Ana Sayfa Blog Sayfa 4526

Başrolde rock müziği: İt kopuk takımı – Kahraman Şahin

Jennifer Egan

Belli karakterler, o karakterler çevresinde gelişen öyküler, geçmişe, şimdiki zamana gidiş gelişler ve yakın gelecekte olacaklar. Genelde New York’ta yaşanan hayatlar ancak söz konusu olan bu kadar geniş bir  zaman olunca, yakın çevreyi aşarak Avrupa hatta Afrika’da geçen öyküler. Hayır bu bir öykü kitabı değil ama kurgu bu formu kullanarak hayatları roman haline getiriyor. On üç bölümün her birini ayrı bir öykü gibi okumak mümkün, ama her biri bittiğinde diğer bölümde hangi zamanda ve bu kez kimin hayatında olacağınızı merak edeceğinizin de garantisi var.

İt Kopuk Takımı - Jennifer Egan (Pegasus, 2012)

Egan bu öykülerin bir kısmını daha önce New Yorker  ve Harper’s gibi dergilerde yayınlamış. Yine de Laura Miller’a verdiği röportajda* bunun bir öyküler kitabı değil roman olarak anılmasını tercih ettiğini söylüyor. Çok da iyi ediyor çünkü birbiriyle bağlı bu kurgu, roman örgüsünde gelişiyor.

Bu alışılmadık ve özgün kurgu, bu romanın 2010 yılında Ulusal Kitap eleştirmenleri ödülünü, 2011’de de Pulitzer Roman ödülünü almasını sağlamış. Rock müziği ön planda ve bir şekilde müzik dünyasına yorumcu, yapımcı, asistan gibi roller ile bulaşmış insanların yaşadıklarını yaratıcı ve merak uyandıran bir örgüyle aktarıyor Egan.

Kimse başrolde değilse de Bennie Salazar ve Asistanı Sasha kurguda biraz daha baskın. Ne Bennie’yi ne de Sasha’yı bunca karmaşık örgü içinde basit birer kast olarak görmüyoruz. Gençlikleri, aileleri, aşkları, kötü alışkanlıkları ve hayatlarını nasıl kurduklarını gelecekteki kendilerini sosyal ve psikolojik olarak nasıl var ettiklerini ayrıntılarıyla anlıyoruz.

Tüm bunlar olup biterken, bir cümle ötede yıllar sonrasına ait bilgiler şaşırtıcı, bazen de şok edici bir biçimde gözlerimizin önünden geçiyor.

İçinde yaşadığımız  Mel Brooks’un “Çok Ama Çok Fazla Sinirliler İçin Psikonörotik Enstitüsü” tadındaki toplumsal ortamdan sizi sıyırıp içine alacak, iki ay kadar önce ülkemizde Pegasus yayınlarından çıkan bu romanı  okuma listenize almanızı öneriyoruz.

Yazar Jennifer Egan 1962, Chicago doğumlu, Brooklyn’de yaşıyor. İngiliz edebiyatı eğitimini Pensilvanya Üniversitesinde yapmış. Başlangıçta çeşitli dergilerde kısa öyküler yazmış, daha sonra bu kısa öykülerini topladığı bir kitap ve dört roman yayınlamış Bunlardan “Look at me” “Ulusal Kitap Ödülleri”’nde finale kalmış. Daha sonra bir çok edebiyat ödülünün sahibi olmuş. Bir de magazin bilgisi: Bir süre Steve Jobs ile çıkmışlar.

Eserleri:

  • Emerald City (Kısa öykülerinin derlemesi) (1993 )
  • The Invisible Circus (Roman) (1995)
  • Look at Me (Roman) (2001)
  • The Keep (Roman) (2006)
  • A Visit From the Goon Squad (İt Kopuk Takımı)( Roman) (2010)
  • Black Box (Kısa Öykü) (2012)

*http://www.salon.com/2011/04/21/jennifer_egan_interview/

Kahraman Şahin

Şehir trafiğinde motosiklet kullanımı (2)

Yazı dizisinin birinci bölümü için TIKLAYIN

DİĞER ARAÇLAR

Etrafınızdaki araçları ve sürücülerini devamlı değerlendirin.

Araçların markası, rengi ve hatta plakası bile sürücü ve sürüş tarzı hakkında fikir verir. Üstü açık spor araba sürücüsü ile makam arabasının şoförü arasında teknik düzeyde sürüş ve davranış farkları olması gayet doğaldır.

En tehlikeli araç grupları sırasıyla müşterisiz veya müşterili taksiler, minibüsler, Fiat Doblo muadili küçük ticari araçlar ve diğer motor kuryelerdir. Tamamı profesyonel olan bu grup, çoğu kez meslek sebebiyle tehlike sınırlarında araç sürmek eğilimindedir. Bu bir süre sonra alışkanlık halini alır. Bahsi geçen araçların tatil günleri, bayramlar veya Pazar günlerinde dahi aynı tehlikeli davranışları sergilemelerinin sebebi budur.

Taksilerin müşterisinin olması, hatta müşterisinin cinsiyeti ve keza ön veya arka koltukta oturuyor olması dahi sürüş tarzı hakkında ipuçları barındırabilir. Ön koltuğa oturmuş birisinin muhtemeldir ki arka koltuğa oturanlardan daha çok acelesi vardır. “Şoför bey lütfen biraz yavaş!” diye sürücüyü uyaracak yaşlı teyze taksinin ön koltuğuna genellikle oturmaz!

Trafiğin genel ritminden farklı olarak araba kullanan sürücülere özellikle dikkat etmek gerekir.

Bunların başında yol arayanlar (plakası şehir plakasından farklı olanlar), büyük boy jip kullanan kadın sürücüler -ki genelde cep telefonu kullanma alışkanlıkları vardır-, çok yaşlılar, polisler, spor araba kullanan gençler ve valeler gelir. Özellikle bu son üç grup trafikte yapabilecekleri hemen hiç kestirilemeyen araç sürücüleridir…

Burada yaptığımız genellemelerin de istisnaları olduğunu unutmayınız.

Giden arabanın kapısı çok sık açılmaz ama yeni duran/durmakta olan arabanın kapısı açılıp, her an içinden birisi inebilir.

Trafikte, motor sürücüsü için tehlike oluşturan bir diğer unsur, düzgün yerleştirilmemiş yük taşıyan kamyon veya kamyonetlerdir. Bu tip araçları fark ederek, hemen arkasından ve özellikle de yakın seyredilmemesi gereklidir. Çevreyolunda bu tip araçlar ve yaratacağı kazalardan uzak olmanın en iyi yolu, önlerinde seyretmektir!

Körüklü otobüs, metrobüs veya çift kasalı TIR’larda en arka kasanın sağa ve sola doğru salınımı, ön tarafa kıyasla çok fazladır.

