Ana Sayfa Blog Sayfa 4482

Met Office: “2013 en sıcak yıl olacak”

Reuters ve The Guardian’da çıkan bu önemli haberi, Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Hakan Gözlüklü‘nün çevirisiyle sunuyoruz.

***

Met Office 2013’ün kaydedilmiş en sıcak yıllardan biri olacağını tahmin ediyor.

Met office gelecek yılın hava tahmini raporunda, 2013 yılının küresel çapta uzun dönem ortalamasının 0.57C üstünde olacağını tahmin ediyor.

Perşembe günü Met office, gelecek yıl küresel sıcaklığın uzun dönem ortalamasının 0.57C üstünde olacağının tahmin edildiğini, bunun 2013 yılını kaydedilmiş en sıcak yıllardan biri yapacağını bildirdi.

Önümüzdeki yılın hava tahminlerinde 2013 yılının 1850’den beri kaydedilmiş en sıcak yıllardan biri olacağı ve muhtemelen 2012’den daha sıcak bir yıl olacağı tahmin ediliyor.

Önümüzdeki yılın uzun dönemli ortalama olan 14C’den (1961-1990) 0.43C ile 0.71C arasında en iyi tahminle 0.57C daha sıcak olacağı bekleniyor.

Met Office’in hava tahminleri kendi araştırmalarına ek olarak Doğu Anglia Üniversite’si, Nasa Goddard Uzay Araştırmaları Enstitüsü ve Birleşik Devletler Ulusal Okyanus ve Atmosfer İdaresi’ne dayanıyor.

Met Office hava tahmincisi Dave Britton’un Reuters’a verdiği mülakkatta, yükselen sıcaklıkların iklimin doğal değişkenleri yanında artan sera gazı salımlarının sebep olduğu küresel ısınmaya bağlı olduğunu söyledi.

Britton, daha fazla ortalama sıcaklığın bölgesel iklim değişkenlerinin farklı etkilerinden dolayı dünyanın tüm bölgerini ısıtacağı anlamına gelmediğini sözlerine ekledi.

Dünya Meteoroloji Organizasyonu’nun verdiği bilgiye göre 12 en sıcak yılın 11’i 2001’den bu yana kaydedildi. 0.45C sıcaklık artışıyla 2012’in en sıcak 9’uncu yıl olması bekleniyor.

Birçok bilim insanı yükselen sıcaklıklardan fosil yakıt yakarak açığa çıkarılan insan kaynaklı sera gazı salımlarını sorumlu tutarken, bunun deniz seviyesinde yükselmeye ve aşırı hava olaylarına yol açacağını söylüyor.

Uluslararası Enerji Ajansı mayıs ayında , küresel karbondioksit salımının 2011 yılında Çin yüzünden rekor değere ulaştığını bildirdi.

Bu sene ekim ayında ABD’nin doğu kıyılarını vuran ‘süperfırtına’ Sandy gibi birçok aşırı hava olayı gerçekleşti bile. Aynı zamanda ABD’nin birçok bölgesi yarım yüzyıldan beri en şiddetli kuraklığı yaşadı.
Birleşik Krallık da yağışlı bir ilkbahar ve erken yaz öncesi kuraklıktan çekiyordu.

Geçen hafta İklim Değişikliği Hükümetler Arası Panel’den sızan bir rapora göre , küresel ortalama sıcaklık 2100’de ortalamanın 2C üzerinde olabilir , hatta 4.8C’ye ulaşabilir.

Deniz seviyesindeki adalar ve deniz seviyesinin yükselmesi,sel ve fırtınalara karşı savunmasız ülkeler , sera gazı salınımlarını sınırlamaları için gelişmiş ülkelere baskı yapıyor ve bu yüzyılın sonunda sıcaklık artışını 2C ile sınırlamaya çalışıyorlar.

Aralık ayında Doha’da salımları sınırlamayı amaçlayan bir Birleşmiş Milletler konferansı mütevazi bir ilerlemeyle sonuçlandı.

(Reuters, The Guardian, Yeşil Gazete)

Yeşil Gazete için çeviren: Hakan Gözlüklü

Monsanto’nun alt edemediği süper-otlarla tanışın

Guardian Çevre Ağı’nın bileşenlerinden olan Mother Jones sitesinden Tom Philpott‘un geçtiğimiz hafta Guardian’da yayımlanan makalesini, Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Bora Kabatepe‘nin çevirisiyle sunuyoruz.

***

Monsanto’nun genetiği değiştirilmiş tohumlarının (GDO’lu tohum) getireceği beklenen devrim, ters tepti: Ot zehiri (herbisit) kullanımı artış gösteriyor.

Monsanto tarımda genetik mühendisliğinin ürünü olan bir dizi tohum ile devrim yapacağını açıkladığında beklentiler bu teknolojilerin ot zehir (herbisit) kullanımında düşüş getireceği yönündeydi, çünkü çiftçiler daha az ilaçlama yapabiliyor olacaklardı. Ancak Washigton Eyalet Üniversitesi araştırmacılarından Chuch Benbrook bunun tam tersinin olduğunu gösterdi.

Monsanto!

16 yıldan bu yana Roundup’ın (Monsanto’nun glifosfat ot zehirinin marka adı) birçok otu öldürdüğü kesin. Ancak ayakta bıraktıkları, ot zehirlerine en az tarım devinin kendi zehiri olan Roundup’un kullanımına dayanmak üzere geliştirdiği Roundup Ready ekinleri kadar dayanıklı.

Bir örnek için Mississippi’ye, yıllardır Roundup Ready tohumlarını kullanan mısır, pamuk ve soya çiftçilerine bakalım; Şimdilerde bu çiftçiler aralarında belalı bir İtalyan karaçayırının da bulunduğu bir dizi yeni kuşak süper-otlarla mücadele içerisindeler.

“Dirençli otlara sonbaharda saldırın, ilkbaharda yeniden geliyorlar” diyor Mississippi Nehri deltasında çıkan bir tarım ticaret dergisi olan Delta Farm Press başlığında. Makalenin yazarı olan bir Mississippi Eyalet Üniversitesi çalışanı zorlukları şöyle özetliyor:

“Glifosfat herbisitlere dirençli İtalyan karaçayırını eyalette ilk kez 2005 yılında görüldü. O günden bu yana 31 Mississippi vilayetinde izine rastlandı ve tüm deltaya yayılmaya devam ediyor. Bu dirençli tür sonbaharda kök salarak, kış ve ilkbahar başlarında büyüyor.

Mississippi’deki pamuk üreticileri İtalyan Karaçayırı gibi yeni kuşak süper zararlıları durdurmakta zorlanıyor Fotoğraf: Bill Barksdale/Alamy

 

Çözüm: “Kalıntılı zehir türlerinin sonbaharda kullanımını takiben, zararlının kökünü kurutmak için tür seçmeyen güçlü herbisitlerin ilkbaharda ekimden önce tarlaya uygulanması”

Meali: İtalyan karaçayırı ile savaşmak için Mississippili pamuk çiftçileri sonbaharda tarlalarını kalıntılı – yani tarlada karaçayırı öldürecek kadar uzun bir süre toprakta kalan bir zehire boğuyorlar, sonrasında da baharda başka bir zehir uygulayıp işin tamamlandığına emin olmaya çalışıyorlar.

