Ana Sayfa Blog Sayfa 4483

Projeye Gel – Özgürcan Sunata

Tanıtımında Emine Erdoğan, Fatma Şahin gibi simalar inanmış hanım neferler arıyor. Memleket ekonomisi acayip yükselecek.. 4 Milyarlık bir tasarruf hedefi var bu projenin az buz değil.. Haydi hanımlar kurtaralım bu vatanı, iş başa düştü. Kutsal olan her yerden dem vuralım diyen dahiyane bir buluş.. Dınınını karşınızda “Enerji hanım!” Rabbim israftan korusun hepimizi!

Efendim, mevzuyu nereden tutsanız elinizde kalacak kadar cıvık cıvık. Enerji kısmından mı girelim, hanım kısmından mı bilemiyorum. Aslına bakarsanız bu yazıyla tasarruf kötü bir şeydir demiyorum, muhattaplarına şaşırıyor, hadsizliklerine kızıyorum. Kızdıkça da bünyemdeki enerjiyi boşa harcamaktan korkuyorum. Biliyoruz ki gelecekte bizi bekleyen en büyük sıkıntı enerji. Bu zamana kadar mevcut enerjinin nasıl elde edildiği, uğruna ne kanlar akıtıldığı ve doğaya geri dönüşümü olmayan ne zararlar verildiği ortada. HES’ler, nükleer santraller, petrol derken başımıza açılmadık dertler kalmamış bu enerji kaynaklarından. Hep daha fazası, hep daha rantlısı, hep her yolu mübah olanı! Bu zihniyetin erkek egemen olduğunu vurgulamadan geçemeyeceğim. Nükleer santraller ve HES’ler meselesini yazının konsepti gereği erteleyelim.

Siz muktedirler, boşverin enerji transferleri sırasında boşa giden enerjiyi, fabrikaların, kodamanların enerji israfların… Nükleer deyin, HES deyin.. Fabrikaları, işyerlerini geç, hoop bin sırtına “hanımların”… haydee vurun abalıya. Enerji bakanı susar, orman bakanı susar, aile bakanı tüm işleri bitirmiş proje peşinde koşar.

– Enerjiye ihtiyaç var mı?

– Var,

– Tasarrufa ihtiyaç var mı ?

– Var.

– Ee ne duruyorsun?

– Ne yapayım.?

– Helva yapsana loy loy, helva yapsana..

Şarkı sözü olacak kadar alakasız bir proje işte bu. Anlatmak için saçmalamak gerekiyor kusura bakılmasın. Saçma bir projeyi ciddiye alıp yazmak ağırıma gidiyor bir yandan. Koskoca teyzeler cıkmıs konuşuyor olunca da yazmamak zor oluyor.

Proje, enerji tasarrufu için toplu bir seferberlik değil yanlış anlaşılma yok. “Hanım hanım tasarruflu olacaksın ki, memleket kalkınsın” mantığıyla başlanmış projeye. Peki bu ne demek??

Hani özlü sözler vardır yılların deneyimi akar, “Az ye de kendine bir köle tut” derler. Aile ile kafayı bozmuş olan akp kadroları aileden tasarrufundan bahsediliyor dön de arkana bak derler insana. Haa dersen ki memleket bizden yana haklısın vallahi.. Beter olun demekten öte ne gelir elden.. 10 kilo kömürle, 2 kilo makarnaya bu memleket sizden yana. Hele bri düşünün bakalım size oy atmak için buna muhtaç olanların nasıl tasarruflar yaptıklarını.. Buradan size mesajı ben çıkarayım isterseniz, sırça köşklerden bir çıkma zamanı gelmiş demek ki..

Ev işlerinden çıkan bunca tasarruf bedeline bakınca anladığımız bir diğer mesele ise ev emeğinin maddi değerinin olması çok ciddi rakamlara tekabül ettiği gerçeği, tasarrufla 4 milyar kazandıracak olan kadınların emeklerinin aslında bedavaya, sigortasız, güvencesiz nasıl yok sayıldığı. Ev işlerinde tasarruf yapmanın ve üstelik bu işleri sadece kadınlardan sorumlu tutmanın ne büyük bir aymazlık ve ne büyük bir samimiyetsizlik olduğunu bizlere bir kere daha gösterdiniz.

