Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, 28’inci Dönem Milletvekili Genel Seçimi ve Cumhurbaşkanı Seçiminden bu yana ilk kez partisinin Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeki grup toplantısında konuştu.
Seçimleri kaybetmesinin ardından gelen eleştirileri saygıyla karşıladığını söyleyen Kılıçdaroğlu, kendisine oy verenlere teşekkür etti.
“Ben CHP’nin bir üyesi olması şerefini ömrüm boyunca taşıyacağım, bu şeref benden aileme kalacak olan en kıymetli mirastır” ifadelerini kullanan CHP lideri, “Ben bir genel başkan olarak partimin sadece yakın geleceğini değil uzun hedefli yapısını da düşünüyorum. Gemiyi limana sağlam götürmek yine kaptanın görevidir. Gemiyi limana sağlam götüreceğimi herkes bilsin” dedi.
Partisindeki ‘değişim‘ çağrılarına değinen Kılıçdaroğlu, Kurultay sürecine işaret etti. Kılıçdaroğlu, “Değişimin önünü açacağım. Hiçbir zaman değişimin önünü tıkayan bir kişi değilim, değişimin önünü tamamen açacağım” ifadelerini kullandı.
‘Değişimin parçası olmayan isteyenler bireysel beklentiden arınmalı’
Yeni dönemdeki değişimin ve yeniliğin parçası olmak isteyenlere seslenen Kemal Kılıçdaroğlu, “Değişimin parçası olmak isteyen bireysel beklentiden arınmalı” vurgusu yaparak “Söz konusu vatansa gerisi teferruattır. Gençlere seslenmek istiyorum gelin üye olun köklü mücadelemize destek olun. Kapımız her aydınlığa açıktır” ifadelerini kullandı.
‘Atalay parlementodaki yerini almalı’
Kılıçdaroğlu, Türkiye İşçi Partisi (TİP) Hatay Milletvekili Can Atalay‘ın seçilmesine rağmen cezaevinde tutuklu bulunmasına tepki göstererek, “Mazbatayı aldığı tarihten itibaren bu arkadaşımız tutuklu. Biz CHP olarak nerede haksızlık hukuksuzluk varsa o haksızlığın giderilmesi için mücadele ederiz. Önemli olan bir milletvekilinin Anayasa’ya aykırı olarak hapishanede tutulmasıdır” dedi.
CHP lideri Kılıçdaroğlu, Atalay’ın mazbatasını almasına rağmen halen tutuklu olmasını haksızlık ve hukuksuzluk olarak nitelendirerek “TBMM’nin onurunu haysiyetini koruyacak olan bir numaralı isim Meclis Başkanı, suskun davranamaz. Milletvekilinin derhal hapisten çıkıp gelip yemin etmesi gerekiyor. Keşke bu konuşmayı hiç yapmasaydık. Daha acı olanı ise Adalet Bakanı’nın tutukluyla hükümlüyü ayıramayan bir pozisyonda olmasıdır” diye konuştu.
ABD’de türünün ilk örneği konumundaki bir iklim davası kapsamında eyalet hükümetini mahkemeye veren Montana’da yaşayan bir grup genç bugün mahkemeye çıkıyor.
euronews‘ün aktardığına göre, yaşları 5 ile 22 arasında değişen 16 iklim aktivisti, devlet görevlilerinin sağlıklı bir çevreye yönelik anayasal haklarını ihlal ettiğini gerekçesiyle dava açtı.
Mahkeme salonuna ulaşamayan düzinelerce benzer davanın ardından Mart 2020’de açılan dava, ABD tarihindeki ilk anayasal iklim davası olma özelliğini taşıyor.
Genç davacılar, 12-23 Haziran tarihleri arasında Helena kentinde görülen davada yargıcı, devletin fosil yakıta dayalı kalkınmaya olan bağlılığının kendilerinin ve gelecek nesillerin sağlık ve geçim kaynaklarını tehlikeye attığına ikna etmeye çalışıyor.
Aktivistlerin lehinde bir karar, dünyada hükümetlerin vatandaşları iklim değişikliğinden koruma görevi olduğunu ilan eden sadece birkaç karardan biri olarak tarihe geçebilir.
Uzmanlar, gençlerin davayı kazanmasının fosil yakıt dostu devlet politikasında hızlı değişikliklere yol açma ihtimalinin düşük olduğunu söylese de, dava ABD’de önemli bir emsal oluşturabilir.
Montana’da dava mahkeme salonuna ulaşmayı nasıl başardı?
Montana’da davanın bu noktaya kadar ulaşmış olmasının nedenlerinden biri, eyalet hükümetinin “temiz ve sağlıklı bir çevreyi sürdürmesi ve iyileştirmesi” yönündeki Anayasal gerekliliği.
Pennsylvania, Massachusetts ve New York gibi yalnızca birkaç eyaletin anayasalarında benzer çevresel koruma maddeleri yer alıyor.
Davacılar, Montana eyalet yetkililerini, petrol,gaz ve kömür ile kalkınma peşinde koşarken gezegeni ısıtan emisyonları engellememeleri yönüyle eleştiriyor.