Yaban otlarla mücadele için kullanılan bu çoklu zehir uygulaması bugünlerde asıl anlamı az herbisit kullanımlı ekin koruması olan “entegre zararlı yönetimi” yerine geçer olmuş.

“Bizim entegre zararlı yönetimi programında önerdiğimiz yöntem sonbaharda kalıntılı zehirler kullanarak tüm zararlı sayısını azaltmaya çalışıyor” diyor Missisippi Eyalet Üniversitesi profesörlerinden Tom Eubank. “Sonbaharda toprağı sürmek de sayıyı azaltabilir ancak kalıntılı zehir kullanımı kadar etkili bir yöntem olduğu söylenemez. Üreticiler baharda ya da kış sonlarında diğer bir ot zehiri programına geçerek otlara karşı farklı bir hamle daha yapmalılar”

Zehirsiz yaban ot mücadelesi yöntemleri olan münavebe ve biyolojik çeşitliliğe karşılık, Mississippi Üniversitesi  makalenin “çeşitlendirilmiş herbisit programı” dediğini yöntemi öneriyor. Buradan Roundup Ready tohumlarının 1990’larda pazara girişinden bu yana ot zehirinin kullanımının neden arttığı sorusunun cevabını da öğreniyoruz.

Yeşil Gazete için çeviren: Bora Kabatepe

(Mother Jones, Guardian, Yeşil Gazete)

 

Ekolojik Pazarlar’da denetim

Başta İstanbul olmak üzere bir çok şehirde açılan ekolojik pazarlar ülke çapında yaygınlaşmaya devam ediyor. Ekolojik pazarlardan alış veriş yapanların en çok merak ettiği konu ise pazarlarda satılan ürünlerin denetimin nasıl yapıldığı. Tezgahlardaki ürünlerde zirai ilaç kalıntısı olup olmadığına titizlikle denetlendiğini söyleyen  Buğday derneği yetkilileri, en son denetimlerle ilgili bilgiler verdiler.

Güz döneminde, 29 Eylül’de Sişli, 11 Kasım’da Kartal %100 Ekolojik Pazarlarda dört tezgahtan dört farklı üreticiye ait sekiz farklı üründen alınan numuneler Intertek Laboratuarlarında 369 ayrı zirai ilaç etken maddesi açısından analize tabi tutulduğunu söyleyen Buüday yetkilileri ürünlerin biri hariç analizler tamamıyla temiz çıkarken bir üreticiye ait tek bir üründe çıkan alt sınırdaki etken maddenin komşu bahçede kullanılan bir zirai ilaçtan kaynaklı bulaşma vakası olduğu tespit edilerek satışının durdurulduğunu belirttiler. Buğday yetkililerinden Batur Şehirlioğlu ekolojik pazarların ilk kurulduğu günden bugüne, yani altı buçuk yıldır Ekolojik Pazarlar’da 27 analizde, 31 farklı üreticinin 51 farklı ürününü zirai ilaç kalıntı analizine tabi tuttuklarını söyledi.

Buğday Derneği’nin ziraat mühendisi Özlem Çarkçıoğlu aracılığı ile %100 Ekolojik Pazarlara ürün tedarik eden üreticilerin arazilerine yaptığı ziyaretlerde Kalecik son ziyaret bölgesi olmuş. Kalecikte yapılan ziyarette üreticiler Mustafa ve İsmail Songür ile Metin Yılmaz’ın arazi, depo ve seralarına bakılmış. Son üç yılda 35 üreticinin arazileri kritik dönemlerde sizler için ziyaret edilmiş, %100 Ekolojik Pazarlara gelen ürünler ve miktarları ile arazideki durum mukayese edilmiş.

Buğday Derneğinden verilen bilgiye göre üretici denetimlerinin yanı sıra %100 Ekolojik Pazarlara katılan aracıların da depoları Buğday Derneği’nce denetleniyor, stokları izleniyor.

 

Haber Merkezi

 

Yeşiller/Sol soruyor : Roboski neden aydınlatılmadı

 

Roboski katliamının üzerinden bir yıl geçmesine rağmen sorumluların ortaya çıkartılmamasına tepkiler büyürken Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi eşsözcüleri Sevil Turan ve Arif ali Cangı imzasıyla bir basın açıklaması yaparak Roboski’nin neden aydınlatılmadığını sordu.

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi eşsözcüsü katliamın yıldönümünde 34 evladını kaybeden ailelerin acılarını paylaşmak üzere Roboski’de bulunuyor. Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi üyeleri de yurt çapında yapılacak tüm anma eylemlerine katılıyorlar.

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi eşsözcüleri Sevil Turan ve Arif ali Cangı’nın ortak imzaıyla yayınlanan basın açıklaması şöyle :

 

Roboski-Uludere’de yaşanan ve 17’si çocuk 34 insanın uçaklarla bombalanarak öldürülmesinin üzerinden 1 yıl geçti. Ancak olayın askeri ve siyasi sorumluları hala ortaya çıkarılmadı. Yargı üzerine düşeni yapmadı. Meclis’te oluşturulmuş olan komisyon raporunu tamamlamadı.

Hükümet herhangi bir sonuç alınmaması için adeta özel bir çaba gösteriyor. Başbakan, yapılan insanlık dışı uygulamayı unutturmak ya da üstünü kapatmak için elinden geleni yapıyor. ‘Roboski’ demeyin sözleriyle kendi teşkilatlarını uyarıyor. Emri verenin ve operasyona katılanların açığa çıkarılması beklenirken, Hava Kuvvetleri Komutanı Org. Mehmet Erten’e başarı madalyası veriliyor. Vicdanlar iyice kanatılıyor.

Birleşmiş Milletler’e kadar iletilmiş ve uluslararası bir boyut kazanmış olan bu felaketin üstünün örtülmesi mümkün olamayacak. Sorumluların açığa çıkarılması engellenemeyecek ve bu yaşananlar unutturulamayacak.

Çünkü Roboski-Uludere’de yaşayan her kişi, Kürt halkının tamamı ve Türkiye’nin her yerinde yaşayan vicdan sahibi insanlar adalet arayışını sürdürüyor. Roboski katliamının aydınlatılmasını bekliyor. Sorumluların cezalandırılmasını ve resmi bir özür istiyor.

Başka Roboski-Uluderelerin yaşanmaması için ise sorunun, çatışmanın, şiddetin, can kayıplarının kaynağı olan Kürt sorununun çözümü doğrultusunda adım atılması gerekiyor. Bu ülkede 30 yıldan bu yana Kürt sorununun eşit haklara dayalı, demokratik ve barışçı bir çözümü gerçekleştirilmediği için 50 binin üzerinde yurttaşımız hayatını kaybetti.