İlk değil son değil biliyoruz. Yemezler…

Özgürcan Sunata – http://sosyalistfeministkolektif.org

 

Başbakan’ın Rektör Kulları – Oya Baydar

Bazen, Başbakan Erdoğan az bile yapıyor diye düşündüğüm oluyor. Ağzından çıkanı hikmet sayan, yıkıcı ve saldırgan üslubunu “öfke sanatı” diye öven, çağdaş demokratik bir devlette asla kabul edilemeyecek fikirlerini, müdahalelerini anında benimseyip savunan bunca kulu varken, katli vaciptir fetvası verip, “Ol kişinin kellesi anında uçurulmalı” demediğine şükretmek gerek.

Niceleri arasında önemsiz sayabilirsiniz ama bir süre önce haftalık gündem  yemlemesini yapan Tayyip Bey’in, ölüm cezasının/idamın geri getirilmesinin mümkün ve iyi olabileceği yolundaki sözlerinin ardından, bir TV kanalının genç, afili, küstah havalı sunucusunun (böyle bir yorum yetkisi ve görevi de yokken) “Başbakan çok doğru söylüyor, ben de idamdan yanayım, bazı durumlarda gereklidir” demesini hatırlıyorum. Kanım dondu, hemen başka bir kanala geçtim, bir daha da o kanala asla uğramadım. Duyduğuma göre hâlâ orada, görev başındaymış. Epeyce de beğeni (ya da Başbakan ve şürekâsı cihetinden parsa) toplamıştır. Ben o programı zapladım, kurtuldum ama Başbakan’ı zaplamak hiç kolay değil. O her yerde, büyük birader olarak bizi gözetliyor ve hizaya sokuyor: Kendi sığ demokrasi ve hayat anlayışının hizasına. Hizaya girmeye niyetli olmayanın biletini de şöyle veya böyle kesiveriyor. Kulluğa, yalakalığa bu kadar hevesli kişi varken, ne yapsa yeridir.

 

ODTÜ’de ne oldu?

 

ODTÜ’deki son olayların ardından ODTÜ Rektörlüğü’nün ve öğretim üyelerinin polisin aşırı güç kullanımını eleştirerek öğrencilere sahip çıkmasıyla başlayan gelişmeler, bazı üniversitelerin rektörlerinin sadece protestoları değil kurum olarak ODTÜ’yü hedef alan bildirileriyle devam etti. Son zamanlarda kurulmuş bazı üniversitelerin rektörleri ise yayımladıkları ortak bildiriyle protestocu öğrencileri ve öğrencilerine sahip çıkan üniversiteyi kınamakla yetinmeyip hükümetin ve ismen Başbakan’ın yanında olduklarını, saygılarla övgülerle açıkladılar. Olayların ilk elden tanığı ODTÜ’lü yöneticilerin ve öğretim üyelerinin beyanlarına, olayların gelişmesi konusundaki gözlemlerine aldırmadan, başbakanlarının izinden giderek ülkenin en saygın üniversitelerinden birini anarşi yuvası olarak itibarsızlaştırmaktan çekinmediler. Şimdilik 13 üniversite var bu kervanda ama arkası gelecektir, bu ayıba katılanlar artacaktır, hiç şüpheniz olmasın. Çünkü Başbakan tam da bu satırların yazıldığı saatlerde, üniversite camiasının ortadan çatladığı, uzlaşmacı ve yapıcı olmak gerektiği sırada öyle bir açıklama yaptı ki, “Çok gördük ama böylesini hiç görmemiştik.”

Tayyip Bey, ODTÜ yönetimini ve öğretim üyelerini bir kez daha hakaretamiz biçimde suçladıktan sonra, onların da mesleklerini bırakıp teröristlerle birlikte sokaklara çıkmaları gerektiğini söyledi; konuşmasını açık tehdite vardırdı. Ve şöyle taçlandırdı: “Şiddeti kim savunuyorsa, kusura bakmasınlar onların sonuna kadar karşısındayım.” Bu sözleriyle, öğrencilere şiddet kullanan polislere karşı olmasını beklediğiniz Tayyip Bey, sözlerini polisi kutlayarak, öğretim üyelerini kınayarak bitirdi.

