Ana Sayfa Blog Sayfa 4603

[Son Dakika] Ekvador, Assange’ın sığınma başvurusunu kabul etti

Ekvador, Wikileaks sitesinin kurucusu Julian Assange’ın sığınma başvurusunun kabul edildiğini açıkladı. Assange’ın bir süre önce sığındığı Londra’daki Ekvador Büyükelçiliği sabah saatlerinden bu yana İngiltere polisi tarafından kuşatma altındaydı.

Julian Assange İsveç tarafından “cinsel ilişkide uygunsuzluk” suçundan sorgulanmak isteniyor. Ancak, İsveç makamları Assange’ı başka bir ülkede sorgulamayı reddediyorlar. Assange bir kaç defa İsveçli savcılara bulunduğu yerde sorularına cevap vermeye hazır olduğunu açıklamıştı. Öte yandan, Assange’ın kurucusu olduğu Wikileaks sitesi çok sayıda gizli belge ve yazışmayı yayınladığı için Assange’ın aslen ABD tarafından istendiği de iddia ediliyor. ABD yetkilileri Assange hakkında herhangi bir soruşturma olduğunu yalanlasalar dahi İngiltere’nin ölüm cezası olan ülkelere kanunları gereği iade yapamaması, İsveç’in ise böyle bir çekincesinin olmaması bu iddiaları destekler nitelikte.

Gelişmeler üzerine İngilizi hükümeti Ekvador Büyükelçiliği’nin “diplomatik statüsünü kaldırılabileceğini” ifade etmişti. Ancak, diplomatik kaynaklardan yapılan açıklamalar böyle bir adımın 1961 tarihli Viyana Sözleşmesi’nin diplomatik dokunulmazlık ile ilgili maddelerinin çiğnenmesi anlamına geleceğini ve İngiltere’nin başka ülkelerdeki elçiliklerinin de oluşacak yeni durumdan etkileneceğini belirtiyorlar. Ekvador Dışişleri Bakanı Ricardo Patino ise öfkeli bir şekilde yaptığı konuşmada İngiltere’yi uyararak, “Biz, Birleşik Krallık’ın sömürgelerinden birisi değiliz. Sömürge zamanları geçmişte kaldı” diye konuşmuştu.

Ekvador elçiliği önünde Assange’ın tutuklanması girişimini protesto eden göstericilerle polis arasında arbede yaşandığı ve bazı göstericilerin tutuklandığı da gelen haberler arasında.

(Yeşil Gazete, NYTimes, Aljazeera, BBC, Guardian )

Pelin Esmer son filmi, “Gözetleme Kulesi” ile Toronto Film Festivali’nde

Pelin Esmer’in son filmi ‘Gözetleme Kulesi’nin dünya prömiyeri 37. Toronto Film Festivali’nde gerçekleştirilecek.

Bu sene Toronto’ya Türkiye’den giden tek film olan “Gözetleme Kulesi”, dünyanın dört bir yanından en iyi sinema filmi örneklerine yer verilen “Contemporary World Cinema” bölümünde gösterilecek. Pelin Esmer’in bundan önceki filmi “11’e 10 Kala” da 2010 yılında Toronto Film Festivali’nin “Kentten Kente” bölümünde yer almıştı.

“Gözetleme Kulesi” Toronto Film Festivali’nin ardından Türkiye prömiyerini, 17-23 Eylül tarihleri arasında gerçekleştirilecek, 19. Adana Altın Koza Film Festivali’nin Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması’nda yapacak.

Filmde yangın gözetleme kulesine bekçi olarak sığınan Nihat’la, otobüslerde hostes olarak çalışıp, Tosya’da küçük bir otogara sığınan Seher’in suçluluk duygularına karşı kendi kendilerine verdikleri savaşı artık birbirlerinin şahitliği altında yapmak zorunda kalışları konu ediliyor.

(ntvmsnbc)

[Son Dakika] Assange’ı tutuklamak isteyen ingiliz polisi Ekvador Büyükelçiliğini kuşattı

Wikileaks sitesinin kurucusu Julian Assange’ı tutuklamak isteyen ingiliz polisi bir süre önce sığındığı Londra’daki Ekvador Büyükelçiliğini kuşattı. Polisin bu hareketini şiddetle eleştiren Ekvador hükümeti polisin herhangi bir şekilde elçiliğe girme teşebbüsünde bulunmasını, “düşmanca hareket” olarak nitelendireceklerini ilan etti.

İngilizi hükümeti haziran ayında yaptığı açıklama ile Quito’yu (Ekvador’un başkenti) “Julian Assange’ı bırakması gerektiği” konusunda uyarmış aksi taktirde büyükelçiliğe karşı operasyon yapabileceği tehdidinde bulunmuştu.