Artık bu durumun değişmesi gerekiyor. Kürt sorununda karşılıklı konuşmanın, çözüm adımlarını atmak için müzakere sürdürmenin ve sonuçlandırmanın zamanıdır. Acıların sona ermesi için Kürt halkının eşitlik taleplerinin gerçekleşmesi, gönüllü birlikte yaşamın koşullarının gelişmesi gerekiyor.

Sorunun siyasi muhatapları da, çatışmalı durumu sona erdirecek olan da bellidir. Sorun AKP Hükümeti’nin siyasi irade eksikliği, siyasi cesaretsizliğidir.

Daha fazla insan kaybetmeden, Kürt sorununda şiddet dönemini kapatmak için haklı talepleri karşılayacak ve anayasal güvenceye kavuşturacak diyalog yolu açılmalı, müzakereler yapılmalıdır.

Anayasal yurttaşlık talebini; her alanda anadil hakkı, çok dilli ve çok kültürlü kamu hizmetini; demokratik yerel yönetimler ve özerk yerinden yönetim talebini gerçekleştirmek için adımlar atılmalıdır.

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi olarak, Roboski-Uludere katliamının birinci yıldönümünde hem Eşsözcümüz Sevil Turan’ın acıları paylaşmak için bugün Roboski’de bulunması hem de parti üye ve dostlarımızın Türkiye’nin her yerinde Roboski anmalarına katılmaları bu konuyu unutturmama kararlılığımızın bir işaretidir.

Çatışma değil, Kürt halkının haklı taleplerinin karşılandığı bir barış ve demokratik çözüm istiyoruz. Bunun için çabalarımızı ve mücadelemizi sürdüreceğiz. Bugün ve sonuç alana kadar, Roboski’de ve ülkenin her yanında “emri verenler ve katliamı gerçekleştirenler açığa çıkarılsın ve cezalandırılsın” diye haykıracağız.

 

AKP’de nitelik erozyonu ve faşizmin ilk basamağı – Veysi Sarısözen

Kamuoyu araştırmaları “nicelik” hakkında bir fikir veriyor. Bu araştırmalar gösteriyor ki, AKP oylarındaki eğilim, şimdilik “hissedilmesi zor” bir erozyondur…

Eğilim olarak önemli olmakla birlikte, önümüzdeki seçimlerde bir iktidar değişikliğinin işareti değil bu veriler.

Ama asıl erozyon çok daha niteliksel değer taşıyor.

Bu erozyon iki alanda kendini gösteriyor.

Birincisi AKP’nin Kürt tabanı hızla eriyor. Bu erimenin “debisi” metropollerin “düz” arazisinde “ağır”, ama Kürdistan’ın “dağlık” arazisinde “yüksek”. Rastgele okuduğunuz “İslamcı ve AKP’ci” yazarlar size bu gerçek durumu bizden daha iyi anlatabilir. Örneğin dün, Star’da Mustafa Aksoy ve Bugün’de Ahmet Taşgetiren, hükümetten yana yakıla Roboski ile ilgili “bir şeyler yapmasını” istiyor. Onlara göre bu katliam AKP’nin Kürt tabanını daralttı. Doğrudur.

Ama bana kalırsa, ikinci erozyon birincisinden daha büyük etkilere yol açacak nitelikte. Çünkü Türk siyasetinin Kürdistan’da erozyona uğraması yeni bir olgu değil. Bu otuz yıllık savaşın her aşamasında yaşanan bir olgu. Şimdi süreç daha da hızlandı. Bu tabanda yaşanan bir süreç…

İkinci erozyon AKP’nin büyük bir hızla entelektüel “üst yapısının” eriyor olmasıdır. AKP’de yukardan aşağıya doğru bir entelektüel erozyon yaşanıyor.

Bunun birinci evresi, 2002’den son iki yıl öncesine kadar süren “liberal, sol liberal ve sol” çevrelerin AKP’ye verdiği desteğin, bizzat AKP’nin itmesiyle çözülmesidir. Bu, AKP’ye, kendisinde olmayan bir “renk” vermişti. Özellikle bazı demokrat yazarların AKP yanlısı gazete ve TV’lerde düşüncelerini dile getirmesi, kamuoyunda AKP’nin eski kaba “milli görüşçü” profilini “ılımlılaştıran” çok önemli bir rol oynamıştı. Bunun siyasi arenaya yansıması, AKP’nin kendi seçmen tabanının da ötesinde seçmenlerden destek bulması olmuştu. Bu liberal entelektüel üst yapı dağıldı. Şimdi tek tük kimi “liberal” aydınlar AKP medyasında ve düşünce dünyasında son demlerini yaşıyorlar.

Ama ikinci evre, birinci evreden de önemlidir. Liberal demokrat çevrelerin AKP’yle eklemlenmesi geçiciydi. Ama şimdi AKP’nin kendi “düşünce dünyasına özgü” entelektüel İslami çevrelerde erozyon belirtileri ortaya çıktı. Bu erozyonun iç dinamiği, AKP’nin hızla “tek adam” partisine dönüşmüş olmasıdır. Başbakan Erdoğan, büyük bir hızla kendi çekirdek kadrosundan bağımsızlaştı. Abdüllatif Şener’i geçelim. Ama Erdoğan artık ne Gül’ü dinliyor, ne de Bülent Arınç’ı. Ve artık kendi “aslı” ne ise, tastamam öyle konuşuyor, öyle davranıyor. Onun dili adım adım “lümpenleşiyor”. Bu dil AKP’ye “ruh” veren İslami düşünür dünyasında emin olun ki, çok ağır içsel tepkilere neden oluyor. Geçenlerde benim de adımın yer aldığı bir imza kampanyasında Dücane Cündüoğlu’nun da adına rastladım. Cemil Meriç’in yüksek düzeyli bir tilmizi olan bu düşünce insanının Başbakan’la aynı dili kullanması bir yana, bu dile tahammül etmesi bile mümkün değil.

Sonuç şu: AKP’nin Kürt tabanı eriyor, liberallerle ittifakı çöküyor, kendi entelektüel “üst yapısı” sarsılıyor. Bunun “oy kaybına” neden olup olmayacağı ikincil bir meseledir. Bu olgular, AKP’deki “otoriterleşme” eğilimiyle ilgili olgulardır. O nedenle önemlidir. Kabalaşmak faşizmin ilk basamağıdır.

Şu son ODTÜ skandalında Başbakan’ın takındığı tutum aklı başında tek bir İslamcı aydını ikna edemez. Mikro kozmosun sırlarını öğreten ODTÜ bilim insanlarını birer “mürebbiye” sanan, “bunların yetiştirdiği talebelere” atıp tutan, “bize böyle öğretim üyesi lazım değil” diyen bir Başbakan, Türkiye’yi havaya uçurmadan önce, kendi partisinin, ona rağmen biriktirdiği entelektüel birikimi havaya uçuruyor.

