onca suçtan, savaş ve cinayetten, dehşet ve talihsizlikten, yaşadığı toprakları terk ederek, yaşananları geride bırakarak ya da akranlarına “Bu sahtekarın laflarına kulak veriniz; Dünya’ nın tüm meyvelerinin hepimize ait olduğunu fakat dünyanın kendisinin hiç kimseye ait olmadığını unuttuğunuz an mahvolmuşsunuz demektir.”‘ diye yalvararak kurtaramaz.

Jean Jacques Rousseau önceden bugün yaşanılanların farkına varmış olmalı. Bugün sahtekarlar tarafından kuşatılan sadece araziler değil, doğal hayatın tüm geriye kalanıdır. Bir çok ülkede, özellikle de İngiltere’ de doğaya değer biçilip metalaştırılmaya çalışılıyor. Böylece doğa nakit parayla takas edilebilecek.

Bu çaba bugünkü hükümetin bu konudaki somut gayretleriyle başladı. Hükümet 100.000 Pound değerinde bir yatırım yaparak, İngiltere’ nin tüm eko-sisteminin bir yıllık toplam değerini hesaplaması için bir araştırma şirketini görevlendirdi. Bu şirket hükümetten parayı aldıktan sonra bu çalışmanın “teorik olarak tamamlanmasının sıkıntı verici olduğunu çünkü bu çalışmanın bazı kesimler tarafından pek de akla uygun bir çaba olarak görülmediğini” -biraz da küçümsemeyle- rapor etti. Rapor, İngiltere’ nin bazı eko-sistemlerinin “aslında paha biçilemez bir değerde” olduğunun da altını çiziyordu.

Nadiren karşılaşılan bu aklı selim yaklaşım hükümeti doğaya fiyat biçmekten ve bu metanın satışından doğacak olan pazarı oluşturma çabasından vazgeçiremedi. Şu anda İngiltere’ nin bir Doğal Sermaye Komitesi (NCC), bir Eko-sistem Pazarları İş Gücü (EMTF) ve yeni ve ilham verici bir terimler sözlüğü var.

Artık biz doğaya, doğa demiyoruz: Uygun terim artık “Doğal Sermaye”.

Doğal döngüler artık yerini “Eko-sistem hizmetlerine” bıraktı çünkü varoluşlarının tek amacı bize hizmet etmek. Dağlar, ormanlar ve nehirler artık “yeşil altyapılar”. Biyolojik çeşitlilik ve doğal yaşam alanları ise “Eko-sistem pazarlarının” içindeki “değerli varlık sınıfları”. Her birinin maddi bir değer karşılığı olacak ve böylece takas edilebilir olacaklar.

‘Eko-sistem hizmetleri’ için biçilmeye çalışılan maddi değer mülkiyetçiliğin başlangıcından bu yana ortaya çıkan en muazzam özelleştirme projesi gibi görünüyor.Nehirlerimiz ve doğal kaynaklarımız değer biçilerek adeta metalaştırılıyorlar. George Monbiot’ a göre bu hareketten faydalanacak tek kesim zenginler.

Bu yaklaşımı savunan iddia kendi içinde oldukça tutarlı ve dikkat çekici. Var olan ticaret alanı doğaya hiç bir değer atfetmiyor. Doğaya fiyat biçip, bu maddi değeri ticari alanda var olan malların ve hizmetlerin maliyetinin içerisine dahil etmek aslında doğayı korumaya yönelik ekonomik bir teşvik yaratacaktır. Bu görüş hem ticari alanın hem de kendisinden-nefret eden (kendisi ile barışık olmayan) devletin dikkatini çekiyor.

Eko-sistem Pazarları İş Gücü (EMTF) “Doğa ile ilişkili çok tatmin edici potansiyel piyasalardan – uluslararası ölçüde milyar dolarlardan” söz ediyor.

Metalaştırma, ekonomik büyüme, finansal soyutlamalar, tüzel (birleşmiş) güçler… Tüm bunlar dünyanın çevre krizini harekete geçiren süreçler değil mi? Şimdi ise dünyanın biyosferini (canlı yer küre) kurtarmak için daha fazlasına ihtiyacımız olduğu söyleniyor.

Eko-sistem hizmetleri için yapılan yatırımları, Rousseau’ nun arazilerle ilgili ortaya koyduğu ayrıcalık talebinden sonra, ortaya atılan en büyük özelleştirme çabasının başlangıcı olarak görüyorum. Hükümet arazi sahiplerini eko-sistemin “sağlayıcıları” olarak tanımlamaya başladı bile. Sanki yağmurları, dağları, nehirleri ve tüm bu doğal alanda var olan vahşi yaşamı onlar yaratmışlar gibi. Bu servisler için “sağlayıclara” ödeme yapılması gerekiyormuş. Ya hükümet tarafından ya da bu servisleri “kullananlar” tarafından. Bu plan tıpkı İngiltere’ de uygulanmaya başlayan Milli Sağlık Servisi (NHS) planına benziyor.

Toprak ağalığı, ilk sahtekarın ortaya çıkıp halkın haklarına kademeli olarak el koyması ile, kendi ayrıcalıklı haklarını giderek arttırmasını gerektirmiştir. Eko-sistem hizmetleri için tasarlanan ödemeler bu tecavüzü bir adım daha ileriye götürerek toprak sahibini vahşi hayatın, suyun akışının, karbon döngüsünün ve daha önce herkese ve hiç kimseye ait olduğu varsayılan doğal süreçlerin sahibi ve tetikleyicisi olarak göstermektedir.

Bu kadarla da bitmiyor. Herhangi bir kaynak bir kez metalaştırıldığında, borsacılar ve yatırımcılar da işin içine giriyor. Eko-sistem Pazarları İş Gücü “Finansal şehircilik uzmanlarını kullanarak bu harmanlanmış gelir akışları ve menkul kıymetleştirmelerin çevresel bonolara yapılacak olan yatırımlara dönüşleri ne şekilde güçlendireceğini belirlemeye çalışıyor”.

Bu da bize bu sürecin ne kadar ilerlemiş olduğunu ve yaratmaya başladığı belirsiz bürokratik dil hakkında fikir veriyor.