İngili diplomatik kaynakları gerekli uyarıların yapıldığını, Ekvador hükümetine bir haftalık süre tanındığını vurgularken, “Henüz alınmış bir karar yok. Biz bu durumu diplomatik yollardan çözmenin yollarını arıyoruz” şeklinde konuştu.

Ekvador Dışişleri Bakanı Ricardo Patino ise çok sinirli bir şekilde yaptığı sert konuşmadan İngiltere’yi uyararak, “Biz, Birleşik Krallık’ın sömürgelerinden birisi değiliz. Sömürge zamanları geçmişte kaldı” diye konuştu.

Assange’ın tutuklanması talebini protesto eden göstericilerin de elçilik önünde toplandıkları gelen haberler arasında.

Ekvador Büyükelçiliği önündeki gelişmeler canlı olarak anbean buradan izlenebilir.

Gelişmeleri aktarmaya devam edeceğiz

(Yeşil Gazete, Aljazeera )

Nadal, Amerika Açık’ta yok

0

Sakatlığı nedeniyle bir dizi turnuvadan çekilen Rafael Nadal, beklendiği gibi Amerika Açık’ta da yer almayacak.

Nadal resmi Twitter hesabından yaptığı açıklamada, “Üzgünüm ki, Amerika Açık’ta oynayacak durumda olmadığımı belirtmek zorundayım. Beni destekleyenlere, özellikle de New Yorklulara teşekkür ederim” ifadelerini kullandı.

Yedinci kez Roland Garros’ta zafere ulaştıktan sonra Wimbledon ikinci turunda Lukas Rosol’a mağlup olarak herkesi şaşırtan İspanyol raket, dizindeki sakatlığın kendisini etkilediğini söylemişti.

Tendinit nedeniyle önce Olimpiyat Oyunları’nda yer almayacağını belirten Rafa, Toronto ve Cincinnati Masters turnuvalarından da çekildiğini açıklamıştı. Nadal’ın sezonu kapatabileceği de gelen haberler arasında.

2009’da da tendinit nedeniyle kortlardan uzun bir süre ayrı kalan 11 kez Grand Slam şampiyonu, dönüşünün ardından 2010’da üç Grand Slam kazanmıştı.

Amerika Açık 27 Ağustos’ta başlayacak.

(Eurosport)

 

Paralimpik meşalesi Britanya dağlarının zirvelerinde yakılacak

Londra 2012 Paralimpik Oyunları 29 Ağustos’ta başlıyor. Geleneksel olarak Olimpiyat Oyunlarının hemen arkasından aynı şehirde düzenlenen Paralimpik Oyunlarında bedensel engelli sporcular mücadele ediyor. Olimpiyat organizatörleri bu yıl Londra’da yapılacak Paralimpik Oyunlarının meşalesi ile ilgili açıklamalarda bulundu.

Paralimpik meşalesi Büyük Britanya’yı oluşturan dört ülke; İngiltere, İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda’nın dört zirvesinde bedensel engelli ve bedensel engeli bulunmayan izciler tarafından yakılacak. Bu dört zirve, İngiltere’de bulunan Scafell Pike, Galler’deki Snowdon, İskoçya’daki Ben Nevis ve Kuzey İrlanda’nın Slieve Donard zirveleri.

22 Ağustos’ta bedensel engelli ve bedensel engeli olmayan izciler tarafından tutuşturulacak meşalenin Londra’ya doğru yolculuğu başlayacak. Büyük Britanya’yı meydana getiren dört ülkenin dört başkentini (Londra, Belfast, Edinburgh ve Cardiff) dolaşacak olan dört meşale daha sonra Paralimpik hareketin ruhani sembollerinden sayılan İngiltere’nin Stoke Mandeville zirvesinde 28 Ağustos’ta bir araya getirilecek.

580 meşale taşıyıcısı tarafından 150 kmlik yolu katedecek meşale 29 Ağustosta Olimpiyat Stadyumuna getirilerek Paralimpik Oyunlarının açılış töreninde hazır bulunacak.

(Yeşil Gazete, Guardian)

 

 

 

 

 

 

 

Doğaya fiyat biçilmeli! – Tony Juniper

İngiliz sürdürülebilirlik uzmanı Tony Juniper, The Guardian gazetesinde 10 Ağustos’ta yayımlanan yazısında “Doğaya fiyat biçilmeli” diyor.

Gazeteci George Monbiot’nun aynı gazetede 6 Ağustos’ta yayımlanan ve Yeşil Gazete olarak Buket Ulukut‘un çevirisiyle dün yayımladığımız yazısının ardından, Juniper’in de bu “cevabi” yazısını yine Buket Ulukut’un çevirisiyle Yeşil Gazete okurlarına sunuyoruz.

