Ana Sayfa Blog Sayfa 4488

Hapishaneler ve Toplum Boğaziçi’nde tartışılacak

Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği (CİSST)’nin düzenlediği “Hapishaneler ve Toplum” konulu Boğaziçi Üniversitesi’nde iki gün sürecek olan program bugün başlıyor. Forumda hapishaneler, siyasi partiler, medya, üniversiteler, sivil toplum örgütleri ile ilişkileri açısından tartışılacak.

Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği (CİSST)tarafından düzenlenen 19-20 Aralık tarihlerinde Boğaziçi Üniversitesi’nde gerçekleştirilecek forumların programı şöyle:

1. Forum: Hapishaneler ve Siyasi Partiler

19 Aralık 2012 Çarşamba, saat: 14:00-16:30

Kolaylaştırıcı: Turgut Tarhanlı, İstanbul Bilgi Üniversitesi

Konuşmacılar: Mehmet Naci Bostancı, AKP Amasya Milletvekili, TBMM İnsan Hakları Komisyonu Üyesi. Melda Onur, CHP İstanbul Milletvekili. Mustafa Erdem, MHP Ankara Milletvekili, TBMM İnsan Hakları Komisyonu Üyesi. Sebahat Tuncel, BDP İstanbul Milletvekili.

2. Forum: Hapishaneler ve Medya

19 Aralık 2012 Çarşamba, saat: 17:00-19:30

Kolaylaştırıcı: Yasemin İnceoğlu Galatasaray Üniversitesi, İletişim Fakültesi.

Konuşmacılar: Gazeteciler Ahmet Şık, Ayşe Düzkan, Büşra Erdal, Gökçer Tahincioğlu, İsmail Saymaz.

3. Forum: Hapishaneler ve Üniversiteler

20 Aralık 2012 Perşembe, saat: 14:00-16:30

Kolaylaştırıcı: Zafer Yenal, Boğaziçi Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi, Sosyoloji Bölümü.

Konuşmacılar: Arda İbikoğlu, Boğaziçi Üniversitesi, Sosyal Politika Forumu. Aslı Akdaş Mitrani, Okan Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Klinik Psikoloji. Denis O’Hearn, Binghamton Üniversitesi, Sosyoloji Bölümü. İdil Elveriş, İstanbul Bilgi Üniversitesi, Hukuk Fakültesi. İpek Merçil, Galatasaray Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi, Sosyoloji Bölümü. Mustafa Eren, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Sosyoloji Bölümü.

4. Forum: Hapishaneler ve Sivil Toplum Örgütleri

20 Aralık 2012 Perşembe, saat: 17:00-19:30

Kolaylaştırıcı: Levent Korkut, Sivil Toplum Geliştirme Merkezi (STGM), MEDİPOL Üniversitesi.

Konuşmacılar: Kaya Kartal, İnsan Hakları ve Mazlumlar için Dayanışma Derneği (MAZLUMDER) Ahmet Saymadi, Tutuklu Öğrencilerle Dayanışma İnisiyatifi (TÖDİ) Aytekin Yılmaz, Mahsus Mahal Derneği – Dergisi. Behiç Aşçı, Tutuklu ve Hükümlü Aileleri Yardımlaşma Derneği (TAYAD) Feray Salman, İnsan Hakları Ortak Platformu (İHOP) Sibel Öz, Dışarda Deli Dalgalar İnisiyatifi. Zübeyde Teker, Tutuklu ve Hükümlü Aileleri Dernekleri Federasyonu (TUHADFED) (AS)

* Yer: Boğaziçi Üniversitesi, Güney Kampus, Rektörlük Konferans Salonu.

(Bianet)

21 Aralık 2012 ve Felaket Senaryoları

21 Aralık 2012 yaklaşırken sizlere esasında nelerden korkmamız gerektiğini anlatmaya çalışacağım. Ancak daha önce size nelerden korkmamanız gerektiği konusunda bilgiler vermek istiyorum.

Nelerden korkmamamız gerekir listesine Güneş patlamaları ile başlıyorum. Güneş patlamalarından korkmak yersiz çünkü Güneş bizden 150 milyon kilometre uzakta ve güneşin ışığı bize sadece 8 dakikada ulaşıyor. Buna karşılık patlamaların etkisinin Dünya’ya ulaşması  4 gün sürer. Yani 21 Aralık’ta başımıza güneşle ilgili bir felaket gelecekse bu felaketi  görmüş olmalıydık. Güneş’ten üzerimize doğru gelen kötü parçacıklar olmadığına göre Güneş patlamalarından korkmamız için bir neden yok.

Nelerden korkmamamız gerektiği konusunda ikinci önemli konu Dünya’nın manyetik alanının değişmesi konusudur. Dünya’nın manyetik alanı daha önce de pek çok defa değişmiştir ve bu değişiklikler yaklaşık olarak 1000 ila 10000 yıl arasında bir sürede gerçekleşmiştir. Bu süre içerisinde Dünya’da ciddi felaketlerin olduğuna dair bir kanıta rastlanmamıştır. 20. yüzyılın başından itibaren Dünya’nın manyetik kutbunun yer değiştirmesi hızlanmıştır. Yine de bu bulgular panik olmamıza neden olacak kadar önemli değildir.

Çoğumuzun duymuş olabileceği gibi diğer önemli konu Marduk gezegeninin dünyaya çarpması teorisi. Bu teori bundan 30 yıl önce ortaya atıldığında Marduk gezegeninin varlığını veya yokluğunu kanıtlamak çok zordu, dolayısıyla bu teori popülerlik kazandı. Bu teoriye göre Marduk Dünya’nın 5 katı büyüklüğündedir. 21 Aralık’a birkaç gün kala Marduk Dünya’nın üzerine doğru geliyor olsaydı gökyüzünde neredeyse ay kadar büyük görünürdü. Bu sebeple Marduk’u görmememiz için herhangi bir sebep olamaz, göremiyorsak da Marduk diye bir gezegen Dünya’ya çarpmayacaktır, korkmayın.

Gerçekleşmesi mümkün olmayan bir diğer felaket senaryosu da Dünya’nın 21 Aralık 2012’de bir foton kuşağından geçmesi. Fotonlar temelde düz bir çizgi üzerinde hareket eden parçacıklardır, dolayısıyla bir kuşak oluşturmazlar. Bu sebepten de foton kuşağı kavramı tamamen bir saçmalıktır.

Ayrıca Dünya 21 Aralık’ta ne galaksinin merkezindeki kara delikle aynı hizaya gelecek ne de galaksinin düzleminden geçecektir. Dünyamız en son 3 milyon yıl önce galaksi düzleminde idi şu andaysa galaksi düzleminden uzaklaşıyor ve yaklaşık olarak 22 milyon yıl sonra ancak aynı düzleme geri gelecektir.

Dolayısıyla tüm bu felaket senaryolarının aslı astarı yoktur. Ben şimdi size Dünya’yı bekleyen gerçek felaketler konusunda kısa bir bilgi vermeye çalışacağım.

Öncelikle hepimizin bildiği gibi Dünya ve Dünya’nın bize sunduğu imkanlar sınırsız değil. Bir yandan nüfusumuzu arttırıp bir yandan da yaşam kalitemizi geliştirmek için tek yol gezegenimizi daha büyük hale getirmektir. Bu da elimizde olmadığına göre hızla artan nüfusu bu gezegene sığdırmak ve imkanlarını ona göre kullanmak zorundayız. Bunu iki şekilde  yapabiliriz. Ya nüfus artışımızı negatife çevirip dünya nüfusunu azaltırız ya da ekonomide küçülmeye giderek tüketimimizi azaltmaya başlarız. Bu iki ihtimal dışında bir çözüm yolu bulunmamaktadır. Başta petrol ve su olmak üzere kaynaklarımızı sürdürülebilir bir şekilde kullanmak istiyorsak bu soruna acil bir çözüm bulmalıyız.

Her ne kadar Dünya ülkeleri bir araya gelip dünya üzerindeki biyolojik çeşitliliğin korunması için bir anlaşma imzalamış olsalar da genel olarak bu anlaşmanın şartlarına hiç kimse uymadığı için biyolojik çeşitlilik her geçen gün azalmaktadır. Biyolojik çeşitliliğin azalması bizim açımızdan iki büyük sorun yaratır. Bunların ilki bizi besleyebilecek canlıların türlerinin tükenmesidir. Özellikle denizlerden elde ettiği balıkla hayatını sürdüren nüfusun önemli bir kısmı, balık miktarının azalması açlığa sürüklenecektir. Öte yandan tarım ürünlerinin üretimi aslında doğada yaşayan pek çok canlının ortak katkısıyla oluştuğundan bu canlılardan bir ya da birkaçının eksilmesi tarım üretiminde ciddi bir azalmaya neden olacak. İşte, bu gerçek anlamda korkmamız gereken bir gelecektir.

Her ne kadar fosil yakıtları iklim değişikliğine neden oluyor olsa da şu anda temel korkumuz olması gereken noktalardan biri bu fosil yakıtlarının beklediğimizden çok daha kısa sürede tükenmesidir. Dünya bu fosil yakıtlarının arkasına takılıp gittiğinden alternatif yakıt teknolojileri ve buna bağlı sistemleri üretmekte çok geç kalmıştır. Bu bizim açımızdan şu anlama geliyor bugün ham petrolün varil fiyatı on katına çıkacak olsa tüm ülkeler ciddi anlamda kaosa sürüklenir. Ama bunun yerine başka teknolojilerle çalışan sistemler kuracak olsak mesela elektrik enerjisi ile çalışan arabaların şarj istasyonlarını şimdiden yaygınlaştırmaya başlasak yeni teknolojilere uyumumuz yaklaşık 10 yıl sürecektir. Dünyada yaşanacak bir petrol krizi dünyanın bütün politik dengesini de çok hızlı bir şekilde alt üst edecektir. Sürdürülebilir teknolojilere yatırım yapmadığımız her gün bu felaketin daha da büyümesine sebep olmaktayız ve bu gerçekten korkulacak bir noktadır.