Hükümet çoktan vahşi yaşamın ticaretini mümkün kılacak olan pazarları oluşturmaya başladı bile. “Biyolojik çeşitlilik dengelemesi” adı altında başlattılan uygulama da bu oluşuma bir örnek. Örneğin bir taş ocağı firması nadir bulunan yeşil alanlardan birini yok etmek isterse birilerine başka bir alanı yeşilleştirmesi için gereken parayı ödeyerek cezasını ödemiş olacak. Her ne kadar hükümet bu dengeleme politikasının “gerçekten kaçınılamaz olan zararın” bedelini ödemek için kullanılması gerektiği ve bu uygulamanın “yok etmeye ehliyet vermek adına suistimal edilmemesi gerektiği” konusunda uyarıda bulunsa da bir kez bu prensip resmileşip pazarda yerini alınca bu hassas çizginin ne kadar süreyle uygulanacağını sanıyorsunuz ki?

Bu sistemle doğa da diğer herşey gibi bedeli ödenebilir bir meta haline gelecek.

Neoliberalizmin diğer unsurları gibi doğanın metalaştırılması da demokratik alternatiflerin önüne geçiyor. Artık herhangi bir eko-sistemin ya da tabiat parçasının bizde hayranlık ve sevinç sağladığı için korunması gerekliliğine dair herhangi bir tartışmada bulunamayacağız; bize söz konusu kara parçasının esas değerinin hesaplandığı ve kuşkusuz o kara parçasının başka kullanım alanlarında kullanabileceğinden çok daha az bir değere sahip olduğu söylenecek. Piyasa konuşur ve tartışma biter.

Tüm bu karmakarışık ve ferdi düşünceye dayalı meseleler, demokrasinin motive edici güçleri, bir gurup rakamlar dizisiyle çözülecek. Hükümetlerin herhangi bir düzenleme yapmasına gerek olmayacak: piyasa politikacıların görmezden geldiği konularda kararları belirleyecek. Fakat ticaret çok dönek bir ustadır ve parası olanlar hariç herkese karşı da tepkisizdir.

Doğanın maliyeti ve satışı gücün yeniden ticari ortaklıklara ve çok zenginlere transferini temsil eder. Doğanın ve bizim önemimizi azaltır. Doğal yaşamı tüzel bir ekonomiye dönüştürerek egemenliğin kutsal öğretisini yeniden vurgular. Biyosferi parçalara ayırarak ticari malın (emtianın) unsurları haline getirir.

Hükümet çoktan “ayrıştırılmış” eko-sistem servislerinden bahsetmeye başladı bile. Daha önceki özelleştirmelerden ödünç alınmış bir kavramdır bu. Bu kavram finansal alanda bir şey ifade edebilir ama ekolojik alanda hiç bir karşılığı yoktur. Dünyamızın doğası hakkında daha fazlasını öğrendikçe onun unsurlarının güvenli bir şekilde bir birinden ayrıştırılamayacağını da öğreniyoruz. Doğayı yok etmek için harcanan para çok nadiren onu korumak için harcanan paraya karşılık gelecek. Doğa diğer yatırımlar ile karşılaştırıldığında çok düşük bir geri dönüş değeri sunar.

Eğer bizler tartışmayı değerler bütününden tek bir değere -aşk ve sevgiden hırs ve aç gözlülüğe- indirgersek  doğal dünyamızı ona zarar veren güçlerin eline teslim etmiş oluruz.

Yaşadığımız yeri terk ederek, yaşananları geride bırakarak yine kandırılmış oluruz.

George Monbiot – The Guardian / Twitter: @GeorgeMonbiot

İngiliz gazeteci George Monbiot’nun The Guardian gazetesinde 6 Ağustos’ta yayımlanan yazısını okurumuz Buket Ulukut Yeşil Gazete için Türkçe’ye çevirdi.

Nehirlere ve yağan yağmura fiyat biçmek hepimizin değerini azaltıyor.

'Eko-sistem servisleri' için biçilmeye çalışılan maddi değer mülkiyetçiliğin başlangıcından bu yana ortaya çıkan en muazzam özelleştirme projesi gibi görünüyor.
Nehirlerimiz ve doğal kaynaklarımız değer biçilerek adeta metalaştırılıyorlar. George Monbiot' a göre bu hareketten faydalanacak tek kesim zenginler.

'Bir araziyi çitlerle çevirip 'Burası benim' demeyi akıl ettiğinde kendisine inanacak kadar saf ve yalın insanları da etrafında bulan ilk insan sivil toplumun gerçek kurucusudur.
Hiç kimse insan soyunu onca suçtan, savaş ve cinayetten, dehşet ve talihsizlikten, yaşadığı toprakları terk ederek, yaşananları geride bırakarak ya da akranları için yakararak kurtaramaz.
"Bu sahtekarın laflarına kulak veriniz; Dünya' nın tüm meyvelerinin hepimize ait olduğunu fakat dünyanın kendisinin hiç kimseye ait olmadığını unuttuğunuz an mahvolmuşsunuz demektir."'

Jean Jacques Rousseau önceden bugün yaşanılanların farkına varmış olmalı. Bugün sahtekarlar tarafından kuşatılan sadece araziler değil, doğal hayatın tüm geriye kalanıdır. Bir çok ülkede,
Özellikle de İngiltere' de doğaya değer biçilip metalaştırılmaya çalışılıyor. Böylece doğa nakit parayla takas edilebilecek.

Bu çaba bugünkü hükümetin bu konudaki somut gayretleriyle başladı. Hükümet 100.000 Pound değerinde bir yatırım yaparak, İngiltere' nin tüm eko-sisteminin bir yıllık toplam değerini hesaplaması için
bir araştırma  şirketini görevlendirdi. Bu şirket hükümetten parayı aldıktan sonra -tepkisini olduğundan daha az göstererek- bu çalışmanın "teorik olarak tamamlanmasının sıkıntı verici olduğunu
çünkü bu çalışmanın bazı kesimler tarafından pek de akla uygun bir çaba olarak görülmediğini" rapor etti. Bu rapor, İngiltere' nin bazı eko-sistemlerinin "aslında ölçülemez bir değerde" olduğunun da altını
çiziyordu.

Nadiren karşılaşılan bu aklı selim yaklaşım hükümeti doğaya fiyat biçmekten ve bu metanın satışından doğacak olan pazarı oluşturma çabasından vazgeçiremedi.
Şu anda İngiltere' nin bir Doğal Sermaye Komitesi (NCC), bir Eko-sistem Pazarları İş Gücü (EMTF) ve yeni ve ilham verici bir terimler sözlüğü var.
Artık biz doğaya, doğa demiyoruz: Uygun terim artık "Doğal Sermaye".
Doğal döngüler artık yerini "Eko-sistem servislerine" bıraktı çünkü varoluşlarının tek amacı bize hizmet etmek. Dağlar, ormanlar ve nehirler artık "yeşil altyapılar".
Biyolojik çeşitlilik ve doğal yaşam alanları ise "Eko-sistem pazarlarının" içindeki "değerli varlık sınıfları". Her birinin maddi bir değer karşılığı olacak ve böylece takas edilebilir olacaklar.

