UEFA Şampiyonlar Ligi’nde son 16 eşleşmeleri İsviçre’nin Nyon kentinde yapılan kura çekimiyle belirlendi. Galatasaray, kura çekiminde Alman ekibi Schalke 04 ile eşleşti.
İlk maçlar 12-13 ve 19-20 Şubat, rövanş maçları ise 5-6 ve 12-13 Mart tarihlerinde oynanacak.
Çeyrek final kuraları, 15 Mart’ta çekilecek. şampiyonlar ligi’nin final maçıysa 25 Mayıs’ta İngiltere’de Wembley Stadı’nda oynanacak.
Şampiyonlar Ligi’nde diğer eşleşmeler;
Celtic-Juventus
Arsenal-Bayern
Shakthar-Borussia Dortmund
Milan-Barcelona
Real Madrid-Manchester United
Valencia-PSG
Porto-Malaga
Buğday Derneğinin ekolojik pazarlar projesinin ikinci halkası olan Kartal %100 Ekolojik Pazar, 20 Aralık’ta üçüncü yaşını dolduruyor.
3. yaşını bugün dolduran Kartal %100 Ekolojik Pazarın yaşgünü kutlaması 23 Aralık Pazar günü gerçekleşecek. Doğum günü kutlamasında pazar alanındaki etkinlik çadırında saat 11:00’den itibaren mısır patlatarak, kestane pişirerek, çeşitli performanslar, çocuklara özel etkinlikler ve tezgahlarda yapılacak indirimlerle üçüncü yaş coşkusu pazara gelen misafirler ile birlikte yaşanacak.
Kartal %100 Ekolojik Pazarın müdavimi, efsane müzisyen, Moğollar’ın bas gitaristi Taner Öngür ve grubu Taner Öngür-AVAM da kutlamada bir konser vererek coşkuya coşku katacak.
Buğday Derneği ve Kartal Belediyesi’nce 20 Aralık 2009 tarihinde açılan İstanbul’un ikinci ekolojik pazarı Kartal %100 Ekolojik Pazar Kartal halkına ve komşu ilçelere üç yıldır hizmet vermeyi sürdürüyor.
%100 Ekolojik Pazarların sadece ticari bir alan olmasının ötesine taşınmasında öncü olan Kartal %100 Ekolojik Pazarda, etkinlikler için kurulan çadırın yanı sıra ekolojik mimari örneği olan saman balyaları ile örülmüş Saman Kafe de bulunuyor. %100 Ekolojik Pazarın kurulduğu pazar günleri, sadece pazardan alınan organik girdili gıdaların sunulduğu Saman Kafe ile Kartal %100 Ekolojik Pazar, organik ürün kullanıcıları ve ekolojik yaşam destekçileri için çok daha cazip hale geldi.
Kartal ekolojik pazaraına ulaşım için ekolojikpazar.org adresi üzerinden “ulaşım”-“kartal ulaşım” linkine tıklayabilirsiniz!
ODTÜ Rektörlüğü, 18 Aralık’ta Göktürk-2” uydusunun fırlatılışı sırasında güvenliği sağlamak gerekçesiyle ODTÜ’ye gelen güvenlik güçlerinin yarattığı şiddeti kınayan bir basın açıklaması yayınladı.
Protestocu öğrencilerin herhangi bir hareketi olmaksızın polisin gaz kullanmaya başladığının ifade edildiği açıklamanın tam metni şöyle:
“ODTÜ Rektörlüğünden Basın Açıklaması:
Göktürk-2” uydusunun fırlatılışı nedeniyle 18 Aralık 2012 Salı günü TÜBİTAK tarafından ODTÜ yerleşkesinde bulunan TÜBİTAK Uzay Teknolojileri Araştırma Enstitüsü binasında bir tören düzenlenmiştir. Törene, TÜBİTAK tarafından davet edilen Meclis Başkanı, Başbakan ve diğer yetkililer katılmıştır. Başbakanın da törene katılması nedeniyle yerleşkede, güvenlik birimleri tarafından çok sayıda polisin ve polis aracının katıldığı geniş güvenlik tedbiri alınmıştır.
TÜBİTAK Uzay binasına yürümek isteyen yaklaşık 300 kişilik bir öğrenci grubu, saat 16.00’ya doğru Endüstri Mühendisliği ile Elektrik ve Elektronik Mühendisliği Bölümü arasında yol boyunca bir hat oluşturan polisle karşı karşıya gelmiştir. Olay çıkmasını önlemek için orada bulunan öğretim üyelerimiz, protestocu gruptan herhangi bir hareket gelmeden polisin yoğun gaz bombası kullanmaya başladığını ifade etmişlerdir. Protestocu grup ise polise taş ve şişe atarak karşılık vermiştir.
Polis tarafından kullanılan çok sayıdaki gaz bombasından sınıflarda bulunan öğrenciler, ofislerinde çalışan mensuplarımız yoğun şekilde etkilenmiştir. Atılan gaz bombası kapsüllerinin isabet ettiği öğrenciler yaralanmış, binaların camları kırılmış, mensuplarımıza ait araçlar hasar görmüştür. TOMA tabir edilen araçlardan öğrenciler üzerine su sıkılmış ve polisin “ses bombası” kullandığı belirtilmiştir. Geniş bir bölge içindeki binalarımızda dersler, laboratuvarlar ve sınavlar aksamış, derslikler ve ofisler boşaltılmak zorunda kalınmıştır.
Törenin bittiği saat 19.00’dan sonra 60-70 kişilik bir öğrenci grubu Rektörlük önüne gelerek polisin uyguladığı şiddeti protesto eden sloganlar atmış ve Rektörle görüştükten sonra dağılmışlardır.
Ancak, A7 kapısından yerleşkeyi terk etmeye başlayan polis ile protestocular arasında Eğitim Fakültesi çevresinde çatışma saat 20.00 sonrasında da sürmüştür.
Polisin yerleşkeden ayrılmasından sonra saat 21.15 civarında A7 bölgesinden Rektörlük önüne gelen 80-100 kişilik protestocu grup, Rektörle görüşme talebiyle zorla Rektörlük binasına girmek istemiş ve olay sırasında binanın camları kırılmıştır.