Davacılar, çıkan duman nedeniyle soludukları havayı kötüleştiren artan orman yangınlarına; tarım, balık, yabanhayatı ve dinlence aktivitelerini mümkün kılan nehirleri kurutan kuraklığa; azalan kar yağışına ve kısalan kış mevsimlerine değiniyor.
Eyaleti savunan uzmanların, iklim aşırılıklarının yüzyıllardır var olduğu ve Montana’nın küresel sera gazı emisyonlarına yalnızca “ufak” katkılar yaptığı gerekçesiyle karşı çıkması bekleniyor.
Ulusal Okyanus Atmosfer İdaresi‘nin (NOAA) bu ayın başlarında yaptığı açıklamaya göre, bu bahar havadaki karbondioksit seviyeleri 4 milyon yıldan fazla bir süredir görülen en yüksek seviyelere ulaştı.
Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) da sera gazı emisyonlarının geçen yıl rekor seviyeye ulaştığını bildirdi.
Davanın açılmasından bu yana geçen üç yılda dava kapsamı, eyalet kuruluşlarının kaynak geliştirme karşısında çevre sağlığını dengelemesini gerektiren Montana’nın Çevresel Politika Yasası’nın yetkililerin iklim üzerindeki etkileri açısından sera gazı emisyonlarını dikkata almalarını gerektirmediği için anayasaya aykırı olup olmadığını sorgulama noktasına dek daraltıldı.
Yargıç Kathy Seeley, eyaletin çevre yasasındaki iklim değişikliğine dair istisnasının Anayasa‘ya aykırı olduğuna hükmedebileceğini, ancak yasama organına ihlali durdurmak için ne yapması gerektiğini söyleyemeyeceğini belirtti.
Türkiye Ormancılar Derneği Başkanı Hüsrev Özkara, her yıl 40 bin hektarlık alanın orman niteliğini kaybettiğini söyledi. Bu kaybı ‘felaket’ olarak nitelendiren Özkaya, “2000’li yılların başında 10 [milyon] metreküp olan üretim (ağaç kesimi) bugün 37 milyon metreküpe çıkmıştır” dedi.
İktidarın 21 yıldır orman yangınlarıyla mücadele konusunda klasik düzenin dışına çıkamadığını “iklim krizinin orman yangınları üzerindeki etkisini” anlayamadığını belirten Hüsnü Özkaya, eski çalışma düzeniyle sorunun çözülemeyeceğine dikkat çekti:
“Eski alışkanlıklarıyla sürdürdüğü çalışma düzeni. İster istemez çok ciddi sonuçlar doğuruyor. Bunun en somut örneği 2021 yılında Antalya ve Muğla’da yaşanan ya yaklaşık 140 bin hektar orman alanının yanması sonucunu doğurdu. Antalya’da yangın çıkınca telaşla Muğla’daki ekibi yardım amacıyla Antalya’ya yönlendirdiler hemen akabinde Muğla’da yangın çıktı. Bu bile olayı değerlendirme senaryolarının nasıl hazırlıksız olduğunu görüyoruz”.
‘Yangın anına değil, öncesine odaklanılmalı’
Türkiye’de hep yangın anına odaklanıldığını ancak bunun büyük bir yanlış olduğunu belirten Ormancılar Derneği Başkanı şunları söyledi:
“Yangın öncesi çok önemli. Eğer yangın öncesinde orman yollarını hazırlayabilmişsek, yangın emniyet şeritlerini elden geçirebilmişsek, yol kenarlarındaki ara ve alt tabakalarının bir an önce ortamdan çıkarılmasını yangın olmayan dönemlerde başarabilmiş olsaydık, doğal olarak yangın çıksa da baş edilemez hale gelmezdi. Bunların hiçbiri yapılmadı.
Diğer yandan orman yangın işçilerini Maliye Bakanı’ndan alınacak olan kadro düzeniyle çözemezsiniz. Mevsimlik olarak bunları çalıştırmaya çalışıyorsunuz. 2021 yılının temmuz ayında orman yangın işçisi kadroları alınmaya başlıyor. Birkaç ay çalıştırılacaklar dolayısıyla yangın sezonu sona ermiş olacak. Bu kadar hatanın üst üste gelmesi… Aynı zamanda yangınla mücadelede hava araçlarıyla kara gücünün senkronize olması gerektiğini her zaman söylüyoruz.
‘Orman köylüleri devreye sokulmalı’
“Hava araçlarının farklı farklı görevleri yangına ilk müdahalede çok önemli. Yangının önünü kesmesi açısından özellikle helikopterler çok önemli. Ama asıl yangını söndürecek olan kara gücüdür. Eğer biz kara gücünün yangına hazır hale getiremezsek, eğitemezsek başarılı olma şansımız yok. Bu somut durum ortada dururken Buca Eğitim Merkezi’nin kapatıldığını görüyoruz. (Mayıs 2019’da resmi olarak 9 Eylül Üniversitesi’ne devredildi.) Aynı zamanda eğitimin sadece kurumlarla sınırlı kalmaması lazım. Mutlaka konunun tarafları var. Bu yangına hassas bölgeler turizmin ağırlıklı olduğu bölgeler. Turizm alanındaki bu işin sahipleri elini taşın altına koymalı. Orman bitişiğinde yaşayan köylüler devreye sokulmalı.”