Bu yaklaşımı savunan iddia kendi içinde oldukça tutarlı ve dikkat çekici. Var olan ticaret alanı doğaya hiç bir değer atfetmiyor. Doğaya fiyat biçip, bu maddi değeri ticari alanda var olan malların ve
hizmetlerin maliyetinin içerisine dahil etmek aslında doğayı korumaya yönelik ekonomik bir teşvik yaratacaktır. Bu görüş hem ticari alanın hem de kendisinden-nefret eden (kendisi ile barışık olmayan)
devletin dikkatini çekiyor.
Eko-sistem Pazarları İş Gücü (EMTF) "Doğa ile ilişkili çok tatmin edici potansiyel piyasalardan - uluslararası ölçüde milyar dolarlardan" söz ediyor.

Metalaştırma, ekonomik büyüme, finansal soyutlamalar, tüzel (birleşmiş) güçler: tüm bunlar dünyanın çevre krizini harekete geçiren süreçler değil mi? Şimdi ise dünyanın biyosferini (canlı yer küre)
kurtarmak için daha fazlasına ihtiyacımız olduğu söyleniyor.

Eko-sistem servisleri için yapılan yatırımları, Rousseau' nun arazilerle ilgili ortaya koyduğu ayrıcalık talebinden sonra, ortaya atılan en büyük özelleştirme çabasının başlangıcı olarak görüyorum.
Hükümet arazi sahiplerini eko-sistemin "sağlayıcıları" olarak tanımlamaya başladı bile. Sanki yağmurları, dağları, nehirleri ve tüm bu doğal alanda var olan vahşi yaşamı onlar yaratmışlar gibi.
Bu servisler için "sağlayıclara" ödeme yapılması gerekiyormuş. Ya hükümet tarafından ya da bu servisleri "kullananlar" tarafından. Bu plan tıpkı İngiltere' de uygulanmaya başlayan
Milli Sağlık Servisi (NHS) planına benziyor.

Toprak ağalığı, ilk sahtekarın ortaya çıkıp halkın haklarına kademeli olarak el koyması ile, kendi ayrıcalıklı haklarını giderek arttırmasını gerektirmiştir. Eko-sistem servisleri için tasarlanan ödemeler
bu tecavüzü bir adım daha ileriye götürerek toprak sahibini vahşi hayatın, suyun akışının, karbon döngüsünün ve daha önce herkese ve hiç kimseye ait olduğu varsayılan doğal süreçlerin sahibi ve
tetikleyicisi olarak göstermektedir.

Bu kadarla da bitmiyor. Herhangi bir kaynak bir kez metalaştırıldığında, borsacılar ve yatırımcılar da işin içine giriyor. Eko-sistem Pazarları İş Gücü "Finansal şehircilik uzmanlarını kullanarak bu
harmanlanmış gelir akışları ve menkul kıymetleştirmelerin çevresel bonolara yapılacak olan yatırımlara dönüşleri ne şekilde güçlendireceğini belirlemeye çalışıyor".
Bu da bize bu sürecin ne kadar ilerlemiş olduğunu ve yaratmaya başladığı belirsiz bürokratik dil hakkında fikir veriyor.

Hükümet çoktan vahşi yaşamın ticaretini mümkün kılacak olan pazarları oluşturmaya başladı bile. Bio-çeşitlilik dengelemesi adı altında başlattılan uygulama da bu oluşuma bir örnek.
Örneğin bir taş ocağı firması nadir bulunan yeşil alanlardan birini yok etmek isterse birilerine başka bir alanı yeşilleştirmesi için gereken parayı ödeyerek cezasını ödemiş olacak. Her ne kadar hükümet
bu dengeleme politikasının "gerçekten kaçınılamaz olan zararın" bedelini ödemek için kullanılması gerektiği ve bu uygulamanın "yok etmeye ehliyet vermek adına suistimal edilmemesi gerektiği"
konusunda uyarıda bulunsa da bir kez bu prensip resmileşip pazarda yerini alınca bu hassas çizginin ne kadar süreyle uygulanacağını sanıyorsunuz ki?
Bu sistemle doğa da diğer herşey gibi bedeli ödenebilir bir meta haline gelecek.

Neoliberalizmin diğer unsurları gibi doğanın metalaştırılması da demokratik alternatiflerin önüne geçiyor. Artık herhangi bir eko-sistemin ya da tabiat parçasının bizde hayranlık ve sevinç sağladığı
için korunması gerekliliğine dair herhangi bir tartışmada bulunamayacağız; bize söz konusu kara parçasının esas değerinin hesaplandığı ve kuşkusuz o kara parçasının başka kullanım alanlarında
kullanabileceğinden çok daha az bir değere sahip olduğu söylenecek. Piyasa konuşur ve tartışma biter.

Tüm bu karmakarışık ve ferdi düşünceye dayalı meseleler, demokrasinin motive edici güçleri, bir gurup rakamlar dizisiyle çözülecek. Hükümetlerin herhangi bir düzenleme yapmasına gerek olmayacak:
piyasa politikacıların görmezden geldiği konularda kararları belirleyecek. Fakat ticaret çok dönek bir ustadır ve parası olmayanlar hariç herkese karşı da tepkisizdir.
Doğanın maliyeti ve satışı gücün yeniden ticari ortaklıklara ve çok zenginlere transferini temsil eder.

Doğanın ve bizim önemimizi azaltır. Doğal yaşamı tüzel bir ekonomiye dönüştürerek egemenliğin kutsal öğretisini yeniden vurgular. Biyosferi parçalara ayırarak ticari malın (emtianın) unsurları haline getirir.
Hükümetin iş gücü çoktan "ayrıştırılmış" eko-sistem servislerinden bahsetmeye başladı bile. Daha önceki özelleştirmelerden ödünç alınmış bir kavramdır bu.
Bu kavram finansal alanda bir şey ifade edebilir ama ekolojik alanda hiç bir karşılığı yoktur.
Dünyamızın doğası hakkında daha fazlasını öğrendikçe onun unsurlarının güvenli bir şekilde bir birinden ayrıştırılamayacağını da öğreniyoruz.

Doğayı yok etmek için harcanan para çok nadiren onu korumak için harcanan paraya karşılık gelecek. Doğa diğer yatırımlar ile karşılaştırıldığında çok düşük bir geri dönüş değeri sunar.
Eğer bizler tartışmayı değerler bütününden tek bir değere indirgersek - aşktan hırsa, aç gözlülüğe- doğal dünyamızı ona zarar veren güçlerin eline teslim etmiş oluruz.
Yaşadığımız yeri terk ederek, yaşananları geride bırakarak yine kandırılmış oluruz.