Rektör, Rektör Yardımcısı, Genel Sekreter Vekili, Öğretim Elemanları Derneği Başkanı, ODTÜ Mezun Dernekleri Başkanı, bazı öğretim üyeleri ve mezunlar ile protestocu grubun katıldığı P1 amfisindeki toplantı 21.30’dan saat 02.00’ye kadar sürmüştür.
Konuşmalarda öğrenciler, törenin bittiği ve davetlilerin çok büyük oranda yerleşkeden ayrıldığı 19.00’dan sonra, polisin uzun süre yerleşkede kalmasına ve Eğitim Fakültesi çevresinde protestocu grubu kıskaç altına alarak darp etmesine tepkilerini ifade etmişlerdir. Polisin orantısız şiddet kullandığını, yoğun gaz bombası kullanımından çok sayıda öğrencinin etkilendiğini ve atılan gaz bombası kapsüllerinden ciddi şekilde yaralanmalar olduğunu dile getirmişlerdir.
Bu son derece üzücü ve endişe verici olaylarda, ODTÜ Sağlık ve Rehberlik Merkezi’ne, Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne ve diğer hastanelere sevk edilen protestocular olmuştur. Elde edilen bilgilere göre ODTÜ öğrencisi olmayan bir protestocunun çarpan kapsül nedeniyle ağır yaralandığı, bazı ODTÜ öğrencilerinin de ayakta tedavi gördüğü anlaşılmıştır.
Orta Doğu Teknik Üniversitesi olarak, dün yerleşkemizde yaşanan şiddeti kınıyoruz. ODTÜ’nün ve ülkemizin bir an önce şiddetten arınması için öncelikle güvenlik kuvvetlerinin dikkatli davranmasını bekliyoruz. Polisin, protesto hakkını kullanmak isteyen öğrencilere karşı şiddet kullanmaktan kaçınmasının, güvenlik tedbiri alırken olaylarla ilgisi olmayan öğrencilerin ve çalışanların yaşadıkları büyük olumsuzluklara karşı duyarlı olmasının önemini ve gereğini bir kez daha vurgulamak istiyoruz.
Üniversite yönetimi olarak, şiddet içermeyen, başkalarının özgürlüğünü kısıtlamayan, eğitim-araştırma faaliyetlerimizi engellemeyen ve çevreye zarar vermeyen protestoları özgürlük ortamının parçası olarak görüyoruz. Üniversitemizde özgürlük ve özgür düşünce ortamının sürdürülebilmesi için, öğrencilerimizin de protesto haklarını şiddete başvurmadan kullanmaları gerektiğini düşünüyoruz. Bu ortamın korunması için öğrencilerimizi, çalışanlarımızı ve mezunlarımızı gerekli sorumluluk içinde davranmaya davet ediyoruz.”
Bilimde herhangi bir konuda fikir birliği olması oy çokluğu ya da ikna ile değil, kanıtlarla gerçekleşir. Var olan bir görüşün çürütülmesi için ancak yeni bilimsel bir kanıt gerekir. Dolayısıyla doğruluğu konusunda yeterince delil bulunan bilimsel bir konuda bilim insanlarının hemfikir olmaması esasında söz konusu değildir.
Peki, bir konuda yeterince delil oluşabilmesi için bilimsel süreç nasıl işler? Bilim insanları öncelikle evrende var olan bir fenomen üzerine doğruluğu kesin olmayan görüşlerini sunarlar. Bunlar üzerine hipotezler inşa edip, deneylerle defalarca tekrarlarlar. Bu hipotezler deneyler sonucu ayakta kalmayı başarırsa geçerli bir kanıt oluşmuş demektir. Kendi içinde bütünlük sağlayamayanlar ise bu aşamada zaten çökerler.
Küresel ısınma ile ilgili ortak bir görüş oluşana kadar yapılan çalışmalar tek tek bu aşamalardan geçti. Bilim insanları çeşitli bilimsel tekniklerle geçmişte iklimin nasıl değiştiğini anlamaya çalışıp, dünyadaki anormal gidişatı açıklayabilmek için tezler ortaya koydu. Mevcut ısınmanın geçmişte dünyanın doğal döngüsü içinde binlerce hatta milyonlarca yılda oluştuğunu fark eden bilim insanları, bu gidişatı ancak atmosfere aşırı miktarda salınan sera gazları ile açıklayabildi.
Bu teori oluşurken genel olarak bilim dünyasında bir ayrılık oluşmadı. İklim biliminin temelleri bu konuya çok yakın çalışmalar yapan fizikçiler, matematikçiler, kimyacılar, astronomlar, atmosfer bilimciler, moleküler biyologlar ve mühendisler gibi pek çok bilim insanı ile birlikte oluşturuldu. Dolayısıyla bu ortak görüşü bilim dünyasının tamamına yakını kabul etti.
Bu noktada hemen aklımıza şu soru gelebilir; yeterince bilimsel kanıt varsa neden tamamı değil? İklim alanında çalışan iki grup bilimci vardır: Bunlardan büyük çoğunluğu olan birinci grup ciddi ve saygın bilim çevrelerini oluşturur, çalışmalarını üniversitelerden ve devletten destek alarak sürdürürler. Bu bilimcilerin tümü iklim değişikliğinin insan kaynaklı sera gazlarının atmosfere salımından meydana geldiğini kabul eder. Azınlık olan diğer grup ise çalışmaları için petrol ve kömür şirketleri gibi özel sektör kuruluşlarından destek alır ve iklim değişikliğinin başka sebepleri olduğu konusunda insanları ikna etmeye çalışır. Yani burada ayrılığa düşen bilimsel kanıtların farklılığı değil, sayıları çok az da olsa bir grup bilim insanının bilime değil özel sektör kuruluşları ve kendi çıkarlarına hizmet etmesidir.
