Ana Sayfa Blog Sayfa 4525

İğneada’da Termiğe karşı çadır kamp

İğneada beldesinde kurulması planlanan Trakya Entegre Termik Santrali istemeyen aktivistler bölgede 24 saat boyunca kamp kurdu.

Doğal Yaşamı Koruma Vakfı (DAYKO) önderliğinde Kırklareli, Edirne, Tekirdağ ve İstanbul ‘dan gelen çok sayıda aktivist, Beğendik köyünde sabah saatlerinden itibaren çadır kurmaya başladı.

Komşu Bulgaristan’ın Rezova köyünden de Beğendik köyü ile eş zamanlı yakılan kamp ateşiyle destek mesajı geldi.

İğneada Belediye Başkanı Tahir Işık, yaptığı açıklamada, termik santral kurulduğu takdirde, bölgeye yapacağı tahribatı düşünmeyi istemediklerini söyledi.

Trakya Entegre Termik Santral Projesi’ni Trakya bölge insanın yanı sıra Bulgaristan vatandaşlarının da istemediğini anlatan Işık, şöyle konuştu:

“Bütün duyarlı vatandaşlara teşekkür ediyorum. Çevreci vatandaşlarımız çadırlarını kurdu, geceyi bölgede geçirecekler. Bulgaristan’ın Rezova şehrinde aynı şekilde protestolar sürüyor. Tepkimizi dile getiriyoruz ve getirmeye devam edeceğiz. Termik santral ile kömürler yanacak.

Senelik 2 milyon 850 ton kömür yakılacağını biliyoruz. Saatte 360 ton kömür yanacak. Bölgedeki tahribatı düşünmek istemiyoruz. Devletimizin duyarlı olacağına inanıyoruz.”

DAYKO Başkanı Nusret Türkkan da cennet gibi bir bölgede termik santral istemediklerini belirterek, kamp yapma amaçlarının termik santrale karşı çıkmak olduğunu ifade etti.

“Bulgaristan ve Türkiye halkı termik santrali istemiyor” diyen Türkkan, “Longoz ormanlarına yapılması planlanan termik santral için yer seçiminin yanlış olduğunu düşünüyoruz. Bu bölgeyi herkesin görmesi gerekiyor. Yanlış bir proje, doğa dahi bu projeye karşı çıkacaktır. Bütün canlılar bu projeye karşı” diye konuştu.

(Yeşil Gazete)

 

İsrail, Gazze’de kan kusmaya devam ediyor

İsrail’in, Gazze’nin farklı bölgelerinde sivil halkı hedef aldığı saldırılarda, aralarında kadın ve çocukların da bulunduğu 1 kişi öldü, 31 kişi yaralandı. Dün yapılan saldırılarla hayatını kaybeden 27 kişi ile birlikte saldırıların beşinci gününde hayatını kaybeden Filistinlilerin sayısı 72’ye yükseldi.

Gazze saldırısı Batı Şeria’da da protesto edildi. Batı Şeria’nın Tulkerem kentinin girişinde düzenlenen gösterilerde, İsrail askerleri ile çıkan çatışmalar sonucu 18 Filistinli yaralandı. Ramallah Tıp Akademisi Müdürü Ahmed el-Beytavi, yaptığı açıklamada, atılan gaz bombasının bir eve isabet ettiğini ve 20 aylık bebek Ahmed Necib’in vücudunda derin yanıklara sebep olduğunu söyledi.

Beytavi, bebeğin hastaneye kaldırıldığında durumunun kritik olduğunu ve yapılan müdahalelere rağmen kurtarılamadığını belirtti.

Diğer taraftan Gazze’den İsrail’e yapılan füze saldırıları da devam etmekte. İsrailli polis yetkilerinden yapılan açıklamaya göre dün Gazze’den atılan iki füzenin israil’in savunma sistemi tarafından bertaraf edildiği söylendi.

Binyamin Netanyahu haftalık kabine toplantısında yaptığı açıklamada, İsrail Savunma Kuvvetleri’nin Gazze’de 1000’den fazla noktaya saldırdığı ve hedefleri başarıyla tahrip ettiğini, operasyonların planlandığı gibi devam ettiğini söyledi.

Netanyahu, “Hamas’a ve diğer terör örgütlerine ağır bir bedel ödetiyoruz” derken, İsrail Savunma Kuvvetleri’nin operasyonlarda ciddi bir ilerleme kaydettiğini de sözlerine ekledi.

Başbakan Netanyahu, operasyonların gelecekteki seyrine ilişkin “Gazze’ye operasyonlar devam ediyor ve bunu genişletmeyi planladık” açıklamasını yaptı.

(Yeşil Gazete)

 

Açlık Grevi 68. gününde sona erdi

PKK lideri Abdullah Öcalan’ın çağrısının ardından 68. gününe giren açlık grevleri sona erdi Açlık grevine katılan vekiller de eylemlerini bitirdi.

Tutuklu ve Hükümlü Aileleri Hukuk Dayanışma Dernekleri Federasyonu tarafından yapılan açıklamada, dün sabah saatlerinde açlık grevinin sona erdirildiğini söylendi.

Açlık grevlerine son verilmesinin ardından mahpuslar tedavi edilme üzere hastanelere sevk edildi. Öte yandan Tekirdağ’daki mahkumların sağlık durumlarının incelenmesi için hastanelere sevk edilmesine izin verilmediği haberleri tepkilere neden oldu.

Vekiller de eylemlerini sonlandırdı

10 Kasım’dan beri açlık grevinde olan Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) Eş Genel Başkanı Gültan Kışanak ve Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir’in yanı sıra BDP Milletvekilleri Sırrı Süreyya Önder, Ayla Akat Ata, Sebahat Tuncel ve Demokratik Toplum Kongesi (DTK) Eşbaşkanı Aysel Tuğluk ve öncesinde greve giren Emine Ayna ve Özdal Üçer de grevi bıraktı.