O gün ODTÜ’de neler olmuştu gerçekten? Bir grup öğrenci, kampusa gelecek Başbakan Erdoğan’ı protesto için bir basın açıklaması yapacaktı. Aralarına karışmış provokatörler, eylemi sabote edecek ve şiddete dönüştürecek kişiler var mıydı? Olabilir. Kimileri, benim de hiç yandaş olmadığım, yanlış bulduğum örgütlere, partilere mensup muydu? Olabilir. Ancak ne provokatörlere ne de “nerede hareket orada bereket” zihniyetli amok koşucusu marjinal örgüt mensuplarına gerek kaldı. 3 bine yakın polis, önce bir meydan muharebesinde düşmana karşı saf tutan saldırıya hazır edalarıyla, sonra da fiilen saldırarak göstericileri dağıtmaya soyundu. Provokasyonu güvenlik güçleri üstlendi adeta. O andan itibaren olaylar zaten çığırından çıkmıştı. Öğrencilerin şiddet eylemleri diye nitelenen polise taşlı sopalı saldırı, lastik yakma, Başbakan’ın sözünü ettiği sapanlar, vb.; bazı öğrencilerin polis saldırısıyla yaralanması, bir öğrencinin de hayati tehlike altında hastaneye kaldırılmasının ardından ortaya çıktı. Sözüne güvenilir, saygın gözlemciler, bu arada ODTÜ yönetimi buna tanıklık ediyor. Şiddete karşı olduğunu iddia eden bir başbakanın da onlara güvenmesi gerekiyor.

Protestocu öğrencilerin eylemine müdahale edilmeseydi, çevrelerinde önlem alınıp bildirilerini okuyup sloganlarını atmalarına izin verilseydi bunlar olmayabilirdi. Yine de saldırgan, provokatif eylemler gerçekleştirilirse, sorumlular konusunda, eğer öğrenciyseler üniversite yönetimi, öğrenci değillerse yetkili merciler kovuşturma sürdürebilirdi. Ancak polisin müdahalesi öylesine şiddetliydi ki, bir öğrencinin ölüm sınırına gelmesinin paniğiyle, ölçüsüz güç kullanımını ilk başta İç İşleri Bakanı bile kabul etmişti. ODTÜ rektörünün, öğrencilerine sahip çıkan ve emniyet güçlerinin ölçüsüz şiddetini kınayan açıklamalarının ardından Başbakan Erdoğan’ın sarf ettiği kurumu itham edici talihsiz sözler havayı birden değiştirdi. Büyük şef konuşmuştu, artık ona uymak gerekiyordu.

Saptırmaya, gizlemeye gerek yok. ODTÜ’deki protesto fırlatılan uyduya, ilime bilime karşı değil mevcut iktidara ve onun baş temsilcisi Erdoğan’a karşıydı ve demokratik bir hakkın kullanımıydı. Kullanılış biçimine, maksadını aşan, protestoyu da zaafa uğratan aşırılıklara karşı çıkabilirsiniz ama bu hakka karşı çıkamazsınız. Mesele, “Gençlik böyledir, kanları kaynıyor, olur böyle vakalar, büyüklerimiz hoş görsünler”  türünden geçiştirmelerle de çözülemez. Söz konusu olan demokratik bir hakkın kullanımıdır. Güvenlik güçleri o hakkın kullanımını engellemek için değil, protestoculara gözdağı vermek için değil, mala ve cana zarar verecek bir olay çıktığında güvenliği sağlamak için oradadırlar. ODTÜ olaylarındaki ayan beyan gerçek polisin öğrencileri provoke ettiğidir. Nitekim ODTÜ Rektörlüğü ve öğretim üyeleri de bunun altını çizerek öğrencilere sahip çıkmışlardır. Asıl kıyamet de bundan sonra kopmuştur zaten. Var mı bana yan bakan! tavrıyla protestonun ve eleştirinin katresine dayanamayan Başbakan’ın sitemleri ve suçlamaları saldırgan polise, hatta protestocu öğrencilere bile değil, doğrudan üniversite yönetimine ve öğretim üyelerine yönelmiş; “Yazıklar olsun, sizler mi yetiştireceksiniz gençliği, sizlere kalmışsak vah memleketin haline” kıvamında öfkeli ve aşağılayıcı sözleri esirgememiştir.