Bu analizi bitirirken şunu eklemek iyi olur: Başbakan, devlete miğdesiyle bağlı bürokrasiyi onlara hakaret ede ede teslim aldı. ABD desteğini yitiren generaller kolayca kafese kondu. 12 Eylül’den bu yana hızla tekelleşen medyayı “vergi memurları” ile terörize edip esir almak da çocuk oyuncağıydı. Üniversitelerin rektörlerini de kendi adamlarından seçmek işten değildi. Ama iş, her şeye rağmen akademik namusunu koruyan öğretim üyelerine ve hele öğrencilere ve üstelik bir de ÖDTÜ gibi bir gelenek “merkezinde” “lümpen ağzıyla” kafa tutmaya gelince, durum değişir. Değişiyor da, Başbakan kendi entelektüel ruhunu öldürürken, devrimcinin entelektüel ruhunu diriltmeye başlamıştır.

Hayatın diyalektiği böyledir.

Veysi Sarısözen – Özgür Gündem

Konserve düşler, çocuklar ve yeni YÖK yasası -Bülent Şık

Bitkilerin gözleri yoktur. Yoktur, çünkü hayvanlar gibi besin bulmak için sürekli hareket etmeye gerek duymazlar. Gözleri olmasa da, ömürleri hayvanlarla kıyaslandığında çok uzundur. Beklemeye çok alışıktırlar; tohumları onlarca yıl boyunca filizlenmek için uygun koşulları bekleyebilir. Bazılarının ölümleri bile çok yavaş, parça parça olur.
Hayvanlar mekâna, bitkilerse zamana hükmeder.
Yaşadığımız gezegendeki hayat büyüleyici bir karmaşıklık ve çeşitlilik içerir. Bu hemen her zaman böyle olmuştur. Her ne kadar, yıkıcı insani faaliyetlerimizden ötürü doğada var olan bitki ve hayvan türlerinin sayısında kaygı verici bir azalma olsa da, er veya geç hayat eski çeşitliliğine kavuşacaktır; o zaman geldiğinde gezegende hala insan olacak mı? Muhtemelen hayır, ama yine de bundan emin olamayız elbet.
Bitkileri, hayvanları ya da kestirmeden söylemek gerekirse insan dışındaki diğer canlıları korumak; ya da onların biyolojik bir tür olarak hayatta kalmalarını sağlamak konusundaki asli sorumluluğumuz, bu canlıların bizim için önemli olmaları ya da olabilecekleri gerçeğine değil; onları koruma güdümüzü harekete geçiren duyarlılıklarımızı yitirmenin bizler için felaket sonuçlar doğuracağı gerçeğine dayanmalıdır. Bu duyarlılıklarımızı yitirirsek hapı yutarız.
Belki de bu duyarlılıklarımızı çoktan yitirdik.  Gözlerimiz var ama göremiyoruz; hareket edebiliyor ama eyleme geçemiyoruz. Düşünülenin aksine ne zamana ve ne de mekâna hükmedebiliyoruz. İnsanın hayat ile kurduğu ilişki giderek daha çok basitleşiyor; olağandışı boyutlardaki bilgi sağanağı öyle bir karmaşıklık yanılsaması yaratıyor ve bağlantıların üzerini öyle güzel örtüyor ki, bunu fark edebilmek gün be gün daha da zorlaşıyor.
Mantı sevenimiz çoktur. En beğenilen ve sevilerek yenen yemeklerimizin başında geldiğine hiç kuşku yok. İtalyan’ların meşhur Ravioli’si ise mantıya çok benzeyen bir yemek. Aşağıda herhangi bir internet sitesinde kolayca bulunacak bir tarif var.
Ravioli yapmak için gereken ana malzemeler:  5 çay fincanı un, 3 yumurta, 1 çay bardağı ince irmik, 2 çorba kaşığı tereyağı, 500 gr az yağlı koyun ya da kuzu kıyması, 1 su bardağı dolusu rendelenmiş kaşar peyniri ve 5-6 adet küçük domates.  Bu malzemelerin içine çeşitli baharatlar dâhil değil. Sonrası yapanın ustalığına kalıyor.
Ülkemizde hazır yemek alışkanlığı pek yok. İyi ki öyle. Ama bir an için bunu bir tarafa bırakalım ve evde mutfağınızda değil de, fabrikada konserve ravioli yapıldığında durum ne, ona bakalım.
Konserve ravioli yapmak için gereken ana malzemeler: konserve kutu üretmek için gereken metaller-Brezilya;  domuz eti-Danimarka veya Romanya; domates-Portekiz; sığır eti-Polonya; yumurta-Fransa; un için gereken buğday-Ukrayna ve zeytinyağı-İtalya’dan fabrikaya getiriliyor. Gelen malzemelerin konserve ravioli ürününe işlenmesi ise Fransa’daki fabrikada yapılıyor. Üretilen ve satışa sunulan ürünün nihai varış yerlerinden biri ise Finlandiya’da bir süpermarket olabiliyor. Durum kabaca böyle.
Yukarıdaki tarife eklenmesi gereken bir şey daha var: İnsanlar. Yönetmenliğini Katja Gauriloff ‘un yaptığı 2012 yapımı ‘Konserve Düşler’ (Canned Dreams) isimli film, bütün bu konserve ravioli üretim sürecini insanları da katarak ele alıyor. Film boyunca, berbat işlerde çalışan insanların hikâyelerine eşlik ediyoruz. Konserve ravioli için gerekli malzemeleri üretmek için, zor şartlar altında çalışan, bazıları yaptığı işten nefret eden ve hepsi de yaptıkları işe çocuklarına iyi bir gelecek hazırlamak için katlandıklarını ifade eden insanlar ve film boyunca onların hayat hikâyeleri ve düşlerine bir şekilde sızan ama birer hammadde olmaktan başka hiç bir işlevi olmayan bitki ve hayvanlar.
Filmdeki herkesin umutları ve gelecekle ilgili planları var. Bazılarının ki kaçış planı! Yaptıkları işleri katlanılır kılan tek ortak şey ise çocuklar; her şey onlar için yapılıyor. Onlara iyi bir gelecek hazırlamak için. Film boyunca dinlediğimiz hayat hikâyeleri, özlem ve düşler sonunda bir süpermarket rafında satın alınmayı bekleyen bir kutu ravioli içine sıkışıyor. Dünyanın farklı yerlerinden gelen ve toplam olarak ‘30 bin kilometre’ yol kat eden malzemeler, onları üreten insanların düşleri ile beraber bir kutu konserve içine dolduruluyor. Endüstriyel gıda üretimi denilen, son derece rasyonel işleyen, hemen her aşamasında mühendislik faaliyetlerine yaslanan ve küresel ölçekte seyreden böyle bir sürecin gerçekte ne kadar saçma olduğu fark ediyorsunuz. Böylesine aşırı ve gereksiz bir kaynak (ve enerji) tüketimini rasyonel bir şekilde açıklamak da zorlanıyorsunuz.
