Dış Köşe

Barış için söyleyecek sözümüz, gerçekleştirecek gücümüz var. Hâlâ! – Ayşe Berktay

0

12 Eylül’de açlık grevine başlayan ve 65. gününü dolduran tutuklular ölüm sınırına dayandılar ama hâlâ bir çözüm yok. Son on günde, sayıları binlerle ifade edilen tutuklu ve hükümlülerin de katıldığı, 72 cezaevine yayılan tarihin en büyük süresiz dönüşümsüz açlık grevinden bahsediyoruz.

Dün 40 kişiden oluşan bir avukat grubu Marmara Bölgesi’nde açlık grevi yapan mahûmları ziyaret ederek TTB’nin önerileriyle bir ‘izlenim raporu’ hazırlamaya çalıştılar. Rapor bugün saat 13.00’de İHD İstanbul şubesinde basına açıklanacak.

Anadilde savunma hakkı getirecek yasa teklifi hâlâ komisyonda beklerken, Silivri Adliyesi’nde duruşması devam eden, 34 tutuklu sanığın tümünün açlık grevinde olduğu KCK basın davasında, bugün talepler alınacak ve ara kararlar çıkacak.

Kürt sorununun şiddet yoluyla değil de demokratik yollarla çözümünü isteyen ve bunun için harekete geçen yüzlerce insandan biri olan Ayşe Berktay, Ekim 2011’deki İstanbul KCK operasyonlarında tutuklandığından beri Bakırköy Kadın Cezaevi’nde ‘rehin’ olarak tutuluyor.

Irak Dünya Mahkemesi’nin kendisi için bir heyet kurarak davalarını izlediği Ayşe Berktay cezaevinden yolladığı mektupta,  dokuz yıldır ‘barış gönüllüsü’ olarak yaptığı yurtdışı gezilerini bile ‘illegal’ bir faaliyet olarak KCK iddianamelerine taşıyan süreci şöyle anlatıyor:

“2009 yılı sonunda DTP’ye üyesi oldum. Parti kapatılınca BDP’li oldum. 2010’da sırasıyla İstanbul İl yöneticiliğine ve Genel Merkez Kadın Meclisi üyeliğine seçildim. Basın Komisyonu’nda ve Dış İlişkiler Birimi’nde çalıştım.

Haksızlığa, adaletsizliğe, eşitsizliğe karşı çıkmanın erdem olduğunu öğrenerek büyüdüm. Okumam, araştırmam ama asla ezberci olmamam, sorgulamam, öğrenmekten hiç vazgeçmemem öğütlendi. İnsanların eşit, ayrımcılığın, kibrin ve yalanın en büyük ayıp, emek ve özgürlüğün en yüce değer olduğunu annem ve babamdan öğrendim.

Hep bu değerlere bağlı kalarak yaşamaya çalıştım. Sosyalist oldum.

Bu değerlere bağlılığın “fedakârlık”, “kahramanlık”, “öncülük”, “bilinç taşıma”, “öğretme” anlamına gelmediğini hayat içinde öğrendim; bir toplumsallaşma çağrısı olarak anlamlandırdım:  Haksızlıkların birilerine değil hepimize yapıldığını bilme ve buna mahkûm bir yaşamı kabullenmeme; eşitsizlik, haksızlık ve adaletsizliklerin var olduğu bir toplumda yaşama fikriyle barışık olmama; birbirimizden öğrenerek bilinçlenme, mağduriyetleri ortak mağduriyetimiz kabul etme ve durumu değiştirme çabası içinde olma…

Dil ile, söz ile, anlamak ve anlatmak ile hep çok özel bir ilişkim oldu. Farklı halklara, dillere, yaşamlara hep merak ve ilgiyle yaklaştım, sevgi ve saygı duydum. Anadilimle güçlü ilişkim ve diller konusundaki yatkınlığım beni çevirmenliğe yöneltti. Köprü olmak, sözün paylaşılmasına katkıda bulunmak istedim.

Son 10-15 yıl içinde Tarih Vakfı’nda, Kadının İnsan Hakları Vakfı’nda, Barış Girişimi’nde, Diyarbakır Cezaevi Gerçekleri Araştırma ve Adalet Komisyonu’nda, Barış İçin Kadın Girişimi’nde çalışmalar yürüttüm. Tarih Vakfı’ndaki yıllarıma resmi tarih ile gerçek tarih arasındaki uçurumu aşma, tarihle yüzleşme çabaları damgasını vurdu. Kadının İnsan Hakları Vakfı’nda kadın haklarına ilişkin çalışmalara katkıda bulunmaya çalıştım, yayınlar hazırladım; Vakfı temsilen Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu’nda yer aldım.