YAYALAR

Normal yayalar, boy itibarıyla normal arabalardan uzun oldukları için araç arkasından çıkarken rahatlıkla fark edilirler. Çocuklar, siyah camlı araçlar veya kamyon-kamyonet-minibüs/otobüs gibi yüksek kasa araçlar bunun istisnalarıdır. Bu tür durumlarda aracın arkasından birisinin çıkacağı düşünülmeli, önlem alınmalıdır (hız kesilmesi ve korna ile uyarı gibi)

Aradan çıkan yaya, hele de gidiş-geliş bir yoldaysa, orta aradan devam eden motosikletin tarafına bakmaz, gözüyle diğer yönden gelen araçları kollar. Eğer büyük bir aracın arkasından çıkıyorsa maksimum dikkat etmek gerekir.

Genellikle otobüsler duraklarda yolcu indirir. Giden otobüsten kışları inen olmaz, kapılar kapalıdır. Ancak yazları özellikle ön kapı açık seyredildiği için atlayan yolcular olabilir.

Kaldırımda yürüyen yayaların,  hele de arkası size dönük ilerliyorlarsa, kaldırımdaki yaya yoğunluğundan veya bir başka sebeple aniden yola inmesi Türkiye’de gayet olasıdır.

Çocukların oyun oynadığı alanlardan veya okullara yakın geçerken, özellikle dikkat edilmelidir. Bir çocukla çarpışmak, motorcunun başına gelebilecek en KÖTÜ olaydır!

Çocuklardan daha pervasız tek bir canlı vardır, onlar da kedilerdir. Ani olarak yola çıkma eğilimi olan bu hayvanlar, motor sürücüsünü bazen direkt olarak bazen de yandaki veya öndeki aracın ani refleks hareketi sebebiyle endirekt olarak tehdit ederler.

Şehrin bazı yerlerinde veya şehir dışında, köy ve çiftlik arazilerinde daha sıklıkla karşılaşılan sokak veya bekçi köpekleri motorları kovalamayı çok severler. Ön veya arka tekerleğe doğru havlayarak, motora direkt bir hamle genellikle yapmazlar, kazaların çoğu panikleyen sürücülerden kaynaklanır. Sakin olarak sürmeye devam edin, köpeği uzaklaştırmaya çalışmayın, kendisi için oluşturduğu alan sınırından çıkınca sizin peşinizi bırakacaktır.

YOL VE YOL ŞARTLARI

Yol ve zemin şartları motor kullanımında en önemli kriterleri oluşturur. En kaygan zeminler sırasıyla, buz, mazot ve yağ, kar, çamur, kum, yapraklar ve ıslak zemindir. Özellikle yeni yağmış yağmur, tozları toplayarak çamur oluşturur, altı sert zeminde ciddi kaymalara sebep olur. Mazgallar bu açıdan tehlikelidir.

Bu tip kaygan zeminlerde motoru hiç yatırmadan ve frensiz kullanmak gerekir! Yavaşlamanın yolu fren değil, zamanında gaz kesmek ve hızlı seyretmemektir. Benzer şekilde yol üzerindeki büyük naylon veya kağıtlar yatmış motorun dengesini bozabilir, fren yapılırsa kaymaya ve düşmeye sebep olabilir.

Tren rayına, dar açı ile girmek ön tekerleğin dengesini bozar.  Eğer üzerinden geçilmesi gerekiyorsa, uzun aksına mümkün olduğu kadar dik bir manevrayla (>30-40°) geçmek gerekir. Motor ön tekerleğinin büyük olması önemli avantajdır.

Benzer şekilde ağır vasıta geçmesi sebebiyle güneşten ve sıcaktan şekli bozulmuş asfalt, kaldırım kenarlarındaki su kanalları, derin mazgallar ve tamir sebebiyle ilk katı kaldırılmış asfalt yol aynı potansiyel tehlikelere sahiptir. Gereğinden fazla çekilmiş şerit zeminden yukarda kalarak benzer tehlikelere yol açar.

Motor sürücüsü için en tehlikeli kavşaklar, sıkışık trafikte araçların dip dibe seyrettiği yerler değildir.

Işık ne yanarsa yansın, trafiğin rahat olduğu, hatta yolun tamamen boş olduğu kavşaklar çok daha tedirgin edicidir.

Trafik ışıklarındaki motor kazaları özellikle, ışık yeni yandığında veya söndüğünde ortaya çıkar. Bu aşamada sadece ışığı değil yolun durumunu takip etmek, yanlış ışıkta kavşağa giren bir aracı veya yola atlayan bir yayayı tespit etmek kazadan kaçmanın ilk şartıdır!

Kalkmış bariyerlerin altından geçerken, her an inmeye başlayacağını ve ışık sensörü algılayıp devreye girene kadar sürücüye çarpabileceği ve kazaya sebebiyet vereceği akılda tutulmalıdır.

(Devam edecek)

Dr. Mehmet Erem

Not: Dr Savaş Çömlek, Dr Melih Ömür, Gürkan Bıyıklı, Abdullah Akış, Doğan Akçura, Erol Şar ve Ali Özer’in katkılarıyla…

Metin Ağabey – Fatoş Çırnaz

Metin Kurt’u anma gecesi vardı geçtiğimiz salı günü Ses Tiyatrosunda. Ben de davetliydim. Hoş; davetli olmasaydım da giderdim. O benim ‘Metin ağabeyim’di, komşumdu, çocukluk günlerimin kahramanıydı, belki de…

Onu anlatanlar, hep efendiliğinden, ülkemizde doğru bir şeyler yapmaya kalkışıldığında nasıl da yalnız kalındığından, onun futbolda sendikal mücadeleyi başlatana kadar kendi iç mücadelesini, kendine sorduğu soruları, sorgulamaları, okuduklarını, kendini nasıl yetiştirdiğini anlattılar. İlk kez  şampiyonluk prim hakkını, emeğin hakkını nasıl savunduğunu, bu haklarını alamayınca da bu durumu protesto etmek için sakal bıraktığını anlattılar. Onun dürüstlüğünden, ilkelerinden ödün vermezliğinden bahsettiler. Ama o benim Metin  ağabeyimdi…

Çocukluğumun, ilk gençliğimin geçtiği güzel semtim… Esentepe… Ağaçlarına tırmanıp dut yediğimiz, seksek, saklanbaç, kuka, yakantop oynadığımız, yenilince ”mızıkçılık yapmayın şimdi dedemi çağırırım” diyen arkadaşımız; ki hafifçe korkardık sanki ‘dede’den ve uzunca bastonundan…

Yaz günleri oyunumuzun en heyecanlı kısmında, annemin terasa çıkıp ”süt saatimiz” için çağırması da üzmüyor değildi… Ben bu çağrıya uysam da ağabeyim Hasan pek uymazdı sanırım… Akşamüstü geçen sokak dondurmacımız hergün ayrı çeşit dondurma yapardı. Ben daima arkasından koşan çocuklara üzülürdüm, almak isteyip de alamazlar mıydı yoksa bu koşturmaca bir oyun biçimimi miydi?  Yine de günün en güzel anlarındandı… Ben en çok limon, çilek, kaymaklıyı severdim…