Yukarıdakilere ek olarak zaman zaman gazetelerde küresel ısınmanın durduğuna dair haberler okumuşsunuzdur. Bilimsel hiçbir dayanağı olmayan bu haberlerin tek sebebi okuyucu kitlesinin ilgisini çekmek ve akıllarını bulandırmaktır. Bu noktada bizim de okuyucular olarak gözümüzü açık tutup bu haberlerin bilimsel bir kanıtı var mı, yoksa bu haberden kim çıkar sağlar? diye düşünmemiz gerekir. Dikkatle baktığımızda bu haberleri yapan gazetelerin petrol ve otomotiv şirketlerinden reklam alan gazeteler olduğunu hemen fark edeceksiniz.
Sonuç olarak; bilim akla ve mantığa hizmet ederek var olan tüm gerçekleri gün yüzüne çıkarmak içindir. Bilim insanlarının çok büyük çoğunluğu da bu doğrultuda akılcı tezler ve deneyler üzerinde çalışarak, var olan bilimsel kanıtlarla görüşlerini beyan ederler. Çok küçük bir azınlığın çıkarlara hizmet etmesi bilimden hiçbir şey kaybettirmez. Çünkü yeterince delili olmayan hiçbir tez uzun süre ayakta kalamaz. Bu noktada topluma düşen pay; bilimsel olarak kanıtlanmamış hiçbir görüşe inanmayıp, dünyada bilim çevreleri ile ortak yapılan çalışmalara, resmi bilimsel kuruluşların konu ile ilgili ulaştıkları sonuçlara itimat etmektir. Küresel ısınma ile ilgili kabul edilmiş ortak görüş Birleşmiş Milletler tarafından kurulan Hükümetler arası İklim değişikliği Panel (IPCC)’inde mevcut durumun tek sorumlusunun insan faaliyetleri sonucu atmosfere yayılan sera gazları olduğu açıkça beyan edilmiştir.
Belkıs Gökbulut
Boğaziçi Üniversitesi İklim Değişikliği Çalışma Grubu
Bianca Jagger İnsan Hakları Vakfı’nın kurucusu ve Başkanı, Uluslararası Af Örgütü – ABD Yürütme Kurulu üyesi, Nikaragua doğumlu bir insan hakları ve barış aktivisti Bianca Jagger‘ın COP18 hakkındaki izlenimlerini ve hayalkırıklığını anlattığı yazısını, Huffingtonpost Blog’da yayınlanmasının ardından, Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Betigül Onay‘ın çevirisiyle parçalar halinde sunuyoruz.
COP15’in sonuç dokümanı olan 2009 Kopenhag Uyumu; AB ve ABD, Kanada ve Avustralya’nın da içinde olduğu dokuz ülkenin gelişmekte olan dünyaya 2020’de $100 milyar doları hedefleyecek şekilde, 2012 sonunda $30 milyar “iklim yardımı” ödeyeceği sözünü içeriyordu. Bu sözden önceden ülkelerin haberi vardı.
NASA Goddard Uzay Araştırmaları Enstitüsü’nden Profesör James Hansen COP15 sonrası “ Yılda yüz milyar dolar – Clinton hükümeti sekreterliğinin gelişmekte olan ülkelere vermek için toplayacağı para- buhardan ibaret bir para. Bunun gibi bir finansmanın gerçekleşmesi için bir mekanizma yok, gerçekleşeceğine dair bir beklenti de yok” dedi.
Profesör Hansen haklıydı. Doha’ya giden yolda, fon 2012’deki ilk 30 milyar $ hedefini tutturamadı. Oxfam ve Uluslararası Çevre Enstitüsü (International Institute for Environment) sadece 23.6 milyar doların (%78’inin) ifa edildiğini gösteriyor. 23.6 milyar doların bir kısmı sadece borç ya da yeni para olrak gösterilen ama zaten varolan yardımlar.
Gelişmekte olan dünya için uyum ve azaltımın finansmanının COP18’de sonuçlandırılması kritik önem taşıyordu. COP’un finansal uçurumu ele alması ve taahhüt ettiği 100 milyar $ ‘ı gelişmekte olan ülkelere transfer edecek mekanizmayı devreye sokması gerekiyordu.
Deyim yerindeyse “hızlı başlayan finans” anlaşması son bulduğunda, gelişmekte olan ülkeler 60 milyar $’ın söz verildiği gibi 2013 ile 2015 arasında gönderilmesini talep ediyordu. Artış iklim değişikliğinin artan etkilerine karşı hassas olan ülkeler için önemliydi.
Yeşil İklim Fonu şu anda boş
Başkan Obama Sandy fırtınasının yol açtığı zararları onarmak için Kongre’den 60 milyar $ istedi. Gelişmekte olan ülkeler aynı miktarı, dünyanın büyük kısmını iklim değişikliğinin yol açtığı tahribattan izole etmek için istedi.
Nihai metin 2013-2015 dönemi iklim finansmanı için rakam içermedi. Dahası, hassas ülkelerin finansmanı için daha önce anlaşmaya varılmış yıllık 100 milyar dolar hedefi ile ilgili somut bir taahhüt yoktu.
İngiltere 2013 ile 2015 arası dönem için 1.5 milyar Sterlin ayırdı; Almanya, Fransa, Danimarka, İsveç, Finlandiya ve Hollanda da 2015’e kadar toplam 8.3 milyar Euro katkıda bulundu. Tek tek ülkeler taahhütler de bulunsa da, AB bir rakam üzerinde uzlaşmadı.
Görüşmeler, masada sadece 10 milyar $ ile son buldu. Gereken miktara kıyasla önemsiz bir miktar.
Oxfam’dan Celine Charveriat 7 Aralık’ta basın konferansında şöyle dedi: “Bu ülkeler [gelişmekte olanlar] kabul edilemeyeceği kabul etmeye zorlanıyorlar. Hiç birşeyi kabul etmek ya da BM sürecini tıkamayla suçlanmak arasında bir dilemaya sokuluyorlar. Burada esas konu, gelişmiş ülkelerin sözlerini tutmaması ve yasal yükümlülüklerini yerine getirmemesi ile ilgili.”
Bu gelişmiş olan ülkeler arasında ABD başlıca suçlu olarak görülüyor. İklim finansını artırmaya olanak sağlayacak metindeki dili bloke ettiği için suçlanıyor.