Yangınlardan daha fazla alan izinle yok kediliyor
Orman yangınları meselesinin Orman Genel Müdürlüğü’nü aşan bir durum olduğunu belirten Özkara, yerel yönetimlerle, dernekler ve kamunun farklı kurumlarıyla koordine halinde olması gerektiğini söyledi.
Özkara, izin irtifaka bağlı olarak orman niteliğini kaybeden alanlara da dikkat çekti: “Orman yangınlarının ortalama 9-10 bin hektarlık alanı etkilediğini biliyoruz. Ama asıl felaket her yıl 40 bin hektarlık saha izin irtifaka bağlı olarak orman niteliği kaybediyor. Bu sahalar hızla artmaktadır. O nedenle en az orman yangınları kadar etkili ve zarar verecek niteliğe kadar gelmiştir. Öncelikleri belirleyerek bunları yapmak lazım. Mutlaka toplumun ihtiyaçları var onlara dikkat etmek lazım.
2000’li yılların başında 10 [milyon] metreküp olan üretim (ağaç kesimi) bugün 37 milyon metreküpe çıkmıştır. 2022 yılında bu da orman ekosistem açısından büyük bir yıkımdır. Ormanların içi boşaltılmakta, parçalanmaktadır. 10 hektardan küçük alanlar 100 ve bin hektarlık sahalardan koparılarak sayı adeti 55 bin ve 120 bin adetlere çıkmıştır. Bu söylediğim son 12 yılda çıkan rakamlar.”
Et Kombinası Müdürlüğü‘nde görevli iki personel, kesimi yapılacak dananın kafasına cisimle vurarak işkence yaptıkları için gözaltına alındı.
Adana Cumhuriyet Başsavcılığı’ndan yapılan açıklamada, olayın Adana’nın Yüreğir ilçesi Yenidoğan Mahallesi‘ndeki Et ve Süt Kurumu Adana Et Kombinası’nda 25 Mayıs’ta gerçekleştiği belirtildi.
Sosyal medyaya yansıyan ve kuruma ait olan kamera kayıtlarından hayvana işkence yapanların, kesimhanede işçi olarak görev yapan kurum personeli M.A.T. ve İ.G. olduğu tespit edildi.
İşten el çektirildiler
Et ve Süt Kurumu da dün (12 Haziran) hayvana işkence yapan sorumluların “işten el çektirildiğini” kamuoyuna duyurduğu açıklamada şöyle demişti:
“Adana Et Kombinası Müdürlüğümüzdeki, hayvan hakları ve hayvan refahına aykırı sosyal medyaya yansıyan görüntüler ile ilgili müfettiş görevlendirilmiş olup sorumlular işten el çektirilmiştir. Konu tarafımızca titizlikle takip edilmektedir. Kamuoyuna saygı ile duyurulur.”
Hak savunucuları suç duyurusunda bulunacak
Kimsesiz Hayvanları ve Doğayı Koruma Derneği (KİHAYKO) Başkanı Metin Yıldırım da kombinadaki eziyet görüntülerine tepki göstererek kendilerinin de suç duyurusunda bulunacağını söyledi: “Hayvan kesilmeden önce eziyet edilmemeli, canı yakılmamalı. Ancak burada hayvana göz göre göre zulüm yapılıyor. Bunun bizler tarafından kabul edilmesi mümkün değil. Türkiye genelindeki tüm hayvanseverler şu an bu vicdansızlığa tepki gösteriyor. Biz de yarın sabah suç duyurusunda bulunacağız.”
Hapis cezası var
2004 yılında Hayvanları Koruma Kanunu başlığıyla çıkan 5199 sayılı Kanun’un 14.maddesi ve 28/A maddesi uyarınca; hayvanlara kasıtlı olarak kötü davranmak, acımasız ve zalimce işlem yapmak, dövmek, aç ve susuz bırakmak, aşırı soğuğa ve sıcağa maruz bırakmak, bakımlarını ihmal etmek, fiziksel ve psikolojik acı çektirmek yasaklanmıştır.
14 üncü maddenin birinci fıkrasının (m) bendinde düzenlenen yasağa aykırı davranmak suretiyle bir ev hayvanına veya evcil hayvana işkence eden veya acımasız ve zalimce muamelede bulunan kişi altı aydan üç yıla kadar hapis cezası ile, BİR EV HAYVANINI VEYA EVCİL HAYVANI KASTEN ÖLDÜREN KİŞİ ALTI AYDAN DÖRT YILA KADAR HAPİS CEZASI İLE CEZALANDIRILIR.
Maddede düzenlenen suçların veteriner hekim, veteriner sağlık teknisyeni, hayvan koruma gönüllüsü, hayvan koruma derneği üyeleri, hayvan koruma vakfı üyeleri veya hayvanlara bakmak yahut onları korumakla görevlendirilen kişiler tarafından işlenmesi durumunda verilecek ceza yarı oranında artırılır.