Akşamüstüne doğru oyun şortları, tişörtler çıkarılıp daha bir özenli giyinilir; şıkça Gazeteciler mahallesine yada blokların arasında ‘yürüyüşe’ çıkılırdı… Ya da, futbol sahasında top oynayan ağabeyerimizin maçlarına giderdik… Metin ağabeyin katıldığı mahalle maçları en kalabalık izleyicisi olan maçlardı. Bu maçlarda çocuklaın ve  kızların değişmez göreviydi sanki tezahürat yapmak. Hatta becerebilenler iki parmağın yardımıyla çalınan benimse biraz zorlandığım ıslıktan çalardı. Tabi ki bazı ablaların flört ettikleri erkekler de takımda olduğu için onların sesi daha bir güçlü çıkardı. Akşam yemeğinden sonra bir yazlık sinema keyfi vardı; ailecek gidilirdi. Genelde bizim aile  Türk filmi tercih etmezdi. Ama arada bir Türk filmi de izlenmez değildi. Çocukluk ve ilk gençlğin şımarklığından mıydı neydi, bu filmlerin özellikle  abartılı sahneleri hafif alaylı bir biçimde izlenir ve hatta  abartılı biçimde eleştirilirdi. Sonradan bu filmlerinin tadını ve onların masumiyetini, naifliklerini hiç unutmadım… Tabi ki bir de  film sonrası eve dönüşteki soğuk karpuz faslını… Diğer bir etkinlik  ise bisiklete binmekti. Ağabeyim usta bir binici olduğundan, arkaya beni, öne de bir kız arkadaşımı alıp, yokuş aşağı yollardan gitmeyi çok severdi. Bu şekilde kaç kez fena halde düşüp dizlerimizi parçalamıştık. Zaten dizlerimiz genelde hep yara bere içindeydi. Çünkü bir de paten kayarken düşerdik. Ama kocaman terasımızda paten kaymak, bisiklete binmek sıradan olaylardı… O evde akşamüstü çay eşliğinde yenilen annemin harika börekleri…Tabi ki terasta öğleden sonra ki okuma saatlerimiz ve dalınan uykular… Kimbililir ne güzel rüyalar görülürdü…

Bir gün annemi çok kızdırdığımı çok iyi anımsıyorum. Genelde sakin kibar kadıncık bana terliğini fırlatıp başımdan kanlar akmaya başlayınca beni hastaneye götürmek için terliksiz bir biçimde sokağa fırlamıştı. Aslında evin içinde bile terliksiz basamazken… Onun ve benim bu halimi gören bir grup ağabeyin içinden Metin ağabey (Metin Kurt) fırladığı gibi beni kucakladı ve koşarak bir taksi çevirdi. Arabanın kornasının olmadığını, Metin ağabeyin kolunu açık camdan çıkarıp kapıya vurarak ‘yaralı çocuk var’ diye bağırıp trafiği açmaya çalıştığını dün gibi anımsıyorum. Şişli Etfal Hastanesine kadar benimle korkmamam için konuştuğunu, sürekli birşeyler sorduğunu da… Bir yandan da annemin eline tutuşturduğu pamuk paketinden pamuklar çıkarıp  akan kanı silmeye çalışıyordu. Hastanede başıma dikiş atılırken ağlamadığım için beni nasıl da övmüştü…

Yıllar sonra o topuklu terliğin nasıl olup ta başıma isabet etiği üzerine annemle bayağı bir kafa yormuştuk… Dün akşam Ses Tiyatrosunda Metin Kurt’un anma gecesinde bir yandan gözümüm yaşını silmeye çalışırken tüm bunlar bir film şeridi gibi gözümün önünden geçti…

O Türk Futbolunun Spartaküs’ü, Türkiye’de futbolda sendikal hareketi başlatan ve bu yüzden yalnız kalan kahraman bir devrimciydi. O endüstriyel futbola karşı, hakkı ve emeği savunan biriydi. O kendisine teklif edilen yüksek transfer ücretini kabul etmeyip çok daha düşük bir maaşla mütevazı bir takımda oynamayı yeğleyen ‘futbolcu satılık değildir’ diyebilen onurlu bir kişiydi. Ama herşeyden önemlisi o benim Metin Ağabeyimdi… O güzel gülüşün, direnişin ve yaptıkların senden sonrakilere örnek olsun Metin ağabey…

Rahat uyu…Onurlu devrimci…

Fatoş Çırnaz

 

Tohumlar için maraton koşan bebek! – Gizem Altın Nance

Maya 14 aylık ve henüz taytay yapıyor ama geçtiğimiz Pazar birlikte Avrasya Maratonu’nda koştuk. Deli miyiz biz? İtiraf etmek gerekir ki çok normal sayılmayız! Ama bir yandan da, koşarak atalık ve yerel tohumlarımız için bağış toplamak, yaptığımız en akıllıca şeydi.

Buğday Derneği’nin bir çalışanıyım ben. Haliyle ekolojik, yerel beslenmeye, gıdamın gerçek ve atalık tohumlarla yetiştirilmesine elimden geldiği kadar dikkat ediyorum. Sadece bunlar da yeterli değil benim için. Gıdamı yetiştiren çiftçiyle tanışmak, sohbet etmek, arada sırada ziyaretine gitmek ne mutlu ki hem hayatta en keyif aldığım şey, hem de işim.

Gıda hem ilgi alanım hem de işim olunca, baş köşeye de tohum oturuyor tabii. Tohum yoksa gıda da yok. Bunu bırakın, tohum adam gibi tohum olmazsa da gıda yok. Yani tohum hibridse, GDO’luysa, yine gıda yok.  Ya da var ama her seferinde parayı bastırıp tohum alırsan var. Teşekkür ederim, ben almayayım. Ben almayayım, alana da mani olayım. Zira çoğunluğun gıda tercihi, Mayakuş’un gıdasının geleceğini belirliyor. Çoğunluk markette meyvenin, sebzenin en mükemmel görünenini istemeye ve satın almaya, hep daha ucuzunu istemeye devam ettikçe, masaya koyduğu gıdanın nereden geldiğini, nasıl yetiştiğini sorgulamadıkça, hibrid tohum gelir, (şimdilik yasak ama) GDO’lu tohum gider bu ülkede.

Buğday Derneği’nin bir projesi var. “Hibrid tohuma HAYIR!” demenin ötesine giden, çözüm üreten bir proje. Tohum Takas Ağı projesiyle, geçtiğimiz sene Anadolu’nun kaybolmakta olan tohumları bulundu, 27 çiftlikte 155 yerli çeşit ekildi ve tohumları alındı. Bu tohumlar kurulmakta olan Tohum Takas Ağı’nda takas edilecek ve paylaşılacak.

Peki bu projenin parası nereden geliyor? Gelmesi gereken yerden, tohuma inanan destekçilerden! Tohum Takas Ağı projesinin kaynağı, yapılan bağışlar. Adım Adım koşucuları veya herhangi biri, Avrasya veya Runtalya maratonlarında koşabilir, yürüyebilir ve çevresinden kampanya için bağış toplayabilir. İşte Mayakuş ve ben de bu yüzden koştuk Avrasya Maratonu’nda. Her adımda, tohumlarımız için koştuğumuzu bilmek bize güç verdi. 8 kilometreyi 1 saat 50 dakikada koştuk ve yürüdük, zira bez değiştirme, şapka takma, ayakkabı düşürme ve arama, su içme, manzara seyretme molaları verdik yolda.