Bugün için dünyamızı bekleyen en önemli sorun iklim değişikliğidir. Fosil yakıtlara olan bağımlılığımızı bu şekilde sürdürecek olursak içinde bulunduğumuz yüzyılın sonuna kadar Dünya’nın ortalama sıcaklığı en az 4 derece artacaktır. Bunu engellemek için vakit henüz geç değil ama vaktimiz her geçen gün daha da azalıyor. 2020 yılına kadar bu konuda ciddi önlemler alınmayacak olursa dünyanın gerçek bir çevre felaketinden kurtulması neredeyse  mümkün değildir. Ortalama sıcaklığın 4 derece artması beraberinde tehlikeli kuraklık ve deniz seviyesinde metrelerce artış getirecektir. Bu da dünya nüfusunun en az yarısının iklim değişikliği nedeniyle ciddi anlamda ölüm tehlikesi ile baş başa kalmasıdır. Sizi bilmem ama benim için foton kuşağındansa bu çok daha korkulacak bir gelecektir.

Levent Kurnaz

 

 

Prof. Dr.Levent Kurnaz

 

 

[Yazı Dizisi] Isınmayı COP18 de durduramadı ~2

Bianca Jagger İnsan Hakları Vakfı’nın kurucusu ve Başkanı, Uluslararası Af Örgütü – ABD Yürütme Kurulu üyesi, Nikaragua doğumlu bir insan hakları ve barış aktivisti  Bianca Jagger‘ın COP18 hakkındaki izlenimlerini ve hayalkırıklığını anlattığı yazısını, Huffingtonpost Blog’da yayınlanmasının ardından, Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Betigül Onay‘ın çevirisiyle parçalar halinde sunuyoruz.

Yazı dizisinin dün yayınlanan ilk kısmını okumak için tıklayınız.

***

Sıcaklığı düşürün

COP18’de en büyük etkiyi yaratan rapor, “Sıcaklığı Düşürün: Neden 4C Daha Sıcak Bir Dünyadan Kaçınılmalı?” adlı çalışma oldu. Rapor, Dünya Bankası İklim Etkisi Araştırma ve İklim Analizi Potsdam Enstitüsü tarafından oluşturulmuş ve Kasım 2012’de yayınlanmıştı.

Rapor, müzakerecilerin, iş camiasının ve medyanın arasındaki muhabbeti geri dönülemez biçimde değiştirdi. İklim değişikliğine şüpheli bakanların bile bu bulguları önemsememesi zor. Yıllarca sadece hayal edilen bir tehdit olduktan sonra, sonunda iklim değişikliği toplantı odasına girdi.

Rapor, itibarlı bir sivil toplum kuruluşundan gelmiyor, Dünya Bankası’ndan, yani dünyadaki en güçlü çokuluslu finansal kurumların birinden geliyor. “Sıcaklığı Düşürün” Dünya Bankası’nın yeni lideri Dr. Jim Yong Kim’in kılavuzluğunda  Dünya Bankası’nda bir söylem değişikliğini gösteriyor. Tarihine bakıldığında, Banka’nın çevre politikasına kusursuz diyemeyiz. Bruce Rich, Çevresel Savunma Fonu’ndan deneyimli bir avukat, onları “yeryüzünü  morgage’lamak” ile suçlamıştı.

Rapor, endişe verici ve harekete geçmek için geciktiğimiz gerçekleri açıklıyor: “4oC dünyası şu ankinden o kadar farklı ki, bize, gelecekte adapte olmamız için gerekenleri algılama ve plan yapma yetimizi de aşan büyük belirsizlikler ve yeni riskler getiriyor… 4oC senaryoları yıkıcı.. Kıyı şehirlerine su baskınları; potansiyel olarak beslenme bozukluğunun artışına neden olacak yiyecek üretimi ile ilgili risklerde artış; bir çok kurak bölgenin daha da kuraklaşması, sulak bölgelerde su miktarının artışı; bir çok bölgede özellikle tropikal bölgelerde daha önce hiç yaşanmamış sıcak hava dalgaları; birçok bölgede şiddetli su kıtlığı; yüksek yoğunluklu tropik siklonların sıklığında artış; biyoçeşitliliğin, mercan kayalıkları da dahil olmak üzere, geri dönülmez biçimde yokoluşu…”

Daha 1896’da Svante Arrhenius adındaki İsveçli bir bilimadamı, eğer karbondioksit seviyeleri artmaya devam ederse, küresel sıcaklıkların da 21. yüzyılın sonunda yaklaşık 4 derece Celsius artacağını gözlemlemişti.

Bizim aynı sonuca varmamız neden yüzyıl sürdü?

“Sıcaklığı Düşürün” bir düstur. Dr. Jim Yong Kim, önsözde şöyle diyor: “Umut ediyorum ki, bu rapor bizi şok edip harekete geçirir”

Ne yazık ki, bu şok COP 18’de gereken eylemlerin hayata geçmesi için yeterli olmadı. Müzakere edilen konularla bilimin sıcaklığı 2 C’lik artışın altında tutulması için gerekli gördükleri arasında büyük bir uçurum vardı. Birleşmiş Milletler  Çevre Programı Salım Uçurumları Raporu’na göre, ülkeler salınımları azaltmak için verdikleri en iddialı sözleri yerine getirseler bile, atmosfer, güvenlik seviyesinin yukarısında olan sekiz gigaton (milyar ton, ed.) karbondioksit barındıracak.

COP18 Doha: “İklim Geçidi”

COP18, salım “uçurumları”, Kyoto dönemi “uçurumu” ve finans “uçurumu” ile yüzleşti. Müzakereciler mali ve iklim “yarlarının” ucuna kadar geldiler. “Zayıf ve tehlikeli biçimde aciz” sonuç dokümanı, “İklim Geçidi”, bu meselelerin çoğuna çözüm sunmayı başaramıyor.

Konferansın temelini oluşturan akışlar ve çalışma maddeleri, Dünya Bankası’nın raporunda tarif edilen kıyameti yaratacağı kesin olan 4 derece ısınmış dünyayı önlemek için gerekli önlemleri alarak, belirleyici olabilirdi. Doha’da çözülmesi gereken en acil konular şöyleydi:

  • 1 Ocak 2013’te başlayacak ve 8 yıl sürecek 2. Dönem Kyoto Protokolü Anlaşması. Kyoto yasal olarak bağlayıcı, uygulanabilir karbondioksit azalım anlaşması olmalıydı.
  • Gelişmiş ülkelerin gelişmekte olan ülkelere azaltım ve uyum için 100 milyar dolarlık Yeşil İklim Fonu’nu finanse etmesinin garantiye alınması.
  • Müzakerecilerin elde etmesi gereken en yalın, asgari şeyler bunlardı. Bunlar, gelişmekte olan dünyayı desteklemek ve yaklaşan iklim felaketini engellemek için alınması gereken önemli önlemlerdi. Sonuçlar gerçekten hayalkırıcıydı. Kyoto geçerli, ama zar zor.Yeşil İklim Fonu’nun üzerindeki yazı gülünç.

Uzun vadede, dünya liderlerinin şunları ele almaları gerekiyordu:

  • Geliştirilmiş Eylem için Durban Platformu’nda önerildiği gibi yeni, küresel anlaşma, 2015’te “hayata geçirilecek” ve 2020’de uygulanacak. Bu çok geç atılmış ve çok yetersiz bir adım olacak. Bizim küresel, kanunen bağlayıcı bir iklim anlaşmasına ihtiyacımız var. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC) yönetici sekreteri Christiana Figueres’ten alıntı yaparsak: “Herkese uygulanabilir, eşit olarak kurumlara ayrılmış ve bilime cevap veren bir anlaşmaya…”
  • Sıcaklık artışını 2C’nin altında tutmak için somut önlemler içeren tarafsız ve güvenilir bir inceleme
  • Artan salım uçurumu

 

COP18 güven telkin etmedi. 2015’te hayata geçirilmesi için 2013 ve 2014’te tüm ülkeler için küresel iklim anlaşması kapsamında yeni bir çerçeve taslağı oluşturmak pek mümkün gözükmüyor. Yeni anlaşmanın detayları konusunda neredeyse hiçbir fikrimiz yok. Önümüzdeki engeller kaygı veriyor.

Kyoto Protokolü

31 Aralık 2012’de sona erecek olan Kyoto Protokolü’nün ikinci dönemi, 27’si Avrupa Birliği’nden olmak üzere 37 sanayileşmiş devlete yönelik bağlayıcı salım azaltma hedefleri – 1990 seviyeleriden yaklaşık %5 daha az sera gazı – belirledi. Fakat dünyada salınım oranları en yüksek iki ülkeye, Çin’e ve ABD’ye, 1. Dönem Kyoto ile hiçbir sınırlama getirilmedi. Çin, dünyanın en yüksek salımına sahip ülke, 2002’de Kyoto Protocol’ünü kabul etti fakat anlaşma müzakere edilirken gelişmekte olan ülke olarak değerlendirildiğinden, salımlarını azaltma zorunluluğu getirilmedi. Dünyanın en büyük salımına sahip ikinci ülkesi olan ABD ise Protokolü imzaladı fakat bu imzasını yasama organlarından geçirmedi, onaylamadı.

Mükemmellikten çok uzak olmasına rağmen, Kyoto hala, ülkelerin salımlarını azaltmalarını zorunlu kılan tek küresel araç.

Birinci dönem ile yeni küresel anlaşmanın arasında herhangi bir boşluk olmasını engellemek için acil olarak Ktoyo’nun ikinci döneminin 1 Ocak 2013’te başlaması ve 8 yıl sürerek 2020’de sonlanması gerekiyordu .