Van Bağımsız Milletvekili Aysel Tuğluk eylem sonrası yaptığı açıklamada, şöyle konuştu:
“Türkiye, tarihi bir kararla yüz yüzedir. Ya bu sorunu demokratik ve barışçıl yöntemlerle çözecek ya da gerçekten ciddi bir kırılmayı yaşayacağız. Duygusal kopuşu defalarca dile getirdik, duygusal kopuş giderek siyasal kopuşa dönüşecek. Bunun hiç kimseye yararı yoktur. Biz inatla ve ısrarla birlikte yaşamı savunuyoruz. Sorunlarımızı konuşarak çözmekten yana irademizi ortaya koyuyoruz. Artık hiç kimse Türk ve Kürt gençlerinin kanı üzerinden siyaset yapmamalıdır, ölüm üzerinden siyaset yapılmamalıdır.”

12 Eylül 2012’den bu yana açlık grevini sürdüren tutuklu ve hükümlülerin grevi bırakmasına neden olan Abdullah Öcalan’ın çağrısı şöyleydi:

“Açlık grevi eylem tarzı olarak genel itibariyle doğru bulmamakla birlikte, açlık grevleri yapılacaksa bile içeridekilerin değil dışarısının yapması gerekir. Açlık grevi eylemi çok anlamlıdır. Bu eylem yerini bulmuş ve amacına ulaşmıştır. Hiçbir tereddütte kalmadan, bir an önce açlık grevine son versinler. Buradan açlık grevindeki herkese özellikle birinci ve ikinci gruptakilere tek tek selamlarımı söylüyorum.”

(Yeşil Gazete)

 

Kapadokya için imza kampanyası

Kapadokya’nın geleceği için Ayça İşcen tarafından UNESCO Türkiye Milli Komisyonu Kültür ve Turizm Bakanlığı T.C. Başbakanlığı’na yönelik bir imza kampanyası başlatıldı.

“Unutmayalım, dünyada başka kapadokya yok” hatırlatması ise Kapadokya’daki doğal ve tarihi dokuyu tahrip eden yapılaşmanın önüne geçilmesi için başlatılan imza kampanyasına buradan katılabilirsiniz.

İmza kampanyasının çağrı metni şu şekilde:

UNESCO’nun Dünya Mirası Listesi’nde yer alan, jeolojik formasyonu ve tarih öncesi uygarlıklardan Osmanlı Devletine kadar biriktirdiği kültürel özellikleriyle dünyada tek olan Kapadokya’da, son yıllarda doğal ve tarihi dokuyu tahrip eden, görsel kirlilik yaratan yapılaşmaların hızla arttığını gözlemliyoruz. Kapadokya’nın geleceği açısından son derece vahim sonuçlar doğurabilecek olan bu girişimlerin, siyasi görüşü ne olursa olsun yaşadığı çevreye saygılı her vatandaş tarafından kaygıyla karşılandığını biliyoruz.

Bizler, Kapadokya’nın günden güne bir beton yığınına dönüşmesine seyirci kalmak istemiyoruz. Bu amaçla Kapadokyalı sivil toplum kuruluşları ve vatandaşlar olarak bu olumsuz gidişe dur diyebilmek, daha bilinçli, daha duyarlı bir kamuoyu yaratabilmek için hukuki çerçeveler içinde çaba gösteriyoruz. Başta Nevşehir Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu olmak üzere bölgedeki yerel yönetimler ve Turizm Bakanlığı gibi yetkili kurumların konuya dikkatini çekebilmek amacıyla bir imza kampanyası başlattık.

Kapadokya’da yaşıyor ya da yaşamıyor olabilirsiniz. Hatta Kapadokya’yı hiç görmemiş de olabilirsiniz. Eğer yaşadığınız dünyaya duyarlıysanız, çocuklarınıza ve bizlerden sonraki nesillere daha yaşanabilir bir dünya bırakabilmek istiyorsanız, Kapadokya’nın geleceği için bir imza vererek çabamıza destek olabilirsiniz.

Kampanyayı başlatanlar: Kapadokya Rehberler Derneği (KARED), ÇEKÜL Ürgüp Temsilciliği, Cappadocia Explorer.

(Yeşil Gazete)

Kaş’ta yunus parkına suçüstü

ProWal adlı Yunus ve Balina Koruma Kuruluşu, Kaş’ta mühürlenen Yunus Parkının, para karşılığı yunuslarla fotoğraf ve yüzme etkinlikleri için ziyaretçilere açıldığını tespit ettiğini bildirdi.

Kaş’taki Yunus Parkı’nın tesisin işletme izni olmamasına, geçen ilkbaharda yetkili makamlarca kapatılarak mühürlenmesine rağmen para karşılığı faaliyetine devam etmesi hayvan severlerin öfkesine ve tartışmalara sebep oldu.

ProWal tarafından verilen bilgilere göre; Olanları yerinde gören ve tespitlerde bulunan Lisa Demirgil , konu ile ilgili şu açıklamalarda bulundu:

Bir tanıdıkla birlikte geçen Pazartesi günü orada gördüklerim beni fevkalade üzmüş ve şoke etmiş durumdadır. Aslında tesisin dışarısından , küçük havuzcuklar içerisinde tutulan yunusların durumunu gözlemlemekti amacımız. Tesis zincirlerle kapatılmış olmasına rağmen orada hazır bulunan çalışanlar içeri girmemiz için ısrarda bulundular. İki çalışan saatin henüz gündüz 11:00 olmasına rağmen aşırı şekilde alkollü olup, alkol kokmaktaydılar. Bir köşede 20 kadar boş bira şişesi bulunmaktaydı. Bizlere ısrarla 30 TL ye yunuslarla fotoğraf çektirilme ve 50 TL ye yunuslarla yüzme teklifi yapıldı.

Yasal olarak kapatılmış bu tesiste böyle bir etkinliğin sürdürülebileceğine inanamadığımız için, yunuslarla fotoğraf çektirilme teklifini kabul ettik. Bir kova içerinde bulunan küçücük ölü balıklarla yanımıza gelmeleri sağlanan yunuslara, orada bulunan bir topla anlamsız şaklabanlıklar yaptırıldı. Hayvanlar oldukça mutsuz ve bitkin görünmekteydiler. Sarhoş çalışanların emirlerini yerine getirmekten hiç de hoşlanmadıkları gözlemlenmekteydi.