Kuşkusuz evde yemek yapıldığında da bazı malzemeler uzaktan getirilmiş olabilir; ama bu gerçekten ender bir durumdur. Üzerinde durulan konu, konserve ravioli değil de başka bir şey olsaydı yine benzeri bir saçmalık ya da anlamsızlık ortaya çıkacaktı. Çocuklarımıza daha iyi bir gelecek sağlamak için dayanılmaz ya da katlanılmaz işler yapılabilir kuşkusuz. Yapılıyor da. Ama bu onlara daha iyi bir gelecek sağlar mı? İnanmadığımız, sevmediğimiz işleri yapmaya devam ederek onlar için huzurlu bir gelecek ihtimalini ortadan kaldırıyor ve her zaman olmasa da, içten içe ne yaptığımızı biliyorken üstelik. Bizi acıtan şeylerin onlara hiç değmeyeceğini sanıyoruz. Hiç kimsenin kendi hayatı ile ilgili bir değişiklik yapma düşüncesi yok gibi.
Filmde gayet çarpıcı bir şekilde anlatılan akıldışı faaliyetlerin nasıl yapılabildiği ve bu kadar yaygınlık kazandığı sorgulanmalı. Gıda üretimi ve tüketimi ile ilgili faaliyetlerin olabildiğince yerel ölçek gözetilerek yapılması gerekliliğine uzun yıllardır işaret eden onca bilimsel çalışma varken; nasıl olur da konserve ravioli üretmek gibi çok kaynak ve enerji tüketen bir iktisadi etkinlik ısrarla yapılabilir? Bir başka açıdan, bu üretim faaliyeti esnasında ortaya çıkan veya ortaya çıkması olası sorunların çözümü için yapılan destekleyici ArGe çalışmaları üzerinde de düşünülmeli. Sonuçta konserve ravioli üretmek gibi basit görünen bir iş için dahi yapılan ArGe çalışmalarının tutarı inanın olağandışı bir parasal büyüklüktedir. Ama üzerinde düşünülmesi gereken konu, bir iktisadi faaliyetin olumsuz sonuçlarına işaret eden bilimsel çalışmaların değil de aksini söyleyen çalışmaların neden daha çok itibar ve kabul gördüğü.
Bu sorunun yanıtı çok kolay değil ve çeşitli bakış açılarından pek çok farklı açıklama da getirilebilir kuşkusuz. Yazıyı çok da uzatmadan söylemek gerekirse, benim düşüncem, bilimsel faaliyetlerin genel olarak ‘piyasa’ ne istiyor veya neye gereksinim duyuyorsa artık ona yanıt verecek şekilde biçimlendiğidir. Piyasa koşulları akademik düşünme dediğimiz şeyin sınırlarını belirlemektedir. Ama tekrar vurgulamak gerek, gözümüzün önündeki basit gerçekleri bilinçli veya bilinçsiz öylesine kolay gözden kaçırıyoruz ki; teknolojik olarak karmaşık süreçleri idare etme konusundaki becerimizi bilgi düzeyinde bir derinleşme olarak algılıyoruz. Bu algının yarattığı heyecan -en azından konunun farkında olmayanlar için- özgür irademizle bilim yaptığımız, bilimsel gelişme sağladığımız yanılsamasını doğuruyor. Ama bu doğru değil. Örneğin, basitçe şu soruyu sormak gerekli: Konserve ravioli üretimi için toplamda 30 bin kilometre kat edilerek bir araya getirilen malzemeleri kullanarak üretilen ve elde edilen ürünün de binlerce kilometre öteye gönderildiği bir ‘iktisadi etkinliğe’ ihtiyaç var mı? Bu iktisadi etkinliği gerçekleştirirken karşımıza çıkan sorunları çözmek amacıyla yapılan ArGe çalışmalarına kaynak ayırmak ne kadar akıllıca. Üstelik bütün bu süreç boyunca karşımıza çıkan ve ‘tüketicileri’ terörize eden gıda güvenliği sorunlarını da hiç hesaba katmıyoruz. Bütün bunlara rağmen, bu saçma üretim faaliyetinin sürdürülmesine yönelik akademik çalışmalar; yararını sorgulayan veya yol açtığı sorunlara işaret eden çalışmalara kıyasla çok daha fazla. Söyleyecek çok sözü olanlar sesi en az duyulanlar. Bir kere daha düşünelim, neden?
Bilim özünde kamusal bir faaliyettir. Bu anlamda, nelerin ‘ters gittiğini’ dile getirmesi çok daha kıymetli ve vazgeçilmez bir şey. Üniversiteler bir anonim şirket değildi. Olmamalı da. Ancak yeni YÖK yasası tam da bu sonuca yol açacak bir öz barındırıyor. Piyasa baskısı ve bu baskıya ne düzeyde ‘istenilen yanıtlar’ verdiğinizi ölçmeye dayanan performans sistemi bilimsel faaliyetlere çok zarar verecek. Hazırlanan yeni YÖK yasası özünde üniversiteleri birer şirkete dönüştürme amacını taşımaktadır. Bütün dünyada olduğu gibi ülkemizde de zaten güdük olan toplum ve çevre sağlığına yönelik problemlere odaklı bilimsel ArGe faaliyetleri, bu yasa tasarısının yürürlüğe girmesi ile zaman içinde büyük ölçüde ortadan kalkacak. Bilimin ‘uyarıcı’ olma niteliği aşınacak ve ‘hakikat’ denilen şey ile teması büyük ölçüde yitecektir.
Ama akademi içinden-dışından bu düşüncelerin aksine biat etmiş öyle çok insan var ki. Bu insanlara Harvard Üniversitesinde beşeri bilimler yayın editörü olan Lindsay Waters’ın, ‘Akademinin Düşmanları’ isimli kitabında(1), yer alan şu sözünü hatırlatmak gerekli: “Derin düşünceler, kendilerini sadece çığlıklarla duyurmazlar. Bazen fısıltıları da dinlemek gerekir.”
1 Lindsay Waters, Akademinin Düşmanları, Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi. 2009. Çevirmen: Müge ÖZBEK.