Kasım’da Başkan Obama zafer konuşmasında iklim değişikliği ile mücadele edeceğine dair taahhütte bulundu. “Çocuklarımızın; borcun yük olmadığı, eşitsizlikle zayıflamamış, ısınan gezegenin yıkıcı gücünün tehdidinde olmayan bir Amerika’da yaşamasını istiyoruz” dedi.
Amerika’nın COP18’deki ve geçmişteki COP’lardaki müzakere pozisyonu bu sözlere tamamen ters oldu. COP18 “Geçit” metni üzerinde mutabık kalmadan önce, ABD başmüzakereci Todd Stern, “kayıp ve zarar”larla ilgili yeni dilden bahsederken şöyle söylediğinin duyulduğunu belirten raporlar var: “Bunu bloke edeceğim. Bunu kapatacağım.”
COP18, gelişmekte olan ülkelere iklim değişikliğinden dolayı ortaya çıkan “kayıp ve zararlarını” onaracak finansmanın sağlayacak “İklim Değişikliği Etkilerinden Oluşan Kayıp ve Zararı Ele Alacak Çok Pencereli Mekanizma”yı onayladı. Gelişmekte olan ülkelere ilk kez böyle bir güvence verildi ve “iklim değişikliğinden dolayı kayıp ve zarar” ifadesi ilk kez uluslararası yasal bir dokümanda yüceltildi. Ama yine uygulama sorunlu. Para nereden gelecek? Afet yardım fonlarından mı yoksa var olan yardımseverlik yardımlarından mı?
Taraflar Konferansı’nın başarısızlığı
Naderev Sano UNFCCC sürecinde gözyaşlarına boğulan ilk kişi değil. COP13’te Bali’deyken, Yvo de Boer müzakerelerin ortasında ağladı. Gözlemcilerden biri “ Sadece gözlerini silmiyordu, göz yaşları sel gibi akıyordu” diye anlattı.
COP18 ile ilgili benim hislerim bunlar.
Rio’daki ilk Yeryüzü Zirvesi’ne 1992’de katıldım. Büyük umutlarla, değişimin mümkün olduğuna inanarak gittim. O zamandan sonra bir çok COP’a ve BM Konferanslarına katıldım. BM sürecinin işleyişini Bali, Endonezya’da; Poznan, Polonya’da; Kopenhag, Danimarka’da; Durban, Güney Afrika’da ve Rio +20 Brazilya’da gördüm. Bu konferansların hiçbiri iklim değişikliği tehdidine çözüm getirmedi. Çok taraflı süreçlerin yararlılığına, UNFCCC’ye ve UNCSD’ye inancım sarsıldı.
Bir sonraki COP’u bekleyen görev ürkütücü. Kopenhag’da, Durban’da ya da Doha’da karar verilmiş olması gereken bir çok şey gelecekteki müzakerelere bırakıldı. Ormansızlaştırma ve Orman Kayıpları Yoluyla Salımların Azaltılması (REDD) ile ilgili anlaşmalar, salım azaltım vaatleri ve finansman kaplumbağa hızıyla ilerliyor. Şimdiye kadar, müzakereler, sürekli olarak politik ve özel çıkarlar nedeniyle kesintiye uğradı.
Bana 20 yıl önce, o ilk Rio Zirvesi’nde; 2012’de küresel karbon salımları yaklaşık %50 artacak, dünya üzerinde 1 milyar üzerinde açlık seviyesinde yaşayacak, fosil yakıt teşvikleri yıllık 1 trilyona ulaşacak deseydiniz, dehşete kapılırdım.
Lord Stern son raporunda belirttiği gibi, ‘Değişimin genel hızı umursamazca yavaş. Değişim çok zor ve çok maliyetli ve gecikmek bir sorun değilmiş gibi davranıyoruz. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin altındaki süreçlerin katılığı ve katılımcıların davranışları da ilerlemeyi aksatıyor. Ve elde edilmiş çıkarlar güçlü kalmaya devam ediyor.’
İlerlemenin olmaması beni dehşete düşürdü ve Doha’da uygulanan güçlü özel çıkarlardan çok rahatsız oldum. COP18 müzakerelerinin her tarafında kurumsal çıkarların parmakizleri vardı. İlgili Bilim İnsanları Birliği(Union of Concerned Scientists)’nin Strateji ve Politika Direktörü Alden Meyer’in konferansın sonunda söylediği gibi, “Buradan kazançlı çıkanlar oldu. Kömür endüstrisi burada kazandı, petrol endüstrisi burada kazandı, bu endüstrilerin gücünü ve dünyadaki hükümetleri etkilemek için kısa vadede karlarını gördünüz.Bu bir çevre zirvesi değildi, Kuzey Kutbu’nda sondaj yaptıkça, Kanada’da katranlı kum ürettikçe ve Endonezya’da Çin için kömür çıkardıkça, kazançların kimler tarafından paylaşılacağını görmek için düzenlenmiş bir ticari fuardı…”
Rio zirvesinden yirmi yıl sonra, UNFCCC sürecinden 18 yıl sonra, toplantılardan, müzakerelerden ve sonuç dokümanlarından sonra, COP hedeflerine ulaşamadı. Sonuçlar yıkıcı olabilir.
İklim Değişikliği
6 Aralık’ta, 6 başlıca STK: ActionAid, Christian Aid, Friends of the Earth, Greenpeace, Oxfam ve WWF; Doha görüşmelerinin felaketin eşiğinde olduğunu anlatan bir ‘acil durum bildirisi’ yayınlamak için güçlerini birleştirdiler. Bildiri şunu soruyor: “ Zengin ülkelerin bunun gezegensel bir acil durum olduğunu kabul etmesi için daha kaç tane dikkat çekici hatırlatma, daha kaç tane yaşamın yitirilmesi, daha ne kadar acı çekmek gerekiyor?”