Eğer doğayı kurtaracaksak ona bir fiyat biçmek zorundayız

Doğanın ekonomik değerini belirleme çalışmalarına karşı mücadele vermek doğanın çok az ya da hiç değeri olmadığına inananların elini kuvvetlendirmekten başka bir işe yaramaz.

Son günlerde doğanın ve eko-sistemin ekonomik değerinin hesaplanması yönünde yapılan çalışmalar bazı çevrecilerin olumsuz tepkisine neden oldu. Çevreciler git gide artan bir “özelleştirme” ve doğanın “metalaştırılması” tehlikesine dikkat çekiyorlar. Aynı zamanda da toplumun doğanın esas değerini takdir etmesi gerekliliğini–doğanın doğa için var olduğunu, vurguluyorlar.

“Doğaya değer biçmenin” mülkiyetçiliğin artmasına ve halkın eko sistemlerden yararlanma hakkına tüzel kişiler ve özel yatırımcılar tarafından el konulmasına sebep olacağını öne sürüyorlar. “Doğal sermaye” ile ilgili başlatılan yeni söylem bazı kişiler tarafından biyosferin bozulmasına doğru atılan yeni bir adım olarak görülüyor. George Monbiot bu haftaki yazısında bundan bahsediyor. Diyor ki:

Doğayı yok etmek için harcanan para çok nadiren onu korumak için harcanan paraya karşılık gelecek. Doğa diğer yatırımlar ile karşılaştırıldığında çok düşük bir geri dönüş değeri sunar. Eğer bizler tartışmayı değerler bütününden tek bir değere indirgersek – aşktan hırsa, aç gözlülüğe- doğal dünyamızı ona zarar veren güçlerin eline teslim etmiş oluruz.

Fakat resmi bu şekilde tek taraflı göstermek çok tehlikeli bir oyun. Yıllardır bu konuda kampanya yürüten kişiler “doğayı doğa için korumak” adına mücadele ediyorlar. Her ne kadar kayda değer gelişmeler yaşanmış olsa da (örneğin dünya çapında korunmaya alınan alanların hızla artması, ki bu durum umarım ekonomik değerlendirmelerin sonucu ne olursa olsun devam edecek) genel eğilim pek de cesaret verici değil.

Korunmasız ormanların yok edilmesi, toprakların kaybedilmesi, yer altı sularının yok olması, hayvanların ve bitkilerin soyunun tükenmesi, okyanusların talan edilmesi hızla devam etti. Görünen o ki, ahlaki tartışma yeterince ilgi çekemedi. Öte yandan yeni bakış açılarının eksikliği, giderek artan ekonomik ve nüfussal büyüme de çok daha fazla zarara neden olacak.

Yeni bir umut kaynağı giderek büyüyen şu farkındalıktan geliyor: Doğa ekonomik büyüme için şarttır. Mesaj çok açık: doğa olmadan ekonomi bir hiçtir. Bu görüş her gün daha da önemli yerlere düşerek ses getirmeye başladı. Yakında yeni bir politika-geliştirme dönemine de öncülük edebilir. Bu yeni politikalardan bir tanesi de ekoloji ve ekonominin el ele olduğu yeni bir anlayış. Burada önemli olan tek şey bu birbirine çok yabancı olan iki dünyayı bir araya getirebilecek köprüleri inşa edebilecek araçlara sahip olmamız. Ancak bu noktada doğanın ekonomik değerinin hesaplanmasından bahsedebiliriz.

Doğanın ekonomi için hayati önemi olduğunu, doğanın da ölçülebilir ve elle tutulabilir finansal bir değeri olduğunu kavrayarak, bugüne kadar doğayı sadece doğal kaynakların sağlayıcısı ya da daha da kötüsü ekonomik “büyümenin” yolunu kesen ve ekonomik açıdan da maliyetli bir saptırıcı olarak gören insanların dikkatini çekmek de mümkün. Bu tür inançların karşısına ahlaki durumu ortaya koymak işe yaramayacaktır. Öte yandan eğer bu tür bir şüphecilik ekonomik olarak zorlayıcı bir mantık ile karşılaşırsa, bir adım daha ileri gidebilme şansımız olur.

Elbette ekonomik değerle belirlenemeyecek ekolojik değerler de var (örneğin güzellik ve şeylerin var olma durumu). Bunların piyasalar tarafından değil; yasalar, ilkeler ve halk desteği ile korunması gerekiyor.