11 Eylül sonrası oluşan Barış Girişimi’nin çalışmaları ülkenin, bölgenin, dünyanın barış sorunları üzerine odaklanıyordu: Kürt sorunu, Ermeni sorunu, Kıbrıs sorunu, Yunanistan ile ilişkiler, Filistin sorunu, Gazze ablukası, Afganistan ve Irak işgalleri, vb. Önyargılar, milliyetçi, militarist politikalar sorgulanıyor, savaş politikalarına karşı alternatif bir dil oluşturmaya, barışa, çözüme dair söz üretmeye, diyalog alanları yaratmaya çalışılıyor, paneller, toplantılar düzenleniyordu.

11 Eylül sonrası terörle mücadele maskesi altında tüm dünyaya egemen kılınmaya çalışılan “ya bizdensin ya düşman” eksenine, savaş ve tahakküm politikalarına karşı ulusal ve küresel ölçekteki savaş karşıtı hareket içinde, Avrupa ve Dünya Sosyal Forumlarında, savaş karşıtı asamblelerde yer aldım. 1 Mart tezkeresine karşı yerel ve küresel kampanya yürüttük. Irak işgali bağlamında işgalcileri yargılamak, bu işgale olanak veren uluslararası sistemi/kurumları sorgulamak üzere dünya savaş karşıtı hareketi içinde oluşturulan Irak Dünya Mahkemesi’nin (WTI) koordinatörlerinden ve kurucularındanım. Russell Vakfı’nın da aktif katkısı olan bu küresel ağ, üç yıl boyunca dünya ölçeğinde saygınlık kazanan ciddi bir çalışma ve kampanya yürüttü.

1980-84 yılları arasında Diyarbakır Cezaevi Gerçekleri Araştırma ve Adalet Komisyonu’ndaki çalışmaya katıldım. İlk dönem eski tutsaklarla görüşmeleri yaptığımız süreçti. Diyarbakır, Urfa, Batman’da kalarak yaptığımız çalışma ülkedeki Kürt gerçeği ile somut bir şekilde yüz yüze gelmeme katkıda bulundu. Bize yaşadıklarını anlatanların yüzüme bakıp:

“Hoş gelmişsiniz ama geç gelmişsiniz. Şimdiye kadar neredeydiniz?”

“Eğer Batı’da sesimize kulak vermiş, eğer güçlü bir itiraz yükseltmiş olsaydınız biz bu kadar ağır zulüm yaşamak zorunda kalmazdık.”

“Nasıl oldu da sesimiz duyulmadı, nasıl oldu da kimse orada ne oluyor diye bize sormaya, dinlemeye gelmedi, nasıl oldu da bu vahşete karşı kıyamet kopmadı?”

deyişlerini hiç ama hiç unutmayacağım.

2008 Newroz’unda Diyarbakır’daydım. Ne istediğini bilen, tehditlere pabuç bırakmadan hak bildiğine sahip çıkan, korku eşiğini aşmış, vakur, kararlı, sakin, sakinliği içinde devleşmiş bir halkın, alanı güldür güldür dolduruşuna tanık oldum.

“Barış için söyleyecek sözümüz, gerçekleştirecek gücümüz var” şiarıyla bir araya gelen Kürt ve Türk kadınlarının oluşturduğu Barış İçin Kadın Girişimi’ne katıldım. Hep birlikte savaşın, savaş politikalarının kadınlar için ne anlam taşıdığını anlamaya, anlatmaya çalıştık.

Sloganların ötesine geçen bir barış dili kurmaya, Kürt, Türk, Ermeni, Arap Türkiyeli bütün kadınların milliyetçilik, ırkçılık, militarizmden beslenen savaş politikalarının, kadınlar için dizginlerinden boşanmış cinsiyetçilik, şiddet, tecavüz anlamına geldiğini tartışıp, barışçı demokratik çözüm talebini yaygınlaştırmaya çalıştık. Feminist kadınlar, sosyalist kadınlar, kadın kurtuluş mücadelesi veren devrimci Kürt kadınları, hep birlikte birbirimizi tanıma, anlama ve birlikte vermemiz gereken mücadeleyi çözmeye, anlamlandırmaya çalıştık. Bir yandan da hep Kürt olmayan kadınlar arasında bu tartışmayı, hareketlenmeyi, sorgulamayı yayma, genişletme meselemiz vardı.