Birkaç derece sıcaklık artışının bile gezegenin yaşanabilirliğini sert bir biçimde değiştireceğini ve su kaynaklarında, ormanlarda, besinde, sağlıkta, iş hayatında… potansiyel olarak katastrofik değişimler getireceğini biliyoruz. Gelişmekte olan ve gelişmiş dünyadaki şehirleri, kırsal alanları, ekonomileri, gıda güvenliğini ve sağlığı; kaya ve kıyıların fiziksel şeklini ve hayatımızın her yönünü etkileyecek. İklim değişikliği herkesi, her yerde, her ulusu ve her sosyo-ekonomik grubu etkileyecek – ama aynı şekilde değil. İklim değişikliğinin etkilerinin ilk ve en sert şekilde vuracağı insanlar, gelişmekte olan ülkelerdekiler olacak. En fakir insanlar en çok acıyı çekecek – hem kuzey hem de güney yarım kürede. İklim değişikliği bir sosyal adalet meselesi.
8 ile 12 Temmuz 2012 arasında Grönland’daki erimiş buz alanı, eski %40 oranından %70’e çıktı – sadece 4 gün içinde %57’lik artış. 5 Aralık’ta Ulusal Okyanussal Atmosfer İdaresi (NOAA) her yıl çıkardığı ‘Kuzey Kutbu Karnesi’ni yayınladı. 15 ülkeden 141 bilim insanının araştırmasının karşılaştırılmasıyla elde edilen bulgular, son derece rahatsız edici.
Rapor diyor ki, ‘2012 boyunca, Kuzey Kutbu yerüzeri kar örtüsüne dair birkaç rekor ya da rekora yakın olay gerçekleşti.’ ‘Kaydedilen en kısa ikinci kar örtüsü süresiydi ve Avrasya için yeni Mayıs ve Haziran ayı kar örtüsü miniması belirlendi… kuzey yarım kürenin üzerinde. 1979 ile 2012 arasında (uydu gözlemi dönemi) Haziran kar örtüsü kayıp oranı, 1979-2000 ortalamasına kıyasla, -17.6%/on yıl çıkarak yeni bir rekor kırdı.
NOAA Yöneticisi Jane Lubchenco’nun Amerikan Jeofizik Birliği yıllık toplantısının basın toplantısında söylediği gibi, “Kuzey Kutbu’nda yaşanan her zaman Kuzey Kutbu’nda kalmıyor.”
Gerçekten de, kuzey yarım kürenin yaklaşık dörtte birini şu anda donmuş toprak kaplıyor. Donmuş toprağın çözülmesi, ek olarak 1,700 gigatona yakın karbonun atmosfere salınmasına neden olabilir ve bu iklim tahmin modellerinde henüz hesaba katılmadı.
Son günlerde yayınlanan ‘Isınan Donmuş Toprağın Politika Çıkarımlı’ adlı bir Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP) raporuna göre, 3 derece ısınma %85 Kuzey Kutbu donmuş toprağının çözülmesine neden olacak.. Çarpıcı çevresel sonuçların yanı sına, bu durum altyapıya da ciddi ekonomik ve sosyal maliyetleri olacak: binalar, yollar, boru hatları, trenyolları, enerji hatları.
2007’de BM IPCC, 2012’de deniz seviyesinin 2 mm yükseleceğini tahmin etmişti. Günümüzde, deniz seviyesi her yıl yaklaşık 3.2 mm yükseliyor. Bu hızla, seviyeler 2100 yılında 1.2 metre yükselebilir. Deniz seviyesinin altında olan, delta ülkeleri ve kıyı şeritleri ciddi olarak etkilenebilir; Maldivler gibi küçük ada ülkeleri yok olabilir.
Bu ısınmanın nedeni açık. Küresel Carbon Projesi’nin (Global Carbon Project) yeni bir raporuna göre, endüstrinin karbondioksit salımları bu yıl tahmini olarak %2.6 arttı. Raporun belirttiğine göre, “Büyük ve yoğun biçimde küresel azaltma çabaları yakında başlatılmazsa, 2oC’nin altında kalma hedefi ulaşılamaz hale gelecek”.
1990 ile 2011 arasında karbondioksit ve diğer sera gazlarına bağlı olarak ışınsal zorlamada – küresel iklimin ısınmasında – %30 artış vardı. Dünya Meteoroloji Derneği’ne göre, 2011’de atmosferdeki sera gazı seviyeleri, 394ppm seviyelerine ulaşarak rekor kırdı.
Dünyanın en güncel atmosferik karbondioksit bilgileri Hawaii’deki Mauna Loa Gözlemevi’nde ölçülüyor. Mart 2012 boyunca, karbondioksit konsantrasyonları ortalama 394.45 ppm olarak ölçüldü. Mayıs 2012’de, 396.78 ppm seviyesindeydi. Haziran 2012’de, Kuzey Kutbu’nda bazı gözlem istasyonları bazı bölgelerde karbon konsantrasyonları 400 ppm’i geçti ve en yüksek konsantrasyon miktarları ölçülmüş oldu.
Dünyanın geri kalanının aynı şeyi yapması daha ne kadar sürecek?
“Sıcaklığı Düşürün”ün yazarladından biri olan Bill Hare Guardian’a şöyle dedi: “Bir iklim uçurumumuz var… Aslında, bir karbon tsunamisi ile karşı karşıyayız, büyük miktarlarda karbonun hiç olmadığı kadar hızlı bir biçimde salındığı bir yerde. Ve o karbon tsunamisi, muhtemelen gezegeni; ısındırarak, deniz seviyesini artırarak ve okyanusları asitleştirerek mahvedecek.”
Profesör Hansın uzun zamandır, güvenli olan atmosferik karbon seviyesinin 350 ppm olduğunu söyleyerek samimi davranıyor. O eşiği çoktan geçtik. UNFCC müzakerelerinin umursamazca bilimsel kanıtları önemsemediği çok açık olarak ortaya çıktı.
COP18’den sonra, görünüm iç açıcı değil. Liderler ve bakanlar bizi felaketin eşiğinden döndürecek gereklı zorlu kararları almaktan acizdiler. Harekete geçmeden önce daha ne kadar yıkıcı değişimin kanıtına ihtiyaç duyuyorlar?
Geleceğimiz için, çocuğumun ve torunlarımın geleceği için, gelecek nesiller için ve gezegenimizin geleceği için korkuyorum.
Zaytung bu kez de Diyanet İşleri Başkanlığını faka bastırdı.