Doğaya fiyat biçmek onu korumamıza yardımcı olacaktır. Fotoğraf: Sang Tan/AP

 

Muhakkak ki finansal ilkelerin doğal sistemlere bağlanması konusunda kati olan tehlikeler söz konusu. Bu mesele ülkelerin, içerisinde atalarından kalma haklara sahip olan ya da olması gereken yerli halkları barından eko-sistemlerin (örneğin ormanlar) değerini nasıl hesaplayacağını belirlerken görülebilir. Bu tür tehlikeler çeşitli düzenlemeler ve koruma önlemleri ile yönetilmeli. Örneğin bahsi geçen ormanlık alanın ilerideki bir şehre su sağlayabilmesi açısından ekonomik olarak değerli olduğunu varsayalım. Bu suyu kontrol altına alıp şehre göndermek de orada yaşayan yerli halkın haklarını etkileyebilir. Böyle bir risk olmasına rağmen sonuçlar güvence altına alınabilir.

Çevrecilerin doğanın ekonomik açıdan değerinin ölçülmesine karşı çıkmalarına şaşırdığımdan daha fazla çevrenin korunması gerektiği konusunda şüpheci olan kesim tarafından da karşı çıkılmasına şaşırıyorum. İklim değişikliğini inkar eden isimlerin önde gideni Nigel Lawson da diğer çevreciler gibi doğaya ekonomik değer biçilmesine ölümüne karşı çıkıyor.O da şunu çok iyi biliyor ki bu gerçekleştiğinde ekonomi sisteminde köklü değişimler olacak. Yeni hükümet politikaları oluşacak. Sermayenin yatırıma dönüşme biçimleri ve tüketim modellerinde değişimler yaşanacak. Eko-sistem hizmetlerinin ekonomik değerinin hesaplanmasının karşısında durarak bazı mücadeleciler farkında olmadan doğanın çok az ya da hiç bir ekonomik ya da manevi değeri olmadığını savunanların elini güçlendirmiş oluyorlar.

Bence burada bir seçim söz konusu değil. Ben son 25 yılımı doğayı doğa için savunmak adına mücadele ederek geçirdim. Çünkü bence doğa kendi sebepleri için var olmalı ve bizim onu yok etmeye hakkımız yok. Bu görüşe katılmayan insanlarını olduğunu fark ettim ve onları ikna etmeye çalışırken daha çok orman yok ediliyor. Okyanuslar kirleniyor ve sera gazları atmosferimize salınıyor.

Bu şekilde ideolojik saflığımızı koruyarak da devam edebiliriz (her açıdan). Ya da tamamen yeni bir söylem başlatabiliriz. Bu söyleme şüphecilerin de anlamlı bir şekilde katılımı gerekir. Bu katılımı geleceğin çevre savaşlarının yapılacağı alanda -ekonomik alanda- gerçekleştirmeleri gerekiyor. Nihayetinde, ‘büyüme’ ile beraber ortaya çıkan ‘dünyamızın sonlu olduğuna dair gerçeği’ yanlış anlayan çevreciler değil ekonomistlerdir.

(Tony Juniper -The Guardian, Yeşil Gazete)

Çeviren: Buket Ulukut

[Son Dakikla] Müşfik Kenter’i de kaybettik

Tiyatro oyuncusu Müşfik Kenter bugün 16:30 sularında yaşamını yitirdi. Müşfik Kenter, akciğer kanseri ve buna bağlı gelişen akciğer enfeksiyonu nedeniyle tedavi altına alınmıştı ve bir süredir yoğun bakımda tedavi görüyordu.

1932 yılında İstanbul’da dünyaya gelen Müşfik Kenter, 1947’de Ankara Devlet Tiyatrosu Çocuk bölümünde tiyatroya başladı. Ankara Devlet Konservatuvarı Tiyatro Bölümü’nde eğitim gördü; okulu 1955 yılında yüksek derece ile bitirdi ve devlet tiyatrosuna girdi. Sanat yaşamı, devlet tiyatrosunda oynadığı Oğuz Ata oyunu ile başladı.

Kenter, 1959 yılında Devlet Tiyatrosu’ndan ayrıldı ve İstanbul’a giderek kardeşi Yıldız Kenter ile beraber Muhsin Ertuğrul ile çalıştı. Birlikte Küçük Sahne’de oyunlar sergilediler. Şükran Güngör ve Kamuran Yüce ile bu dönemde biraraya geldiler ve dörtlü olarak birlikte uzun yıllar tiyatro yaptılar.

1960-1961 yılları arasında Site Tiyatrosu’nu kurdular. 1962’de adını Kent Oyuncuları olarak değiştirdiler. İki kardeş ve Şükran Güngör, 1968’de İstanbul’da Kenter Tiyatrosu’nun binasının inşaatını tamamladılar.

Müşfik Kenter, Murathan Mungan’ın Orhan Veli şiirlerinden düzenlediği Bir Garip Orhan Veli isimli tiyatro oyununu yaklaşık 25 yıl boyunca oynadı. Sanatçı, Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuvarıu’ndan emekli olduktan sonra Haliç Üniversitesi Konservatuvarı Tiyatro Bölümü Başkanlığı ve Bakırköy Belediyesi Şehir Tiyatrosu Genel Sanat Yönetmenliği görevlerinde bulunmuştu.