Lübnan’da çiftçiler esrar için savaşıyor

Yeşil Gazete için Türkçe’ye çeviren: Tuğçe Tuğran

Esrar tarlalarını korumak isteyen kabileler ve silahlı kuvvetler arasında giderek tırmanan çatışmalar, Lübnan hükümetini Bekaa vadisinde eskiden beri süregelen haşhaş yetiştirme konusunu yeniden ele almaya itiyor.  Lübnan’ın 1975 ile 1990 sivil savaşı arasında kanunsuz geçen yılları boyunca Bekaa Vadisi’nin bereketli düzlükleri yılda 500 milyon dolar gelir getiren esrar tarlalarıyla dolmuştu. En üst noktasına ulaştığı 1988 yılında Lübnan uyuşturucu pazarının yaklaşık 1,5 milyar dolar ürettiği tahmin ediliyor.

80’lerin sonunda hükümet tarafından yürütülen eğitim programları ve çiftçileri karlı bir şekilde yasal ekin yetiştirmeye teşvik eden kalkınma projelerinin Lübnan’ın esrar üretimini sona

Esrar yetiştirmek yüzlerce kat daha karlıyken neden Lübnan’da elma yetiştirilsin? Lübnan’ın Bekaa Vadisi’ndeki sürdürülemez uyuşturucu üretimine genel bir bakış…

erdireceği düşünülmüştü. Ama kardan pay aldığı bilinen bazı politikacıların da etkisiyle üretim devam etti. Dahası, bazı uluslararası projeler güven verici alternatif gelir kaynakları yaratmayı başaramadı. Örneğin, ABD çiftliklere cömertçe Holstein inekleri bağışladı, ama bu ineklerin bakım maliyeti getirdikleri gelirden daha fazlaydı. Yeterli gelir üretmeyen birçok proje iptal edildi ve çiftçiler tekrar esrar yetiştirmeye başladılar.

 

2006 yılında savaşla beraber hükümet yıkım politikaları yürüttü ve bunun sonucunda esrar üretimi yeniden yükselişe geçti. Fakat bu yıl hükümet dikkatini yeniden yasadışı ekinlere yöneltti ve esrar tarlalarını yok etmeye ve bitkileri yakmaya koyuldu.

 

4 Ağustos’ta Bekaa’daki ufak bir köy olan Yammouneh’in sakinleri Lübnan askerlerinin ve polisin esrar tarlalarına girmesini engellemek için yolları kapattı (tabii ki yollar Lübnan’da en çok tercih edilen yöntem olan lastik yakma yöntemiyle kapatılmıştı).

 

Ağır silahlı yerel halk ve en yine aynı şekilde silahlı ordu arasında çatışmalar çıktı ve bu çatışmalar birkaç askerin yaralanması ile sonuçlandı. Bu çatışmaların önemi azımsanmamalı.

 

Bu kezse, bundan önceki seferlerden farklı olarak, Bekaa vadisindeki kabilelerin en büyük ve güçlü olanlarından üç tanesi, yasadışı ticaretlerini korumak için güçlerini birleştirmeye karar verdiler. ‘Jaafar’, ‘Shamma’ ve ‘Sharif’ kabilelerinin hükümete direnme ve yok etme politikalarına karşı durmada gösterdikleri başarı, kimilerine göre vadinin kuzeyindeki diğer kabileleri de birleşmeye ve silahlı kuvvetlere karşı direnmeye teşvik etti.

 

Esrar üretimi, hâlihazırda Bekaa vadisindeki üretimin büyük bölümünü oluşturuyor ve bu oran büyümeye devam ediyor. Yaşanan çatışmalarda ağır silahlı, kızgın çiftçiler ve kabileler yer alıyor. Bütün bunlar, Lübnan hükümetini yasadışı ekinlere bağımlı bir mikro-sistemin ekonomik ve sosyal sonuçlarını tekrar gözden geçirmeye zorluyor. Bu sorunun daha da büyümesi Lübnan’ın çözümsüz problemlerine bir yenisini eklemekten başka bir işe yaramaz.

Lübnan’da Esrar Yetiştirme Piyasası

Bir çiftçi bir kilo esrar yetiştirmek için 200 dolar harcıyor. Çiftçiler daha sonra bitkiden eleme yöntemiyle etkin tozu çıkartıyor ve bu toz soğutularak kalıplar haline getiriliyor. Elde edilen toz, uyuşturucu satıcılarına kilosu 300-400 dolara satılıyor.

Executive‘e göre, bir çiftçi yerel uyuşturucu satıcısına sattığı her kilo esrar için 100 ile 200 dolar arasında bir gelir elde eder ve esrar yetiştirdiği her dunam (1000 metrekare) alan için ortalama 400 -800 dolar kazanır.

Sonrasında, yerel satıcıların toptan sattığı esrarı almaya vadi dışından, başka uyuşturucu tacirleri gelir. Toptan olarak satılan esrarın kilosu ortalama 1000 dolardır. Beyrut’ta 20 gram esrarın sokaktaki fiyatı 50 dolar civarındadır. Bu da satıcıların Bekaa’dan satın aldıkları her bir kilo esrar başına 1500 dolar civarında kar ettikleri anlamına gelir.

Avrupa’da bir kilo Lübnan esrarının toptan satış fiyatı 4,400-5,900 dolar/kilodur ki bunun 3,660 doları, ulaşım, el emeği, verilen rüşvetler, polisin el koyduğu mallar gibi giderler düşüldükten sonra geriye kalan miktar olarak doğrudan uyuşturucu satıcılarının cebine gider.

İşlerin iyi gittiği bir yılda, bir uyuşturucu satıcısı ortalama 5 ton esrar satabilir ve yurt dışında 7-8 milyon dolar arası gelir elde edebilir.

İşin içinde bu kadar talep ve para olduğu için, esrar pazarını kontrol altına almak son derece zor… Savaş ve toplumsal istikrarsızlık dönemleri tarih boyunca esrar yetiştiricileri için çok uygun ortamlar sağlamış ve satıcılar için büyük fırsat dönemleri oldu. Dolayısıyla Lübnan’da olası bir istikrar, narkotik pazarını kontrol etmede anahtar görevi görecek.