Bülent Şık www.t24.com.tr

Bütün çocuklar size zarfsız kuşlar gönderecek – Zeynel Özgün

“…

gülümsemeleri

serin dağ yelleriyle savrulan

kavruk yüzlü

haylaz çocuklar ülkesine adanmış

hüzünlü bir şarkıdır hayat…”

Bir yıl daha yaşasalardı, bugün bıyıkları terlemiş delikanlılar olarak toprak damlı evlerin küçük pencereli karanlık odalarında derin ve yorgun bir uykuda, gelecek günlere dair düşler kuracaklardı.

Bir yıl daha yaşasalardı, bugün belki de yeni doğacak çocuklarının kırılgan gelecekleri ile ilgili uzun ve koşturmalı bir telaşın içinde olacaklardı.

Bir yıl daha yaşasalardı, haylaz çocuklar ülkesinde ölüm bu kadar yakın ve soğuk, hayat ise hüzünlü bir ağıt gibi bu kadar ağır ve bu kadar iç kanatıcı olmayacaktı belki.

Üzerinden bir yıl geçmiş olmasına karşın her dokunulduğunda tuz basılmış derin ve taze bir yaranın keskin sızısı gibi canlı duran bu acının tarifini yapabilmek çok da kolay olmuyor aslında. Ve belki acıların en büyüğü ise bir yıl önce bir akşam vaktinde Roboski’de öldürülenlerin, aradan geçen bu süre içinde her gün başka bir şekilde defalarca yeniden öldürülmesi oldu.

Bilinenleri hatırlamakta, hatırlananları unutmamakta, unutturmamakta fayda var. Bir yıl önce, savaş uçakları tarafından akşam saatlerinde bombalanarak parçalanan otuzdört silahsız köylünün, anneleri, babaları, çocukları, kardeşleri ve bütün sevdikleri için kocaman bir “hayat” olan hikâyeleri, ya tazminat konusu haline getirildi, ya kaçakçı ilan edilerek öldürülmelerine haklı bir zemin yaratılmaya çalışıldı, ya “bu olayı terör örgütü gündemde tutuyor” türünden -üstü kapalı bile olmayan- tehditlerle gündemden düşürülmeye çalışıldı. Öldürülenlerin aile bireylerinden bir kısmı ardı ardına göz altına alınarak gözdağı ve tehditler sistematik ve kesintisiz olarak sürdürüldü.

Cinayetlerin Ankara dehlizlerinde kaybolmayacağı yönünde verilen sözlerden hemen sonra kurulan komisyonlar yaptıkları araştırmada, bir yıldan beri otuzdört silahsız Kürt köylüsünün Roboski’de öldürülmesi ile ilgili olarak uzunca bir süre herhangi bir sonuca ulaş(a)madılar!!!

Son günlerde alt komisyon başkanı, hazırlanan raporun açıklanması için koşul olarak “şartların normalleşmesi” durumunu ifade etmiş. Otuzdört köylünün öldürülmesi olayı ile ilgili bir “normalleşme” nasıl beklenebiliyor bunu anlamak mümkün değil. Bu komisyon başkanının hiçbir yakını savaş uçaklarından atılan bombalar ile parçalandı mı acaba? Çocuğu veya bir yakını bombalanarak parçalansaydı bu komisyon başkanının hayatı hiç normalleşir miydi? Komisyon başkanı ne kadar süre sonra otüzdört silahsız insanın öldürülmesi ile ilgili şartların normalleşebileceğini düşünmektedir acaba? Komisyon başkanı “normalleşti” deyince otuzdört hayatın sona ermiş olması gerçeği, sadece sayısal bir istatistiğe mi dönüşecek ve her şey hemen “geçmiş” mi olacak?

Komisyon başkanı aradan geçen bir yıla baktığında neleri görüyorsa, bundan sonra bunlardan başka bir şey beklememelidir. Bu bir yıl içinde normalleşme olmadıysa, son bir yıl içinde olan biteni değiştirmeden normalleşmeyi beklemenin mümkün olmayacağını da görmelidir.

Çünkü;

Aradan geçen bir yıl, yarayı daha fazla kanatmaktan başka hiç bir işe yaramadı.

Aradan geçen bir yıl, öfkeyi büyütmekten başka hiç bir sonuca yol açmadı.

Aradan geçen bir yılda, öldürülenlerin nerdeyse her gün yeniden öldürülmesi anlamına gelecek, yaklaşımlardan başka hiç bir şey yapılmadı.

Aradan geçen bir yıl, umutsuzca da olsa yerine gelmesi beklenen adaletin gerçekleşememesinin yarattığı düş kırıklıklarından başka hiç bir şey yaşatılmadı. Emir verenler açıklanmadı, suçlular yargılanmadı.

Aradan geçen bir yılda, Roboski’li annelerin, babaların, kardeşlerin ağıtlarından başka hiç bir şey duyulmadı.

Aradan geçen bir yıl içinde Roboski’de bir dakika bile normal bir hayatın yaşanmış olması mümkün değildir.

Uzun uzadıya tespitler yapmak, bitirilmiş otuzdört hayatla ilgili sahici duygular yaşanmasını sağlar mı bilemem. Oysa ben, sadece bir annenin veya bir babanın hissettiklerini anlayabilmenin böyle bir acıyı sahici olarak anlamaya çok az da olsa katkısı olabileceğini düşünüyorum.

Az da olsa, o “Meçhul Öğrenci Anıtı”ndaki annenin ve babanın söyledikleri, bu acıyı anlayabilmeye bir tercüman olabilir belki de:

“…

Bu ölümü de bastırmak için boynuna mekik oyalı mor

Bir yazma bağlayan eski eskici babası yazmıştır:

Yani ki onu oyuncakları olduğuna inandırmıştım

O günden böyle asker kaputu giyip gizli bir geyik

Yavrusunu emziren gece çamaşırcısı anası yazdırmıştır:

Ah ki oğlumun emeğini eline verdiler…”

Belki de Roboski’li çocukların hikâyesine dair en sahici tespittir:

“Buraya bakın, burada, bu kara mermerin altında

Bir teneffüs daha yaşasaydı

Tabiattan tahtaya kalkacak bir çocuk gömülüdür

Devlet dersinde öldürülmüştür…”

Ve yine belki de, Roboski’li çocukları, sınıf arkadaşlarına en sahici mektuplarıdır:

“…

Her çocuğun kalbinde kendinden daha büyük bir çocuk vardır

Bütün sınıf sana çocuk bayramlarında zarfsız kuşlar gönderecek…”

 

 

Zeynel Özgün

 

Bahsedilmeyen Kıyamet: İklim Değişikliği – Kamil Çöllü

Son bir haftadır televizyon kanallarında, gazetelerde ve sosyal medya ağlarında hep aynı konu vardı: 21 Aralık Kıyameti! Malum, genel olarak insanlık kıyamet senaryolarına pek bir meraklıdır, öyle ki sinema sektöründe bile kıyamet filmleri genelde kapalı gişe oynayıp ciddi gelir elde ederler.

Aslında, kıyamet senaryolarına insanların bu kadar meraklı olmalarında herhangi bir sorun yok. Ancak, insanların bilimsel kanıtları olmayan bu kıyamet senaryolarını bu kadar ciddiye almalarına karşın, bilim insanlarının üzerinde durduğu ve gelecekte gerçekten kıyamet senaryolarını aratmayacak olayların yaşanmasına neden olacak bulguları görmezden gelmeleri ya da görmek istememeleri önemli bir sorundur.

Bu açıdan baktığımızda, Mayaların 21 Aralık kıyametinden daha ciddi bir kıyamet senaryosu var elimizde. Bilim insanlarının özellikle son 20 yıldır üzerinde yoğun bir şekilde çalışıp insanların bu konuda bilinçlenmelerini sağlamaya çalıştığı kıyamet senaryosu: İklim Değişikliği.