Oynadığı sinema  filmleri arasında 1966 Antalya Film Festivali’nde, Bozuk Düzen filmiyle “en iyi yardımcı erkek oyuncu” ödülünü kazandığı “Bozuk Düzen” ve geçenlerde ölen ünlü yönetmen Metin Erksan’ın kült filmi “Sevmek Zamanı” sayılabilir.

(NTV, Yeşil Gazete)

Twitter’dan can simidi özellik, “retweet kapatma”

Twitter’ın yeni özelliği, “retweet kapatma” istenmeyen tweetleri okumak zorunda kalanların bir nevi can simidi oldu. Çoğunlukla toplumca tanınmış kişilerin kendileriyle ilgili övgü tweetlerini peşpeşe retweetlemesi bazen twitterı çekilmez kılabiliyor, bunun yanısıra gereksiz tweetleri okumak zorunluluğundan da takipçiyi kurtaran “retweet kapatma” özelliğinin nasıl aktif hale getirilebileceği hepsidetay.net sitesinde şu şekilde tarif ediliyor.

Twitter’da “retweet kapatma” özelliğinin hem türkçe hem de İngilizce versiyonda aktif hale getirilebilmesi için, önce retweeti kapatılmak istenen kişinin (muhtemelen bir ünlünün) profil sayfasına gidiyoruz.  İngilizce sürümünde aşağıdaki görselde görüleceği gibi “Turn Off Retweets”yapıyoruz.

Türkçe sürümünde ise yine retweeti kapatılmak istenen kişinin  profil sayfasına gidip aynı menüde yer alan “Retweetleri kapat” seçeneğini işaretliyoruz.

 

(Yeşil Gazete, Hepsidetay.net)

AKP’nin ve PKK’nin meşruiyet yitimi – Oya Baydar

Başlık, AKP yandaşlarını da PKK yandaşlarını da yerlerinden hoplatacak, ağızlarını köpürtecek cinsten, biliyorum. Ama vurmadan önce bir dinleyin hele.

Siyasal yapıların, örgütlerin, partilerin bir siyasal- yasal meşruiyetleri bir de  toplum nezdinde ahlâki- vicdanî meşruiyetleri vardır. Siyasal-yasal meşruiyet mutlak değildir, görecedir; zamana, mekâna, topluma, rejime göre değişir.

Yasal meşruiyetleri olmayan, belli bir yerde ve dönemde illegal sayılan yapıların, partilerin, halk kurtuluş hareketlerinin ise; davaları, amaçları, yöntemleri, araçlarıyla belirlenen farklı bir meşruiyetleri vardır. Ezilen halkların, ayrımcılığa uğramış grupların, sömürülen sınıfların, mağdurların hakları, özgürlük ve bağımsızlıkları için mücadele veren yapılar, ahlâkî ve vicdani meşruiyet edinirler. Siyasal yasal meşruiyete sahip muktedirler ne kadar zalim, ne kadar despot, ne kadar hukuk dışılarsa, mağdurlar adına mücadele edenler uluslararası ve ulusal kamuoylarının sempati ve desteğinden o kadar yararlanırlar, ahlâkî ve vicdani meşruiyetlerini pekiştirirler. Felsefî, etik boyutları bu yazıyı aşan, güç ve çok tartışmalı bir konudur bu. Tarih ve toplumda “zor” kullanımının yeri ile doğrudan ilgilidir. Geçelim…

 

Meclisten Kaçmanın Vebali

Demokratik parlamenter sistemde, yasal partilerin, hele de iktidar partisinin meşruiyet kaynağı; siyasilerimizin dillerine persenk ettikleri “milli irade’dir. Milli irade, sadece iktidar partisine oy vermiş olanların değil bütün halkın iradesidir. Ülkeyi (yani bütün halkı) ilgilendiren önemli bir sorun; meselâ bir savaş, bir dış tehdit, siyasal veya ekonomik bir kriz, büyük bir doğal afet, vb. olduğunda, ister iktidar ister muhalefet, kim gerek görüyorsa, yani teklif ne taraftan gelirse gelsin, konu Meclis’te görüşülmek durumundadır. Bunun yasal zorunluluğu olmayabilir. Ama millî iradeye saygı sözü bir kandırmacadan ibaret değilse, demokratik parlamenter sistemde, Meclis’ten kaçanların  meşruiyetleri tartışmalı hale gelir.