Haberturk gazetesinin haberine göre Zaytung‘ta yer alan “Ateist olduğu gerekçesiyle istifası istenen köy imamı geri adım atmıyor: Mesleğime profesyonelce yaklaşıyorum” başlıklı “haber” diyanethaber.com.tr internet sitesinin tepkisini çekti. “Ahlaksız siteden ahlaksız haber” şeklinde duyurulan “haber” için Milas Müftülüğü’nden açıklama istenildi.
Diyanet yetkilileri yaptıkları araştırma sonucunda Zaytung haberinin doğru olmadığı sonucuna vararak bir yalanlama yayınladılar.
Müftülük’ün “haberin tamamen yalan olduğu, Milas’ta Ortaca isminde bir köy olmadığı ve Milas Müftülüğü’nde de Seyfi Çalışkan isminde bir görevlinin olmadığı” şeklindeki açıklaması sitede yer aldı.
Site, okurlarını “Din görevlisi kardeşlerimizi özellikle dikkatli olmaya çağırıyoruz” diye uyarırken Zaytung‘un adını “reklamını yapmamak” için zikretmekten kaçındı.
Zaytung’un yayınladığı “haber”de “Muğla’nın Milas ilçesine bağlı Ortancalar Köyü’nde görev yapan İmam Seyfi Çalışkan (28), ateist olduğunu açıklamasıyla birlikte Türkiye’nin gündemine oturdu” ifadeleri yer almıştı.
www.Zaytung.com haber diliyle uydurma haber yapan bir mizah sitesi. Künyesinde bu özelliği “Zaytung.com Halkla İlişkiler Daire Başkanlığı’ndan Bildirilmiştir: Sitede yer alan tüm yazılı ve görsel materyal, html kodlarına varıncaya kadar yalandır uydurmadır. Kemik yaşı 18’den küçük olanlar siteye bir arkadaşa bakıp hemen çıkmak için dahi giremezler. Son olarak bizi dava edip mahkemelerde süründürmezseniz gerçekten çok seviniriz. Saygılarımızla.” diyerek özellikle vurgulanmış olan Zaytung güncel olaylara getirdiği mizahi eleştirilerle popülerleşti.
“Dürüst, tarafsız, ahlaksız haber” mottosuyla uydurma haberler üreten Zaytung’un oltasına ilk atlayan Diyanet İşleri Başkanlığı değildi.
Daha önce de Ulusalcıların büyük ideolog olarak öne sürdükleri Banu Avar bir Zaytung haberini gerçek sanarak, tümü uydurma olan haberi tezlerine dayanak olarak göstermişti. Ermeni soykırım tasarısının ABD Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komisyonu’nda geçip, Büyükelçi Namık Tan’ın geri çağrıldığı günlerde Zaytung’da yer alan ve her zamanki gibi tamamen uydurma olan “Siera Leone’de unutulan büyükelçi” haberi Banu Avar’ın araştırmacı gözlerinden kaçmamıştı. Banu Avar Ergenekon sanığı Mehmet Haberal’ın kurdurduğu Kanal B televizyonunda Zaytung haberine referans vererek derin siyasi analizler yapmıştı.
Yeşiller ve Sol Gelecek eş sözcüleri Sevil Turan ve Arif Ali Cangı dün ODTÜ’de devlet terörü estiren polis şiddetini kınadıklarını belirten bir basın açıklaması yayınladılar.
“Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi olarak, dün polis şiddetine maruz kalan, hunharca saldırılan, yaralanan, hastaneye kaldırılan tüm ODTÜ öğrencilerinin yanındayız, demokratik haklarını kullanan öğrencilerin hükümet eliyle suçlu gösterilmesine izin vermeyeceğiz, Demokratik hakların güvencesi olacağız” bilgisinin de bulunduğu basın açıklamasının tam metni şu şekilde.
“ODTÜ’deki Polis Şiddetini kınıyoruz
Başbakan Tayyip Erdoğan; dün Göktürk 2 isimli uydunun Çin’den fırlatılmasını izlemek için Ortadoğu Teknik Üniversitesi’ndeydi. Ancak Başbakan, yalnız değildi. Kendisi ve beraberindeki heyete; bu ülkenin öğrencilerinden “korunmak” için, 2 Zırhlı Toplumsal Olaylara Müdahale Aracı, 20 Zırhlı Araç ve 105 Koruma Aracı ile birlikte tam 3600 polis ve yüzlerce koruma eşlik etti.
Türkiye’nin en önemli bilim kurumlarından biri olan ODTÜ bu ziyaret ile birlikte biber gazına bulandı. Polis şiddetinden yüzlerce öğrenci biber gazı altında kaldı, onlarca öğrenci yaralandı.
Polis; her zaman ki gibi yine orantısız güç kullandı ve demokratik haklarını kullanmaya çalışan öğrencilere vahşice saldırdı.
Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi olarak; bir ülkenin başbakanının neden yine aynı ülkenin üniversitesine bir polis ordusuyla gider sorusunu soruyoruz?
Bu korku bu öfke niye? İleri demokrasiden; ustalık döneminden kasıt bu mudur?
Ne yazık ki ODTÜ’de dün yaşananlar bize bir kez daha gösterdi ki; Başbakan ve hükümet kendisine her itiraz edene; devletin maaşlı polislerini kullanarak saldırmayı görev ve şiar edinmiş. Recep Tayyip Erdoğan’ın ve hükümetin ileri demokrasi anlayışı, bir eğitim kurumunu polis ordusu ile ziyaret ederek, kendisi gibi düşünmeyenlere saldırmakmış.
İfade özgürlüğünün bir biçimi olan gösteri ve protesto demokratik bir haktır. yapmak demokratik bir haktır. Hakların kullanılmasına gazla, copla engel olan, demokrasiden nasibini almamış Hükümetin bu tutumunu kınıyoruz
Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi olarak, dün polis şiddetine maruz kalan, hunharca saldırılan, yaralanan, hastaneye kaldırılan tüm ODTÜ öğrencilerinin yanındayız, demokratik haklarını kullanan öğrencilerin hükümet eliyle suçlu gösterilmesine izin vermeyeceğiz, Demokratik hakların güvencesi olacağız.
Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi Eşsözcüleri
Sevil Turan – Arif Ali Cangı”
İki yılı biraz aşan bir süredir Adalet ve Kalkınma Partisi’nin yargıya olan güveninin daha yüksek olduğu açık bir şekilde görülebiliyor. Bu en merkezi düzeyde kendini belli ettiği gibi, yerel düzeydeki AKP temsilcilerinin beyanatlarında ve davranışlarında da çeşitli şekillerde ortaya çıkıyor.
Fakat yine de görülüyor ki, bu yetmiyor. Yasama, yürütme ve yagı süreçleri her ne kadar iktidar partisinin doğrudan ve dolaylı kontrolü altında olsa da, artık bu süreçler içerisinde ortaya çıkabilecek pürüzleri, gecikmeleri de kabul etmek istemiyor iktidar partisi. Aslında burada bir kısa not düşmek gerekir. Ortada bir iktidar partisi yok. Ortada tek bir kişi ve o kişinin buyruklarına itiraz edemeyen bir kitle var. Ne zaman itiraz edecek gibi oluyorlar, bir toplantıda kulaklar çekiliyor, gerekli uyarılar yapılıyor. Sonra da ortadan kayboluveriyorlar. (Dokunulmazlıklar ve Diyarbakır Emniyet Müdürü’nün açıklamalarından sonra yaşananlara bakınız.)
Ne diyor yasama ve yürütmenin doğrudan, yargının ise dolaylı hakimi? “Sistem düzgün kurulmadığı için umulmadık yerde umulmadık şekilde bürokratik oligarşi karşınıza dikiliyor. Umulmadık yerde yargı ile karşı karşıya kalıyorsunuz. Yasama-yürütme-yargı bu ülkede öncelikle bu milletin menfaatini düşünmemiz lazım ardından da devletin menfaatini düşünmesi lazım.” 10 yıllık bir tek parti iktidarı sonunda hala bürokrasiye tepki gösteriliyorsa burada bir durmak gerekmez mi? Tabii ki, bir de burada kastedilen milletin menfaati, Recep Tayyip Erdoğan’ın herkesten daha çok ve daha iyi düşünebildiği bir menfaat. Yoksa, birilerinin de aynı kavram adına, yani milletin menfaati adına bazı şeyleri durdurması, engellemesi, protesto edebilmesi mümkün ve ihtimal dahilinde. Fakat, Erdoğan’a göre bu mümkün değil. Yani düşünelim, yıllık 500 milyon dolar gelir elde eden yolları, 11.5 yıllık geliri karşılığında 25 yıl kiralamak milletin menfaatine değil diyemeyiz. Çünkü Erdoğan’a göre bu böyledir ve konu kapanmıştır. Erdoğan’ın “ol” dediğini, denetleyebilecek, engelleyebilecek bir kuvvet kalmadığı gibi, anında olmasının önündeki engeller de kalksın istiyor Başbakan.
Erdoğan aynı konuşmasında devam ediyor: “Dışarıdan bakanlarda zannediyor ki, ‘326 milletvekiliniz var yine bahane’ diyor. Ama kuvvetler ayrılığı denilen olay varya o geliyor sizin önünüze bir engel olarak dikiliyor. Diyor ki ‘senin de bir oynama sahan var’ diyor. Şimdi Ana Muhalefet Partisi Genel Başkanı’nın tek sığındığı şey bu zaten. ‘yapın’ diyor, ‘Yaptınız da biz mi engel olduk’ diyor. Zaten yasama noktasında engel olabileceğin kadar engel oluyorsun, bağırıyorlar, çağırıyorlar, işte 3 saatte bitecekse, 6 saatte bitiyor ama er veya geç bitiyor.” Kuvvetler ayrılığı çıkıp Recep Tayyip Erdoğan ve 326 vekiline çıkıp “senin bir oynama sahan var” diyormuş. Dememeliymiş. Bütün sahalarda Erdoğan at koşturmalı, TBMM’de zaman harcamamalıymış! Erdoğan dokunulmazlıklar konusunda yargıyı göreve çağırdığında mesela, öyle yazışmadır, fezlekedir, elleri kaldır, indir falan uğraştırmamalı bürokratik oligarşi. O saat içinde hedef gösterilen milletvekilleri tutuklanmalı ve hapse atılmalı.
Sonucun “öyle ya da böyle” istediği gibi olduğunu, olacağını biliyor aslında Erdoğan. “Muhalefet diye bir şey var, bağırıyorlar, çağırıyorlar ama 3 değil, 6 saatte de olsa istediğimizi çıkartıyoruz.” o zaman muhalefet olmasın, yargıyı falan da boşverin demeye getiriyor. Aslında demeye falan da getirmeden apaçık şekilde ifade ediyor Başbakan. Nasıl olsa benim dediğim oluyor, şu pürüzleri de kaldırıverin bari önümden diyor.
Aslında dün ODTÜ’de yaşananları, şiddetin boyutunu da böyle yorumlamak mümkün. Nasıl ki, neredeyse tam hakim olduğu Yasama-Yürütme-Yargı üçlüsündeki pürüzler bile Başbakan’ın sinirlerini bozabiliyor ve mutlaklık istiyorsa, neredeyse tam hakim olduğu üniversitelerde protesto edilmek de sinirlerini bozuyor ve ellerinde kar topu olan öğrencilerin üzerine hemen hemen üç alay edecek kadar polis sürebiliyor. Geldiğimiz noktada Türkiye’de otoriterlik pürüz dahi kaldıramıyor.
Şenlikli Medya için geri sayım devam ediyor. Bu Pazar, Geoaktif Kültür Merkezi’nde 2. Alternatif Medya Şenliği için buluşuyoruz. Neler yok ki Şenlikli Medya Cümbüşünde. Söyleşiler, Fanzin sergisi, Sanat performansları, Yayabanın peşine takılıp İstiklal’de Şenlikli Medyaya doğru turlamaca ve daha fazlası.