Kanunla ayrıca
Hayvanları, gücünü aştığı açıkça görülen fiillere zorlamak.
Hayvanların kesin olarak öldüğü anlaşılmadan, vücutlarına müdahalelerde bulunmak.
Hayvanlarla cinsel ilişkide bulunmak, işkence yapmak.
Sağlık nedenleri ile gerekli olmadıkça bir hayvana zor kullanarak yem yedirmek, acı, ıstırap ya da zarar veren yiyecekler ile alkollü içki, sigara, uyuşturucu ve bunun gibi bağımlılık yapan yiyecek veya içecekler vermek
Hafta sonu on binlerce balık, Teksas Körfezi kıyısına vurdu. Kıyı şeridini kaplayan on binlerce ölü balık nedeniyle yerel yetkililer ziyaretçileri çürüyen balıklardan uzak durmaları konusunda uyardı.
Quintana Beach County Park yetkilileri, Meksika Körfezi‘nden gelen dalgaların cuma günü Houston‘ın 64 kilometre güneyindeki Brazoria bölgesinde “binlerce” ölü balık getirdiğini söyledi.
Texas Parklar ve Yaban Hayatı Departmanı yetkilileri, sudaki düşük çözünmüş oksijen seviyelerinin balıkların nefes almasını zorlaştırdığını ve “balık ölümü” olarak bilinen fenomenin, yaz aylarında sıcaklıkların artmasıyla yaygın hale geldiğini belirtti.
Araştırmacılar iklim değişikliğine işaret ediyor
Associated Press‘in aktardığına göre, henüz durumun iklim değişikliğiyle bağlantısına dikkat çekilmemiş olsa da, araştırmacılar ABD ve Avrupa‘daki göllerdeki sıcaklık artışları ve oksijen seviyelerideki düşüşle bu tür ölümlerin daha yaygın hale gelebileceğini aktardı.
Çözünmüş oksijen seviyeleri, bitkilerin güneş ışığını, suyu ve karbondioksiti oksijene dönüştürdüğü süreç olan fotosentez ile artıyor. Daha az güneş ışığı olduğunda, fotosentez yavaşlıyor ve geceleri duruyor. Ancak sudaki bitki ve hayvanlar geceleri aynı oranda oksijen tüketmeye devam ederek sudaki oksijen konsantrasyonunu düşürüyor.
Texas Parklar ve Yaban Hayatı Departmanı, balıkçıların genellikle yem olarak kullandıkları körfez ringa balıklarının ölümlerden en çok etkilenen tür olduğunu kaydetti.
İlçe yetkilileri, pazar akşamı itibarıyla makinelerin çıkaramadığı bazı balıklar haricinde Quintana Sahili’nin ölü balıklardan büyük ölçüde temizlendiğini ifade etti.
İngiltere‘deki Reading Üniversitesi‘nden araştırmacılar, pilotların kaçınmasının daha zor olduğu açık hava türbülansları üzerine bir çalışma yürüttü.
Araştırmada 1979-2020 yılları arasında yoğun trafiğin yaşandığı KuzeyAtlantik rotasındaki şiddetli türbülansların yüzde 55 arttığı görüldü.
Bilim insanlarına göre bu artışın nedeni yüksek irtifada, karbon salımı kaynaklı sıcak havanın rüzgar hızında neden olduğu değişimler.
Araştırmanın yürütücülerinden atmosfer bilimci Prof. Dr. Paul Williams, “Araştırmamız, iklim değişikliğinin gelecekte açık hava türbülanslarını artıracağını gösteriyor. Artık artmaya başladığını gösteren kanıtlara sahibiz” diyerek bu nedenle gelecekte türbülans tahminlerine daha çok yatırım yapılması gerektiğini ekledi.
Türbülans artışlarından şu ana kadar en çok ABD ve Kuzey Atlantik’teki uçuş rotalarının etkilendiği görülüyor. Avrupa, OrtaDoğu ve GüneyAtlantik‘teki rotalarda da kayda değer artışlar gözlemlendi.
BBC Türkçe‘nin aktardığına göre, Prof. Dr. Williams türbülans sayılarındaki artışların, jet akımı denilen rüzgarların hızındaki değişimlerden kaynaklandığını belirtiyor.
Jet akımı yeryüzünün 8-11 km üzerinden, batıdan doğuya doğru esen genellikle birkaç bin mil uzunluğunda ve genişliğinde olan, nispeten ince ve hızlı hareket eden bir hava akımı. Bu hava akımı büyük oranda ekvator bölgesi ile kutuplardaki sıcaklık farkından kaynaklanıyor.
Türbülans nedir, neden olur?
Bazı yolcuların uçmaktan çekinmesinin en büyük nedenlerinden biri türbülanslar.
Bir uçağın uçmasına yardımcı olan hava akımındaki düzensizlikler uçaklarda sallanmalara neden olur ve bu sallantılara türbülans deniyor.