Toplanan paralarla Tohum Takas Ağı kuruluyor, tohumlar çoğaltılıyor… İnanan insanlarda toplanan 5-10 TL’lerle, gıdamızın geleceği için büyük adımlar atılıyor.

Runtalya’da yine koşacağız. Gıdamız için, Mayakuş’un, tüm bebeklerin ve insanların ve kurdun ve kuşun da rızkı için geleceği için…

Bağışlar hala devam ediyor. Çorbada benim de tohumum olsun diyorsanız, seviniriz: yasasintohumlar.org/

Gizem Altın Nance
Buğday Derneği Eş Genel Müdürü

 

Son dönemin yeşil kitapları (14)

0

Nasıl Bir Organik Tarım?

Nasıl bir organik tarım istiyoruz ?

Organik tarıma tamamıyla geçiş üzerine düşünürken, önümüze organik olduğu ileri sürülen, oysa düpedüz endrüstriyel olan bir tarımsal üretim şekli çıktı. Bu aşamada durup düşünmek ve tartışmak gerekiyor; nasıl bir organik tarım istiyoruz? Her birimizi yakından ilgilendiren, sağlığımızı ve geleceğimizi etkileyen tarım yöntemleri üzerine daha çok yoğunlaşmalı ve kamuoyu oluşturmalıyız.
Bu düşünceden yola çıkan bir grup bilim insanı, küçük çiftçi, kooperatifçi, sendikacı ve meraklı 16 Mayıs 2011’de Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi’nde bir çalıştay düzenledi.

Bu kitapta Çiftçi Sendikaları Konfederasyonu, Boğaziçi Üniversitesi Tüketim Kooperatifi, Başka Bir Gıda Mümkün Girişimi, Kibele Ekolojik Yaşam Kooperatifi, Marmariç Ekolojik Yaşam Derneği deneyimlerini paylaştı, nasıl sorusunun yanıtlarını aradı. “Katılımcı sertifikasyon”, “bilge köylü tarımı”, “topluluk destekli tarım”, “ev yapımı ilaçlar” gibi seçenekler enine boyuna konuşuldu.

Elinizdeki kitap, bu tartışmaları Türkiye geneline yaymak için tasarlandı.


Nasıl Bir Organik Tarım
Editör: Tayfun Özkaya
Yeni İnsan Yayınevi
2012


Deniz Balıkları Sözlüğü

Deniz Balıkları Sözlüğü, Türkiye’nin dört ayrı denizinde yaşayan balıkların adlarını sistemli biçimde derleyen az sayıdaki bilimsel çalışmadan biri. Bu konudaki öncü çalışmaları bütünleyerek ve güncelleyerek, Türkiye sularında yaşadığı kayda geçmiş 512 balık türünü, bilimsel adları başta olmak üzere pek çok dildeki karşılığıyla sunan bir eser. Balık adlarının Farsçadan Rumcaya, Katalancadan Romancaya, İspanyolcadan Rusçaya iki düzineye yakın dildeki karşılıklarını ve olası kökenlerini derleyen bu çalışma dört ayrı sözlükten oluşuyor: Türkçe Adlar Sözlüğü; Bilimsel Adlar Sözlüğü; İngilizce Adlar Sözlüğü ve taksonomi sistematiğine göre hazırlanan Türkçe Ad Dizgeliği. Prof. Dr. Mustafa Pultar, Orta Doğu Teknik ve Bilkent Üniversitelerinin emekli öğretim üyelerindendir. Denizcilik kültürümüz ile ilgili yazıları çeşitli dergilerde, özellikle Yelken Dünyası dergisinde yayımlanmaktadır. Kitapları arasında Yıldız Adları Sözlüğü, Kamûs-i Bahrî / Deniz Sözlüğü ve Ahmet Rasim Barkınay’ın Adalar Denizi Kılavuzu adlı eserinin çevirisi bulunmaktadır.


Deniz Balıkları Sözlüğü
İş Bankası Kültür Yayınları
Mudtafa Pultar
2012


Hava, Su, Toprak için 100 Yeşil Adım

 

Az kirleten, çok kirleten ve hiç kirletmeyen; herkes aynı havayı soluyor. Bir an önce kendimize şu önemli soruyu sormalıyız artık: “Gezegen için, gelecek için ve aslında bugün için ne yapabilirim?” İçinizden, “bir şeyler yapmalıyım” diyor, fakat doğayı anlama ve koruma etkinliklerine, üzerinizdeki iş yükleri nedeniyle zaman bulamıyorsanız Hava, Su ve Toprak İçin 100 Yeşil Adım isimli kitap iyi bir başlangıç noktası sunuyor. Bu yeşil rehber günlük faaliyetlerinizi yürütürken hem evinizde hem de işyerinizde doğayı korumak amacıyla pek çok şey yapabileceğinizi kanıtlıyor. Yapmanız gereken, sadece sürdürülebilir bir yaşam için 100 somut adım atmak.


Hava, Su, Toprak için 100 Yeşil Adım
EKO IQ Kitaplığı
Temel Karataş
2012

 

Barış için söyleyecek sözümüz, gerçekleştirecek gücümüz var. Hâlâ! – Ayşe Berktay

12 Eylül’de açlık grevine başlayan ve 65. gününü dolduran tutuklular ölüm sınırına dayandılar ama hâlâ bir çözüm yok. Son on günde, sayıları binlerle ifade edilen tutuklu ve hükümlülerin de katıldığı, 72 cezaevine yayılan tarihin en büyük süresiz dönüşümsüz açlık grevinden bahsediyoruz.

Dün 40 kişiden oluşan bir avukat grubu Marmara Bölgesi’nde açlık grevi yapan mahûmları ziyaret ederek TTB’nin önerileriyle bir ‘izlenim raporu’ hazırlamaya çalıştılar. Rapor bugün saat 13.00’de İHD İstanbul şubesinde basına açıklanacak.

Anadilde savunma hakkı getirecek yasa teklifi hâlâ komisyonda beklerken, Silivri Adliyesi’nde duruşması devam eden, 34 tutuklu sanığın tümünün açlık grevinde olduğu KCK basın davasında, bugün talepler alınacak ve ara kararlar çıkacak.

Kürt sorununun şiddet yoluyla değil de demokratik yollarla çözümünü isteyen ve bunun için harekete geçen yüzlerce insandan biri olan Ayşe Berktay, Ekim 2011’deki İstanbul KCK operasyonlarında tutuklandığından beri Bakırköy Kadın Cezaevi’nde ‘rehin’ olarak tutuluyor.