Kyoto geçerli ama zar zor… Başlangıçta da olan bazı tarafların imzasıyla ikinci dönem kabul edildi. Utanç verici bir biçimde Rusya, Japonya, Kanada ve Yeni Zelanda ikinci dönemde taahhütte bulunmayı kabul etmedi.The New Scientist, bu taraflar olmadığı takdirde, Kyoto’nun en fazla sembolik olacağını belirtiyor. Ölümcül derecede zayıflayınca, anlaşma sadece bir iyi niyet göstergesine indirgendi.

Christiana Figueres 7 Aralık’ta Katar saatine göre saat 1’i geçer geçmez, Kyoto’nun ikinci dönemini “büyük bir zafer” ilan etti.

Gerçekten büyük bir zafer miydi? Birinci dönemde mükemmellikten zaten çok uzak olan Kyoto, kendisinin gölgesi haline geldi. Boş bir vaat.

Yüksek hedefler belirlenmeli, tamamlanmalı ve daha fazla gecikmeden uygulamaya geçilmeliydi. Kyoto’nun ikinci dönemi için niceliksel olarak belirlenmiş salım sınırları ya da azaltım hedefleri (QELRO)  iddialı olmalıydı. Ama taahhütler ne yazık ki yeterli olmadı.

Kyoto 2’nin hedefleri, 1990 seviyelerinin yaklaşık olarak %18 daha aşağılarına denk geliyor. Komik derecede yetersiz; Hükümetlerarası İklilm Değişikliği Paneli (IPCC) bilim insanlarının talep ettiği seviyenin çok altında.

AB, Avustralya ve İsviçre Kyoto’nun ikinci dönemini, ya da bilinen adıyla “KP2”’yu, imzaladı. AB, 1990 seviyelerine kıyasla salımını %20 azaltacağı taahhütünde bulundu: salımlar şimdiden %-17.5’te. Bu taahhütler küresel salımın yaklaşık %15’ini oluşturuyor. Bariz olanı anlatma riskini göze alarak söyleyelim: Bu durum, yeterli olmaya yakın bile değil.

Yazar: Bianca Jagger

AB azaltım miktarlarını 2020’ye kadar %30’a kadar çıkarmayı teklif etti, ama diğer zengin ülkeler de taahhütte bulunursa… Bu teklifi değerlendiren çıkmadı henüz.

Hükümetler bu hedefleri 2014’te tekrar değerlendirme konusunda anlaştı. Müzakereciler yeni küresel 2015 anlaşmalarının Kyoto taahhütlerindeki boşlukları dolduracağını umut ediyor. Connie Hedegaard, “Eski sistem arasındaki köprüyü geçtik. Şimdi 2015’e, yeni rejime doğru yoldayız” dedi ve ekledi: “ Kesinlikle kolay bir yolculuk olmadı. Kesinlikle güzel bir yolculuk değildi. Kesinlikle hızlı bir yolculuk değildi. Ama köprüyü geçmeyi başardık.”

“Köprü”yü geçmekten daha fazlasını yapmamız gerekirdi. Bir köprü yıkıcı iklim değişikliğini önlemeyecek. Bir kez daha, müzakereciler, sorunu daha sonraki bir tarihte ele alınmak üzere rafa kaldırdılar.

Yarın: Yeşil İklim Fonu

 

Yeşil Gazete için çeviren: Betigül Onay

Editör: Durukan Dudu

(Huffingtonpost, Yeşil Gazete)

Ruhunu satan gazetecilik – Candan Yıldız

Nereden baksan buram buram erkeklik kokan  cinsiyetçi ve mafyatik bir dil…
“Açtırmayın ağzımı” tehdinin arkasındaki özgüvenin kibirli ve istihbaratçı tonu …
“Misyon gazeciliğine” devam mesajı veren Karakutu ‘ya  kadın gazetecilerin ses çıkarmasının şimdi tam ve doğru zamanı.
Adının hiçbir önemi olmayan anonim kadın gazeteci üzerinden  yıllarını,  birikimlerini bu mesleğe vermiş  bütün kadın gazetecilere saldırıyor.
Zira başarı ve yatak odası ilişkisi klişesine cüret ederek, emek ve kariyer arasındaki ilişkiyi kadınlar aleyhine bozmaya yelteniyor. “Çamur at izi kalsın”ı “yazılmayanı yazdık” fetişizmiyle meşrulaştırmaya çalışıyor.
Binlerce yıllık egemen dilin evladı o.
Bir kadını cinselliği üzerinden vurmanın en kolay en ucuz yol olduğunu öğrenmiş bu dört tarafı erkekler lehine çalışan dünyada, gönüllü de kullanmaya.
Sadece “kozmik belgelere” ulaşabilecek kadar uzun elli  değil, otelleri de dikizleyebilecek kadar dürbün gözlü imiş meğer.
Dönemin ruhu değil mi zaten itibarsızlaştırmak, kriminalize etmek.
Geldiği gelenek itibari ile de iyi bir mirasçı.
Ergenekon soruşturma ve dava süreçlerinin parlattığı bu isme bir sıfat daha eklemek gerekiyor tarihe not düşmek için: Kadın gazeteci düşmanı.
Öyle tepeden bir misyon sahibi  ki, mesleğinden taşarak herkese ayar vermeye çalışıyor. En kolayı da istihbaratçı bir dille ucunu gösterip korku salmak.
Hırsı büyük ve ulaşmak istediği ne varsa seçtiği yol mübah.
Gazetesini ve bir anlamda kendisini savunmak için başvurduğu dilden belli değil mi?
Kimin ahlakını dayattığı  açık olan bu zihniyetin pişkin eda ile  twitter’dan attığı 140 karakter mesajlardaki sinik bakış kem göz olarak hep izliyor.
Radar alanında ise kadın gazeteciler var.
“Belge için bedenini satan kadın gazeteci” saldırısına kalkan olmak ruhunu satmaya direnmek gibi erdemli.
O kalkan gazeteci ya da değil kadınlık bilincidir.

Candan Yıldız – www.t24.com.tr

Başbakan ODTÜ’ye gaz bombası ve su ile geldi

Göktürk-2 isimli uydunun Çin ’den fırlatılmasını canlı izlemek amacıyla ODTÜ Kampüsü içinde yer alan TÜBİTAK Uzay Yerleşkesi’ne gitmek isteyen Başbakan Recep Tayyip Erdoğan öğrencilerce protesto edildi.

Başbakan’ın gelmesinden önce üniversite içine giren 2500 kadar polis ve Toplumsal Olaylara Müdahale Araçları (TOMA) öğrencilerin protesto eylemine başlamasıyla birlikte öğrencilere kimyasal gaz atmaya ve su sıkmaya başladı.

Protesto gösterisine yapılan müdahale sonucunda bazı öğrencilerin gazdan etkilendiği söylenirken, polisin kampüs içine girmeye çalışan ambulanslara da gaz attığı ve gazdan sağlık çalışanlarının da etkilendiği ODTÜ’den gelen haberler arasında.

Olanları Twitter üzerinden anlatan ve olaylar sırasında üniversitede bulunan ODTÜ Tarih Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Ferdan Ergut şunları yazdı: “Şu anda ODTÜnün her yerinden gaz bombası sesleri geliyor. Beyefendinin askeri uydunun fırlatılmasını ODTÜ’den seyretmesi için oluyor bunlar. Az önce lojmana arkadaşımız geldi. Kızının gözlerinden yaşlar akıyor. Limon sıktım. İnanmayacaksınız: Lojmanlarının içine girmiş gaz. Neredeyse 30 saniyede bir gaz bombası atılıyor. Arkadaşımın oturduğu lojmanı terkediyor hocalar. Olaylar şöyle başladı: 15.30’da öğrenciler Fizik’te toplandılar. Tayyip’in geleceği binaya yürümeye başladılar. Polis barikatına geldiğimizde barikatla aramızda yüz metreden fazla mesafe vardı. Daha arka sıradakiler henüz toplanmamıştı bile. Öğrenciler ne yumurta ne taş; hiçbir şey atmıyorlardı. Sadece slogan atıyorlardı. Ve demokratik haklarını kullanırlarken gaz bombaları üzerimize atılmaya başlandı.”

Yeşil Gazete

Ne yapmalı – Ufuk Uras

Kürt gazetecilerin cezaevlerinde rehin tutulması karşısında, dayanışmak için Özgür Gündem gazetesinde yazmaktan başka, elimizden bir şey daha gelebilir.

Bu yılı değerlendirdiğimizde, mutlaka yoksullarla, kimliğimden yoksun olanların ortak mücadelesini daha güçlü örmek gerektiğini saptıyoruz.

Bunun alternatifinin, bir süredir Kürt siyasi hareketiyle cumhuriyetçi muhalefeti (Ergenekon muhalefeti diye okuyun) arasında örülmek istenen zoraki nikahın olmadığı ortada.

Sınır ötesi operasyonlardan, anayasal yurttaşlık tanımına, vicdani redden, tektip kıyafete değin hemen her konuda milliyetçi refleksler zaten aleni  gerçekliği sergiliyor.

Her şey bir yana, yerel seçimlerde CHP kendi başına davranacağını zaten ifade etmesine rağmen, bu olmayacak duaya amin demek için çeşitli mahfillerde profesyonelce çalışan ekipler var. Jilet gibi keskin söylemlerine, afra tafralarına falan aldanmayın, yine her zaman olduğu gibi paşa paşa İttihatçıların peşine takılıp bizleri şaşırtmayacaklardır.

HDK(P) gerçeğini inatla görmek istemeyenlerin oluşturmak istediği hayali cephelerin bir karşılığının olmamasından öte, bu tür zihniyet yapılarının AKP’ye hayat öpücüğü verdiğini görmekteyiz.

Sonuna gelen Ergenekon davasına gidip davayı itibarsızlaştırmaya çalışanların, Ergenekon cinayet şebekelerinin kurbanları olan Cumartesi Annelerini de ihmal etmeyip, “siz de haklısınız,” diyerek itibar kazanmaya çalışma hallerini de ibretle izliyoruz. Başta Hrant olmak üzere,  arkadaşlarımızın katilleriyle işimiz olmaz biziz.