Son birkaç aydır yaşanan gelişmeleri hatırlarsak, Meclis’in olağanüstü toplanması talebinin muhalefetten değil, iktidar partisinden gelmesi gerekirdi. Bölgeyi ve Türkiye’yi savaşın eşiğine getiren kanlı Suriye krizi, dört parçalı Kürt siyasal hareketindeki kıpırdanmalar ve PKK’nin bölge hâkimiyeti stratejisi; iktidar partisinin “tek adam” durumundaki liderinin (ve çevresindeki birkaç kafadarının) çapını, çerçevesini, kalibresini  çoktan aşmış önemde karmaşık sorunlardır. Üstelik savaş ve kriz, ardından çıkması mukadder olan ekonomik krizle birlikte hepimizi, bütün halkı ilgilendirmektedir. Meclis’in toplanması teklifini kargaları güldürecek gerekçelerle reddetmek, parlamenter demokrasiyi âmiyane terimle “iplememek”, ona  inanmamak demektir.  Başbakan Erdoğan, yine ağzı köpürerek, yüzü tekallüs etmiş (kasılmış) şekilde, Meclis’i toplamanın PKK’ye boyun eğmek olacağını söyleyip teklif sahibi muhalefet partisini teröristlerle işbirliği yapmakla itham ederken, farkına bile varmadan, müthiş bir zaaf ve yenilgi psikolojisini yansıtmaktadır. Meclis’ten çekindiği görüntüsü (ve galiba gerçeğiyle) PKK’yi, maalesef kendisi güçlendirmektedir.

Ne CHP, ne AKP, ne PKK, hiçbiri umurumda değil benim: Ben şu günlerde bir yurttaş olarak nereye sürüklendiğimi, kendi iradem hilafına nasıl bir savaş ve krize sokulmakta olduğumu bilmek, öğrenmek, tartışmak istiyorum. Bu amok koşusunun AKP’yle birlikte bütün ülkeyi çıkmaza sürüklediğini düşünüyorum. Yanlış düşünüyorsam (ki mümkündür) doğrunun nerede olduğunu, ne yapıldığını, ne düşünüldüğünü, saklısız gizlisiz anlatması gereken, iktidardır. Konuşmanın, tartışmanın, açıklamanın, aydınlanmanın yeri de Meclis’tir.

Meclis’ten kaçan bir iktidar, benden, senden, bizden, milli iradeden kaçıyor demektir ki, siyasal-yasal meşruiyeti yüzde 50 değil yüzde 90 çoğunluğa da dayansa, ahlâkî- vicdanî meşruiyetini yitirmiştir. O andan itibaren de yapmayacağı yanlış, başvurmayacağı kandırmaca, daha da önemlisi yeltenmeyeceği antidemokratik baskı yoktur. (Şekil 1, 3, 5….100’de görüldüğü gibi)

 

PKK’nin Meşruiyeti

PKK dünyadaki diğer benzer hareketler gibi, yasal meşruiyete sahip olmayan (illegal); ancak bir halkın hak ve özgürlüğü adına mücadele etmenin ahlâkî – vicdanî meşruiyetine bürünmüş, dünya kamuoyu ve Türkiye demokratik kamuoyu nezdinde bu meşruiyetin ayrıcalığından yararlanan bir yapı. Zaman zaman, aydınlara yöneltilen PKK’ye doğrudan karşı çıkmama, PKK’yi eleştirmeme, teröre müzahir olma gibi suçlamalara yol açan, tam da bu vicdanî meşruiyettir işte. Muktedirlerin zulümlerine karşı halkların, sınıfların, zümrelerin mağduriyetlerine hassas olmayı ahlâkî bir düstur olarak benimsemiş sol aydınlar, -bu satırların yazarı da dahil-  pehlivanla yaşlı nine güreşirken tarafsız kalmayı ahlâk anlayışlarına yediremezler. Öte yanda, silaha, savaşa, baskıya ama’sız karşı çıkmak gibi bir ahlâki yükümlülük de vardır. Bu noktada çoğu zaman açmaza düştüğümüz, kendimizle, ilkelerimizle çeliştiğimiz olur. Daha önce de söylediğim gibi siyah beyaz olmayan zor bir konu, zor bir etik tercih, zor bir siyaset felsefesi problemidir bu.

Bir halkın, Kürtlerin hak ve özgürlükleri yüzlerce yıldır engellenmişse, devlet ve gelmiş geçmiş bütün iktidarlar, bütün muktedirler sünnî Türk egemenliği adına sadece hakları değil kimlikleri, gururları, haysiyetleri ayaklar altına alınan Kürtleri ezmekte birbirleriyle yarışmışlarsa, bu halkın hak ve özgürlük mücadelesi (hatta kendi kaderlerini tayin hakkı) için örgütlenmesini ve bu uğurda mücadele etmesini nasıl lanetleyebiliriz! Bir savaş varsa, orada kan, zulüm, ölüm ne yazık ki kaçınılmazdır. Yapabileceğimiz tek şey; uğruna mücadele edilen haklı taleplerin, hak ve özgürlüklerin sağlanmasına katkıda bulunmak için, zalimlere karşı  mağdurlarla saf tutmaktır.