Irak Dünya Mahkemesi’nin kendisi için bir heyet kurarak davalarını izlediği Ayşe Berktay cezaevinden yolladığı mektupta,  dokuz yıldır ‘barış gönüllüsü’ olarak yaptığı yurtdışı gezilerini bile ‘illegal’ bir faaliyet olarak KCK iddianamelerine taşıyan süreci şöyle anlatıyor:

“2009 yılı sonunda DTP’ye üyesi oldum. Parti kapatılınca BDP’li oldum. 2010’da sırasıyla İstanbul İl yöneticiliğine ve Genel Merkez Kadın Meclisi üyeliğine seçildim. Basın Komisyonu’nda ve Dış İlişkiler Birimi’nde çalıştım.

Haksızlığa, adaletsizliğe, eşitsizliğe karşı çıkmanın erdem olduğunu öğrenerek büyüdüm. Okumam, araştırmam ama asla ezberci olmamam, sorgulamam, öğrenmekten hiç vazgeçmemem öğütlendi. İnsanların eşit, ayrımcılığın, kibrin ve yalanın en büyük ayıp, emek ve özgürlüğün en yüce değer olduğunu annem ve babamdan öğrendim.

Hep bu değerlere bağlı kalarak yaşamaya çalıştım. Sosyalist oldum.

Bu değerlere bağlılığın “fedakârlık”, “kahramanlık”, “öncülük”, “bilinç taşıma”, “öğretme” anlamına gelmediğini hayat içinde öğrendim; bir toplumsallaşma çağrısı olarak anlamlandırdım:  Haksızlıkların birilerine değil hepimize yapıldığını bilme ve buna mahkûm bir yaşamı kabullenmeme; eşitsizlik, haksızlık ve adaletsizliklerin var olduğu bir toplumda yaşama fikriyle barışık olmama; birbirimizden öğrenerek bilinçlenme, mağduriyetleri ortak mağduriyetimiz kabul etme ve durumu değiştirme çabası içinde olma…

Dil ile, söz ile, anlamak ve anlatmak ile hep çok özel bir ilişkim oldu. Farklı halklara, dillere, yaşamlara hep merak ve ilgiyle yaklaştım, sevgi ve saygı duydum. Anadilimle güçlü ilişkim ve diller konusundaki yatkınlığım beni çevirmenliğe yöneltti. Köprü olmak, sözün paylaşılmasına katkıda bulunmak istedim.

Son 10-15 yıl içinde Tarih Vakfı’nda, Kadının İnsan Hakları Vakfı’nda, Barış Girişimi’nde, Diyarbakır Cezaevi Gerçekleri Araştırma ve Adalet Komisyonu’nda, Barış İçin Kadın Girişimi’nde çalışmalar yürüttüm. Tarih Vakfı’ndaki yıllarıma resmi tarih ile gerçek tarih arasındaki uçurumu aşma, tarihle yüzleşme çabaları damgasını vurdu. Kadının İnsan Hakları Vakfı’nda kadın haklarına ilişkin çalışmalara katkıda bulunmaya çalıştım, yayınlar hazırladım; Vakfı temsilen Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu’nda yer aldım.

11 Eylül sonrası oluşan Barış Girişimi’nin çalışmaları ülkenin, bölgenin, dünyanın barış sorunları üzerine odaklanıyordu: Kürt sorunu, Ermeni sorunu, Kıbrıs sorunu, Yunanistan ile ilişkiler, Filistin sorunu, Gazze ablukası, Afganistan ve Irak işgalleri, vb. Önyargılar, milliyetçi, militarist politikalar sorgulanıyor, savaş politikalarına karşı alternatif bir dil oluşturmaya, barışa, çözüme dair söz üretmeye, diyalog alanları yaratmaya çalışılıyor, paneller, toplantılar düzenleniyordu.

11 Eylül sonrası terörle mücadele maskesi altında tüm dünyaya egemen kılınmaya çalışılan “ya bizdensin ya düşman” eksenine, savaş ve tahakküm politikalarına karşı ulusal ve küresel ölçekteki savaş karşıtı hareket içinde, Avrupa ve Dünya Sosyal Forumlarında, savaş karşıtı asamblelerde yer aldım. 1 Mart tezkeresine karşı yerel ve küresel kampanya yürüttük. Irak işgali bağlamında işgalcileri yargılamak, bu işgale olanak veren uluslararası sistemi/kurumları sorgulamak üzere dünya savaş karşıtı hareketi içinde oluşturulan Irak Dünya Mahkemesi’nin (WTI) koordinatörlerinden ve kurucularındanım. Russell Vakfı’nın da aktif katkısı olan bu küresel ağ, üç yıl boyunca dünya ölçeğinde saygınlık kazanan ciddi bir çalışma ve kampanya yürüttü.

1980-84 yılları arasında Diyarbakır Cezaevi Gerçekleri Araştırma ve Adalet Komisyonu’ndaki çalışmaya katıldım. İlk dönem eski tutsaklarla görüşmeleri yaptığımız süreçti. Diyarbakır, Urfa, Batman’da kalarak yaptığımız çalışma ülkedeki Kürt gerçeği ile somut bir şekilde yüz yüze gelmeme katkıda bulundu. Bize yaşadıklarını anlatanların yüzüme bakıp:

“Hoş gelmişsiniz ama geç gelmişsiniz. Şimdiye kadar neredeydiniz?”

“Eğer Batı’da sesimize kulak vermiş, eğer güçlü bir itiraz yükseltmiş olsaydınız biz bu kadar ağır zulüm yaşamak zorunda kalmazdık.”

“Nasıl oldu da sesimiz duyulmadı, nasıl oldu da kimse orada ne oluyor diye bize sormaya, dinlemeye gelmedi, nasıl oldu da bu vahşete karşı kıyamet kopmadı?”

deyişlerini hiç ama hiç unutmayacağım.

2008 Newroz’unda Diyarbakır’daydım. Ne istediğini bilen, tehditlere pabuç bırakmadan hak bildiğine sahip çıkan, korku eşiğini aşmış, vakur, kararlı, sakin, sakinliği içinde devleşmiş bir halkın, alanı güldür güldür dolduruşuna tanık oldum.

“Barış için söyleyecek sözümüz, gerçekleştirecek gücümüz var” şiarıyla bir araya gelen Kürt ve Türk kadınlarının oluşturduğu Barış İçin Kadın Girişimi’ne katıldım. Hep birlikte savaşın, savaş politikalarının kadınlar için ne anlam taşıdığını anlamaya, anlatmaya çalıştık.

Sloganların ötesine geçen bir barış dili kurmaya, Kürt, Türk, Ermeni, Arap Türkiyeli bütün kadınların milliyetçilik, ırkçılık, militarizmden beslenen savaş politikalarının, kadınlar için dizginlerinden boşanmış cinsiyetçilik, şiddet, tecavüz anlamına geldiğini tartışıp, barışçı demokratik çözüm talebini yaygınlaştırmaya çalıştık. Feminist kadınlar, sosyalist kadınlar, kadın kurtuluş mücadelesi veren devrimci Kürt kadınları, hep birlikte birbirimizi tanıma, anlama ve birlikte vermemiz gereken mücadeleyi çözmeye, anlamlandırmaya çalıştık. Bir yandan da hep Kürt olmayan kadınlar arasında bu tartışmayı, hareketlenmeyi, sorgulamayı yayma, genişletme meselemiz vardı.