Öncelikle, “iklim değişikliği” hakkında biraz bilgi vermek gerekiyor. Aslında ne olmadığı konusunda demek daha doğru olur; çünkü “iklim değişikliği” demek “sadece havaların ısınması ve daha sıcak günlerin bizleri beklediği; yani kışları da artık bahar havasında geçireceğiz” demek değildir. Dünyamızın ortalama sıcaklığı artarken, bazı bölgelerin normalden daha sıcak günler geçirdiği gibi, diğer bölgelerin de daha soğuk günler geçirdiğini unutmamak gerekir. Örnek verecek olursak, yaz aylarında yaşanan çok sıcak günlerin sayısı 3 ay içerisinde 10 gün idiyse, “iklim değişikliği” nedeniyle bu günlerin sayısı 20’ye veya daha fazla bir sayıya yükselmektedir.

Aynı şekilde, kış aylarında yaşanılan çok soğuk günlerin sayısı da ne yazık ki bu şekilde artmaktadır. İşte buradan da görülebileceği gibi “iklim değişikliği” demek, sadece sıcak günlerin sayısının artması demek değildir. Sıcak günlerin sayısının artışının yanında “iklim değişikliği”, dünyamız üzerindeki uç nokta olayları olarak tabir edilen ve bundan önce daha az sayıda görülen ya da hiç görülmeyen olayların sayısının artmasında da rol oynamaktadır.

Diğer ülkelerden örnek verecek olursak, Amerika kıtasını vuran kasırgaların (Sandy, El-Nino gibi) sayısındaki artış da “iklim değişikliği” nedeniyle bu uç nokta olaylarının artmasından kaynaklanmaktadır. Ülkemiz için örnek vermek gerekirse, sel görülmeyen bölgelerimizin daha çok sel olayları ile karşı karşıya kalmasıdır.

Diyebilirsiniz ki kıyamet bunun neresinde? Bu yazmış olduğum olayların sayısındaki artışı tetikleyen sıcaklık artışının 2 Co nin altında olduğunu unutmamak gerekir. Asıl kıyameti andıracak olaylar, dünyamızın ortalama sıcaklığının 2 Co ve üzerinde bir artış gösterdiğinde yaşanacaktır. İşte, bilim insanlarınca kanaat getirilen kıyamet senaryoları bu artıştan sonra başlayacak ve geri dönüşü olmayan bir yola girilmiş olunacaktır.

Şimdi de biraz bu kıyamet senaryolarından bahsedelim. Şüphesiz ilk akla gelen senaryo, sıcaklıkların artışı sonucu yüksek sıcaklıktan ötürü, özellikle yaşlılarda görülen nefes darlığı ve diğer sağlık sorunlarına bağlı ölümlerde ciddi artış olacağıdır (günümüzde de görülmektedir; fakat ortalama sıcaklık artışı 2 Co yi geçtikten sonra ölüm sayısı daha çok artacaktır). Aynı şekilde düşük sıcaklıklardan ötürü de soğuktan donarak ölümler artacaktır. Bunun yanı sıra, buzulların erimesi sonucu deniz seviyesindeki artış en ciddi sorunlarımızdan ve en ürkütücü senaryolarımızdan biri olacaktır.

Geçen yazımda da bahsetmiş olduğum gibi sadece Antarktika’nın doğu bölümünün erimesi bile deniz seviyesinde en az 50 metre yükselmeye sebep olacaktır. Basitçe, ada ülkelerinin birçoğu sular altında kalacak ve ilk etapta milyonlarca insan ya ölecek ya da göç etmek zorunda kalacaktır ki bu da, başka bir sorunu doğurmuş olacaktır. Aynı zamanda bu yükselme ile birçok kıyı şehrinin sınırları yeniden çizilecektir.

Ülkemizde vereceği hasara bakacak olursak, Karadeniz sahil yolu, bu yükselmenin ardından ya tamamen sular altında kalmış olacak ya da çok fazla hasar görmüş olacaktır. Ayrıca, ülkemizin verimli kıyı şeridi toprakları da bu artışın ardından verimliliğini büyük ölçüde yitirecektir. Bu da, bir tarım ülkesi olan Türkiyemizin ekonomisinin doğrudan etkileneceği anlamına gelmektedir.

Üretimin düşmesi ile besin kaynaklarının azalması da ayrı bir korku senaryosu olacaktır. Tabi buna ek olarak ve özellikle uç noktalardaki olaylara örnek verdiğim sellerin görülme sıklığındaki artış da besin kaynaklarımıza ciddi hasar verecektir. Her ne kadar tarım ülkesi olduğumuzu iddia ettiğimiz şu günlerde, birçok besin ürününü dış ülkelerden temin ettiğimizi düşünecek olursak ve dünyanın her yerinin bu duruma düştüğünü varsayarsak, böyle günlerde dış ülkelerden bile besin maddelerini satın alamayacağımız ve bu konuda ciddi sıkıntı çekeceğimiz aşikârdır.

Ön görülen sıkıntılardan en önemlisi ise dünyanın su sıkıntısı çekecek olmasıdır. Buna birçok değişken etki edecek olsa da sıcaklıkların artması ile içilebilir su kaynaklarının daha çabuk buharlaşması ve bunların yenilenmesini sağlayan normal yağışların yerini sellere bırakması en önemli etkenler olacaktır. Bu döngü ile içilebilir suyumuz hem daha çabuk bitecek hem de yerine yenisinin gelmesi daha uzun zaman alacaktır. Bu sorunun dünyanın en önemli sorunu olmasının sebebi ise, dünyayı su savaşlarına itebilecek olmasıdır.

Hangi açıdan bakacak olursanız olun, dünyamızın en önemli sorunu “iklim değişikliği”dir. Uzun vadede olabilecek olanları düşündüğümüzde, mesela suların yükselmesi sonucu milyonların göç etmesi ile yaşanabilecek kaosu ve su savaşlarının çıkabilecek olması durumu, aslında diğer kıyamet senaryolarından daha elle tutulur ve öngörülebilinir bir kıyamet senaryosudur.

 

Kamil Çöllü

Boğaziçi Üniversitesi
İklim Değişikliği Çalışma Grubu

Taksim’de katliamın 2. perdesi

Cumhuriyet caddesindeki ağaçların sökülmesine yeniden devam ediliyor.

Taksimde  halkın karşı çıkmasına ve  toplanan 50 bin’den fazla imzaya rağmen uygulamaya konulan projenin yeni safhaları da görünmeye başladı.

Taksim’den başlayarak Elmadağ üzerinden Harbiye’ye uzanan Cumhuriyet Caddesi; ortasındaki çınar ağaçları ile İstanbul’un en güzel arterlerinin başında geliyordu. Gece yarısına doğru iş makinaları ile köklerinden sökülen ağaçların başka bir yere nakledileceği söylense de uzmanlar bu şekilde hoyratça yerinden çıkartılan ağaçların yaşamasını imkan dahilinde görmediklerini belirtiyorlar.

Bölgede yaşayanlar ve olayı görenler köklerinden çıkartılan ağaçları gördükçe üzüntü ve öfkelerini dile getiriyorlar. Taksim’de sürdürülen hukuk dışı uygulamalara ilk günden itibaren karşı koyan Taksim Platformu üyelerinden  Korhan Gümüş olan bitenin İstanbul’a büyük bir ihanet olduğu görüşünde.