O yüzden biz kendi işimize bakalım; Türkiye’de emek hareketinden, barış, adalet, çevre ve demokrasi hareketlerine oluşturulan en geniş hattı derinleştirmek, yeni katılımlarla zenginleştirmekte fayda var.

Ergenekon, Balyoz, Kafes, Zirve,vd.,  davalarda görülen hukuk ihlallerine hepimizin göstermesi gereken duyarlılık, ortadaki ağır suçların üzerinin örtbas edilmesinin gerekçesi olamaz.

Geçmişin dersleriyle geleceğin özlemlerini buluşturarak, ırkçı pervasızlığa karşı bir set oluşturup, ortak bir irade için asgari müştereklerde buluşabiliriz.

Bursa, Trabzon, Aydın, Muğla vs., gibi özellikle ırkçı saldırıların yoğunlaştığı bölgelerde yerel seçimlere yönelik şimdiden oluşturulması gereken pilot inisiyatifler için kolları sıvamanın tam zamanıdır.

İktidar gücünü muhalefetin güçsüzlüğünden alıyor. O yüzden “yeter artık, bu böyle gidemez” diyen yurttaşların kürsüsünü oluşturacak talepleri harmanlamak çok önemli.

Sisteme ve AKP’ye karşı örülecek ortak muhalefet hattı, kendi sinerjisini de yaratacaktır.

Erdoğan’ın buyurgan düzeniyle de, Ergenekon özlemcileriyle de temelden problemlerimiz var.

Yeni düzen eski düzeni içinde barındırdığından, sanıldığı gibi eski ile yeni olduğu iddia edilen yapılar arasında kategorik bir kopuş da söz konusu değil.

Kısacası, Erdoğanların, Kılıçdaroğullarının düzeni bizim düzenimiz değil, onların Dersim-Roboski çözümleri de bizim çözümümüz değil.

Onlar zaten tektipleştirilmiş bir cumhuriyet konusunda herhangi bir sorun yaşamıyorlar.

Ombudsmanlık AKP halkla ilişkiler bürosuna dönüşürken, Başdenetçi, Hrantımızı 301’den mahkum ettiğinde, Mecliste kimlerin 301’in arkasında durduğunu, belki herkes unutur, ama Hrant’ın dostlar asla unutmaz.

Bugün tek başına bir siyasi perspektifinizin olması yetmiyor, bunun acil bir eylem planıyla da taçlandırılması şart.

Korporatist bir çıkar siyaseti yaklaşımını, hak mücadelesi eksenine dönüştürmek önem taşıyor.

Siyaset başkalarının başarısızlığı üzerinden inşa edilemiyor.

Türkiye’nin tepeden tırnağa değişime ihtiyacı var ve statükocu güçlerle pragmatik güçlerin zembereğinden bu değişimin gerçekleşmeyeceği ortada.

Onurlu bir yaşam için mücadele, siyasetin yatağını değiştirmemiz ve yeni bir siyaset ekseninde buluşmamızı gerektiriyor. Gölgesiyle değil, düzen ve rejimle kavga eden bir siyaseti acilen daha da büyütmeliyiz.

Bu sağlanmazsa, 21.12. 2012’de belki Maya kehaneti gerçekleşmeyecek, ama bizi başka bir toplumsal türbülansın beklediğini öngörmek kehanet olmayacaktır.

Ufuk Uras – Özgür Gündem

Seyrantepe’de bir cennet mekan: TT Arena’da GS – FB karşılaşması

Maça gittim. Galatasarayım ile Fenerbahçe’nin maçına. Onu anlatayım istiyorum. Yani maçta ne oldu, kim attı kim tuttuya değil de maça nasıl gidilir, maçtan nasıl geliniri. Maça hiç gitmemişler, Ali Sami Yen Spor Kompleksi Türk Telekom Arena Stadyumu’na konuk olamamışlar için bir kılavuz da diyebilirsiniz siz buna.

(Başlığı da Cemal Reşit Rey’in Lüküs Hayat operetinden aparttım hocam. “Şişli’de bir apartıman” diye başlar ya Lüküs Hayat şarkısı. Benim cimbomboma bulanmış hayatıma da uyarlayabiliriz onu. “Cim Bomlu hayat, Cim Bomlu hayat. Bak keyfine yan gel de yat” )

Aslında maça gidesim hiç yoktu. Galatasarayıma zararım dokunuyor, ben maçı izlediğimde ya da maça gittiğimde yeniliyor diye bir duygu hasıl olmuştu son zamanlarda. Bunun sağlamasını da daha 2 ay evvel Braga maçında yapmıştım. Mersin’den sırf o maç için İstanbul’a gelmiş, maç sonunda da boyumun ölçüsünü almıştım. Sahasına hapsettiğimiz Portekiz takımı Braga daha da fazlasını kaçırdğı maçta Musleramızın kalesine 2 top gönderip bizi sahadan boynu bükük göndermişti Mersin vilayetine.

“Yok abi” dedim Erhan’a. “Ben bu maça gitmem, uğursuz geliyorum ben, sen git maça. Hem bak Manchester maçına gittin sen ve biz o maçı da kazandık”
İtiraz etti Erhan. Oğlum ben Trabzon taraftarıyım, bu maçta ne işim var diyor da peygamber demiyor.

Hikayenin başlangıcı sezon başında ama. Emmoğlu Hakan gitmiş güney tribününden iş arkadaşları ile birlikte kombine almış. Daha lig başlamadan KTÜ İnşaat Mühendisliğini kazanınca da kombine kart açıkta kalmış. O gün bugün kapanın elinde kalıyor güney tribünü kombinesi. Ben Braga maçına onunla gittim misal. Erhan’ın United macerası da aynı kombinenin mahsülü.

E, bu adam madem Trabzon yolcusu oldu, ne demeye kombinesini satmadı ki diyeceklere yanıtı Hakan’dan vereyim. “Abi Fenerbahçe maçı için satmadım ben kombineyi. Ne yapıp ne edecek o maç için İstanbul’a geleceğim” demişti bana Hakan ama evdeki hesap çarşıya uymayınca ihale en son bana kaldı.

Yukarı satırlarda kendi uğursuzluğumdan dem vurmuştum ya onun bir panzehirini de buldum ben aslında. İçmek. kafayı çekmek, zom olmak. “Mehtaplı gecelerde heep seniiii andımmmm” kafası ile maçı izlemek. Hiç şaşmaz. Ne zaman kafam güzel olmuşsa cimbombomum da ilgili maçtan alnının akı ile çıkmıştır.

İhsan ile Beyoğlu, Ayhan Işık Sokak’ta bir bardayız. Barı da üç gün önce keşfetmiş, aa buraya takılalım bak demişiz. Filtresiz bomontinin dibini görünce bize içki servisini yapan, bardan içeri girdiğimiz esnada da hemen karşılayıp, filtresiz bomonti idi değil mi diyerek gönüllerimizi fetheden Cem’e dönerek, “Arkadaşım ben bira değil de demli çay içmiş gibiyim. Maça gidiyorum ve sarhoş olmaz isem halimiz duman” diyorum.

Hemen el atıyor işe Cem. Kendi spesiyali olduğu iddiası ile bir kuble fındık votkası ikram ediyor. Peşine ben, İhsan’ın da önerisi ile vokta redbull ısmarlıyorum kendime.

Kafayı buldum bulacağım sırada damlıyor kardeşim Ayşe ile eşi Tolga. Onlar da maça gidecekler. Ben güney tribünde izleyeceğim onlar ise Vip tribününden davetiye bulmuşlar. İşin daha da ali cengizi Fenerbahçe maçına Cemil amcam da teşrif ediyor. Cemil amcam kombine kart sebilini biz sporseverler, daha da doğrusu cimbomseverler için açan Hakan’ın babası.

Hem ben içiyorum, kafam güzel, hem Ayşe ve Tolga maça gidiyor, üstüne Cemil amcam da arkadaşının daveti ile Vip tribünü özel locaya teşrif ediyor. “Yok oğlum” diyorum kendi kendime, bu maçı alacağız gibi galiba, başka da yolu yok.

İçtik, güldük, konuştuk derken bi bakıyoruz saat 19:25 olmuş bile. 19:30’da atlıyoruz metroya. Maça artık yarım saat kaldığı için metro bomboş. Bizim haricimizde 6 kişilik bir zilzurna genç ekibi var. Biri düşüyor diğeri kalkıyor, tezahğratlar yapıyor, diğer yolcuların tedirgin bakışları altında ellerindeki bira şişeşerini metronun zeminine fırlatıp parçalıyorlar.

Taksim’den binilen metro doğrudan gitmiyor TT Arena’ya. Sanayi durağından aktarma yapılması gerek.

Sanayi durağında inip asıl metroya doğru yollanmışken yürüyen merdivenlerin gene çalışmadığını farkediyorum. Braga maçında da aynısı olmuştu. Demek ki bu rutin bir uygulama diyerek o serhoşluk ve o kızgınlıklar ver ediyorum küfürleri fenerli olduğu için tüm gıcıklarıma artık bir gıcık eklemiş olduğum RTE efendiye.

Ben üzerinize afiyet ortopedik engelli bir bireyim (Bu “birey” lafında hoşuma gitmeyen bir şeyler var ama bu durum ayrı bir yazının konusu). Tek koltuk değneği ile arşınlıyorum yeryüzü dediğimiz alemi. Sanayi durağında inip TT Arenaya gidecek metroya geçenler bilir, o aktarma sırasında dağlar denizler aşmanız icab eder. Kaç merdiven çıkıp kaç merdiven indiğiniz hesabını (TT Arena durağında metrodan inip stada gidiş yolu da hesaba katılır ise) tutamazsınız.

En nihayet TT Arena karşımızda. Ali Sami Yen’in eline elbette su dökemez ama Olimpiyat Stadı Elm Sokağı kabusundan sonra bize her yer Trabzon.