Hava cepleri olarak da bilinen türbülans, geçici olarak ani irtifa kaybına neden olabiliyor.
ABD Federal Havacılık İdaresi (FAA), açık hava türbülansını “bulutsuz bölgelerde meydana gelen ve uçakların şiddetli bir şekilde çarpmasına neden olan ani şiddetli türbülans” olarak tanımlıyor.
Türbülanslar saptanabilir mi?
Uydular türbülansları tespit edemiyor ancak jet akımının şeklini ve yapısını görüp analiz etmeye imkan tanıyor.
Radarlar da fırtına kaynaklı türbülansları fark edebiliyor ancak açık hava türbülansları neredeyse görünmez ve bunların tespiti çok güç.
Beklenmedik anda geldiği için, açık hava türbülansları sırasında yolcuların kemerlerinin bağlı olmaması ihtimali daha yüksek, bu da yaralanma riskini artırıyor.
Prof. Dr. Williams “Kimse türbülanstan korktuğu için uçmaktan kaçınmamalı ancak otururken kemerinizi bağlı tutmanızda fayda var” diyor.
Türbülanslar havayolu şirketlerine maddi sonuçlar da doğuruyor. Sadece ABD’de havacılık sektörü türbülansın uçaklarda neden olduğu yıpranma ve aşınmalara yılda ortalama 150 ila 500 milyon dolar harcıyor.
Ayrıca türbülanstan kaçmak için uçaklar zaman zaman daha çok yakıt harcayabiliyor.
Reading Üniversitesi’nin araştırması akademik Geophysical Research Letters dergisinde yayımlandı.
Uçaklar ne kadar emisyon yapıyor?
Araştırma iklim değişikliğinin uçuşlar üzerindeki etkisini gösteriyor ancak fosil yakıt kullanan havacılık sektörü de küresel ısınmayı hızlandıran faktörlerden biri.
Uçuşlardan kaynaklanan sera gazı emisyonlarının büyük bir bölümünü fosil yakıtların kullanılmasından ortaya çıkan karbondioksit (CO2) oluşturuyor.
2020 yılında yayımlanan bir araştırmaya göre, küresel karbon emisyonunun yaklaşık yüzde 2,4’ü uçakların saldığı CO2’den kaynaklanıyor.
Uçakların saldığı diğer gazlar ve gökyüzünde arkalarında bıraktıkları su buharı izleri de hesaplandığında, bu oranın yüzde 5’lere kadar çıktığı tahmin ediliyor.
Uçuşlar, kilometre başına yapılan karbon salımında, diğer ulaşım yöntemlerine göre en kötü seçenek. Ancak uçakların büyüklüğü, dolululuk oranları ve verimliliğine göre de uçuşların karbon salımları arasında belirgin farklar bulunuyor.
Özel jetler genellikler yolcu başına ticari uçuşlardan çok daha fazla karbon salımına sebep oluyor.
Rizeİkizdere Vadisi’nde Cengiz İnşaat’ın yapmak istediği taş ocağına karşı verilen mücadele devam ederken AKP’ye yakınlığıyla bilinen bir başka şirket, Reis Holding, RS Enerji Elektrik Üretim Sanayi tarafından hidroelektrik santral (HES) projesi için çalışmalar başlatıldı.
‘İkizdere-Dereköy HES’ isimli projeye ilişkin konuşan İkizdere Dernekler Federasyonu 2. Başkanı İsmet Ekşioğlu, enerji ihtiyacı adı altında dünyaca örneği olmayan ve turizm bölgesi ilan edilen vadinin yok edileceğini, gidecek başka vatanlarının olmadığını ifade ederek HES projesine karşı dayanışma çağrısında bulundu.
Kabahor Deresi’nde yapılması planlanan proje için Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) süreci de başlatıldı. Bu sürece dahil olan ‘Halkın Katılımı Toplantı’sı (HKT) ise 22 Haziran’da saat 10.00’da Öğretmenevi toplantı salonunda gerçekleştirilecek.
‘Koruma altında olmasına rağmen nasıl HES ve taş ocağına izin veriliyor?’
Vadilerinin aç gözlü holdinglerin HES ve taş ocağı çalışmalarıyla açıkça işgal altında olduğunu aktaran İsmet Ekşioğlu “Bu vadilerimiz 2010’dan itibaren Trabzon Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’nun aldığı karar sonucu doğal sit alanı ilan edilmiştir. İlgili bakanlık ise aradan tam 10 yıl geçtikten sonra bu durumu tescil etmiştir. Bakanlığın kararına göre ise sit alanı ilan edilen bu bölgelerde henüz başlamış proje yok” dedi ve ekledi:
“Kurulun kararı sonrasında 2863 sayılı Yasa gereği söz konusu bu alanlarda sözde taş ocağı, madencilik çalışması dahi yapılamayacak, HES inşaatlarına izin verilmeyecek. Böylece önemli turizm bölgesi olan İkizdere, Anzer, Cimil ve Ovit yöresinde yapılması planlanan 26 HES projesinin yapımı imkansızlaştırılacaktı, ancak bu böyle olmadı. İkizdere Vadisi koruma altına alınmış bir vadi olmasına rağmen nasıl oluyor da bu vadide yeniden taş ocağı ve HES projeleri yapımına izin veriliyor? Bir yandan yasal kararlar alıyorsunuz, diğer yandan bu kararları yok sayıyorsunuz. Bugün Cengiz İnşaat’ın katlettiği Eskincedere Vadisi dünyaca koruma altına alınan 200 vadiden bir ve de 50. sırada yer almaktadır ve bu cenneti yok ettiniz.”