Hayvanların ne denli küçük, paslı tellerle çevrili ve leş gibi kirli suya sahip bir yerde hapsedilmiş olduklarını gördüğümüzde gözyaşlarımızı tutamadık. Yunuslarla yüzen başka bir ziyaretçi geldiğinde tesisi terkettik. Belediye Başkan Yardımcısı Sayın Birol Engin’i arayarak, kendisine çekmiş olduğumuz fotoğrafları sunarak bilgi verdik. Kendisi derhal zabıta müdürü Sayın Mustafa Tılgan’ı aradı. Bodrum’da da benzer bir ikinci tesisi bulunan tesis sahibine para cezası kesilmesi sağlandı“. dedi.

Hayvanseverlerin Türkiye Hükümetine karşı büyük umutlar ve beklentiler içerisinde olduğunu belirten ProWal başkanı Andreas Morlok şu açıklamalarda bulundu:

Uzun süreden beri gözlemlemekte olduğumuz durum, Yunus Parkı ve Akvaryum Tesisleri bulunan il, ilçe ve beldelerdeki yetkili merciler, bu tesisler konusunda fazla bilgi sahibi olmayıp, yapacakları fazla birşey de olmaması gerçeğidir. Birçok Belediye Başkanı yunuslar konusunda bilgi ve vicdan sahibi olmalarına rağmen, bu tesislerin ticari işletme ruhsatına sahip olmaları nedeniyle bunların kapatılmasını sağlama konusunda yasal olarak elleri kolları bağlı bulunmaktadır. Bu ikilem sadece ve sadece hükümetin yunus ve balina ithalini istisnasız olarak yasaklayan bir yasa çıkarmasıyla çözülebilecektir. Hemen tüm yunus parklarında yunus üretiminin olanaksız olduğu için, böyle bir yasa, orta vadede tüm yunus parklarının kapatılması anlamına gelecektir.

Bizler 14 Ocak 2013 tarihinde, yetkili bakanlığı ziyaret ederek, tutsak yunusların hakları ve özgür yaşayan yunusların popülasyonunun korunması için artık harekete geçilmesi gerektiğini anlatmaya çalışacağız. Türkiye, Istanbul (2), Kusadasi, Bodrum, Marmaris, Kas, Kemer, Antalya, Belek ve Alanya da olamk üzere bünyesinde bulundurduğu on yunus tesisi ve Karadeniz ve Japonya’dan canlı Beluga Balinaları ve Yunus ithali nedeniyle turizm konusunda aşırı bir imaj problemi yaşamaktadır. Yunus ve deniz memelilerinin tutsak edildiği ticari amaçlı Yunus Parklarına karşı uluslararası kamuoyunda tiksinti ve nefrete ulaşan reddetme trendinin muazzam artışı nedeniyle tüm büyük tur operatörleri yunus parklarına günlük turları programlarından çıkartmış bulunmaktadırlar“ demektedir.

ProWal, Ocak ayında Ankara sinemalarından birisinde Karadeniz’de yaşayan yunuslar ve Türkiye’deki Yunus Parklarını konu eden birçok dokümanter filmin gösteriye sunulacağını bildirmektedir. Ayrıca tüm dünyadaki yunus endüstrisi için kanlı yunus katliamlarıyla meşhur Japonya Taiji’de aileleri katledilmek suretiyle tutsak edilen genç yunusları konu eden Oscar ödüllü “Koy“ (The Cove) (fragman) filmi gösteriye sunulacaktır. Bu dokümanter filmin rejisörü Ric O’ Barry, canlı bir telefon konferansıyla, Türkiye’deki yunus parklarının Japonya’daki bu yunus katliamlarında nasıl bir sorumluluk payları olduğunu gözler önüne serecektir.

ProWal Ankara’daki bu görsel etkinliğe tüm milletvekillerini davet ederek, Türk halkının çoğunluğu gibi parlamento üyeleri ve hükümetin de yunus ve deniz memelilerinin korunmaları ve aynı zamanda turizm ve ülkenin imajı açısından için ellerinden geleni yapmalarını umar.

(Kalkan Times.org)

İhale Osman Özgüven’e kaldı – Arif Ali Cangı

İzmir’in Dikili ilçesinde 4 dönem Belediye Başkanlığı yapan Osman Özgüven’e eski garaj yerinin satışı ihalesine giren bir firmanın (henüz tüzel kişiliğini kazanmamış olması) nedeniyle, ihale daha sonra iptal edilmesine rağmen, “ihaleye fesat karıştırmaktan” 4 yıl 2 ay hapis cezası, ikinci el araç ihalesi yapan Belediyeye bağlı Jeotermal A.Ş.’ nin (SGK’ya borcu olduğundan)“ihaleye fesat karıştırmaktan” 4 yıl 2 ay hapis cezası verildi. Her iki cezanın da Yargıtay 5. Ceza Dairesi tarafından onandığı haberleri büyük bir tepki ile karşılaştı.

Sizce bu cezanın anlamı nedir? Bu cezaya en çok kim sevinmiştir? Bu ceza en çok kimin işine geliyor?

12 Eylül karanlığında nefes aldıran festivaller düzenleyen, Allianoi‘nin kurtarılması, suya erişim hakkı, altına feda edilen yaşam alanlarının korunması mücadelesinde hangi belediye başkanı vardı? Osman Özgüven.

Çıkan sonuç, Osman Özgüven’in yargı eliyle tasfiye edilmesidir. Yapılan, kültürel mirasın korunması, suyu ücretsiz sağlayan, yaşam alanlarını kirleten altın madenciliğine, termik santrallere karşı duran yaşamı savunma politikalarının tasfiyesi girişimidir. Sessiz kalmamalıyız, buna sessiz kalmak, sıranın bize gelmesine yol açacaktır.

Ha bir de bu davalar devam ederken Osman Başkanı yalnız bırakanlar, şimdi ağlamaya kalkarlarsa bilin ki akıttıkları timsah göz yaşıdır.