Esrara alternatif olabilecek ekini bulmak

Şimdi soru, çiftçilerin görece iyi para getiren bir üründen, daha az para getiren ama yasal olan bir ürüne geçiş yapmaları için nasıl teşvik edileceği. Şimdiye kadar denenen ekinlerin hiç birisi çiftçilere hayatlarını sürdürmelerine yetecek geliri sağlamadı.  Bekaa vadisinde esrarın yerini alabilecek bir diğer ürün olan elmanın kilosu yaklaşık 30 sent, oysa işlenmiş esrarın çiftçiye getirisi 300 ile 400 dolar arasında değişiyor. Bu da genel olarak çiftçinin neden esrar yetiştirmeyi tercih ettiğini açıklıyor.

Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’nın (UNDP) alternatif ekin programları 1990’larda başarısızlıkla sonuçlandı ve Batılı yetkililer Kalkınma Programı’nı aldığı parayı kötü yönetim ve yolsuzluklar yüzünden boşa harcamakla suçladı.

UNDP’nin mevcut Enerji ve Çevre Programı yöneticisi Edgard Chehab, kurumun geçmişte büyük hatalar yaptığını kabul ediyor. ‘Öncekiler [UNDP’nin önceki girişimleri] çiftçilerin tanıdığı ekinleri belirlemediler’ diyor. ‘Ekinler çok fazla su, bakım ve yatırım istiyordu, bu da projelerin başarısız olmasına sebep oldu. Çiftçiler için pazarlama sorunlarına dikkat etmediler’.

Kenevir sürdürülebilir, endüstriyel bir alternatif olabilir mi?

Beyrut’ta yerleşik bir yatırım firması olan Phystone ve UNDP, Bekaa Vadisi’nde esrar üreten çiftçilerin kenevir üretmesini sağlamak amacı taşıyan pilot projeler başlattı – kenevir, esrarın uyuşturucu etkisi yapmayan akrabası.

 

‘Çiftçiler esrarı tanıyorlar ve kenevir de buna oldukça yakın’ diyor Chebab. ‘Suya ihtiyacı yok ve Bekaa kurak bir bölge, ayrıca gübreye de gerek yok’.

Omega 3 ve 5 yönünden zengin kenevir yağı Avrupa ve Amerika’da oldukça popüler bir besin ilavesi, aynı zamanda bitkinin lifleri evlerin ısıtılmasında kullanılabildiği gibi ip ve tekstil üretiminde de kullanılıyor.

Physton ve UNDP çiftçilere dunam başına 150-160 dolar net kar garanti edecekler. ‘Endüstriyel kenevir üretiminde karları yarı yarıya azalacak. Ama bu sürdürülebilir ve yasal’ diyor Chehab. ‘Domates üretmekten iyi, esrar üretmek kadar karlı değil’

Şimdilik Lübnan’ın esrar yetiştirme potansiyelini kenevir yoluyla değerlendirmek pek işe yaramış gözükmüyor ama bu konseptin büyük potansiyeli var. Bekaa vadisinde üretilmiş organik kenevirden yapılma kıyafet ve ürünler ilginç olmaz mıydı?

Yeşil Gazete için Türkçe’ye çeviren: Tuğçe Tuğran

(Linda Pappagallo – Greenprophet.com, Yeşil Gazete)

Muktedirin alçak basınç atmosferi-Ahmet İnsel

Başbakan’ın şahsen yarattığı, dalkavukların, ‘hınk deyiciler’in beslediği atmosferin yarattığı alçak basıncın doğal sonuçlarını yaşıyoruz.

Bu toprakların kültüründe, iktidarın verdiği yetkileri kullanmak iktidar olduğunu hissetmek için yeterli değildir. İktidar olduğunu insanların gözüne sokarak göstermeden, gücünü abartılı biçimde sergilemeden iktidarda olmanın tadına varılmaz. Bu kültür kodları iktidarda olmayı, mutlak güçlü olmakla, kendine karşı çıkan sesi susturma gücüyle ölçer. Bu nedenle muktedirin konuşma yapacağı alana bir şekilde iliştirilmiş muhalif afiş öfkeli bir telaşla indirilir, bandroller yırtılır, insanlar ağızları kapatılarak palas pandıras götürülür. Muktedir olmanın göstergesi bir yandan her konuda ve hiç durmadan konuşmaktır, diğer yandan kendine karşı laf edenin dilinin kesilmesini sağlamaktır. Hatta bu ikincisi, birincisinden daha önemlidir. Bu ülkenin erkek egemen muktedir kültüründe yaptırtmamak, konuşturtmamak güçlü olmanın özüdür.
Otoriter kültürel genetik kodların belirleyici olduğu bu muktedir olma ve olduğunu gösterme hali, bir de muktedirin kişilik özellikleriyle uyumlu ise ortaya çıkan durum tam da bugün Türkiye Başbakanı’nın taşkınlık içinde sergilediği durumdur. Kendini basında yer alan her eleştiriye cevap verme zorunda hisseden, bunların hiçbirine tahammül edemediğini gösteren ve susturulmalarını talep eden bir mutlak muktedir portresi var karşımızda. Çıraklık ve kalfalık aşamalarını geçip kendini siyasette usta ilan ettiği dönemde bu mutlak gücün dışavurumunun zirve yapması bir rastlantı değil. Bu siyaset ve iktidar kültüründe gücün zirve noktasında olmak demek, konuşmasını istemediğini susturmayı, göz önünde olmasını istemediğini uzaklaştırmayı başarabilmektir. Ancak bunları gerçekleştirince muktedir, iktidarının gerçekliğine inanır. Yukarıda tarif edilen iktidar psikolojisi açısından gereklidir bu güç gösterisi.
Bugün Türkiye Başbakanı, işkenceci geçmişi sergilenen bir polisin terfi ettirilmesi, önemli bir göreve getirilmesini eleştiren kendi partisinden milletvekillerine bile bir nebze tahammül gösteremiyor. Hükümet ve kendisi aleyhinde olumsuz değerlendirmelerde bulunan medyada kim varsa, ona laf yetiştirmekten, azarlamaktan, ‘kendine gelmesini talep etmekten’ kendini alamıyor. İşten atılması gereken gazetecileri neredeyse tek tek gösteriyor. Telefonla yaptığı yasakçı müdahaleleri de marifetmiş gibi övünerek kendisi anlatıyor. Bu müdahalelerin bilinmesini istiyor. Çünkü mutlak iktidar sahibi olduğunu göstermek istiyor. Bu bir güç ve iktidar sergileme şehveti. İktidarın maşalarının münafık sesleri susturmak için kullanılmasına sevecenlikle bakması bu nedenle şaşırtıcı değil. Akit gazetesinin daha önce bu sütunlarda nitelendirdiğimiz gazetecilik anlayışından rahatsız değil belli ki. Geçmişte olduğu gibi, onun da bu güç politikasında bir yeri var. Politikasının tökezleyen konularında yaraya parmak basanların, onu eleştirenlerin, başka mümkün politikalar olduğunu hatırlatanların üzerine, en son Cengiz Çandar’a yapıldığı gibi, en aşağılık yöntemlerle saldırılmasını, kısık gözlerle ve donuk bir surat ifadesiyle izliyor. Bu toprakların bildik mütehakkim edasıdır bu. Kendine sorsanız, “Ben mi emir verdim?” diye yanıtlayacaktır. Bu kirli işler maşasını gezilerine davet etmekten de imtina etmiyor.
İpe sapa gelmez iddialarla açılan davalar, tutuklamalar bu iktidarın güç gösterisinin bir yüzüdür. Diğer yüzünde ise zamanın ruhunu yakalamakta mahir patronlar ve yöneticiler tarafından dalga dalga gerçekleştirilen temizlik operasyonları var. Medyadaki temizliğin boyutları, 12 Eylül sonrasında ve 28 Şubat dönemindeki yoğunluğa ulaştı. Yeni mütehakkim eski mütehakkimlerin yolunda ustalığını icra ediyor.
Otoriter rejimde pupa yelken yol alıyoruz. Ve bu rejimin insan figürlerini, dilini, jestlerini en ince detaylarını kaçırmadan resmeden, gördüğünü ve hissettiğini hem aklımıza hem kalbimize nakşeden bir kalem bu sefer yeni rejimin artarak boğucu olan atmosferinden nasibini aldı. Yıllardır aynı gazetenin sayfalarını paylaşmaktan onur duyduğum Yıldırım Türker, gazete yönetimiyle dünkü yazısı konusunda ortaya çıkan değerlendirme farkı üzerine Radikal’den ayrıldı. Radikal alametifarikasını kaybetti. Bunun tam da bu medya temizliği döneminde olması elbette bir rastlantı değil. Başbakan’ın şahsen yarattığı, dalkavukların, ‘hınk deyiciler’in beslediği atmosferin yarattığı alçak basıncın doğal sonuçlarını yaşıyoruz. Muktedirin gücünün sınırsız ve eleştiriye tahammülünün kısıtlı olduğu, iktidar hazzına her şeyi denetim altında tutmakla vardığı bu alçak basınç atmosferi, demokrasi açısından doğal afet niteliğindedir.