2009 yılı zorlu bir yıldı. PKK ateşkes ilan ediyor, devlet operasyonlara devam ediyordu. Basın, yerel seçimler öncesi Kürt illerinde yapılan müthiş seçim mitinglerini, Newroz coşkusunu hiç görmediği, yansıtmadığı için DTP’nin yerel seçimlerdeki başarısı Batıda şaşkınlıkla karşılandı. Bizim gibi Kürt basınını takip edenler için ise, beklenen buydu zaten. PKK tekrar ateşkesi uzattı…

Ve bir gün sonra DTP’ye, Kürt kadın hareketine ve yerel yönetimlerine yönelik müthiş bir siyasi operasyon başlatıldı. Aylarca süren operasyonda 2.000 siyasetçi tutuklandı. Bir yandan barış çabaları sürüyor, her an çözüm oluverecekmiş gibi bir hava yaratılıyor, bir yandan saldırılar, darbeler sürüyor, bir yandan da topraktan kemik fışkırıyor, Botaş kuyularında kemik aranıyordu.

O sırada Barış Grubu geldi. Kürt halkının sevincini basından, tvden, internetten takip ettim, paylaştım. Birkaç gün içinde bu “barış ve çözüm” sevincine karşılık hakaretler yükselmeye, nefret, linç kışkırtılıp örgütlenmeye başlayınca sevinç yerini gerginliğe, linçlere, saldırılara, ırkçı teröre bıraktı.

Ahmet Türk’e, İzmir’de DTP konvoyuna saldırılar yapıldı. Kızlı erkekli gruplar gazete sayfalarına fiyakalı pozlar veriyor, Taksim’i, Tarlabaşı’nı linççi güruhlar basıyor, meydanlara kurulan masalarda idam imzaları toplanıyor, milliyetçiliğinden menkul meşruiyetiyle Kürtlere ve Kürt siyasetine küstahça, şirretçe saldırarak, kendisi dışında tüm sesleri sindirmeye, terörize etmeye yönelen zihniyet, toplumsal ortama egemen oluyordu sanki.

Kürtlere ve taleplerine Türkiye “toplumca düşman olunmalı”ydı ve bu konuda çok tabii bir konsensus vardı sanki. Sonra DTP’nin kapatılması gündeme geldi. Kürtlerin ve demokratik Kürt siyasetinin etrafına kırmızı çizgi çekme, baskıyı, zulmü, düşmanlığı normalleştirme, tecrit etme politikalarına karşı bir grup aydının dayanışma amacıyla DTP’ye üye olma çağrısına uydum. Kürt halkının eşitlik, demokrasi, özgürlük ve kimlik taleplerinin sadece Kürtlerin sorunu olmadığı, Türkiye’nin demokratikleşmesi meselesi olduğu inancıyla önce DTP’ye, DTP kapatılınca da BDP’ye üye oldum.

Siyasetle uğraşıyordum ama bir siyasi parti yapısı içinde yer alma tercihim yoktu oysa. Ama o tecrit ve saldırı ortamında varlığımı fiilen BDP içine koyup, duvarları yıkma, derdi anlatma çabasına oradan devam etmenin önemli olduğunu hissettim. Ülkenin batısındaki halkın barıştan, demokratik çözümden yana ağırlığını koyması için Kürt demokratik siyasetinin derdinin onlara anlatılması, aradaki duvarların yıkılması, tecritin kırılması gerekiyordu.

BDP’de beni sevgiyle saygıyla sıcaklıkla karşıladılar. Ben küçük bir dostluk adımı atmıştım, onlar buna değer biçtiler, önem verdiler. O güne kadar uzaktan desteklediğim, seçimlerde oyumu verdiğim demokratik Kürt siyasetini ve Kürt halkını esas olarak BDP’de tanıdım.

Klasik hiyerarşik parti yapısıyla değil, demokratik, kendi içinde tartışarak kararlar alan, özeleştiri ve eleştiriye önem veren, tabanın, halkın denetiminin her an hissedildiği, yatay bir yapıyla karşılaştım. Halkın kapıyı açıp girdiği, sözünün bu kadar etkili olduğu, derdini, sevincini rahat rahat paylaştığı bir parti az bulunur…

Sorunlarımızı şiddet yoluyla değil, demokratik yollarla çözebileceğimize olan inancımı hiç bir zaman yitirmedim. Barış için söyleyecek sözümüz, gerçekleştirecek gücümüz var. Hâlâ!”

 

Bu yazı ilk olarak t24.com.tr/ de yayınlanmıştır.

 

Ayşe Berktay
Bakırköy L tipi Kadın Cezaevi
9 Kasım 2012 tarihli mektubu

 

İTÜ’de Eylem Günü

İstanbul Teknik Üniversitesi Ayazağa Kampüsünde 1000’den fazla akademisyen ve öğrenci “asistan kıyımına hayır” demek için yürüdü.

25 Şubat 2011 tarihinde yürürlüğe giren 6111 sayılı torba yasa yükseköğrenimle ilişkin kesilmesi durumunu ortadan kaldırmıştı. Yasada yüksek lisans için 3, doktora için 6 yıl olan azami süre sonrasında öğrencilik statüsünün devam ettiği ancak bazı öğrencilik haklarından yararlanılamayacağı ifadesi yer aldı. 22 Haziran 2012’de YÖK’ten üniversitelere gelen YÖK Başkan Vekili imzalı, YÖK Yürütme Kurulu kararı olmayan “görüş” yazısında bu azami süreyi dolduran 50d kadrosundaki Araştırma Görevlilerinin atamalarının yenilenmemesi görüşünü bildirdi.

2547 sayılı kanunun 50d maddesi uyarınca görevlendirilen araştırma görevlileri yüksek lisans ve doktoraları süresince bu kadroda görevlerini sürdürebilirler. 33a kadrosu ise öğrenciliğe bağlı olmayan bir araştırma görevliliği pozisyonudur. Araştırma görevlilerinin 50d kadrosundan 33a kadrosuna geçirilmeleri için herhangi bir yasal engel bulunmamaktadır.

İTÜ’de araştırma görevlileri 50d kadrosunda göreve başlamaktaydılar. Şimdiye kadar İTÜ’de araştırma görevlilerinin  33a kadrosuna geçirilmesi için, doktoralarını bitirme, yardımcı doçentlik için gerekli bilimsel yayınları yapma, yurtdışında bir araştırma kurumunda belli bir süre çalışma ve bölümün olumlu görüşü olması şartları aranıyordu.

YÖK’ten gelen yazı bu atamaya engel olmamasına ve bölümler ihtiyaçlarını belirtmesine rağmen İTÜ’de araştırma görevlilerinin atamalarını yenilemiyor ve azami süreyi dolduranlar  ile doktoralarını teslim edenler işten çıkarılıyor. Belirtilen azami süreler de araştırma görevlilerinin “süreden sayılmayan izinlerini”, yani askerlik, doğum, sağlık veya kişisel izinlerini de yok sayarak elde edilmiş haklarını hukuksuzca ellerinden almak anlamına geliyor.