Dikili Belediye Başkanı Osman Özgüven, 10 tona kadar suyun ücretsiz sağlanması, belediye çalışanlarına % 50 indirimli su tarifesi uygulanması ve ödenmemiş su faturalarındaki gecikme zamlarının affedilmesine ilişkin belediye meclis kararları nedeniyle, kamuyu zarara uğratarak görevini kötüye kullanma gerekçesiyle açılan davadan beraat etti.

Kozak yaylasında açılmaya çalışılan maden ocakları için sarfettiği sözleri nedeniyle Koza Altın İşletmeleri A.Ş.nin açtığı 20.000,00 TL. lik manevi tazminat davası ise reddedildi.

Ne demişti Osman Özgüven? “Günlük küçük menfaatler için geleceğinizi yok etmeyin, siyanürle altın çıkarmak çok eski yıllara dayanıyor, bu yöntemle Ovacık’ı talan ettiler, Şimdi Kaz Dağları ve Kozak Yaylası’nda bunu yapmak istiyorlar, yoksul halkımızın elinden sahip oldukları değerleri alıyorlar, altınla zehirliyorlar, suyu özelleştiriyorlar. Şimdi de havayı özelleştirmeye çalışıyorlar. Oksijen deposu Kaz Dağları ve Kozak Yaylası’nda altın arama faaliyetleri ile insanımızın oksijenini yok etmeye çalışıyorlar, onların Allahı para, parayı da kendileri için istiyorlar, köylerde birkaç kişiye iş vererek kendilerine fedai tutmak istiyorlar, onların bu oyunlarına gelmeyelim, el birliği içinde en doğal hakkımız olan yaşam hakkımızı savunalım”.

Mahkeme neye karar verdi; “Altın madeninin işletilmesi sırasında çevre kirliliğinin oluştuğu genel bir kabuldür. Kozak Yaylasındaki işletme sırasında da çevre kirliliğinin oluşacağı, halkın kullanacağı suyun kirleneceği şüphesizdir…”

MAHKUMİYET KARARI ONAYLANAN DOSYALARDA NELER VAR?

Her iki dosyada da Savcılık aşamasında alınan bilirkişi raporları ile yetinilmiş, yargılama sırasında yeniden rapor bile alınmamıştır.

Her iki dosyadaki suçlamada manevi unsur yok, bilerek yapılan bir hileli davranış yok. ihaleye giren şirketin tüzel kişiliğini kazanmadığının ortaya çıkması üzerine ihale iptal edilmiş. Diğerinde de Jeotermal A.Ş.’nin SGK’na prim borcu olmasına rağmen ihale açılmasının ne gibi hileli yanı olabilir?.

Diğer yandan yine her iki dosya için suç nitelemesinde hataya düşülmüş, olsa olsa görevi ihmal suçu oluşmuştur.

Gayrimenkul satışı ihalesi davasında tek suçlama henüz tüzel kişiliğini, kazanmamış şirketin ihaleye katılması olarak belirlenmiş (TCK madde 235/2-a-2 “İhaleye katılma yeterliğine veya koşullarına sahip olmayan kişilerin ihaleye katılmasını sağlamak”). Şirket kuruluşunun nasıl yapılacağı Türk Ticaret Kanunu’nun madde 289 ve devamı maddelerde düzenlenmiştir. Yani şirket kuruluşu uzunca bir sürece yayılan bir işlemdir. ihaleye girildiği aşamada şirketin kuruluşu işlemlerine başlandığı anlaşılıyor. Bu durumda şirketin tüzel kişiliğinin kazanması için gereken usulü işlemlerin tamamlanmamış olması suçun maddi unsurlarını oluşturmaz.

Diğer yandan TTK.’nun 301. maddesine göre; Şirket ticaret siciline tescil ile hükmi şahsiyet kazanır, ancak tescilden önce şirket namına yapılan işlemlerden işlemi yapanlar ile kurulacak şirket sorumludur. Bu durumda kuruluş aşamasındaki şirketin henüz kuruluş prosedürü tamamlanmadığı, daha sonra tamamlandığından İhaleye katılma yeterliğine veya koşullarına sahip olmayan kişilerin ihaleye katılmasını sağlamak zorlama bir değerlendirmedir. Yani TTK.nın şirket kuruluşuna ilişkin hükümleri kararda göz önüne alınmamış.

Mahkumiyet kararı verilen davalarda müdafi olmamakla birlikte benim kısaca değerlendirmelerim bunlar.

Mahkumiyete yol açan süreçte asıl üzerinde durulması gereken siyasi sorumluk. TCK’nın 235. maddesi düzenlemesine göre, evrak eksikliği bile ‘ihaleye fesat karıştırma suçu’ olarak nitelendirilebilir. Tipik görevi ihmal eylemi bile ihaleye fesat karıştırma olarak nitelendirilebiliyor. İhale dosyası hazırlamak da uzmanlık işidir, hangi ilçe belediyesinde böylesi uzmanlar var ki? Bu gün ilçe belediyelerinin yaptığı ihale dosyalarının hangisi incelense ihaleye fesat karıştıran yakalanır. Sorun siyasetin çözmesi gereken bir hal almıştır, TCK’nın 235. maddesi yeniden düzenlenmelidir. İhaleye fesat karıştırma suç tanımı, görevi kötüye kullanma suçuyla karıştırılamayacak biçimde yeniden düzenlenmelidir..

Bu çarpık yasal düzenlemenin ihalesi Osman Özgüven’e kaldı. Bakalım, kendi belediye başkanı mahkum olmuş bir parti olarak ana muhalefet partisi CHP bir şey yapacak mı?

 

Arif Ali Cangı – www.turnusol.biz

Zülfü Kadın Yaşam Parkı, Mamak’ta açılıyor

17 Eylül günü  Mamak’ta kocası tarafından öldürülen Zülfü, Mamaklı kadınların yürüttüğü dayanışmayla “kadınların yaşam hakkı” simgesi oldu. Mamaklı kadınlar, mahallelerindeki Güvendik Parkı’nın “”Zülfü Kadın Yaşam Parkı” adını alması için bir imza kampanyası başlatmışlardı.