Ayşe ve Tolga’dan ayrılıp güney tribününe doğru yollanıyorum. Kanter içinde kalmışım ama Galatasaray’ıma her gidişimde olduğu gibi artı bir enerji, artı bir motivasyonla içim içime sığmayarak 20 dakika önce başlamış maça yetişmeye çalışıyorum.

Ben sersem sepelek yürürken stadın içinde “gooollll” feveranı geliyor. Gole sevinmeye bile vaktin yok diyorum kendi kendime, sen hele bir maça yetişde.

Güney tribününün 4 numaralı kapısını imleyen G4’den içeri geçtiğimde müjdeyi veriyor görevliler. “Tebrikler, öndesiniz, fenerbahçe kendi kalesine gol attı”. “Kim attı, nasıl attı” diyorum ama onlar da bilmiyormuş.

Çin seddi merdivenlerini bir çırpıda -elbette- çıkamayarak yeşil çimlerle karşılaştığım manzaraya en nihayet ulaşıyorum.

Her yeşil çim manzarasında aklıma gelen geliyor. Nick Hornby‘nin, “Fever Pitch” romanında anlattığı gittiği ilk maçta yaşadığı “yeşil çime rastlama anı”.

Hep yaptığım gibi önce bir duruyorum. Hayran hayran çimlere bakıyorum. İlk beş saniyede maçla değilde yeşil çimenden yayılan o anlatılmaz atmosferle ilgiliyim.

Skorboarda takılıyor sonra gözüm. Galatasaray 1 Fenerbahçe 0. Gülümsüyorum, alışık olmadığım bir durum bu sonuçta.

Sonra yerimi bulmak için kombineyi çıkarıyorum cebimden. Cebimden çıkarmam ile kombine kartı aşağıya, tribünlerin içine düşmesi bir oluyor. Neyse ki omzundan dürttüğüm benim gibi Galatasaray sevdalıları kartı bana iade ediyorlar.

Braga maçında oturduğum koltuğu bulamayınca koltuk değneği ile yerini arayan ve her yerinden sicim gibi terler fışkıran bana bir başka Galatasaray sevdalısı yerini veriyor.

Bana sunulan yere oturmuş daha iki soluk almışken Fenerbahçe’nin golü geliyor. Hem zaten sarhoşluğumda ha geçti ha geçecek. A ha diyorum içimden, “Uğursuzluk galebe çalmaya başladı.”

Bir süre maça bakındıktan sonra aklıma deplasmandaki Braga maçında denediğim totem geliyor. İçime bir süredir bayramlar yaşatan karadeniz güzelinin fotoğrafına bakmak geliyor aklıma. Braga maçında onun fotoğrafına baktığım anda gelmişti Aydın Yılmaz’ın golü.

O esna serbest vuruş kazanıyoruz. Ben hemen telefonuma da kaydettiğim fotoğraflarından birini açıyorum. Bir süre maçı, günü, tümü unutup onun güzelliğine dalıyorum. Tekrar maça döndüğümde Selçuk İnan’ın golü ile 2 – 1 öne geçmiş bile Galatasarayım.

Her zaman filmlerle düşünmeyi seven bir insan olduğum için o an değil ama bunları yazdığım şu an aklıma “Back to the Future” (Geleceğe Dönüş) filminden bir sahne geliyor. Profesör Emmett Brown’un, Marty McFly’a zaman makinasını bulduğunu ispatladığı filmin açılış sahnesi. Profesör, Deloreyn ile (zamanda gezinmekte kullandıkları araba) geçmişe gidip geri gelir. Hemen sonra da Marty’i anne ile babasının birbirlerine aşık oldukları zamana gönderir. Marty gittikten sonra da Deloreyn’den iz olarak kalan alevli tekerlekli izlerinin arasında “İşe yarıyor. Bu yöntem işe yarıyor” duygusu ile oynamaya başlar ya, işte o sahne.

İşe yarıyor hocam. Ne zaman karadeniz güzelinin fotoğrafına baksam Galatasarayım kem gözlerden korunuyor.

O andan sonra maçı sukunetle, heyecandan tamamı ile azade bir şekilde seyrediyorum. Fenerbahçe baskıyı mı arttırdı, hemen fotoğrafa bakıp kendi gönül hesabım ile 6 dk kazandırıyorum cimbomboma. İşler sarpa mı sardı 3 sny bakınıp 4 dakikalık daha “Bu iş aslında sanıldığı kadar zor da değil Yonca” takviyesi yapıyorum.

2 – 1 kazanıyoruz maçı. Maçtan sonra çalınan şarkılarla göbek ata ata bir iyi döküyorum kurtlarımı.

Asıl mücadele ise her zaman olduğu gibi maçtan sonra başlıyor.

Stadı doldruan 41bin kişi aynı anda dışarı çıkınca etraf mahşer yerine dönüyor. Metro girişi, Auschwitz kampındaki tutsakları anımsatıyor her seferinde bana. Tellerin arkasında, tek kişinin geçebileceği 3, 5 tane kontrol noktasından geçmeye çalışan onbinlerce insan.

Birgün bir vesile TT Arena çıkışı -gönül hiç istemese de- yaşanacak olası bir izdiham sonrası kayıplar yaşanınca gelecek yöneticilerimizin aklı başına. O kadar insanı fare deliği gibi yere tıkıştırmanın alemi nedir arkadaş. var mıdır bunun akla yatan bir izahı.

İtiş kakış oradan geçiyoruz. Haydi bu sefer bir de metronun içinde turnikelerin önündeki izdiham aşamasına geliyor sıra.

Koltuk değneğimi gösteriyorum turnikenin öteki tarafındaki görevlilere. Engelli geçiş yerinin turnikelerin hemen yanında olduğunu işaret ediyorlar. Değneği havada tutarak insanlardan icazet ala ala ilerliyorum. Arada kıllık yapanları omuzlayarak ekarte ediyorum.

Turnikeler engelini aştıktan sonra sıra en son ve en zor aşama olan metroya binme aşamasına geliyor. Her seferinde nasıl oluyorda ben o metroya düşmeden, insanların ayakları altında ezilmeden binebiliyorum aklım almıyor. Allahın bir hikmet-i hüdası olsa gerek.

Metroya da kapağı attıktan sonrası nispeten daha kolay.

Sonrası Taksim. Sonrası Nevizade. Sonrası show must go on.

anavarza

 

[Yazı Dizisi] Isınmayı COP18 de durduramadı ~1

Bianca Jagger İnsan Hakları Vakfı’nın kurucusu ve Başkanı, Uluslararası Af Örgütü – ABD Yürütme Kurulu üyesi, Nikaragua doğumlu bir insan hakları ve barış aktivisti  Bianca Jagger‘ın COP18 hakkındaki izlenimlerini ve hayalkırıklığını anlattığı yazısını, Huffingtonpost Blog’da yayınlanmasının ardından, Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Betigül Onay‘ın çevirisiyle parçalar halinde sunuyoruz.

***

Dünya liderlerinin sorumluluktan dehşet verici kaçışı

Daha yeni Doha, Katar’daki COP18’den döndüm, yine bir BM İklim Konferansı…  Toplamda 17.000’den fazla insan geçen hafta küçük Körfez ülkesine üşüştü: Yaklaşık 200 ülkeden temsilci, bir bürokrat ordusu, iş adamları, akademisyenler ve sivil toplum.

Teorik olarak, BM Taraflar Konferansı ya da COP’un hedefleri: küresel sera gazı salınımlarını azaltmak, küresel sıcaklık artışını 2ºC’nin altında tutmak ve yıkıcı iklim değişikliğini engellemek.

COP18 nasıl sonuçlandı? Tehlikeli bir şekilde, neredeyse hiç birşey. Görüşmeler “umursamazca” bitiş çizgisine doğru topalladı.

1 Aralık 2012’de Economist dergisinde yayınlanan bir makale “İklim değişikliği müzakerecilerinin saçmalık hissinden yoksun olduklarının söylenmesine asla izin vermeyin” cümlesiyle başlıyor. Makale, BM iklim konferanslarını “absürdlüğün tiyatrosu”, “şamata” olarak adlandırıyor. “İklim politikası hiçbir yere gitmiyor” diyor.

Economist’in fikrinin tersini savunmak zor.

COP’un Katar’da yapılması sert bir biçimde eleştiriliyor: Kişi başına düşen en yüksek GSYİH’ya sahip petrol zengini bir ülke, kişi başına düşen en yüksek karbon salımı ve dünya üzerindeki tüm ülkeler arasında kişi başına en fazla su tüketimi.

COP’lar sürdürülebilirlik için iyi bir örnek teşkil etmiyor. Katılım için binlerce insan kilometrelerce uçuyor. Konferans alanları kapalı alanlar, sık sık klima kullanılıyor ve geçmişte bol bol kağıt ve plastik atık üretiliyordu.

COP18’i daha sürdürülebilir yapmak için çaba gösterildi; ilk kez kağıtsız doküman kullanım sistemi, PAPERSMART,  uygulandı; geçmiş konferanslara göre önemli bir gelişme. COP15’in sonunda Kopenhag’taki Bella Center, Wall Street’in Kara Pazartesi’den sonraki görüntüsü gibiydi. Etraf; vazgeçilmiş programlar, notlar, kağıtlar, gazeteler, çöp yığınları ile doluydu.

İlk başta, Katar Ulusal Konferans Merkezi (QNCC)’nin içindeki hava çok soğuktu, organizatörler büyük binadaki ileri derecede havalandırma ile Katar sıcağının üstesinden geliyordu. İnsanlar şikayet ettikten sonra, seviyesi daha makul bir sıcaklığa ayarlandı. Koridorlardaki dükkanlar güneş enerjisiyle çalışan cep telefonu şarj aletleri satıyordu.
QNCC’deki atriumu geçince, kocaman metal bir örümceğin altında yürüyordunuz. “Maman”, 9 metre yüksekliğindeki, 8 ayaklı Louise Bourgeois tarafından yapılmış bronz ve çelik heykel, koridorun üzerinde duruyordu. On yedi tane mermer yumurtanın olduğu çuval, heykelin göbeğinden aşağı sarkıyordu. Yakında bir duvarda asılı plaktaki Bourgeois’in açıklaması şöyle diyordu: “Örümcek, anneme bir ağıt. Benim en iyi arkadaşımdı. Örümcekler gibi, annem çok akıllıydı… Örümcekler  yardımseverdir, ve koruyucudur, aynı annem gibi.”