 

Kulluk ve Biat Kültürünün Ürünleri

 

Ve işte bir hafta sonra çeşitli üniversitelerin rektörleri, binlerce polisin olayları büyüten ölçüsüz şiddetinden, öğrencilere hedef gözeterek saldırmasından, polis provokasyonundan hiç söz etmeden, gençliğin şiddetini, örtük olarak da ODTÜ yönetiminin öğrencilere sahip çıkmasını kınayan ve hükümetin başaralarını överek Başbakan’ı desteklediklerini ifade eden ortak bildirilerle karşımızdalar. Bunu YÖK’ün yönlendirmesiyle mi, yaranmak için mi yaptıkları çok önemli değil. Hemen söylenmesi gereken, davranışlarının kendilerine ve kurumlarına onur kazandırmadığı. Ama bence daha önemli ve tehlikeli bir nokta var: Tayyip Erdoğan’la zihniyet kardeşlikleri… Statükocu, muhafazakâr, başı önüne eğik kulluk zihniyeti… Kullar şeyhe karşı çıkmazlar, kendilerini onun yolunda ve suretinde inşa etmeye çalışırlar. Kullukta protesto yoktur, biat ve sinsice altını oyma vardır.

Tayyip Erdoğan itaat, biat, kulluk kültüründen geliyor. Bakmayın siz o harbi delikanlı havalarına, aslında o kültürün oyunbazlıklarına, altını oyma taktiklerine vakıf. İktidara karşı protesto, hele de kendi iktidarına başkaldırı biat kültürüne yabancıdır. Bu kültürden beslenenler iktidara gelince kendi kulluklarının bilinç altı ezikliğini başkalarını kendilerine kul yaparak gidermeye çalışırlar. Dindar nesiller yetiştireceğiz derken, muhafazakârlığı rozet olarak takarken, kendi doğrularını mutlaklaştırıp farklı düşünceyi ezmeye çalışırken hep o kulluk zihniyetinin ve biat kültürünün etkisi altındadırlar. Aralarında eski soldan gelenlerin, AKP’li olmayanların, hatta zaman zaman kapalı kapılar altında Başbakan’ın üslubunu eleştirenlerin de bulunduğunu bildiğim rektörlerin ODTÜ olayları karşısındaki tutumunu yalakalık olarak nitelemek hafife almak olur. Onlar aynı statükoculuğun ve kulluk zihniyetinin taşıyıcılarıdır. Ciddi tehlike bu noktadadır zaten. Muhafazakârlık, kulluk, demokratik bilinç eksikliği sadece AKP’de değil, sağıyla soluyla toplumumuzun bütününde yaygındır. İtaat ve biat kültürü, yüzlerce yıldır ideolojik bir kod olarak sağıyla soluyla topluma işlenmiştir. Mücadele edilmesi gereken asıl bu kültür ve bu zihniyettir.

Oya Baydar – www.t24.com.tr

 

 

Fosil yakıtları sonumuzu getiriyor – Büşra Deler

İklim değişikliği milyonlarca yıldır yaşanılan doğal bir olaydı. Fakat, bu süreç yüzyıllar önce çok yavaş ilerliyordu. Zamanla, insan kaynaklı sebeplerin artışıyla iklimin değişme hızı da tehlikeli boyutlara ulaşmaya başladı.

20. yüzyılda dünyanın yüzey sıcaklığı 0,74 °C artmasına ek olarak, 21.yüzyılda 6,4°C daha artması bekleniyor (IPCC’nin 2007 raporuna göre). Bu sıcaklık artışı, insanların hızla atmosfere saldığı sera gazlarından kaynaklanan iklim değişikliğinin geldiği noktayı açıkça gözler önüne sermektedir.