18 Kasım’da yapılacak park açılışında; Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nden öğrenciler park ile simgeleşecek bir figürü parkın tabelası olarak kullanılmak üzere kadınlara sunacak. Filmmor, Kadın Dayanışma Vakfı ve Çankara Belediyesi Kent Konseyi Kadın Meclisi’nin de desteklediği etkinlikte Kardeş Türküler’den Ferya Önel bir konser verecek.

Feryal Öney: ‘Kadın mücadelesi güçlenecek’

Açılışa katılacak olan Feryal Öney, kadın cinayetleri ve Mamaklı kadınların “kadına yönelik şiddete” karşı yürüttüğü mücadeleyi Sendika.org ‘a şöyle değerlendirdi

Kadınların ailesindeki, yakın çevresindeki, mahallesindeki insanlar tarafından korunması gerektiğini, bunun kadın mücadelesini güçlendireceğini biliyorum. Zülfü’nün arkadaşları Mamak’ta bunu gösterdi. Park çalışmasını çok olumlu, çok önemli, çok değerli buluyorum. İstanbul’da yaşamama karşın parkın açılışı için Ankara’ya geleceğim ve Mamaklı kadınlarla buluşacağım

18 kasım Pazar günü saat 13:00’de Zülfü’nün evinin önünde toplanacak olan kadınlar daha sonra hep birlikte parkın yeni tabelasını çakacaklar.

(Yeşil Gazete, Sendika.org)

 

Gidenler ve kalanlar üzerine bir kitap, “Kedisiz” – Mehmet Fırat Pürselim

0

2009 Orhan Kemal Öykü Yarışması’nda üçüncülüğe değer bulunan Kedisiz, Soydan Kızgın’ın ilk kitabı. Feyza Hepçilingirler’in arka kapak yazısında, “Öykü sabır işidir. İki günde ‘şöhret’ yapmaz insanı… (Soydan Kızgın,) sessizce ördü kozasını, dilini oluşturdu, kendi öyküsünü yarattı,” demesinden anladığımız kadarıyla bunlar üzerinde uzun uzun çalışılmış öyküler. Zaten kitabı okuduğumuz zaman da acemi metinlerle değil, usta işi öykülerle karşılaşıyoruz.

Kitap ilk olarak kapak tasarımıyla okuru çekiyor, kapaktaki boşlukla kedisizlik duygusu çok başarılı bir biçimde verilmiş. İçerik olarak da öykülerde; bazen giden bir kedinin bıraktığı boşluk anlatılmış, bazen kaybedilen bir oğlun, bazen bir bayrak direğinin yalnızlığı anlatılmış bazen yaşlı bir adamın. Yani kapaktaki boşluk duygusu kitabın geneline yayılmış.

Kitabın ilk öyküsü olan Bir Göç Destanı’nda, görünürde ‘hüzünlü bir şarkı gibi göç eden yaban kuşları’ ve onların çağrısını duyup, bu göçe katılmak isteyen evcil kuşların hikâyesi anlatılıyor. Gördükleri her kanat çırpışa katılmak, duydukları her çığlığa karışmak isteyen tutsak kuşların iç acıtan öyküsü, sonsuz gökyüzündeki özgür kardeşleriyle birlikte olmak için çırptıkları her kanatta kafesin demirine çarpan, buna rağmen kanat çırpmaya devam eden, kendini kafesin demirine çarpa çarpa öldürenlerin destanı anlatılıyor. Bir çift kanada sahip tüm canlıları etkileyen özgür çağrıya kulağını tıkamayan bir adamın da hiç düşünmeden kanat çırparak kuşlara katılmasıyla öykü son buluyor. Görünürdeki öykü özgür kuşların göçü ve tutsak kuşların bu serüvene katılma uğruna ölümü göze almaları. Ama özgürlük-esaret kavramları üzerinden giden görünmeyen yüzü pek çok farklı okumaya kapı aralıyor. Yazar, “Bir çift kanada sahip olan herkes, her şey takılın ardımıza! Kullanın o kutsal organlarınızı. Şimdi değilse ne zaman?” diyerek, bize de soruyor, ne zaman o özgür çağrıya kulak vereceğimizi.

Kitaba adını veren öykü, birinci ve üçüncü tekil anlatıcılar ağzından anlatılıyor. Olaylar Tanrı anlatıcı tarafından verilirken, duygular insanın kendi beninden aktarılıyor. Bölük pörçük hatırlamalar, dolaylı anlatımlarla öykü okura olanları hissettiriyor ama açıkça ifşa etmiyor. Aslında bu Soydan Kızgın’ın yazım tarzıyla ilgili bir şey, kitaptaki diğer öykülerde de bunu görüyoruz. Soydan Kızgın’ın öyküleri; oturduğu yerde okuyup bitince kalkıp giden okurlar için değil, metinle birlikte hareket edip bittiği zaman da oturup üzerine düşünenler için yazılmış gibi duruyor. Edebiyatımızın nispeten az işlenen konularından biri olan insan ve hayvan arasındaki sevgiyi en güzel biçimde anlatan öykü, “Demek ölmemiş kedim! Üstelik beni hatırlıyor, aradan geçen yıllar yaşadıklarımızı silememiş. Oysa bu iki yılda kimler unutmamıştı ki beni,” diye bitiyor.

“Yalnızlık, bahçede gezinen ama karda iz bırakmayan, ölüm kadar acı, çocuklar kadar gerçek bir histi. Yutuyordu her şeyi, baş edilemiyordu.” Göçler sonrası boş kalmış bir köyün, boş kalmış okulunun, bir başına kalmış bayrak direğinin gidenlerin ardından yalnızlığıyla başa çıkamayışı, sitemi, kederi, ölümü bekleyişi anlatılıyor, anlatıcısının –bayrak direğinin– adını taşıyan öyküde. Boş kalan köylerde bırakılanların sadece taş, toprak değil, acısıyla tatlısıyla bir hayat olduğu vurgulanıyor.