Maman konferans için iyiye alamet olmalıydı. Heykel, çocuklarımıza borçlu olduğumuz kutsal güvenin sembolü olmalıydı. Dünyanın liderlerine, insanlığa ve Toprak Ana’ya karşı görevlerini hatırlatmalıydı.

Ama Louis Bourgeois’in mesajı COP18’de dünya liderleri tarafından önemsenmedi. Bu, önemsemedikleri tek mesaj da değildi.

Bazı zamanlar konferans, saçmalıklara sahne oldu. 5 Aralık akşamüstü, iklim değişikliğine şüpheyle yaklaşan İngiliz hemşehrim, Lord Monckton, COP18 Başkanı Al Attiyah’ın ev sahipliği yaptığı Durum Değerlendirmesi Kurulu’na girdi, Myanmar’ın boş sandalyesine oturdu ve kurula konuşma yaptı. Bir gözlemci durumu bu durumu “İklim Değişikliğine Yanıt”a şöyle değerlendirdi: “Myanmar’ı temsil etmediğini oturum başkanı farketmedi – hiç kimse bir süre fark etmedi. Bunun üzerine, iklim değişikliğinin olmadığı falan gibi bir şeyler söyledi. Konuşması bitince de geldiği gibi çıktı, gitti.”

Bazı zamanlarda ise trajedi vardı. Naderev Sano, Filipinler’in baş müzakerecisi, 6 Aralık’ta tutkulu bir konuşma yaptı. Konuşmasının ortalarında, Bopha Tayfunu’nun ülkesine verdiği zararı anlatırken göz yaşlarını tutamadı:

‘Bu müzakerelerde burada otururken, kararsız kalırken ve birşeyleri ertelerken bile ölü sayısı artıyor. Büyük çapta ve yaygın olarak yıkım var. Yüz binlerce insan evsiz kaldı.Ve zor zamanlar daha gelmedi bile… Bunun gibi üzücü trajediler sadece Filipinler’e özgü değil, çünkü tüm dünya, özellikle yoksullukla başa çıkmaya çalışan ve sosyal ve insani gelişim göstermeye çalışan gelişmekte olan ülkeler,  aynı gerçeklikle yüzleşiyor. Herkese sesleniyorum, lütfen, daha fazla gecikme, daha fazla mazeret olmasın. Lütfen; Doha, gidişatı değiştirmek için politik iradeyi, istediğimiz gelecek için alacağımız sorumluluğun iradesini gösterdiğimiz yer olarak hatırlansın. Burada herkese soruyorum, biz değilsek, o zaman kim? Şimdi değilse, ne zaman? Burada değilse, o zaman nerede?”

Fakat müzakereler o iradeyi bulmayı başaramadı ve COP18  sorumluluktan kaçış olarak hatırlanacak.

7 Aralık’ta AB İklim Komiseri Connie Hedegaard COP Başkanı Al Attiyah’a çeşitli müzakere alanlarını bakanlığa ait tek bir toplantıda birleştirmesi için başvuruda bulundu. Başarılı bir sonuç alabilmek için zamanın azaldığı konusunda uyarıda bulundu ve ev sahipleri yeni bir çabayla bakanları bir araya getirirse hala bir anlaşmaya varılabileceğini dile getirdi. “Fazla zamanımız yok. Sayın Başkan, lüften bu paketi Bakanlığa gönderin” dedi.

Al Attiyah tek bakanlık toplantısını reddetmekle kalmadı, “Benim bolca zamanım var, burada bir yıl boyunca oturabilirim, fazla zamanı olmayan sizsiniz” cevabıyla herkesi şaşırttı.

Başkan Al Attiyah, zamanın hepimiz için tükendiğini anlayamıyor.

Bilim, tehlikeli iklim değişikliğinin hızlandığına işaret ediyor. 2012’inin Ekim ayında küresel sıcaklık ay bazında 333. kez 20.yüzyıl ortalamasının üzerinde ölçüldü. 1750 yıllarındaki endüstri devriminden beri atmosferdeki karbondioksit yoğunluğu %31 arttı. Şu an son 420,000 yılın en yüksek seviyesinde.

İklim değişikliğinin etkileri şimdiden dünya üzerinde aşırı hava olayları ile kendini gösteriyor. 2012 yılında Sandy Fırtınası 100 kişinin ölümüyle sonuçlandı; Bopha Tayfunu Filipinler’i mahvetti: Ölü sayısı 700 ve hala artıyor. Pakistan ve Çin’de rekor seviyede sel, 2011’de El Salvador, Honduras ve Nakaragua’da şiddetli yağmurlar ve seller; 2010’da Rusya’da sıcak dalgası; 2009 ve 2012’de İngiltere’de sel; Katrina Fırtınası 2005’te 1,836 kişiyi öldürdü… Liste uzun, böyle devam ediyor.

Eylül 2012’de Oxfam tarafından oluşturulan ve Kalkınma Çalışmaları Enstitüsü tarafından yazılan “Aşırı Hava, Aşırı Bedeller” Raporu çok net: Bu hava olayları münferit ya da tesadüfi değil. Aşırı hava olayları yeni “normalimiz” oldu.

Yarın: Sıcaklığı düşürün!

 

Yeşil Gazete için çeviren: Betigül Onay

(Huffingtonpost, Yeşil Gazete)

“Karbon negatif” yakıt yaratmak için yarış başladı!

NewScientist’in Aralık’ın birinci hafta sayısında kapak konusu olarak yer alan, Bob Holmes imzalı makaleyi Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Eren Atak‘ın çevirisiyle sunuyoruz.

***

İspanyol çölünde yeşil çamur, tüplerin içinde, karmaşadan uzakta ve sessizce fokurduyor . Yakındaki bir fabrikadan gün ışığı ve karbondioksidi iliklerine kadar emerek hızla büyüyor. Her gün, işçiler çamurun bir kısmını sıyırıyor ve yakıta dönüştürülmesi için alıyor. Jeolojinin 400 milyon yılda gerçekleştirdiğini, insanlar tek bir gün içinde yapıyor.

Aslında, bu sıradan bir yakıt değil; atmosferden karbon alan ve atmosferin iyiliği için onu tutan “karbon negatif” yakıtların büyülü bir sınıfına ait. Temel fikir oldukça basit: Atmosferden doğal yolla CO2 alması için bitkiler (bu örnekte alg) yetiştirilir. Yakıtı ayıkladıktan sonra, geriye karbonun önemli kısmını tutan bir kalıntı kalır. Bu kalıntı, karbon negatifliğin anahtarı. Eğer karbonu toprağa karışarak ayrışmayacağı veya havaya geri dönemeyeceği biçimde depolayabilirseniz, yakıtların atmosfere saldığı CO2 miktarından daha fazlası tutulmuş olur.

Böyle karbon negatif yakıtların tartışmasız el çabukluğu vardır: İklim değişikliğini frenlemede en gerçekçi kısa vadeli çözüm olabilirler ve hala ilk günleri olmasına rağmen General Electric, BP ve Google gibi şirketler bu fikrin altına paralarını yatırmaktalar.

Arabanızı her kullandığınızda veya bir uçağa atlayıp güneşli bir yere gittiğinizde, atmosfere biraz daha fazla karbon ekliyor ve küresel ısınma krizini biraz daha yakınlaştırıyorsunuz. Bitkiler büyürken

atmosferdeki CO2’i aldıklarından, karbon ayak izine eklenme de söz konusu olmuyor, bu nedenle biyoyakıtlar problemin azaltımındaki yöntemlerden biri. Günümüzde, en popüler biyoyakıt, mısırdan yapılan etanol.

Teorik olarak, bu tür bir yakıt “karbon nötr” olmalıdır: diyelim ki, atmosferden aldığı her 100 karbon atomu için yakıldığı zaman  geriye 100 döndürmelidir. Ancak ne yazık ki, durum o kadar basit değil. Çiftçiler toprağı sürdüğünde, gübre eklediğinde ve ürünü hasat ettiklerinde – bu noktada etanol tesisinin kendisini çalıştırmak için yakılan doğal gazdan bahsetmiyorum bile – müthiş derecede fosil yakıt kullanılmış olur ve bu da karbon nötr durumdan uzaklaşma demektir.

Sorunun, biyoyakıt üretimi sırasında salınan karbonun yakalanarak basitçe çözülebileceğini düşünebilirsiniz. Etanol üretmek için kullanılan fermantasyon işlemi, örneğin, bir yan ürün olarak saf CO2 içeren bir akım üretir.

Bu nedenle, tarım devi Archer Daniels Midland (ADM), bu yılın başında Amerika Birleşik Devletleri’nin ilk büyük ölçekli karbon yakalama ve depolama projesini Decatur, Illinois’de başlattı. Sistem, etanol tesisinden çıkan CO2’i emip, sıkıştırarak yakın bir yerde yer altında depolayacak. Yıllık 1 milyon tondan fazla CO2’in depolanması planlanıyor. Ancak ADM’nin etanolü henüz karbon nötr değil: Etanol yapımında kullanılan enerji harcamaları sağolsun, salımın fosil yakıta kıyasla yaklaşık %20 ya da %30 azaltımı söz konusu sadece.

Sorunu çözmek için etanol tesisinin işletiminde kullanılan tüm fosil yakıtları yenilenebilir enerji ile ikame edebilirsiniz. Ama bu da tarımsal ürüne dayalı biyoyakıt konusundaki temel sorunu çözmüyor: Zira tarımsal ürüne dayalı biyoyakıt üretiminde kullanılan alan, gıda üretiminde kullanılacak alanla rekabet ediyor.