15 Ekim saat 12:30’da İTÜ öğretim üyeleri, araştırma görevlileri, üniversite öğrencileri, idari personeli, sendikalar ve meslek odaları Ayazağa kampüsündeki yemekhane önünde toplanarak sloganlar eşliğinde Rektörlük binasına doğru yürüyüşe geçti.

Yürüyüş boyunca “Rektör Karaca asistana dokunma”, “İTÜ uyuma hocana sahip çık”, “İTÜ burada Rektör nerede”, “Rektör Karaca İTÜ’yü karartma”, “Ferman YÖK’ün üniversiteler bizimdir”, “Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiç birimiz”  sloganları atıldı.

Rektörlük binasının önünde araştırma görevlileri adına Aykut Kılıç “İTÜ Rektörlüğü tarafından Ağustos ayında başlatılan asistan kıyımının 7 Kasım’da duyurulan 33/a kadrosuna geçiş kriterleriyle birlikte resmiyet kazandığını ve 5 gün içerisinde 30’dan fazla araştırma görevlisi işten atıldığını” belirtti. Rektörlüğün, YÖK ve Sayıştay baskısı gerekçesiyle kendisini “iyi niyetli fakat çaresiz” gibi göstermeye çalıştığını, dekanların rektörlük tarafından hayal mahsulü bir zimmet tehdidiyle ağır baskı altına alındığını anlatan Aykut Kılıç, “İTÜ Rektörlüğü, YÖK’ü bile aratan baskıcı ve anti-demokratik bir anlayışla yetkilerini alabildiğine artırmanın peşindedir” dedi. Ardından İTÜ Rektörü Mehmet Karaca’yı istifaya davet ederek, 17 Kasım Cumartesi günü yapılacak sınavları boykot ederek iş bırakacaklarını duyurdu.

İTÜ İnşaat Fakültesi Geomatik Bölümü hocalarından Yrd. Doç. Dr. Tevfik Özlüdemir de, “Araştırma görevlilerinin atılmasının üniversiteler adına kara bir leke olduğunu” vurguladı.

İTÜ öğrencilerinden Özgür Kütahya da İTÜ öğrencileri adaına konuşarak “İTÜ’de yapılmak istenen atamaların tamamen durdurulması ve yeni YÖK yasası ile birlikte hocalarımızın iş güvencesi ve sosyal haklardan yoksun proje çalışanlarına dönüştürülmesidir” dedi.

Rektörlük binasının önünde basın açıklaması yapan grup temsilcileri daha sonra rektörlük binasına girerek rektör vekili ile görüşme talep etti. Basının görüşmeye almaması nedeniyle temsilcilerdurumu protesto ederek Rektörlüğü terk ettiler.

Eylemin sonunda Bandista şarkılarla araştırma görevlilerine destek verdi.

(Yeşil Gazete)

 

Mersin Anadolu Kültürleri Korosu ve Orkestrası’nın ilk konseri Galatasaray Meydanı’nda

Mersin’de Devlet Klasik Türk Müziği Korosu Müdürlüğü, Mersin Devlet Opera ve Balesi (MDOB) ile Kiliseler Korosu bir araya gelerek Mersin Anadolu Kültürleri Korosu ve Orkestrası’nı kurdu. Yaklaşık 150 kişiden oluşan koro ve orkestra, ilk konserini 3. Mersin Narenciye Festivali kapsamında 17 Kasım Cumartesi günü saat 13.00’te Kültür Park Galatasaray Meydanı’nda verecek.

Mersin Devlet Klasik Türk Müziği Korosu Müdürü Aşkın Günay, yaptığı açıklamada, Mersin’de birarada yaşayan farklı din, mezhep ve kültürleri paylaşan insanların müziklerini sahneye aktarmak üzere Mersin Anadolu Kültürleri Korusu ve Orkestrası’nı kurduklarını bildirdi. Mersin Devlet Klasik Türk Müziği Korosu Müdürlüğü, MDOB ve Mersin Kiliseler Korosu’nun bu oluşum için harekete geçtiğini ifade eden Günay, bu süreçte Mersin’in tüm dinamiklerinden destek gördüklerinin altını çizdi.

Mersin Ticaret Borsası Başkanı Abdullah Özdemir, koro ve orkestranın kurulması için kendilerine cesaret verdiğini dile getiren Günay, Ekonomi Bakan Yardımcısı Mustafa Sever’in de kendilerini ziyaret ederek, gereken her türlü desteği vermeye hazır olduklarını belirttiğini aktaran Günay, “Ticaret Borsası da sponsorumuz oldu. Dolayısıyla Mersin’in bütün değerleri bize destek verdi. Herkese çok teşekkür ediyoruz” dedi.

İlk konserlerini 3. Mersin Narenciye Festivali kapsamında 17 Kasım Cumartesi günü saat 13.00’te Kültür Park Galatasaray Meydanı’nda vereceklerini söyleyen Günay, “Mersin’de bir arada yaşayan farklı din, kültür ve mezheplerden oluşan insanlarımızın kültürlerinin müziklerini sahneye yansıtacağımız muhteşem bir konser ile değerli halkımızın huzuruna çıkacağız. Konserde, halkımız tarafından çok bilinmeyen Sadettin Kaynak’ın ‘Mandalina,Portakal’ adlı eserini de seslendireceğiz. Mersin’de insanlar barış, kardeşlik ve hoşgörü içerisinde yaşamaktadırlar. Mersin bir hoşgörü kentidir. Biz de farklı müzik gurupları olarak aynı amaç doğrultusunda toplandık. Mersin, gurur duyacağı bir müzik topluluğuna sahip olacaktır” diye konuştu.

Günay, Mersin Anadolu Kültürleri Korosu ve Orkestrası’nın koro şefliğini Fatih Oral ve Aytuğ Ülgen’in yaptığını kaydederek, Mersin halkını konsere davet etti.

(Agos, Haberfx.net)

 

“Hasankeyf Medeniyetlerin Buluştuğu Başkent” raporu açıklandı

Doğa Derneği ve Atlas Dergisi’nin desteği ile Muğla Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Adnan Çevik’in hazırladığı “Hasankeyf Medeniyetlerin Buluştuğu Başkent” başlıklı rapor 15 Kasım 2012’de Pera Müzesi’nde gerçekleşen buluşmada okurlarla paylaşıldı.

Evrensel ölçekteki doğal ve kültürel değerleriyle dünyada UNESCO’nun 10 dünya mirası kriterinden 9’unu birden karşılayan tek alan olmasına karşın Ilısu baraj projesi nedeniyle yok edilme tehlikesiyle karşı karşıya olan Hasankeyf’in aynı zamanda Anadolu’daki ilk Türk-İslam başkenti. Doç. Dr. Adnan Çevik’in kaleme aldığı “Hasankeyf: Medeniyetlerin Buluştuğu Başkent” isimli rapora göre Hasankeyf ve çevresi, İslamiyet’in Anadolu’da kök saldığı ilk bölge.