‘Nedir bu reislerden çektiğimiz?’
Cennet vadilerinin zaten yok olduğunu, bütün bunlar yetmezmiş gibi şimdi başlarına Reis Holding’in yapacağı HES belası geldiğini aktaran Ekşioğlu, “Yahu bu vadide zaten su kalmadı ki nereye nasıl HES yapıyorsun? Bu ülkeyi tek başına yöneten reisten yıllardır çekiyoruz şimdi de Reis Holding’den çekeceğiz, nedir bu reislerden çektiğimiz? Açıkçası bize diyorlar ki; ‘biz buraları katledeceğiz bu vadiyi terk edin burada yaşamanız artık mümkün değil gidin’” diyerek tepki gösterdi.
Ekoloji Birliği, Muğla’nın Milas ilçesinde yer alan Akbelen Ormanı’nı yaklaşık iki yıldır genişletilmek istenen kömür madenine karşı savunan İkizköylüler ve doğa savunucularına destek olmak amacıyla, yıllık meclis toplantısı için nöbetin 497’nci gününde Akbelen Ormanı’nda bir araya geldi.
Cumartesi günü (10 Haziran) Türkiye’nin çeşitli kentlerinden ormandaki nöbet alanına gelen Ekoloji Birliği bileşenleri ve aktivistler, burada çadır kurarak İkizköylüler’in direnişine destek oldu.
Fotoğraf: Dilan Ela Pamuk
Aynı gün düzenlenen bir oturumda Çevre Mühendisi ve Çevre ve İklim Politikaları Kıdemli Danışmanı Deniz Gümüşel, Kardok Derneği Başkanı Nejla Işık, Ekoloji Birliği Eş Sözcüleri Halime Şaman ve Güner Yanlıç, nöbet alanında çoklu krizden çıkışa yönelik ekoloji mücadelesi konulu bir oturum düzenledi.
Akbelen Ormanı nöbetinde büyük emeği olan kadınlardan Melahat Çulha, Aytaç Yakar, İlkay Demir, Ayşe Çoban, İlkiz Pınar ve EdibeDemir de oturumda yer alarak kömür madeni nedeniyle İkizköy halkının karşı karşıya olduğu sorunları dile getirdi.
Fotoğraf: Dilan Ela Pamuk
Doğa İçin Sanat Derneği de ekoloji mücadelesi ve doğa savunusunda sanatın önemini vurgulamak adına orman nöbetine katıldı. Sanatçılar ve çocuklar, nöbet alanında açılan bir standda yapılan çalışmalarla Akbelen Ormanı’na desteğini sanat aracılığıyla sundu.
Fotoğraf: Dilan Ela Pamuk
Yatağan’daki kömür madenine ziyaret
Oturumun konuşmacıları ve katılımcıları ardından Muğla’nın Yatağan ilçesinde bulunan kömür madenini ziyaret ederek, kömür madenciliğinin yol açtığı doğa tahribatını yerinde inceledi.
Fotoğraf: Dilan Ela Pamuk
Kömür madeninin yanıbaşında zeytinliği olan ve dokuz yıldır zeytinliğini kömür madeninin ve Yatağan Termik Santrali‘nin yol açtığı çevresel tahribattan korumak için mücadele veren Turgut Mahallesi sakinlerinden Tayyibe Demirel, maden ve santral nedeniyle yok olan geçim kaynakları nedeniyle köylülerin yerlerinden edildiğini vurguladı.
Fotoğraf: Dilan Ela Pamuk
Demirel, “Nefes alamıyoruz buranın tozundan” diyerek hava kirliliği nedeniyle kanser ve KOAH vakalarında görülen artışın yöre halkında ciddi endişelere yol açması nedeniyle çok sayıda insanın göç ettiğini aktardı.
Fotoğraf: Dilan Ela Pamuk
Burada bir basın açıklaması gerçekleştiren ekoloji aktivistleri, kömürün iklim krizi, çevre, su kaynakları, tarımsal üretim, geçim kaynakları ve sağlık üzerindeki etkilerine değinerek “2030’da Kömürsüz Türkiye” kampanyasını vurguladı; kömürden aşamalı ve adil çıkış talep etti.
Fotoğraf: Dilan Ela Pamuk
Pazar günü (11 Haziran) ise Ekoloji Birliği’nin yıllık meclis toplantısına katılacak olan çeşitli bileşenlerin temsilcileri, nöbet alanından yola çıkarak pankartlarla toplantının yapılacağı yere doğru bir yürüyüş gerçekleştirdi.