Ahmet İnsel – Radikal

Hüseyin Aygün serbest

PKK tarafından kaçırılan CHP Tunceli milletvekili Hüseyin Aygün serbest bırakıldı. CHP Tunceli Milletvekili Hüseyin Aygün, pazar akşamı 18.30 sıralarında Tunceli-Ovacık yolunu kesen PKK’lılarca kaçırılmıştı. Böylece kaçırılan milletvekili 48 saat aradan sonra serbest bırakmış oldu.

Aygün’ün serbest bırakılmasının ardından Tunceli Valisi Mustafa Taşkesen NTV’ye konuyla ilgili bir açıklama yaptı. Taşkesen şunları söyledi:

“Bütün Türkiye’ye geçmiş olsun. Gözümüz aydın. İki gün önce kaçırılan vekilimiz Ovacık Aşağı Torunoba köyü civarındaki karakolumuzda bulunuyor. Şu anda savcıya ifade veriyor. Adli işlemlerin ardından Tunceli’ye intikal edecek. Sağlığı konusunda da herhangi bir sıkıntı yok. İlk aldığımız bilgilere göre kendi imkanlarıyla karakola ulaştı.”

(NTV)

Claudia Roth: “Hatay, Suriye’deki savaştan dolayı büyük yıkım yaşamış durumda”

Claudia Roth

Geçen hafta Türkiye’ye gelen Almanya Yeşiller Partisi Eşbaşkanı Claudia Roth önce Hatay’ı ziyaret etti ve gözlemlerde bulundu, ardından Ankara’da çeşitli parti ve sivil toplum temsilcileriyle görüştü.

Biz de Yeşil Gazete olarak Claudia Roth’la Ankara’daki yoğun programı arasında özel bir röportaj yaptık.

Ben ilk önce sizin Hatay izlenimlerinizi sormak istiyorum. Ankara’ya gelmeden önce oradaydınız ve olan biteni yerinde gözlemleme şansı buldunuz.

İlk izlenimim mülteci kamplarıyla ilgili tabii ki. Orada konuştuğum insanların acılarını, korkularını, endişelerini, gördükleri şiddeti gözlerinde ve anlatımlarında çok rahat bir şekilde gözlemledim. Hatay bölgesi Suriye’deki savaştan dolayı çok büyük bir yıkım yaşamış durumda. Ekonomik açıdan bir mağduriyet var. Ayrıca Hatay’dan Suriye’ye ihracat yapılıyordu. İhracat yapılamaz durumda. Turizm, inanç turizmi, etkilenmiş. Bir de bunların yanında hem Hataylıların, hem de mültecilerin endişeleri ve korkuları var.

Bir de tabii Antakya’nın yüzyıllardan beri sahip olduğu bir gelenek var. Orada farklı üç dinin birada yaşayabiliyor olması, Yahudiler olsun, Hıristyanlar olsun, Müslümanlar olsun, orada barış içinde bugüne kadar gayet güzel bir şekilde, komşuluk ilişkileri içerisinde yaşıyorlardı. Ancak, Antakyalı insanlar, son dönemlerde sokakta kendini gösteren Libya, Çeçenistan, Bangladeş gibi ülkelerden gelen, paralı asker olarak Suriye’ye gönderilmeyi bekleyen ve orada cihat için savaşmak üzere bulunan uzun sakallı insanlardan çok rahatsızlık duyduklarını ve korktuklarını söylediler.

Peki Alman Yeşilleri’nin Suriye’ye ve sözü edilen NATO’nun Suriye’ye müdahalesine bakışı nedir?

Uluslararası topluluk burada tek ses olarak ortaya çıkmalı. Farklı farklı sesler olmaması gerekiyor. Burada çıkarlar da farklılaşıyor, savaşıyor. Farklı ülkelerin, farklı çıkarları var. Rusya’nın ayrı, Çin’in ayrı, İran’ın ayrı, Katar’ın ayrı, Suudi Arabistan’ın ayrı, ABD’nin ayrı, Türkiye’nin de ayrı çıkarı var. Ve bütün bu çıkarlar çatışması arasında ben bu olayların dinler arası savaşa dönüşebileceği korkusunu taşıyorum. Yani Sünnilerin, Alevilere, Şiilere karşı Kürtleri de dahil ederek… Böyle bir çatışma ortamının olabileceğini düşünüyorum.