2009 yılı zorlu bir yıldı. PKK ateşkes ilan ediyor, devlet operasyonlara devam ediyordu. Basın, yerel seçimler öncesi Kürt illerinde yapılan müthiş seçim mitinglerini, Newroz coşkusunu hiç görmediği, yansıtmadığı için DTP’nin yerel seçimlerdeki başarısı Batıda şaşkınlıkla karşılandı. Bizim gibi Kürt basınını takip edenler için ise, beklenen buydu zaten. PKK tekrar ateşkesi uzattı…

Ve bir gün sonra DTP’ye, Kürt kadın hareketine ve yerel yönetimlerine yönelik müthiş bir siyasi operasyon başlatıldı. Aylarca süren operasyonda 2.000 siyasetçi tutuklandı. Bir yandan barış çabaları sürüyor, her an çözüm oluverecekmiş gibi bir hava yaratılıyor, bir yandan saldırılar, darbeler sürüyor, bir yandan da topraktan kemik fışkırıyor, Botaş kuyularında kemik aranıyordu.

O sırada Barış Grubu geldi. Kürt halkının sevincini basından, tvden, internetten takip ettim, paylaştım. Birkaç gün içinde bu “barış ve çözüm” sevincine karşılık hakaretler yükselmeye, nefret, linç kışkırtılıp örgütlenmeye başlayınca sevinç yerini gerginliğe, linçlere, saldırılara, ırkçı teröre bıraktı.

Ahmet Türk’e, İzmir’de DTP konvoyuna saldırılar yapıldı. Kızlı erkekli gruplar gazete sayfalarına fiyakalı pozlar veriyor, Taksim’i, Tarlabaşı’nı linççi güruhlar basıyor, meydanlara kurulan masalarda idam imzaları toplanıyor, milliyetçiliğinden menkul meşruiyetiyle Kürtlere ve Kürt siyasetine küstahça, şirretçe saldırarak, kendisi dışında tüm sesleri sindirmeye, terörize etmeye yönelen zihniyet, toplumsal ortama egemen oluyordu sanki.

Kürtlere ve taleplerine Türkiye “toplumca düşman olunmalı”ydı ve bu konuda çok tabii bir konsensus vardı sanki. Sonra DTP’nin kapatılması gündeme geldi. Kürtlerin ve demokratik Kürt siyasetinin etrafına kırmızı çizgi çekme, baskıyı, zulmü, düşmanlığı normalleştirme, tecrit etme politikalarına karşı bir grup aydının dayanışma amacıyla DTP’ye üye olma çağrısına uydum. Kürt halkının eşitlik, demokrasi, özgürlük ve kimlik taleplerinin sadece Kürtlerin sorunu olmadığı, Türkiye’nin demokratikleşmesi meselesi olduğu inancıyla önce DTP’ye, DTP kapatılınca da BDP’ye üye oldum.

Siyasetle uğraşıyordum ama bir siyasi parti yapısı içinde yer alma tercihim yoktu oysa. Ama o tecrit ve saldırı ortamında varlığımı fiilen BDP içine koyup, duvarları yıkma, derdi anlatma çabasına oradan devam etmenin önemli olduğunu hissettim. Ülkenin batısındaki halkın barıştan, demokratik çözümden yana ağırlığını koyması için Kürt demokratik siyasetinin derdinin onlara anlatılması, aradaki duvarların yıkılması, tecritin kırılması gerekiyordu.

BDP’de beni sevgiyle saygıyla sıcaklıkla karşıladılar. Ben küçük bir dostluk adımı atmıştım, onlar buna değer biçtiler, önem verdiler. O güne kadar uzaktan desteklediğim, seçimlerde oyumu verdiğim demokratik Kürt siyasetini ve Kürt halkını esas olarak BDP’de tanıdım.

Klasik hiyerarşik parti yapısıyla değil, demokratik, kendi içinde tartışarak kararlar alan, özeleştiri ve eleştiriye önem veren, tabanın, halkın denetiminin her an hissedildiği, yatay bir yapıyla karşılaştım. Halkın kapıyı açıp girdiği, sözünün bu kadar etkili olduğu, derdini, sevincini rahat rahat paylaştığı bir parti az bulunur…

Sorunlarımızı şiddet yoluyla değil, demokratik yollarla çözebileceğimize olan inancımı hiç bir zaman yitirmedim. Barış için söyleyecek sözümüz, gerçekleştirecek gücümüz var. Hâlâ!”

 

Bu yazı ilk olarak t24.com.tr/ de yayınlanmıştır.

 

Ayşe Berktay
Bakırköy L tipi Kadın Cezaevi
9 Kasım 2012 tarihli mektubu

 

Kategori: Dış Köşe

İlginizi çekebilir

Comments

Comments are closed.