Karlı bir kış günü cam kenarına oturup geciken sevgiliyi beklerken akıldan geçen, –birbiriyle ilgisiz düşünceler– bilinç akışı tekniğiyle verilmiş, Seni Beklerken isimli öyküde. “Yan yana gelişimizin bir saat ya da bir gün sonrasında yine ayrılık varsa, birlikteyken de ruhum gidip o ayrılığı yaşıyor. Ne teninin sıcaklığı beni ayırabiliyor o yerden, ne de kollarında kaygılardan uzak bir düşe dalabiliyorum,” diyen yazar gene de vuslat anını beklemeye devam ediyor.

Siz en çok hangi rengi sevdiğinizi ilk ne zaman düşündünüz, peki neden sevdiğinize hiç kafa patlattınız mı? Öyle, bana çok yakışıyor gibisinden değil, ciddi ciddi üzerinde düşündünüz mü? Bir kızı etkilemenin tek yolunun o rengi anlatabilmeniz olduğu sanrısıyla yazdınız da yazdınız mı? Gün gelip de duvarları o sevdiğiniz renkle boyalı bir hapishaneye düştüğünüzde, o rengi sevmeye hâlâ devam mı ettiniz? Adıyla müsemma öyküsünde yazar, geçmişle bugün arasında gidip gelerek bize en sevdiği rengi, BEYAZ’ı anlatıyor.

Kumrular da Giderse isimli öyküde, yaşlı bir adamın yalnızlığını gün be gün okurken, onun aksi maskesinin altına gizlenmiş insan yüzünü görüyoruz. Çevre için endişelenen, kumrular korkmasın diye yaz sıcağında balkona çıkmayan, kısacık bir paragraftan ötürü bütün kitabı kutsayan bir adamla karşılaşıyoruz. Komşuları onu sevmese de, okur olarak biz seviyoruz, öykünün bir yerinde, “Acaba en çok sevdiklerimiz, hiç vazgeçemeyeceğimizi düşündüklerimiz, hayatımızı an­lamlı kılanlar, aslında bir yanıyla da en ürkek olanlar mıdır? Ani bir ses, olmadık bir şey, onları bütünüyle bizden kopara­bilir mi? Hiç hesapta yokken, kendimizi zehir zemberek bir yalnızlığın içinde bulabilir miyiz?” diye soran bu adamı.

Yazar metaforlarla ördüğü Refik Sakinlik’in Bir Günü isimli öyküde, deniz kırlangıçlarıyla ilgili belgeseli anlatırken, aslında cezaevlerindeki direnişi anlatmaktadır. Öyküdeki hazin gerçek ise, insanların ölüm orucundakilere belgesellerde anlatılan hayvanlar kadar bile olsun ilgi göstermemesidir. Kırlangıçların fedalarını saatlerce izleyenlerin, cezaevlerindeki ölüm oruçlarına ilgisinin bir zap ânı kadar olmasıdır.

Adı Cemal Süreya’ya bir selam olan Güvercinka’da, bir Cumartesi Annesi’nin gazeteciye anlattığı oğlunun kaybediliş öyküsüyle, iki arkadaşın İstiklal Caddesi’ndeki yürüyüşleri sırasında anlattıkları ayakları bağlı güvercinin öyküsü birbirine paralel ilerliyor. En sonunda anne, gazeteci, iki arkadaş ve güvercinin yolları Galatasaray Lisesi’nin duvarında bir şekilde kesişiyor. Kanadı kırık anne güvercine, kaybedilmiş oğul Mesut, iki arkadaştan Metin’e dönüşüyor. Belki de biz, anneyle oğul son bir kez olsun yakınlaşabilsinler diye, öyle hayal ediyoruz.

Soydan Kızgın, yağmurun içine içine yağdığı evin akan yerlerine kap kacak yetiştirmeye çalışırken, Bir Sürü Yağmur isimli öyküyle kitap sona eriyor. Öyküden geriye bir paragraf kalıyor aklımızda, “Dağlar çınlıyor, ama saray yavruları ses vermiyordu. Sular, tomurcuğa durmuş bahar kokulu ağaçlar, yapraklar çınlıyor; dikenli teller, sıvalı duvarlar, mermer basamaklar susuyordu. Koca bir gök dile gelmişti, ama onlarda bir ölü sessizliği…”

Soydan Kızgın, hayatla derdi olan, bir şeyler anlatmaya çalışan bir yazar. Son dönemde yazılan öykülerde toplumsal duyarlılığın bulunmadığı yönünde yaygın bir tespit var. Soydan Kızgın’ın öyküleri adeta buna bir karşı çıkış gibi, ajitasyona düşmeden, ‘kör kör parmağım gözüne’ demeden, edebiyattan da asla ödün vermeden, metaforlarla bezediği anlatımıyla, toplumsal acılarımıza tercüman olan bir öykü kitabı hazırlamış.

Kedisiz
Soydan Kızgın
Öykü
Postiga Yayınları
Mart 2011 – 125 Sayfa

Mehmet Fırat Pürselim
[email protected]

 

Ölümünün 20. yılında bir yeşil öncü: Petra Kelly (2)

Yazı dizisinin birinci bölümünü okumak için TIKLAYIN

Petra Kelly (1947-1992)

Almanya’da Yeşiller Partisi’nin ilk yıllarında en ön saflarda olan isim Petra Kelly idi. Partinin üç eşsözcüsünden biri olarak görev yaptığı ilk yıllar Yeşiller’in sadece yeni bir siyasi hareket olarak değil, alternatif hareketin siyasi partisi olarak da heyecan yarattığı yıllardı. Parti henüz federal parlamentoda değildi ve Kelly bazen binlerce kişinin bir araya geldiği toplantılarda konuşuyordu. Lukas Beckmann, henüz Avrupa Komisyonu’ndaki işini sürdürdüğü o yıllarda Petra Kelly’nin akşam 5’de işten çıkıp bir trene atlayarak Almanya’daki bir toplantı ya da konuşmaya katıldığını ve gece treniyle Brüksel’e dönerek 9’da mesaiye başladığını, bütün izinlerini de seçim çalışmalarında kullandığı için hiç izin yapmadan yıllarca bu tempoyla çalışmak zorunda kaldığını anlatıyor.