2010 yılında mısıra dayalı etanol üretimi A.B.D.’nin ulaşımda kullandığı yakıtın %8’ini oluşturdu ancak ülkenin mısırının neredeyse %40’ını kullandı. Eğer etanol tüm fosil yakıtların yerine geçerse, ya gıda fiyatları roket gibi fırlayacak ya da çiftçileri yeni alanlar açmaya zorlayacaktır – muhtemelen her iki durum da aynı anda yaşanacak. Atmosferdeki sera gazı miktarını azaltmak istiyorsak, bu konuda yeni yollar bulmak zorundayız.

New York, Ithaca’daki Cornell Üniversitesi’nde toprak uzmanı olan Johannes Lehmann meseleyi şöyle özetliyor: “Esas soru, biyokütle ya da arazinin sağladığı diğer hizmetlerin ihlalinin olmadığı ne kadar model yaratabildiğimiz.”

Tam da bu nedenle siyanobakteri denilen, tek hücreli, mavi- yeşil varyant algler umut verici. Karasal ürünlerden daha hızlı büyüyorlar, soya fasülyesine kıyasla bir günde 20 kat daha fazla biyokütle üretiyorlar, genetik mühendisliği aracılığıyla yakıt üretimini arttırmak kolay, bütün bunlardan daha da iyisi, ekilebilir arazi olmayan deniz suyunda ya da acı yeraltı sularında büyüyebiliyorla. Böylece gıda üretimi amacıyla kullanılan tarlaları ya da orman ekosistemlerini işgal etmiyorlar. (Science, Vol. 314, sf. 1598)

Söz konusu sistemin bu özellikleri, İspanya Alicante’de siyanobakteriden “Mavi Petrol” üretimi yapan,  küçük bir firma olan Bio Fuel Systems (BFS) adındaki firmayı özellikle cezbediyor.

Şirketin İspanyol kıyı çölündeki prototip tesisi, alg yetiştirmek için ihtiyaç duyulan CO2’i yayan bir çimento fabrikasının sırtında.

 

Mavi petrol

BFS başkanı Bernard Stroiazzo tarafından New Scientist’e verilen rakamlar işlem sırasında tutulan karbon miktarını resmediyor. Bir varil petrol üretimi için algler çimento bacasından gelen 2 tondan biraz fazla CO2’i emiyor. Ama hala CO2’in tamamı atmosferden uzaklaşmış olmuyor. Alg kültürlerini sürekli ve düzenli olarak karıştırmanız gerekiyor ve bunun için enerjiye ihtiyacınız var. Karışım ayrıca gübre takviyesine ihtiyaç duyuyor ve yüksek ısı ve basınç isteyen, patentli bir petrol üretim süreci söz konusu. Tüm bu süreçlerde ihtiyaç duyulan fosil yakıtlar yaklaşık 700 kilogram CO2 salınımına neden oluyor. Petrolün yakımı – mesela araba motorunda – bir diğer 450 kg salıyor. Geriye kalan karbon – yaklaşık 900 kg CO2 – artan maddelerde, gömülebilir ya da çimentoya katılabilir inorganik karbon çamurunda kalıyor. Stroiazzo “Bu asla atmosfere geri dönmeyecek” diyor.

BFS’nin pilot tesisi bir günde bir hektar algden yaklaşık 2.5 varil ham petrol üretiyor. Stroiazzo “BFS’ninkine benzer bir sistem, bu oranda üretimle, sadece Libya çölünün çeyreği bir alanı kullanarak dünyadaki toplam ham petrol tüketimini karşılayabilir” diyor. Otuz beş milyon hektar elbette ki büyük bir alan ama her gün kullandığımız 90 milyon varil petrolün yerini alacak olduğu düşünülürse çok da ezici değil. Bu aynı zamanda dünyanın mera alanının %1’i kadarı; Yani sistem, dünya üzerindeki bir çok tesise yayılması halinde hızla gerçek ve uygulanabilir bir çözüm halini alabilir.

Ama göz önüne alınması gereken bazı başka faktörler var. Henüz daha satışa sunmadıklarından, fiyat bir sorun olacak gibi gözükmekte: BFS’nin ekipmanı ucuz değil. Kültürleri barındıran polikarbonat tüplerinin fiyatı hektar başına 1 milyon ABD dolarını buluyor ve alglerin karıştırılması işlemi yüksek hacimlerde elektrik gerektiriyor. Bu da 2010 Uluslararası Enerji Ajansı raporuna göre alge dayalı biyoyakıt fiyatını litre başına en azından 5 ABD doları arttırıyor.

Muteber kalmak için, BFS yüksek fiyata sahip alg yan ürünlerini -örneğin omega-3 yağ asitlerini- besin takviyesi olarak satıyor. Bu yeni gelişen bir biyoyakıt endüstrisi için mantıklı olsa da, besin takviyesi talebi, ürünler markete akın edince azalacaktır ama sonuçta problemin temeli bu değil.

Diğer şirketler de bu sistemi uygulamaya çalışıyor. San Francisco yakınlarındaki Algae Sistemleri şirketi, kıyaya yakın 25 metrelik plastik paketlerde okyanusta alg üretimi yaparak maliyeti düşürmeyi öneriyor. Paketler, algi yüzeyde yani ışığın en yoğun olduğu kısımda tutuyor ve doğal dalga karıştırma işlemini gerçekleştiriyor. Şirket, nitrojen bakımından zengin atıksuyu gübre olarak kullanarak alg büyümesini arttırmayı planlıyor.

Algae Sistemleri şirketi, Alabama açıklarında, Mobile körfezinde birkaç hektar alanda önümüzdeki yıl başında faaliyete geçmesi planlanan pilot bir tesis inşa ediyor. Şirket başkanı Matthew Atwood “Eğer tüm bileşen süreçler, araştırma laboratuvarındaki gibi işlerse, sonuç karbon negatif yakıt olacak” diyor. “Bu yakıt, fosil petrol fiyatlarını da birkaç yıl içinde azaltabilecektir” diye de ekliyor.

Ancak alge dayalı biyoyakıtlarla ilgili çözülmesi gereken bir sorun daha var: Gübre. Algler azot ve fosfor gibi pahalı besinlerle karınlarını doyuruyorlar. Algae Sistemleri şirketinin tasarımında olduğu gibi, şehir ve ekili arazilerin atıksuları bunları temin edebilir. Ama büyük ölçekte yeterince atıksu yok.  Kaliforniya Yaşam Döngüsü Birliği’nde enerji analisti ve mühendis Stefan Unnash “İnsan besinini aktarmak yeterli değil” diyor ve ekliyor: “Her gün arabanıza tuvalete bıraktığınızdan daha fazlasını koyuyorsunuz”

Gerçekten de, New Mexico Sandia Ulusal Laboratuvarı’nda alge dayalı biyoyakıt uzmanı olan Ronald Pate’in hesaplamalarına göre, ABD’nin ihtiyaç duyduğu sıvı yakıtın sadece 10’da birini bile algden elde etmeyi amaçlasanız bile bunun için tüm ABD’nin “temin edebileceği” azot ve fosfordan daha fazlasına ihtiyacınız olacak.

Araştırmacılar belki birgün besin sorununu, alg artığında kalan azot ve fosforu ayrıştırarak ve yeniden kullanarak çözebilir ancak büyük ölçekte üretimdeki en büyük zorluk daha aşılmaz: Bu üretim için ihtiyaç duyacağınız tüm karbondioksidi nereden bulacaksınız?

Pate’in hesaplamalarına göre, alg üreticileri A.B.D.deki tüm bacaları “kapatsa” bile bu sadece yılda 75 milyar litre biyoyakıt üretimine yetecek. Bu da dünyanın şu anki toplam ulaşım ihtiyacının %10undan az. Dahası, fosil yakıt yakan endüstrilerin bacalarına dayalı biyoyakıt üretimi, CO2’ten enerji üretimi (ve üretilen yakıtın yeniden kullanımı) sürecini “bir tur daha uzatmak” anlamına geliyor: Belçika, Brüksel’deki bir çevre örgütü olan Bellona Europa’nın direktörü Jonas Helseth “Bu sadece salımların ertelenmesi demek”, diyor.

Henüz bu sorunun sağlam bir çözümü yok. Birkaç şirket CO2’i havadan alacak ve konsantre edecek teknolojiler geliştiriyor. New York’taki Global Thermostat, kimyasal ve düşük sıcaklıktaki atık ısısında (yaklaşık 90 derece) havadan CO2 yakalayacak bir sürecin patentini aldı. “Pilot ölçekteki tesis San Francisco yakınlarında bir yıldan fazla bir süredir faaliyet gösteriyor ve ikincisi de yolda” diyor, ortak kuruculardan Graciela Chichilnisky. “Teknolojimizi Algae Systems’ye de aktarmak üzere bir anlaşma imzaladık ve diğer alge dayalı biyoyakıt üreten şirketlerle görüşme halindeyiz” diyor.

 

Biyoyakıt Acenteliği

Bu sorunlar çözülürse, alg, negatif karbon biyoyakıtı konusunda en umut verici yol olduğunu kanıtlayabilir. Ama o zamana kadar daha az göz alıcı bir yöntem de kendini hızla duyuruyor.

Biyoyakıt için ucuz ve en düşük bakım gerektiren hammaddeler, mısır hasadından arta kalan koçan ve saman gibi atıklar, dev Çin kamışından arta kalan yıllık otlar veya ölü ağaçlar. Bu hammaddeler etanol yapımında kullanılıyor ama bu maddelerin parçalanması sırasındaki zorluklar verimi azaltıyor. Camarillo’da Los Angeles’in kuzeyindeki Cool Planet Energy Systems, bu işlem için daha iyi bir yöntem geliştirdi: Isı, basınç ve katalizörlerin biyokütleyi  doğrudan petrol, dizel yağı ve jet yakıtında bulunan hidro karbonlara dönüştürdüğü, piroliz adında bir yöntem… Bu da şu anlama geliyor: şirketin petrolü, normal petrol ile karıştırılarak fosil yakıtın toplam oranı azaltılabilir ya da diğer bir deyişle petroldeki karbon yoğunluğu azaltılıyor.