Gelin önce gazetemiz ile Yeşil Düşünce Derneğinin düzenlediği Alternatif Medya Şenliği’nin program akışına hep birlikte göz atalım. Ardından da Şenlikli Medya gününe kadar gazetemiz üzerinden size duyuracağımız haberler, etkinlikler, sürprizlerle 2. kez toplanacak Alternatif Medya Şenliğimize hazırlanalım.
Tarih boyunca yapılan gözlem ve verilere dayanarak iklimin değiştiği açıkça ispat edilmiştir. Bu duruma yani, iklim değişikliğinin etkilerine hazırlıklı olmak ve bu etkilerin olumsuzluklarını en aza indirmek ve gelecekte bizleri nelerin beklediğini tahmin etmek için, öncelikle geçmişte gözlenen değişikliklerin etkilerine ve verilerine bakıp bunlardan yola çıkarak ileride nelerin olabileceğini tahmin etmek daha kolaydır. Matematiksel verilerle modellemeler yapılıp, geçmişteki veriler kullanılarak ileride nelerin olabileceğini tahmin etmek için gelecekte atmosferdeki CO2 miktarını bilmemiz gerekir. Gelecekte atmosferde ne kadar CO2 olacağını belirlemek için bir takım senaryolar oluşturulmuştur. Bu senaryolar Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) tarafından Emisyon Senaryoları Özel Raporu (SRES) olarak yayınlanmıştır.
Bu senaryolar ile gelecek yıllarda sera gazı emisyonu artışı hesaplanmasının yanı sıra, nüfus artışı, ekonomideki ve teknolojideki gelişmeler, enerji kullanımı, tarım ve arazi kullanımındaki değişiklikler hesaba katılarak A1, A2, B1 ve B2 olmak üzere dört ana senaryo seti oluşturulmuştur.
A1 senaryosunda dünyamız bütün bir şekilde ele alınmıştır. Bu senaryoya göre, yeni ve etkin kullanımlı teknolojiler gelişip dünya çapında hızla yayılacak. Ekonomide hızla artış olacak, gelişmiş ülkeler ile az gelişmiş ülkeler arasında gelişen teknoloji sayesinde ticaret akışı sağlanıp, gelir farklılıkları en az seviyeye inecek. A1 Kültürel etkileşim ve toplumsal paylaşımın yüksek olup, bölgesel farklılıklar ve gelir farklılıklarının azaldığını gösteren senaryo grubudur. Dünya nüfusu, gelirin artması ile yüzyılın ortasında en üst seviyeye gelip, neredeyse 9 milyarı bulacak ve daha sonra beslenme bozuklukları ve sağlık sorunları nedeniyle 2100 yılına gelirken 7 milyara düşecek. A1 senaryo grubu teknolojik gelişmeler ve değişimler nedeniyle enerji sağlanması açısından 3 gruba ayrılmıştır:
-A1FI: Fosil yakıtların yüksek oranda kullanılması,
-A1T: Fosil olmayan enerji kaynaklarının kullanılması,
-A1B: Bütün kaynakların dengeli şekilde kullanılması.
A2 senaryo grubunda ise dünyamız daha heterojen şekilde ayrılmıştır ve en çok kullanılan senaryodur. Bu senaryo neredeyse günümüz dünyasına benzerdir. Ekonomi gelişmeye devam edecek; fakat A1 senaryosundaki gibi dünyanın bütününde bir gelişim olmayacak. Daha çok bölgesel kalkınma ve gelişme olacak, yani zengin ve fakir ülkeler arasındaki eşitsizlik devam edecek. Buna bağlı olarak teknoloji ve gelir dağılımındaki değişim, diğer senaryolara göre en az seviyede olacaktır. Yerel değerler daha fazla korunacak, bölgesel nüfus farklılıkları yaşanacak (yani doğurganlık oranı farklılık gösterecek), buna bağlı olarak nüfusta artış yaşanacaktır.
B1 senaryosunu ele aldığımızda, diğer senaryolara göre en çok çevre dostu olanıdır. 21. yüzyılın ortalarına kadar nüfus popülasyonundaki artışı ve daha sonraki yıllardaki düşüşü A1 senaryosundaki gibidir. Ekonomide de artış yaşanacağı gibi, ekonomik, soysal ve çevresel istikrarın sağlanması için küresel çapta çözümlemeler yapılacaktır. Çevreye olumsuz etkileri olan enerji kaynakları yerine, verimli ve temiz enerji kaynaklarının kullanımında artış olacaktır.
Son olarak B2 senaryosunu incelediğimizde, A2 senaryosunda olduğu gibi dünyamız heterojen; fakat daha çevre dostudur. Nüfus artmaya devam edecek; fakat A2 senaryosuna göre bu artış daha az olacak. Ekonomi orta seviyede gelişecek, bölgesel ve yerel istikrarın sağlanması için çözümler üretilecek. Teknolojide değişim A1 ve B1 senaryolarına göre daha az hızlı gelişecek, farklı olarak daha çeşitli ve daha çevresel olacaktır.
Sonuç olarak, bazı senaryolarda daha iyi çevresel dünya tanımlanmış olsa da, eğer iklim değişikliğini ve küresel ısınmayı önlemek için bizler ve diğer dünya ülkeleri hiçbir çaba harcamazsa, başta CO2 olmak üzere sera gazları atmosferde artmaya devam edecek. Şu anda atmosferdeki CO2 miktarı 392 ppm iken, 2100 yılında 540-970 ppm aralığına yükselecek. 1980-1990 dönemi yüzey sıcaklık ortalamaları referans alınarak yapılan çalışmaların verilerine göre, 2090-2099 yılındaki yüzey sıcaklığı en iyimser senaryo olan B1’e göre ortalama 1.8C, en kötü senaryo olan A1F1’e göre ise 4C artacak. Buna bağlı olarak en kötü senaryoya göre, buzulların erimesiyle 21. yüzyılın sonlarında deniz seviyesinde 7m artış olacaktır. Yapılan bilimsel verilerin de gösterdiği gibi eğer geri dönüşü olmayan yola girersek, bu senaryoların hepsini felaket senaryoları olarak algılayabiliriz.
Zeynep Pelin Çeber
Boğaziçi Üniversitesi İklim Değişikliği Çalışma Grubu