Petra Kelly Heinrich Böll ile birlikte

Bu arada Petra Kelly Gert Bastian’la ilk olarak 1980’de Münih’te yapılan bir panelde tanıştı. Bu eski Alman subayı, daha sonra federal parlamentodaki ilk yeşil milletvekillerinden biri olacaktı.

Soğuk savaş döneminin en önemli barış mücadelesi olan nükleer silahsızlanma konusu giderek önemli hale geliyordu. Doğu Almanya’nın en önemli muhalf isimlerinden Robert Havemann’ın (Türkiye’de Ayrıntı Yayınları’ndan çıkan Yarın kitabıyla tanınır) SSCB Genel Sekreteri Leonid Brejnev’e gönderdiği silahsızlanma mektubunda Petra Kelly’nin de imzası vardı. İlk büyük barış mitingleri yine 80’lerin başında yapılmaya başlandı. Nükleer santrallara karşı mücadele nükleer silahlara karşı mücadeleyle birleşmişti.

“Parti olmayan parti”

Petra Kelly Kasım 1982'de rotasyon gereği parti eşsözcülüğünden partililerin teşekkür alkışları arasında ayrılırken. Sağ tarafında Rudolf Bahro, solunda Lukas Beckmann

Barış hareketinin yayılmasıyla birlikte Yeşiller ciddi oy oranlarına ulaşmaya başladılar. 1982’de Hamburg’da Yeşil Alternatif Liste yüzde 7,7 oy oranına ulaştı. Hesse’de yüzde 8 aldılar. Sosyal Demokratların lideri Will Brandt soldaki yeni çoğunluğun SPD-Yeşiller olduğunu açıkladı. Petra Kelly tam bu sıralarda Spiegel dergisine verdiği bir mülakatta “parti olmayan parti” deyimini ilk kez telaffuz etmişti. Petra Kelly aynı yıl Alternatif Nobel diye bilinen Right Livelihood Award’ı aldı.

Nihayet Yeşiller Partisi 6 Mart 1983’de yapılan federal genel seçimlerde %5’lik barajı geçti (%5,6 ile) ve 28 millevekili ile meclise girdi. Petra Kelly, Marieluise Beck ve Otto Schilly ile birlikte Yeşiller’in ilk meclis grubunun üç eşbaşkanından biri seçildi. (O yıllarda Yeşiller’de parti eşsözcülüğü ile milletvekilliği birlikte yapılamadığı için Kelly eşsözcülükten ayrılmıştı.)

Barış mücadelesi mecliste

1983'de Bonn'da Başbakanlık konuru önünde Türk mülteci Cemal Altun'un tutuklanmasını protesto eylemi yaparken

Petra Kelly parlamentoda basınla yaptığı ilk görüşmede meclisteki bu yeni gücün harekete asla ihanet etmeyeceğini açıkladı. Petra Kelly’nin meclisteki ilk konuşması ise barış hareketi üzerineydi. Yeşiller’in parlamentoda hükümete yönelttiği ilk gensoru kimyasal ve biyolojik kitle imha silahlarının devletin elinde bulundurulmasıyla ilgiliydi. Ayrıca yeni orta menzilli füzelerin yerleştirilmesinin görüşüldüğü bir oturum sırasında Bundestag binasını kuşatarak barışçı bir eylem gerçekleştirdiler.

Yeşiller’in parlamenter bir parti olduktan sonra yaptığı en ses getiren iki eylem ise, Petra Kelly, Gert Bastian, Gabi Potthast, Roland Vogt ve Lukas Beckmann’ın Doğu Berlin’in Alexanderplatz meydanına giderek nükleer silahsızlanma talebiyle yaptıkları eylemle, Mulangen’deki Amerikan üssünde gerçekleştirdikleri üç günlük blokajdır. Bu eylemde de Petra Kelly’nin yanında Heinrich Böll, Oscar Lafontaine ve Erhard Eppler vardır. Bu örnekler Almanya’da Yeşiller’in siyasi mücadelesinde (en azından ilk yıllarda) sanıldığı gibi çevre sorunlarının değil, savaş karşıtı hareketin hakim olduğunu gösteriyor.

Parlamento içinde ve dışında

Yeşiller’in içinde ortaya çıkan fundis-realos (yani daha radikal kanatla, reel politikaya öncelik veren kanat) ayrımında asıl tartışma seçime girip girmemek veya mecliste yer alıp almamak değildi. Fundis kanattan olan Petra Kelly ilk milletvekillerinden biridir ve1982’de yazığı “Yeşiller neden parlamentoda aktif olmalıdır?” başlıklı yazısında  özetle şunları söyler:

“Sistem iflas etti. Hem parlamentoda, hem de dışında yeni bir güce ihtiyacımız var. Artık daha az kötü olana değil, görüşlerine inandığımız partiye oy vermeliyiz. Sistem partilerinin nükleer ve yatırım politikalarına sadece meclis dışında değil, mecliste de yanıt vermeliyiz. Ama meclis dışı muhalefetten de ödün veremeyiz. Bugün parti sistemi hala siyasi gündeme neyin gireceğine karar veriyor. Bu nedenle ekoloji ve barış hareketindeki pek çok kişinin kendini Yeşiller yoluyla parti politikasının ön saflarına sürmesi zorunluluktur.

Aynı zamanda bu hareketler ancak otonom gruplar halinde kalırlar ve yerel eylem grupları parlamento içinde ve dışında çoğalmaya devam ederse etkili olabiliriz. Biz gerçekten temsile izin veren, yüzde 5 barajının olmadığı bir sistem istiyoruz. Bugün yeni tür bir partiye, parti olmayan partiye, toplumda zayıf konumda olan kişilerin, yaşlıların, engellilerin, kadınların, gençlerin, işsizlerin, yabancı işçilerin ve ailelerinin sesi olacak bir partiye ihtiyacımız var.

Geleneksel partiler yeşil idealleri sömürmek istiyorlar. Oysa bu iktidar düşkünü siyasetçiler barış ve ekoloji politikalarımızın özünü anlamıyorlar. Yeşil düşüncelerimizin başka bir siyasi parti içinde geliştirilmesi en son istediğimiz şeydir. Çevre, barış, demokrasi, cinsel eşitlik ve ekonomi temel konularımızdır ve bu konularda taviz veremeyiz.