Rapora göre Hasankeyf, Anadolu’nun en erken İslamlaşan yerleşimlerinden biri. Hz. Ömer’in Hilafeti döneminde İslam ordularının, Suriye üzerinden Güneydoğu Anadolu’ya girerek neredeyse hiç direnişle karşılaşmaksızın bir yıl içersinde birçok yerleşimle birlikte Hasankeyf’i de fethetmesi, bu bölgeyi İslamiyet’in Anadolu’da kök saldığı ilk Türk İslam bölgesi olarak öne çıkarıyor.

Hasankeyf’te yok edilme tehlikesiyle karşı karşıya bulunan önemli İslam eserlerinin başında Artuklu ve Eyyûbi dönemlerinden kalan camiler, külliyeler ve Hasankeyf Köprüsü geliyor. Eyyûbi Sultanı Süleyman Camii, Anadolu’da tek benzeri olan Divriği Ulu Camii ile birlikte İslam tarihinin en eşsiz örneğini oluşturuyor. Mimarisi, mühendisliği ve sanatıyla dikkat çeken Koç Camii ve Hasankeyf Köprüsü de İslam eserlerinin dünyadaki en nadide örnekleri arasında yer alıyor.

Bilimin de merkezi Hasankeyf

Doç. Dr. Adnan Çevik’in hazırladığı rapora göre Hasankeyf sadece İslam eserleri açısından değil, tıptan mühendisliğe, tasavvuftan mimariye kadar çok geniş bir yelpazede önemli şahsiyetler çıkaran ve bilimsel gelişmelere ev sahipliği yapan bir merkez. Hasankeyfli alimler arasında en ünlüsü ise sibernitik (robotik) mucidi olarak kabul edilen El-Cezerî. Leonardo da Vinci’nin çalışmaları üzerinde bile etkisi olduğu bilinen İslam alimi ve mühendisi Cezerî’nin mühendislik kitabı halen Avrupa’nın farklı müzelerinde sergileniyor.

Hasankeyf’in İslam tarihi açısından eşsiz bir öneme sahip olduğunun altını çizen Doç. Dr. Adnan Çevik, Ilısu Barajı’nın sadece Hasankeyf’i değil aynı zamanda Türk İslam tarihinin Anadolu’daki izlerini de yok edeceğini söyledi. Hasankeyf’in, barındırdığı eşsiz eserler  sayesinde çok hızlı ve kolay bir şekilde açıkhava müzesi haline gelebileceğine dikkat çeken Adnan Çevik, “Hasankeyf aynı zamanda bu toprakların toplumsal ve kültürel belleğini temsil ediyor. Neresinden bakarsanız bakın, korumak yok etmekten daha kazançlı.” dedi.

Doğa Derneği Hasankeyf Kampanya Koordinatörü Dicle Tuba Kılıç da yaptığı açıklamada Hasankeyf’in her gün yeni bir özelliğinin yeni bir değerinin keşfedildiğinin altını çizerek şunları söyledi:

“UNESCO’nun 10 dünya mirası kriterinden 9’unu birden karşılayabilen dünyadaki tek alan olan Hasankeyf’te  yapılan kazılarla bölgenin sadece yüzde 1’inin gün yüzüne çıkarıldığı düşünüldüğünde Hasankeyf’in büyüklüğü ve önemi daha net anlaşılıyor. Hasankeyf’ten halen dünyanın ve bizlerin öğreneceği bu kadar çok şey varken yok edilmek istenmesini anlamak mümkün değil.”

“Hasankeyf Medeniyetlerin Buluştuğu Başkent” raporunun tamamını buradan okumak mümkün.

(Doğa Derneği.org)

 

Şike Davası. Fenerbahçeli eski yöneticiler Mosturoğlu ve Ekşioğlu’na 2 yıl hapis

Şike davasında 19 sanık hakkında mahkemenin örgüt, tehdit ve resmi belgede sahtecilik gibi suçlardan verdiği 2 yıldan az mahkumiyet kararları kesinleşti.

Futbolda şike davası kapsamında çıkar amaçlı suç örgütü üyeliği gibi suçlardan aldıkları ceza hükümlerinin açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilen, aralarında Fenerbahçe Spor Kulübü yöneticileri Şekip Mosturoğlu ile İlhan Ekşioğlu’nun da olduğu 19 sanığın, avukatlarınca yapılan beraat itirazının reddedilmesi nedeniyle, sanıklar hakkında verilen hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı temyiz konusu edilmeyeceği için kesinleşmiş oldu.

İstanbul 16. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen, 2 Temmuz 2012 tarihinde aralarında Fenerbahçe Spor Kulübü Başkanı Aziz Yıldırım’ın da olduğu 48 sanığın, çıkar amaçlı suç örgütü kurmak, örgüte üye olmak, şike, teşvik, tehdit ve rüşvet vermek-almak gibi suçlardan 5 ay ile 4 yıl 7 ay arasında değişen hapisle cezalandırılmasına karar verilen ”Futbolda şike” davası kapsamında, kimi sanıklarla ilgili verilen hüküm, temyiz incelemesi için Yargıtay Ceza Dairesi’ne gönderilmeden kesinleşti.

Dava kapsamında, şike ve teşvik suçları haricindeki diğer farklı suçlardan haklarında verilen ceza hükmünün geri bırakılmasına karar verilen, aralarında Ekşioğlu ve Mosturoğlu’nun da olduğu 19 sanığın avukatlarınca, hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının kaldırılması ve sanıkların beraat ettirilmesi yönünde, bir üst mahkeme olan İstanbul 17. Ağır Ceza Mahkemesi’ne, çeşitli tarihlerde itiraz edildi.

İtirazları değerlendiren mahkeme heyeti, sanıklar Olgun Peker, Abdullah Başak, Ahmet Çelebi, Alaeddin Yıldırım, Ali Kıratlı, Cemil Turan, Coşkun Çalık, Erman Ertaş, Fatih Akbaba, İlhan Ekşioğlu, Şekip Mosturoğlu, Mesut Erdoğan, Samet Erdemir, Samet Güzel, Sami Dinç, Şükrü Ongan, Tamer Yelkovan, Yusuf Turanlı ve Özden Tütüncü’nün avukatlarınca yapılan, sanıkların beraatine yönelik itirazları reddetti.

Mahkemenin red kararı üzerine, İstanbul 16. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından 19 sanık hakkında verilen ve 5 yıllık denetimli serbestlik şartıyla hükmün açıklanması geri bırakılan cezalar, kesinleşmiş oldu.

Sporda Şiddet ve Düzensizliğin Önlenmesine Dair Kanun’un, şike ve teşvik suçlarını belirleyen 11. maddesinin 9. fıkrasında, Bu madde kapsamına giren suçlarla ilgili, hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilemez, verilen hapis cezası seçenek yaptırımlara çevrilemez ve ertelenemez ifadesi yer alıyor.

Bu kanun kapsamında şike ve teşvik suçlarından ceza alan, haklarında verilen ceza hükmünün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilmeyen sanıklarla ilgili temyiz incelemesi, Yargıtay Ceza Dairesi tarafından gerçekleştirilecek.

(Eurosport)