Ancak, anlatmaya çalıştığım ahlâkî vicdanî meşruiyet sınırsız ve  mutlak değildir. Mücadelede ahlâk ve vicdan dışı yöntemlere başvurulduğunda, yani kullanılan araçlar amaçla ters düştüğünde, mücadeleyi yürüten örgütün/yapının ahlâkî vicdanî meşruiyeti tartışma konusu olur. En azından benim için böyledir bu. Zalimin zulmüne karşı çıkarken mağdurun zulmünü ve ahlâkî zaafını hoş görürsem, kendi ahlâk ölçülerimi ve vicdanımı da yitiririm.

PKK’nin geçmişte de meşruiyet sınırlarını aşan eylemleri olduğunu biliyoruz. Sivil halka yönelen saldırılar, cinayetler, çoluk çocuğun “yanlışlıkla” öldürülmesi ve de adam kaçırmalar (özellikle zavallı işçilerin, emir kulu askerciklerin, sivil memurların kaçırılması), sözünü etmeye çalıştığım ahlâkî vicdanî  meşruiyet sınırlarını aşar. Son olarak, bir başka mağduriyetin: Dersim’in sözcüsü Hüseyin Aygün’ün kaçırılması (serbest bırakılmış da olsa) PKK’nin zaten epeyce incelmiş olan meşruiyet zırhını fena halde delmiştir. Bu bir propaganda eylemi de olsa, bizzat Aygün’ün açıklamalarındaki gibi barış taleplerinin altını çizmek için de yapılsa, minare kılıfa sığmamaktadır. Barışa bu kadar istekli ve meraklı olanların adam kaçırmak yerine Hüseyin Aygün’ün Meclis’teki odasına ya da Tunceli’deki yazıhaneseni uğrayıp diyalog kurma olanakları her zaman vardı, silahla yol kesip adam kaçırmaya gelene kadar, kahve çay içerek de aynı şeyleri konuşmak mümkündü.

İster siyasal – yasal meşruiyet, isterse ahlâkî- vicdanî meşruiyet olsun, belli sınırları zorlayıp dışına çıktınız mı, o anda kendinizi çok güçlü görseniz, fark etmeseniz bile, sonunuza yaklaşıyorsunuz demektir. Yanlış adımlar fena halde ayağınıza dolanır. Kitleler gözünde ahlâkî-vicdanî meşruiyet yasal meşruiyetten çok daha üstündür.