Fotoğraf: Dilan Ela Pamuk
Yürüyüş sırasında atılan sloganlarla Türkiye’de ekolojik yıkıma uğrayan bölgeler için adalet çağrısı yapıldı; iklim, çevre ve sağlıklı bir yaşam için kömürden aşamalı çıkış talep edildi.
Birliğe üç yeni bileşen katıldı
Toplantı, İkizköy sakinleri tarafından yaşam alanlarını korumak için kurulan Kardok Derneği Başkanı Nejla Işık’ın konutunun bahçesinde düzenlendi.
Meclis Toplantısının eş sözcü Halime Şaman tarafından başlatılmasından sonra, toplantıyı yürütmek üzere Divan Kurulu oluşturuldu. Divan’a, kolaylaştırıcı olarak Süheyla Doğan, yazman olarak da Süleyman Eryılmaz ve İpek Sarıca seçildi.
Yürütme kurulunun hazırladığı gündem, Süheyla Doğan tarafından Meclis’e sunulup görüş ve önerilerin alınmasından sonra Eş Sözcü Güner Yanlıç bir açılış konuşması yaptı. Yürütme Kurulu faaliyet raporu da Eş Sözcü Halime Şaman tarafından sunuldu.
Fotoğraf: Dilan Ela Pamuk
Toplantıya birliğin bileşenlerinden Ege Çevre ve Kültür Platformu (EGEÇEP), Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği, Doğanın Çocukları, Burhaniye Çevre Platformu (BURÇEP), Aydın Çevre ve Kültür Platformu (AYÇEP), Çine Yaşam Platformu (ÇİYAP), Mezopotamya Ekoloji Hareketi, Ekoloji Derneği, Zilan Ekoloji Platformu, Muğla Çevre Platformu (MUÇEP), Divriği Yaşam ve Doğa Platformu, Doğu Akdeniz Çevre Dernekleri (DAÇE), Van Çevre Derneği (VANÇEVDER), Karaman Ekoloji Derneği, Yeşil Yaşam İnsiyatifi, Yeşil ve Sol Çalışma Grubu, Berlin Yeşil Ev, Yaşam ve Dayanışma Yolcuları ve İkizdere Dernekler Federasyonu fiziki olarak katılırken, Aydın Ekoloji ve Yaşam Platformu (AYEP), Malatya Çevre Platformu (MALÇEP) ve Kadın Meclisi çevrimiçi olarak katılım sağladı.
Fotoğraf: Dilan Ela Pamuk
Toplantının gündem maddeleri arasında seçim sonuçlarının ekoloji hareketleri bağlamında değerlendirilmesi, ekoloji hareketleri afet ve afet sonrası çalışmaların değerlendirilmesi ve bu konuda Ekoloji Birliği’nin katkı vereceği çalıştaylar ve toplantılar düzenlenmesi, deprem sonrası yürütülen eko-yıkım faaliyetleri, nükleer enerji, termik santrallerin kapatılmasına yönelik kampanya, deprem fırsatçılığında kentsel dönüşüm, ekokırımın suç olarak yasalaşması, ekoloji hareketlerinin ortak eylemselliği, yerel ve uluslararası ortaklaşmalar yaratmak, nadir element madenciliği başta olmak üzere vahşi madenciliğe karşı kampanyalar, direniş alanlarına, nöbetlere destek yolculuklarının artırılması, direnişler arasında doğrudan köprüler kurulması, kömürsüz 2030 kampanyası yer aldı.
Fotoğraf: Dilan Ela Pamuk
Toplantı sonucunda İkizköy Çevre Komitesi, Sarıyer kent Dayanışması ve Uluslararası Çevre Gazetecileri Derneği, birliğin bileşenleri arasına katıldı.
Ekoloji Birliği, toplantıda alınan nihai kararları ilerleyen günlerde yayımlanacak olan bir sonuç bildirgesi ile paylaşacak.
Kuir Baykuş, “Yaşamlarımız da haklarımız da kampüslerimiz de bizim!” diyerek düzenlenecek LGBTİ+ Onur Yürüyüşü‘nün 16 Haziran’da gerçekleşeceğini duyurdu.
Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi‘nin tüm bileşenlerinin davet edildiği yürüyüş, 16 Haziran Cuma günü 13:00’te Fındıklı Kampüsü‘nde gerçekleşecek.
Kuir Baykuş LGBTİ+ Onur Yürüyüşü 🌈🎉 Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesinin tüm bileşenleri ile 16 Haziran Cuma günü saat 13.00'te Fındıklı Kampüsünde buluşuyoruz! 🏳️⚧️🏳️🌈 Hayatlarımızdan, haklarımızdan, kampüslerimizden vazgeçmiyoruz! pic.twitter.com/DsvqUskC8y
İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği (İSİG) Meclisi’nin 12 Haziran Dünya Çocuk İşçiliği ile Mücadele Günü dolayısıyla yayınladığı raporda, AKP’nin iktidara geldiği günden bugüne kadar en az 888 çocuk işçinin çalışırken hayatını kaybettiği belirtildi.