Tabii askeri müdahale çözüm gibi gözükse bile, NATO’nun böyle bir şeye girişeceğini düşünmüyorum. Çözüm gibi gözükse de, bu çözüm değildir. Bu çatışmayı, gerginliği daha da arttırır.

Alman Yeşiller’inden hareketle başka bir konuya geçmek istiyorum. Japonya’da gerçekleşen Fukuşima nükleer felaketinden sonra, biz Alman Yeşilleri’nin oylarının yükseldiğini izledik. Alman Yeşilleri’nin önümüzdeki seçimden beklentisi nedir. Koalisyon ile gelebilecek bir iktidar ufukta gözüküyor mu?

Seçimler aşağı yukarı bir yıl sonra 2013’ün Eylül ayında yapılacak. Tabii ki biz Yeşiller Partisi olarak Sosyal Demokratlarla kuracağımız koalisyonla iktidara gelmeyi umut ediyoruz. Ancak şu anda Almanya’daki şartlar, ekonomik kriz ortamı daha çok Bayan Merkel’e yarıyor gibi gözüküyor.

Nükleer ile ilgili olarak da bir iki cümle söylemek isterim. Biliyorsunuz Almanya atom enerjisini bırakıyor. Atom enerjisini denetlemek çok zor. İstihdam da sağlamıyor. Bütün Dünya çapında Atom’dan vazgeçilmesi eğilimi var. Vazgeçilmesi de gerekiyor. Alternatif olarak da yenilenebilir enerji, rüzgar ve güneş tercih edilmeli. Burada biz Türkiye Yeşiller Partisi’nin tamamen yanında yer alıyoruz ve destek veriyoruz. Nükleer enerjiye karşı olan grupların girişimlerini de destekliyoruz. Çünkü bugüne kadar hiçbir nükleer santrale sahip olmayan Türkiye gibi bir ülkenin bundan böyle nükleer santrallere yatırım yapmasını çok saçma buluyoruz.

Akkuyu’da bir nükleer santralin yapılması, ki orası bir deprem bölgesi olarak da biliniyor, ayrıca Suriye ile yaşanan kriz çok da o kadar uzak değil. Orada bir nükleer santral yapılmasını çok saçma buluyoruz.

Türkiye’de nükleer santralle birlikte 57 tane kömürle çalışan termik santral projesi var. Bu projeler yaygınlaştıkça, karşı hareketler de yaygınlaşıyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Avrupa’daki Euro krizi ile birlikte bir iklim krizi de yaşanıyor. İklim şartları, hava koşulları değişim gösteriyor. Özellikle kömür santrallerinin iklimi öldüren bir sistem olduğu tüm Dünya’da açıkça biliniyor. Türkiye bu projelerle iklimi öldürmeye niyetli diye düşünüyorum.

Çok teşekkürler…

Röportaj: Koray Doğan Urbarlı – Yeşil Gazete

TRT’den John Lennon’un “Din olmasın” hayaline makas

Londra 2012 Olimpiyat Oyunlarının kapanış töreninde çalınan John Lennon’ın “İmagine” şarksının sözleri  TRT’ tarafından sansürlendi. TRT spikeri, efsanevi rock yıldızı John Lennon’un ünlü şarkısının sözlerini canlı yayında türkçeye çevirirken şarkıda geçen, “No religion too” , “Din de olmasın” sözünü makasladı.

Olimpiyatların kapanış töreninde John Lennon’ın ‘Imagine’ şarkısı çalınırken şarkının sözlerini canlı yayında çeviren spiker ilginç bir sansür örneğine imza attı. TRT spikeri, şarkıyı, “Hayal edin ki; hayal edin ki hiç sınır olmasın, aslında zor değil ki öldürmek veya ölmek olmasın, hayal edin bütün insanlar hayatını barış içinde yaşasın” diye çevirdi ve çok önemli bir bölümü atladı. Şarkının “No religion too” (Din de olmasın) kısmı spiker tarafından makaslandı.

Imagine parçasının orjinalinin sözleri ve tam tükçe çevirisi şu şekilde

IMAGINE

Imagine there’s no heaven
It’s easy if you try
No hell below us
Above us only sky
Imagine all the people living for today

Imagine there’s no countries
It isn’t hard to do
Nothing to kill or die for
And no religion too
Imagine all the people living life in peace

You, you may say
I’m a dreamer, but I’m not the only one
I hope some day you’ll join us
And the world will be as one

Imagine no possessions
I wonder if you can
No need for greed or hunger
A brotherhood of man
Imagine all the people sharing all the world

You, you may say
I’m a dreamer, but I’m not the only one
I hope some day you’ll join us
And the world will live as one”

HAYAL ET

Hayal et ki cennet yok / Denersen yapması kolay / Altımızda cehennem filan olduğu yok / Ama üzerimizde gökyüzü var / Hayal et ki tüm insanlar bugün için yaşamaktalar

Hayal et hiç ülke olmadığını / Aslında çok zor değil bu / Ölmek ve öldürmek için bir sebep yok / Din denen şeyin olmadığı gibi / Hayal et ki tüm insanlar barış içinde yaşamaktalar

Şimdi sen, sen bana / Hayalci diyebilirsin ama tek hayal eden ben değilim / Umarım bir gün sen de bize katılırsın /Ve dünya o zaman tek ve bütün olur

Hayal et ki sahip olmak diye bir şey yok / Bunu yapabileceğinden kuşkum yok / Hırs yapmaya da açlık çekmeye de gerek yok / İnsanbeşerin kardeşliği doğmuş en sonunda / Hayal et ki insanlar tüm dünyayı paylaşmaktalar

Şimdi sen, sen bana / Hayalci diyebilirsin ama tek hayal eden ben değilim / Umarım bir gün sen de bize katılırsın /Ve dünya o zaman tek ve bütün olur

Imagıne / John Lennon

(Yeşil GazeteGazeteciler.com)

Asfalt işçinin DNA’sını bozuyor

ABD’de çevre ve iş sağlığı konulu araştırmaları yapan Türk professor Berrin Serdar, çatı ve yol asfaltında çalışan işçiler üzerinde yaptığı araştırmalarda ciddi boyutta DNA hasarı tesbit etti.