Korhan Gümüş’ün açıklamaları şöyle:

“Tarih kitapları şöyle yazacak: İstanbul’un en güzel caddelerinden biri tarihe karıştı: Cumhuriyet Caddesi.

Bu güzel caddeye hayat veren ağaçlar bir bir köklerinden koparıldı. Onların çığlıklarını duymadık.

Çünkü onların değil, bizim köklerimiz koparıldı bu şehirden.

Hiç şüphesiz bu yıkım şehrin tarihinde gördüğü en büyük felaketlerden biri değildi. Beterin beterini de gördü bu şehir.

Bunu yapanlar şehir yağmalama meclisinin tam üye sayısıyla oyunu da aldılar, ağızlarının suyu akarak.

Peki kimler mil çektirdi, gözlerine bu ülkenin itibarlı zenginlerinin, Başbakan’ının, Büyükşehir Belediye Başkanı’nın?

Ne yaptıklarını görmeyen, ne karar aldıklarını bilmeyen, ne olduğunu hissetmeyen bu insanlar için ağlamalıyız.

Onların yok ettikleri yalnızca yaşam çevremiz, ağaçlarımız, şehrimiz değil, kendileri.

Bu ülkenin insanlarını, ağaçlarını, güzelliklerini göremedikleri için onlara üzülmeliyiz.

Kendilerini haklı zannederken tiranlara dönüşen, saldırganlaşan bu zavallı insanlar için de ağlamalıyız.

Onlara kızmak yerine. Çünkü onlar ki bu ülkeyi yönetmek iddiasındalar. Başkalarının böyle bir iddiası yok.

Bu yaptıklarının şehri bombalamaktan farkı yok.

Hangi aymaz yönetici kendi şehrini yok eder? Hangi şehir kendisi yok edenleri yönetici olarak kabul eder?

Yaptıklarını bu şehir asla unutmaz.

Onlara bu şehir gereken cevabı vereceğinden emin olunuz.

Bu şehir kendisinden alınanları bir gün misliyle geri ister. Acıları, kalleşlikleri, kötülükleri unutmaz.

Gerçekleşen bir terör eylemidir.
Bu yalnızca bu ülkeye hakim olmuş acımasız bir şiddet rejiminin gözümüzün önünde patlattığı bomba.

Kimbilir başka kimlerin üzerinde bombalar patlatıyorlar?

Bugün Taksim’deki Cumhuriyet Caddesi’nde yok edilen ağaçlar için yas tutuyoruz.

İstanbul’un en güzel caddesi için yas tutuyoruz.

Bu şiddet rejiminin acımasızca yok ettiği bütün fidanlar, ağaçlar, insanlık ve medeniyet için.

(Yeşil Gazete)

 

Nükleeri temizlemek…

Technology Review’de 2011 yılında ve Kevin Bullis imzasıyla yayınlanan bu önemli ve ilginç foto-makaleyi, Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Aynur Özcan‘ın çevirisiyle sunuyoruz.

***

Çernobil felaketinden yirmi beş yıl sonra, çalışmalar hala sürüyor.

Çernobil’deki patlamanın üzerinden 25 yıl geçmiş olmakla birlikte, bölgedeki radyoaktif maddeleri kontrol altında tutma meselesi sürekli bir mücadele gerektirdi. Yıllarca devam eden çabalardan sonra bölgedeki radyasyonu 100 yıl boyunca hapsedecek ve 2 milyar dolara mal olacak bir bina yapımına başlandı. Kalıntılar, inşa edilecek daimi bir depoda tutulmak üzere uzaktan kumandalı bir teçhizatla parçalanacak. Technology Review yıllar süren “nükleer felaketleri temizleme” süreçlerinin maliyetini araştırdı.

Fransız konsorsiyumu olan Novarka, hasarlı reaktör binasının yakınına 100 metrelik bir yapı inşa edecek ve ardından, reaktörün üstünü kapayacak şekilde üzerine kaydıracak. Resimde ön tarafta görülen demir kafes, koruma binasının inşası sırasında, prefabrik parçaları yerine oturtmak için kullanılan 19 kuleden birini destekleyen beton temeli oluşturacak.

 

1986
Patlamadan aylar sonra Sovyet otoriteleri uzaktan çalışan vinçler ve 100 bin işçiden oluşan bir inşaat projesi örgütlediler. Uzmanların “Bir patlama daha olabilir” uyarısına rağmen, reaktörü çevrelemek için geçici olarak beton-çelikten bir yapı inşa edildi. Fotoğrafta vinçlerin altında beliren kırmızı duvarlar, yapının başladığı yeri gösteriyor. Yapı sonradan “Lahit” olarak adlandırıldı.

 

1986
Patlamayla reaktörün dibinden yüksek radyasyonlu grafit parçacıkları yakınlardaki binanın çatısına yayılmıştı. Bu resimde bir işçi bir parça tehlikeli maddeyi çıkarmaya çalışıyor. İşçinin giysileri koruyucu kurşun battaniyelerle tutturulmuş. Radyasyon zehirlenmesinden kaçınmak için her bir işçinin günlük mesaisi sadece bir dakikaydı.

 

1997
Bu görüntüde hasar görmüş reaktör binasının içinden ve belirgin çukurların ortasından geçici lahite doğru ışık süzülüyor. Radyasyon sızıntısına karşı bu delikleri tıkamaya dönük ve lahit duvarlarını desteklemek için   geliştirilen proje, 2008 yılında bitirilmişti. Lahitin içindeki yıkıntılar kırılganlığını koruyor. Çöküntü olması durumunda gömülü radyoaktif maddeleri daimi bir depo merkezine taşımak imkansız hale gelecek.

 

Nisan 2011
3 numaralı son Çernobil reaktörü, 2000 yılına kadar kapatılmadı. Yıllar boyunca biriken 20 bin konteynır tüketilmiş yakıt, radyasyonu tetikleyebilecek yangını engellemek için soğuk bekletilmeli. Günümüzde bu tesiste görüldüğü gibi yakıtın büyük kısmı metal levhaların altında suda depolanıyor. Yakıt içeren tüpler, fotoğrafın ön kısmında görülebiliyor. (Yakıtın bir kısmı hala reaktör havuzlarında saklanmakta).

 

İyileştirme projesinin parçası olarak yakıtlar burada gösterilen yapılara daha sağlam çelik-beton varillerle aktarılacak. Varillerin bu atığı 100 yıl boyunca güvenli bir şekilde saklaması öngörülüyor.

 

Çernobil’deki işçiler radyasyonun büyük kısmının “lahitin” –ki şimdilerde lahitteki belirgin delikler onarılmıştır-   içinde olmasına rağmen koruyucu takımlar giyiyor. Bölgedeki toprak tamamen radyasyona bulanmış durumda ve yeni koruma binası inşaatının ilk aşaması sırasında kazıldıktan sonra ayrılması ve saklanması gerekiyor.

(Technology Review, Yeşil Gazete)

Yeşil Gazete için çeviren: Aynur Özcan

Editör: Durukan Dudu