Oya Baydar -www.t24.com.tr

İthalata dayalı hayvancılık politikasının iflası…- Ali Ekber Yıldırım

Hayvanı ithal edeceksiniz. Hayvana yedireceğiniz ot ve samanı ithal edeceksiniz. Kurbanda keseceğiniz kurbanlık hayvanı bile ithal etmeye mecbur olacaksınız. Yetmedi halkınıza ithal et yedireceksiniz. Sonra da, “Türkiye dünyanın yedinci, Avrupa’nın bir numaralı tarım ülkesi” diyeceksiniz. Hadi oradan.
Dün yazıyı bu satırlarla bitirmiştik.Yazının mürekkebi kurumadan Et ve Balık Kurumu’ndaki rezalet patlak verdi.
Et ve Balık Kurumu’nun bazı yöneticilerinin de aralarında bulunduğu 15 kişiyle ilgili Lüleburgaz Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yürüttüğü soruşturmanın iddianamesi kabul edildi.
İddianamede neler var?
Hürriyet’ten Dinçer Gökçe arkadaşımızın haberinden öğrendiğimize göre, iddianamede Et ve Balık Kurumu’na ait  etlerin çalındığı, kuruma ait sağlıklı hayvanların yerine piyasadan hastalıklı hayvanların toplandığı, Et ve Balık Kurumu’na teslim edilmesi gereken sakatatların sahte belge düzenlenerek imha edilmiş gibi gösterildiği, ölü hayvanların bile piyasaya sunulduğu gibi korkunç iddialar var.
İddianame ile sanık durumunda olanlar, suçlananlar mahkemede savunmalarını yapacak. İddialara tek tek yanıt verecekler. Bu iddiaların doğru olup olmadığı elbette yargı sürecinin sonunda ortaya çıkacaktır. Bu nedenle yargılama sürecini de etkilememek için bu konuda daha fazla yorum yapmaya gerek yok.
Söz konusu soruşturma sonunda ortaya çıkan ve mahkemece kabul edilen iddianame Et ve Balık Kurumu’nun Sakarya Kombinası, Lüleburgaz’daki Büyükkarıştıran kesimhanesi ve uluslararası hayvan ticareti yapan Ürdün Merkezli Hijazi firmasının yöneticilerini kapsıyor.
Yargı süreci olayın sadece bir boyutu.
Konunun asıl önemli boyutu yanlış hayvancılık politikasının, daha geniş anlamıyla yanlış tarım politikasının yarattığı sonuçlardır.
Bugün tartışılır duruma getirilen Et ve Balık Kurumu, 1952 yılında kuruldu. Canlı hayvan ve et piyasasını düzenlemekle görevlendirildi. Bu görevi uzun yıllar başarıyla yaptı. Tüketiciyi ucuz ve sağlıklı et ile buluşturdu. Kurumun en etkin olduğu dönemde, 1980 öncesinde Türkiye canlı hayvan ve et ihraç ediyordu. Et ve Balık Kurumu 29 kombinası ile ülke genelinde hizmet veriyordu.
1980 sonrasında tarıma bakış değişti. Dünyada özelleştirme rüzgarı eserken bir çok ülke tarımsal kuruluşlarını özelleştirmedi veya en sona bıraktı. Türkiye ise dünyanın aksine özelleştirmeye tarımsal işletmelerle başladı. 1995’te özelleştirme tarımsal kuruluşlarla başladı. Süt Endüstrisi Kurumu, Et ve Balık Kurumu ile Türkiye Yem Sanayi elden çıkarıldı.
Et ve Balık Kurumu’nun 29 kombinasından 22’si 50 milyon dolara satıldı. Satılan kombinaların 14’ü hemen kapandı. Çünkü satın alanlar değerli arazileri için almıştı. Sonraki yıllarda Et ve Balık Kurumu kalan birkaç kombinası ile Gıda,Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’na bağlı bir kurum haline getirildi. Yeniden elden geçirildi. Bazı yatırımlar yapıldı. Piyasada çok etkin olmasa da üretici için bir güvenceydi.
2007 ve 2008’de üst üste iki yıl yaşanan büyük kuraklık önce sütte sonra ette krize neden oldu. Hükümet 2010’da canlı hayvan ve et ithalatına karar verdi. İthalat için Et ve Balık Kurumu’na sıfır gümrükle ithalat yetkisi verildi. Kurbanlık hayvan ithalatı ile görevlendirildi. Görevi piyasayı düzenlemek olan Et ve Balık Kurumu adeta ithalat ofisine çevrildi. Fanchising yöntemi ile ülke genelinde 100’e yakın satış merkezi açıldı. Bu merkezlerde yerli besicilerin eti de satıldı,ithal ette satıldı.
Hükümet üretimi değil ithalatı temel alan bir politika izledi. Bugün yerli besiciler bir kilo eti 16 liraya mal ederken Et ve Balık Kurumu sözleşmeli üreticilerden 14 lira 30 kuruştan karkas et alıyor. Aradaki 1.7 lira besicinin cebinden çıkıyor. Bu nedenle Koç Holding, McDonalds gibi devler gibi küçük besiciler sektörden çıkmaya başladı. Çünkü, hükümetin verdiği hayvancılık destekleri ithalata gidiyor. Besicinin girdi maliyeti düşürülmedikçe hayvancılıkta sürdürülebilir bir üretim mümkün görülmüyor.
Hayvancılık politikası resmen iflas etti. Hükümet, bakanlık bunun farkında değil mi?
Et fiyatı artıyor, et ithal ediliyor.
Canlı hayvanın fiyatı artıyor, hayvan ithal ediliyor.
Kurbanlık hayvan bulunamıyor, ithal ediliyor.
Canlı hayvan ithal ediliyor.
Koyun,keçi ithal ediliyor.
Ot ve saman fiyatı artıyor hemen ithalat kapıları açılıyor.
Fabrika yeminin hammaddesi soya, mısır ve diğer ürünler ithal ediliyor.
Dilimiz söylemeye varmıyor ama yakında Bakan,Müsteşar ve bürokratlarda ithal edilirse kimse şaşırmasın.
Çözüm ne?
Çözüm; Türkiye’nin tarımsal potansiyelini akılcı bir politikayla değerlendirerek üretimi ve ihracatı artırmaktır. Milyonlarca hektar araziyi suyla buluşturmak ve suyu verimli kullanmaktır. İthalatı değil üretimi desteklemektir. Günübirlik, hangi noktada sorun varsa sadece oraya yönelik geçici çözüm bulmak yerine bütüncül bir çözüm üretmektir.
Özetle iflas eden ithalata dayalı hayvancılık politikası yerine üretim odaklı bir politika uygulamaktır.

Ali Ekber Yıldırım