DNA’da hasar olması kanser gelişiminde önemli bir etken olarak gösteriliyor. Colorado Üniversitesi’nde Çevre ve İş Sağlığı bölumde görev alan Berrin Serdar, British Medical Journal’da yayınlanan son çalışmasında Güney Florida’da asfalt ile çalışan çatı ve yol işçilerinde görülen “polisiklik aromatic hidrokarbon” (PAH) maruziyeti ve bunun DNA hasarı ile olan ilişkisini inceledi. Profesör Berrin Serdar yaptığı araştırma sonuçlarını Hürriyet ’e şöyle özetledi:

KANDAKİ DNA’YI İZLEDİ
“Bir grup çatı işçisini işe başlamadan önce ve 6 saatlik işten sonra inceledik. Bu sürede işçilerin kanlarındaki DNA hasarının ciddi ölçüde arttığı ve bu artışın idrardaki PAH biyomarkerlarıyla orantılı olduğunu tesbit ettik. İşçilerin büyük bölümü çatıları erittikleri sıcak asfalt ile kaplıyorlar ve bir kısmında sıcak asfalt temasına bağlı cilt yanıkları var. Ciltlerinde yanık olan işçlerde ve iş sırasında koruyucu eldiven kullanmayanların kanlarında daha yüksek DNA hasarı tespit ettik. DNA’da hasar olması kanser gelişiminde önemli bir aşamadır. Ancak, günlük hayatımızda DNA hasarına yol açan çok fazla faktöre maruz kalmamıza rağmen, vücudumuzda DNA hasarını onaran mekanizmalar da var.

Suriye şiddetle kurtulur mu?

Tunus’ta başlayan ‘’Yasemin’’ devrimiyle kutlayıp, selamladığımız Arap Baharı domino etkisiyle bölgenin diğer ülkelerine de yayıldı. Sosyal olaylarda domino etkisi kuskusuz sadece kendiliğinden var olmuyor, iç dinamikler ve dış etkenlerle yönlendirilebiliyor. Aynı karakterdeki toplumsal hareketler Afrika’nın birçok ülkesinde de halen devam ediyor.

Bu ülkede gazeteci kalmak zor! -Ruşen Çakır

Son günlerde peş peşe yaşanan ve birbirinden bağımsız gibi görünen bazı olaylar ülkemizde basın özgürlüğünün dört bir koldan tehdit altında olduğunu bir kez daha gözler önüne serdi. Neler mi yaşandı? İlk aklımıza gelenleri sıralayalım:

1) Şemdinli’de günlerce süren olayları medyanın yerinden takip etmesine izin verilmedi ve bu durumu şikayet etmeye kalkanlar marjinal kaldı;

2) Akşam Gazetesi’nden çok sayıda gazeteci ve yazar mali gerekçelerle işten çıkarıldı;

3) Bir gazete, cezaevindeki eski PKK şefi Şemdin Sakık’tan hareketle manşetten, Aysel Tuğluk ve Mihri Belli’yle birlikte gazeteciler Cengiz Çandar ve Hasan Cemal’i PKK ile işbirliği yapmakla suçladı. Kimleri, bu yayından, bu gazete ve onunla ilişkili internet sitesini sorumlu tutup “Bunda büyütülecek bir şey yok” dese de, bunun tıpkı 28 Şubat andıcı gibi bir “derin devlet” veya Ferhat Ünlü’nün tabiriyle “paralel devlet” operasyonu olduğu iddiası akla yatkın;

4) Başbakan Erdoğan, Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun Emine Erdoğan’la birlikte Arakan’a gitmesini eleştirmiş olan bazı köşe yazarlarını patronlarına şikayet etti.

Güvenlikçi vesayet günleri

Birkaç günde peş peşe gelen bu olumsuzluklar, gazetecilerin mesleklerini özgür bir şekilde yerine getirmelerinin önündeki engellerin üç ana kaynağı olduğunu gösteriyor: 1) İşverenler; 2) Siyasi iktidar; 3) Normal şartlarda siyasi iktidarın denetiminde olması gerekirken, ancak Ali Bayramoğlu’nun tabiriyle “özerk” hareket etme kabiliyetine sahip olan, hatta kimi durumda siyasi iktidara bile meydan okuyabilen devlet içi bazı odaklar.

Tam da bu noktada Cengiz Çandar’ın dün Taraf’ta çıkan söyleşisinden uzun bir alıntı yapmak iyi olacak: “Askerî vesayetin ortadan kalkması, devletin yapısı içerisinde vesayet sisteminin ortadan kalkmasını otomatik olarak yerine getirmedi. Askerî vesayetin yerine başka bir vesayet sistemi kurulmak isteniyor. Bunun yerine başka bir güvenlikçi vesayet kuruldu. Bir takım istihbaratçılar, polis, emniyet mensupları, yargı mensupları, özel yetkili savcılar… Bu gitti hükümete de çarptı en sonunda. Hükümete de çarpınca Başbakan bir tavır almak zorunda kaldı. Ama Başbakan, Kürt meselesinde de aynı mekanizmanın çalıştığının farkında değil.”

Askeri vesayetin kaldırılması adına yapılanları destekleyen ve bu uğurda yargı-polis-medya ekseninde yürütülen operasyonlardaki sorunları pek dert edinmeyen Çandar’ın şike soruşturmasıyla birlikte tutumunu büyük ölçüde değiştirmiş olduğunu biliyoruz. Bir süredir başka meslektaşlarıyla birlikte bizzat kendisinin medya üzerinden hedef gösterilmesiyle birlikte Çandar’ın sözünü ettiği “güvenlikçi vesayet”e karşı çıkması tabii ki şaşırtıcı değil. Son olarak, Çandar’ın, hedef gösterilmeleri üzerine Başbakan Erdoğan ve Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın ne diyeceklerini merak ettiğini ama pek de umutlu olmadığını hatırlatalım.

Gazeteci gazetecinin kurdudur

Son olarak, gazetecilerin özgürce çalışmalarının önüne bazı meslektaşlarının sıklıkla çıkıyor olmalarının altını da kalın bir şekilde çizmek lazım. Tabii ki medyaya iliştirilmiş olan bazı “eski” polis, savcı vb.yi kastetmiyorum. Onlar zaten gazeteci değil ve yukarda bahsettiğimiz “paralel devlet” çizgisinde dezenformasyon türü faaliyetlere imza atarak görevlerini başarıyla yerine getiriyorlar.

İtirazım, bazen siyasi gelişme ve krizlerden vazife çıkarıp, çoğunlukla da kişisel hırs ve hesaplardan hareketle meslektaşlarına her türlü kötülüğü yapanlara. O kadar çok kişinin köşesinden, işinden olmasına zemin hazırladılar ki!

Ruşen Çakır – Vatan

YG’nin notu: bu yazı Yıldırım Türker kurulduğu günden beri yazdığı Radikal’den ayrılmak zorunda kalmadan önce yayınlanmıştı.