Raporda, “Kayıt dışı çocuk işçi çalıştırılan kişi ve kurumlara göz yumulmamalı, caydırıcı cezalar verilmelidir. Yasa dışı çocuk işçi çalıştırmayı önlemeye yönelik tedbirler alınmalı, denetimler etkin ve sıkı bir şekilde yapılmalı, ilgili mevzuatlar yürürlüğe konulmalıdır. Tüm çocuklar ücretsiz ve detaylı sağlık taramasından geçirilmelidir” denildi. Raporda şu ifadelere yer verildi:
“Çocuk işçiliğe devlet ve sermaye politikası olarak meşruluk kazandırma girişimleri, yasaklanması gereken bir olgunun yasallaştırılmasını kolaylaştırıyor. Eski Milli Eğitim Bakanlarından Ziya Selçuk’un mevsimlik tarım işçisi çocuklarla çektirdiği ve tepki toplayan fotoğraflarından sonra, TESK Genel Başkanı Bendevi Palandöken’in ‘Bizim çıraklarımız çocuk işçi değildir. Onlar, ustalarından meslek öğrenen öğrencilerdir’ sözlerine uzanan kılıf bulma anlayışı, çocuk işçiliği meşrulaştırmanın uğraklarındandır. Asgari düzeyde dahi olsa ‘kamu yararı’ gözetmesi gereken politika yapım aşamalarının çocuk işçiliği olağanlaştırması ve kanıksatması, çocuk işçi iş cinayetlerinin artışında pay sahibidir.”
Grafik: İSİG Meclisi
‘Ulaşabildiklerimizden daha fazla çocuk işçi ölümü olduğunu biliyoruz’
2013’ten itibaren kayıtlarının tutulduğunun bildirildiği raporda “Raporlarımızda ve açıklamalarımızda ‘en az’ vurgusunu yapıyoruz, zira ulaşabildiklerimizden daha fazla çocuk işçi ölümü olduğunu biliyoruz. Yukarıdaki grafikte de görüldüğü üzere, devlet kurumlarının bu konuda yaptığı açıklamalar yetersiz ve çelişkilidir. İstatistiklerdeki 2007-2014 dönemi, Çalışma Bakanı’nın önerge cevabının da altındadır. İlerleyen yıllarda ise İSİG Meclisi verilerinin çok altındadır. Yani devlet, çözüm için önemli bir adım olan, çocuk işçiliğinin en çıplak biçimi iş cinayetlerini bile kayıt altına almamaktadır” denildi.
‘AKP’li yıllarda ‘en az’ 888 çocuk işçi çalışırken hayatını kaybetti’
“AKP’li yıllarda ‘en az’ 888 çocuk işçi çalışırken hayatını kaybetti” denilen raporda ayrıca şunlara yer verildi:
“Çocuk işçiliği yaygınlaştırmaya ve meşrulaştırmaya yönelik politikalar, yürürlükte olan iktisadi kalkınma ve büyüme modelinin bir sonucudur. Türkiye ekonomisini ihracata dayalı rekabetçi modelle büyütme stratejisi, toplumun büyük bölümünü işçileştirmekte, mevcut işçi rezervini daha hızlı doldurmak amacıyla çocuklardan yaşlılara tüm nüfus katmanlarını sefalet koşullarına itmektedir. Tarihsel olarak kapitalizmin vazgeçilmezlerinden birisi olan çocuk işçilik, üretim teknikleri ve üretici güçler gelişse de hâkim formunda yoğun emek gücüne dayalı sömürü üzerinden devam etmektedir. Çocuklarımızın güzel günlerde sağlıklı ve mutlu yaşamaları, geleceğe güvenle bakmaları için sadece ekonomik veya sosyal politikalarla sınırlı kalmayan, siyasal düzeyde de büyük ve köklü bir dönüşümün yaşanması gerektiği açıktır.”
‘Tüm çocuklara parasız ve nitelikli eğitim imkanı sağlanmalı’
Ucuz çocuk işgücünü teşvik eden ve bunun altyapısını oluşturan eğitim sistemi ve eğitim politikalarına son verilmesi gerektiğinin ifade edildiği raporda şunlar kaydedildi:
“Tüm çocuklara parasız ve nitelikli eğitim imkanı sağlanmalıdır.
Çocuk emeğiyle ilgili veriler bilimsel, güvenilir ve düzenli bir şekilde yayınlanmalıdır.
Kayıt dışı çocuk işçi çalıştırılan kişi ve kurumlara göz yumulmamalı, caydırıcı cezalar verilmelidir.
Yasa dışı çocuk işçi çalıştırmayı önlemeye yönelik tedbirler alınmalı, denetimler etkin ve sıkı bir şekilde yapılmalı, ilgili mevzuatlar yürürlüğe konulmalıdır.
Tüm çocuklar ücretsiz ve detaylı sağlık taramasından geçirilmelidir.
Yeterli, sağlıklı ve dengeli beslenme imkanı sağlanmalı, bağışıklık sistemleri kuvvetlendirilmelidir.