Biz şiddet istemiyoruz, kendi politik muhaliflerimize karşı bile. Çatışmaları paranın veya devletin gücünü birilerinin mutlaka kaybedeceği biçimde kullanarak çözmek gibi bir isteğimiz de yok. Parti olmayan parti tam tersine yeni politik kültüre şiddetsiz eylemi sokmalıdır. Şiddetsiz eyem özellikle de toplumun en çatışmalı konularında, silahlanma ve enerji konularında test edilmelidir. Biz askeri ve yapısal şiddetin karşısında duran devasa bir gücüz. Yeşiller şiddetsiz değişim hareketini mecliste de kullanmak zorundadır.”

(Devam edecek)

Ümit Şahin – Yeşil Gazete

Başlıca Kaynaklar:

Petra Kelly – A Remembrance (Heinrich Böll Foundation, 2007)
Sara Parkin – The Life and Death of Petra Kelly (Pandora, 1994)

İstatistikler ve sosyal yaşamımız – Vedat Çakmak

Hans Rosling, İsveçli bir tıp doktoru. Dünya sağlığı konusunda bir uzman ve üniversiteden mezun olduktan sonraki yirmi yılını Afrika’da geçirmiş ve açlıktan kaynaklanan bir hastalığın tedavi yöntemini bulmuş. Sonra İsveç’e dönüp,  prestijli Karolinska Institut’ta ders vermeye başlamış.

Oğlu Google’da çalışan biri ve birlikte bir yazılım geliştirmişler. Yazılım internette ve ücretsiz: www.gapminder.org.

“Gapminder” ile istatistiksel veriler dans ediyor. Birleşmiş milletler istatistiklerine göre dünyaya bir bakalım. Verilen grafik, 1900 yılına ait ve “x” aksı, kişi başına yıllık geliri “dolar” (yıllara göre ayarlanmış değerlerle) olarak (300-100,000 arası) veriyor. “Y” aksı ise, 1900 yılında doğan bir bebeğin ortalama yaş beklentisini (10-80). Ülkeler, dairesel bir köpük olarak gösteriliyor ve çapları, nüfusa bağlı. Renkleri ise, bu ülkenin dünyada hangi coğrafi bölgede olduğunu gösteriyor.

Grafiği biraz daha dikkatle incelersek, 1900 yılında doğan bebeklerin ortalama yaşam süresi beklentisinin otuz beş civarında olduğunu görüyoruz. Osmanlı ülkesi, tam bu ortalamada. En zengin olan ABD’de yıllık ortalama gelir beklentisinin 7500 dolar civarında olduğunu görüyoruz, yani bugünkü Türkiye’den daha fakir. Onlar da sadece kırk sekiz yıl yaşayabiliyor.

Grafiğin sol alt tarafında “Play” adlı düğmeye basarsanız, yıllar birer birer artmaya başlar ve dünyanın bir küsur yüzyılda nereden nereye gittiğini animasyonla izleyebilirsiniz.

Şimdi, 1950 yılını vereceğim, benim doğduğum yıl:

Artık en zengin ülkeler, Kuveyt, Brunei ve Katar. ABD dördüncü durumda. En fazla yaşayanlar, Avrupa ve Kuzey Amerika’dakiler. Benim bir bebek olarak bekleyeceğim ortalama yaşam süresi 47 yıl.

Gelelim 2010 yılına:

Dünyanın ortalama yaş beklentisi, yetmiş beş civarında ve Türkiye, gene ortalamada. Yani bugün doğan bir bebeğin yaşam beklentisi 74 ve yıllık geliri on bin dolar civarında. Grafiği veriyorum:

Gapminder’de akslardaki verileri değiştirebiliyorsunuz.

Ben, kişi başına karbon dioksit üretiminin, ülkelerin ekonomik yapılarına göre nasıl değiştiğini merak ettim ve şu grafiği elde ettim:

Türkiye, Çin, Hindistan ve Mısır gibi ülkeler, yılda kişi başına bir ton karbon dioksit üretirken, bu değer, Katar için altmış, Bahamalar, Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn için kırk civarında, ABD’de yirmi bir, Norveç’te sekiz virgül altı, Kanada’da on yedi.

Dünyada iklim konferanslarında doğru dürüst bir anlaşmamaya gidilememesinin arkasında bu sayılar yatıyor. Dünyamızı sanayi devriminden bu yana iki yüz yıldır kirleten eski sanayi ülkeleri, gelişmekte olan ekonomilere “dur, büyüme” deme cesaretini gösteriyorlar. Hindistan ise, şöyle bir cevabı savunuyor: “Tamam, sizler, dünyamızı kirletirken bunun farkında değildiniz. Ama bize ‘dur’ deme hakkına sahip değilsiniz”.

Hindistan’ın söylediklerine sempati duysam da, özellikle Çin ve Hindistan’ın karbon dioksit üretiminin üç tona varacağı günleri düşünmek bile istemiyorum.

Grönland’daki kara buzullarının hızla çözülmesi, suların yükselmesi için ciddi bir neden. Burada teknik bir bilgiyi paylaşmak isterim. Deniz buzullarının erimesi, deniz seviyesinin azalmasına neden olur, zira buz, sudan daha fazla hacim kaplar. Kara buzulları ise, eridiklerinde doğrudan su kütlesine katkıda bulunur. Grönland’da olanlar, Antarktika’ya da yansırsa, dünyada birçok toprak, sular altında kalacaktır.

Maldiv adaları, ABD’de Florida yarımadası, Bengaldeş, Hollanda, Almanya, Polonya ve Rusya’nın pek çok bölümü sular altında kalabilir. Bu, tabii ki, bizim de Çukurova, Bafra ve Çarşamba ovalarına el sallamamıza neden olur.  Ege sahillerimiz yapı değiştirir ve Efes, tarihte olduğu gibi, yeniden bir liman kenti oluverir.

Vedat Çakmak