Bu yılın başlarında, firmanın yatırımcılarından da biri olan Google’daki araştırmacılar, Cool Planet’ın “ürettiği” petrolün %5’i  ve bildiğimiz fosil petrolün %95’lik bir karışımı ile  Mountain View, Kaliforniya’daki merkezlerinde bir sürüş testi yaptı. Başkan yardımcısı Mike Rocke, karışımın petroldeki karbon yoğunluğunu %10 azalttığını ve Kaliforniya’nın 2020 Düşük Karbon Yakıt Standardını 8 yıl öncesinde yakalama fırsatını yakaladığını söylüyor.

Daha da iyisi, karbon ayrıştırılmış oluyor. Cool Planet’in piroliz işlemi, yakıt ile birlikte, büyük miktarda kömüre benzeyen karbon bakımından zengin bir “biyokömür” bileşeni üretiyor. Bu biyokömürü ADM’nin yaptığı gibi yer altına gömmek ya da çimentoya karıştırmak yerine Cool Planet, bitki atıklarından elde ettikleri bu kömürü toprağa geri döndürüyor.

Bunun çeşitli avantajları var. Gömme işlemi için uygun jeolojik formasyonların varlığı gerekmiyor ve nakliye süreci daha kolay. Herşeyden iyisi, bitki atıklarından elde edilen kömür toprağı zenginleştiriyor ve ürün verimini arttırıyor çünkü geniş yüzey alanı sayesinde besin ve su tutumuna yardımcı oluyor. Bitki atıklarından elde edilen kömür konusunda uzman olan Rocke Lehmann bunun “Moleküler bir sünger” gibi olduğunu söylüyor ve ekliyor: “Bu madde toprakta yüzyıllar boyu kalabilir ve İklim Değişikliği Uluslararası Paneli’nce ‘karbonun atmosferden toplanıp gömülmesi’ (ing: carbon sequestration) olarak tanımlanan süreci, tüm kriterleriyle eksiksiz olarak gerçekleştirmiş oluyor”.

Biyokömürü “karbon negatif” yapan sadece bu değil. Cool Planet, biyokütlenin merkezi bir fabrikaya nakliyesiyle petrole dönüşmesi için fosil yakıt harcamak yerine, her biri yılda 40 ila 200 milyon litre arasında petrol üretecek 400 ayrı modüler birim yapacak. Bunlar 50 km. çapında bir alanda ne kadar biyokütle varsa kullanacak. Rocke “Nerede biyokütle varsa, oraya bu tesislerden yapacağız” diyor, “Bu tesisler Starbucks gibi her yerde olacak.” diye de ekliyor.

Cool Planet’ın işletimi karbonun sadece yarısını atmosfere geri gönderiyor ve diğer yarısını kömür yakıtı olarak depoluyor; Rocke’un tabiriyle bu durum, süreci “%100 karbon negatif” yapıyor. Ancak, piyasaya girebilmek ve rekabet karşısında tutunabilmek için şirket, karbonun 3’te 1ini bitkisel maddede tutarak %60 karbon negatifliğini sağlayacak bir başka versiyon üzerinde çalışıyor. Bu noktada Rocke, şirketin petrolünü litre başına 40 sent civarında satabiliyor olması gerektiğini vurguluyor.

Araştırma birimi bugüne kadar sadece birkaç bin litre yakıt üretmiş. Ancak Google, BP ve GE’nin de aralarında bulunduğu yatırımcıların da finanse ettiği pilot tesis bu ay Los Angeles’ta üretime başlayacak ve yılda yaklaşık 1 milyon litre üretim yapacak. Hedeflenen, yirmi yıl içerisinde dünyanın halihazırdaki akaryakıt ihtiyacının %10unu karşılamaya yetecek biçimde 2000 adet kendi modüllerini yapmak.

Cool Planet’ın sonuçları cesaret verici. 2007 yılında yayınlanan IPCC raporuna göre dünyanın iklim değişikliğinin yıkıcı etkilerinden kaçabilmesi için 2015 yılı itibariyle emisyonların azaltılması ve 2050 yılı itibariyle %85’lik bir azaltım oranını yakalamış olmak  gerekiyor.

Biz ise salım azaltımına henüz başlamadık bile.

Görünüşe göre CO2’in atmosfere karışmasına engel olamıyoruz; bu durumda felaketin önlenmesi için geriye iki yol kalıyor. Jeomühendislik çalışmaları ile gezegeni soğutma konusuna atılabiliriz ki bu beklenmeyen sonuçlar doğurabilir (New Scientist, 22 Eylül, sf. 30) ya da CO2’in bir miktarını yavaş yavaş atmosferden geri alıp toprağa depolayabiliriz. Lehmann, “Eğer karbon negatif biyo yakıtlar biraz olsun rol oynarsa, hiç değilse karbon emisyonlarının azaltımı için birşeyler yapmış olurlar.” diyor ve ekliyor: “Ve bu yöntemin sonunda en azından bir şey kaybetmeyeceğimiz, pişman olmayacağımız kesin.”

Yeşil Gazete için çeviren: Eren Atak

Editör: Durukan Dudu

(NewScientist, Yeşil Gazete)


2013’te yaşama en büyük tehditler (bunlar mı?)

Commondreams.org’da Beth Brogan imzasıyla yayımlanan yazıyı, Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Selda Bozbıyık‘ın çevirisiyle sunuyoruz.

Editörün notu: Bu makale ve konu aldığı çalışma, yayımlandığı Commondreams.org’da ciddi eleştiriler almakta. Yeşil Gazete olarak  bu yazıyı yayınlamak istemiş olmamızın bir nedeni de bu. Söz konusu okuyucu eleştirilerini ingilizce olarak bu adreste okuyabilirsiniz. Yazının özgün başlığını da değiştirerek yayınlıyoruz.

***

“Trends in Ecology&Evolution” dergisinde bu ay yayınlanan yeni bir çalışmaya gore, nükleer enerjinin ve deniz tabanında yapılan petrol sondajının yaygınlaşması, 2013 yılında biyoçeşitliliği tehdit eden 15 büyük tehlikenin en üst sıralarında yer alıyor.

“Küresel doğa koruma başlıklarında 2013’e yönelik ufuk taraması” adlı çalışmada, 2013 yılı için önemli tehditlerin önceden tanımlanması amaçlandı. Uzmanların bu tehlikeler hakkında tahminlerde bulunması ve harekete geçmesi çalışmanın özel önem verdiği bir nokta olarak tanımlanıyor ve bu nedenle araştırmaların, henüz popüler olarak merak uyandırmamış ama gayet olası ve büyük tehditlerin üzerinde yoğunlaştığı bildiriliyor.

Cambridge Üniversitesi Profesörü Bill Sutherland, “Ufuk taraması (ing: horizon scanning) olarak bilinen yöntem, henüz hazırlıklı olmadığımız durumlardan kaçınmak ve bunların sonuçlarıyla başa çıkabilmemiz açısından oldukça yararlı bir süreç.” diyor,  Çalışmanın eşfinansörü Ulusal Çevre Araştırma Konseyi’nin de baş yürütücüsü olan Sutherland.  konuyla ilgili biyogaz örneğini veriyor:  “Biyogaz bu örneklerden bir tanesidir. Biogaz, fosil yakıtlara yeşil bir alternatif olarak vaat edilmiştir, ancak hiç kimse eski yağmur ormanlarının biyogaz için yokedileceğini düşünmemiş ve öngörememiştir.”

19 uzman tarafından sunulan çalışmada yakın gelecekteki biyoçeşitliliği olumlu veya olumsuz anlamda etkileyen 75 “az  bilinen konu” belirlendi. Bunlardan ilk 15’i ise şöyle sıralandı:

  1. Toryum yakıtlı nükleer enerjinin geliştirilmesi ve yaygınlaşması
  2. Petrol sondaj ve petrol çıkarma işleminin deniz yataklarında yapılması
  3. Su döngüsünün ivmelenmesi
  4. Andean Amazonlarında baraj yapımının çoğalması
  5. Küresel İklim Değişikliğinin sonucu olarak tür kayıplarının yaşanması
  6. Vejetaryen su ürünleri yetiştiriciliği
  7. Hindistan cevizi suyu için küresel ölçekte artan talep
  8. Yoğunlaştırılmış güneş enerjisi kullanımındaki büyüme
  9. Sucul türlerin çevresel DNA ile saptanması
  10. Resif restorasyonu için mercan havuzlarının kullanılması
  11. Mikro büyüklükte insansız hava araçlarıyla yapılan orman koruma ve orman restorasyonu
  12. 3D (üç boyutlu) basım konusunda yaşanan teknolojk devrim
  13. Biyolojik çeşitlilik, alerji ve otoimmün (bağışıklık) sistemi arasındaki bağlantı
  14. Antimikrobiyal peptitlerin yaygın kullanımı
  15. Sentetik genetiği

Sutherland konuyla ilgili olarak şunları söyledi: “Bu başlıklardan çoğu, enerji üretiminde yeni metotlar geliştirme, gıda üretimi ve gıda saklama ve laboratuarda yeni yaşamsal formların yaratılması amacı taşıyan sentetik biyoloji ile ilişkili. Listedekilerin çoğu tehdit yaşam için tehdit, ancak bir kaç tanesi Dünya üzerindeki yaşamın çeşitliliğine katkı sunacak etkiler yaratabilir.”

Avrupa Çevre ve İnsan Sağlığı Merkezi’nden Profesör Michael Depledge ise şuna dikkat çekti: “Bu araştırma bence bize şunu gösteriyor: İnsanlık olarak doğa üzerindeki etkilerimizin çoğu, biyolojik çeşitlilik ve doğal hayata zarar verici sonuçlar yaratmaya devam ediyor.”

(Commondreams.org, Yeşil Gazete)

Yeşil gazete için çeviren: Selda Bozbıyık

Editör: Durukan Dudu