19. yüzyıldan beri, endüstrinin ve kentleşmenin getirdiği fosil yakıt ihtiyacı, modern toplumların hayatının merkezine petrol, kömür gibi yakıtları getirmektedir. Fosil yakıtlar; milyonlarca yıl önce ölmüş organizmaların toprak altında, oksijensiz ortamda çürüyüp ayrışmalarıyla meydana gelmiştir. Canlı olan her organizma yapısında hidrokarbon barındırır. Dolayısıyla oksijensiz ortamda ayrışmış bu organizmalar da yüksek miktarda karbon atomu içerir. Buraya kadar her şey normal ilerler.

Toprağın altında barınan ve atmosfer ile buluşmayan karbon atomları doğa için hiçbir tehlike oluşturmaz. İklim değişikliğine sebep olan atmosferdeki karbon miktarıdır. Yer kabuğunun altındaki karbon atomları yakılacak olsa atmosferde 7000 ppm’lik karbondioksit (atmosferdeki karbon miktarının yaklaşık 20 katı) üretecek fosil yakıt miktarı bu durumu etkilemez. Fakat oluşumu binlerce yıl süren bu fosil yakıtların günümüzde hızla tüketilmesi, toprağın altındaki karbonun atmosfere yayılması demektir.

Atmosferdeki fazla karbondioksit miktarı güneşten gelen ısı ve radyasyonun daha fazla emilmesine ve bu da dünyanın yüzeyinin ısınmasına neden olur. Bu hızlı ısınma dünyadaki enerji dengesini bozar ve buzulların erimesine sebep olur. Buzulların erimesiyle birlikte su seviyesinde artış meydana gelir. Gidişatımıza göre beklenen, gelecek 100 yıl içinde Maldivler’in tamamı ve dünyadaki pek çok bölgenin sular altında kalmasıdır. Ayrıca kutup ayıları, penguenler ve daha birçok canlının yaşam alanı yok olup, nesilleri tükeneceği için de ekolojik sistemin dengesi bozulacak ve bu yıkım telafi edilemez boyutlarda olacak demektir.

Tüm bunlar bize, “Neden Fosil Yakıtlardan Bu kadar Korkmalıyız?” sorusunun cevabını açıkça vermektedir. Atmosferdeki karbon miktarının nelere sebebiyet verdiğini ve küresel iklim değişikliğinin ne denli insan kaynaklı olduğunu gözler önüne sermektedir. Yine de kısaca rakamlara göz atacak olursak, bugün dünyada günde 90 milyon varil ham petrol ve 8 milyar metreküp doğal gaz tüketilmektedir. Ham petrol rezervleri 1200 milyar varil ve doğal gaz rezervleri de 175000 milyar metreküp olduğuna göre, şimdiki tüketim hızımızla ham petrol yaklaşık 40, doğal gaz da yaklaşık 60 sene yetecek miktardadır. Yani saldıkları karbonun bir problem olmasının yanı sıra, dünyanın fosil yakıt rezervleri de hızla tükenmektedir.

Sonuç olarak; bugün dünya çapında bir karar alınsa ve karbon salımına sebep olan tüm aktiviteleri durdursak bile, şu zamana kadar yaptığımız karbon salımının atmosferdeki etkisi ve bununla birlikte küresel olarak yüzeyin ısınması yaklaşık yüz yıl kadar devam edecek.

Yani insan eliyle gerçekleşen küresel ısınmayı durdurmak için artık zamanımız yok. Atmosfere saldığımız karbondioksit miktarı arttıkça, oluşabilecek felaketlerin boyutları da artacaktır.  Ayrıca, artan tüketim ihtiyacıyla beraber biz istesek de gelecek yüzyıllarda kullanabilecek fosil yakıt rezervlerimiz kalmayacak. Eğer şu noktadan itibaren yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelmezsek, yaşanacak felaketlerden ve insan neslinin yok olma tehlikesi ile karşı karşıya kalmasından biz sorumlu olmuş olacağız.

 

Büşra Deler

 

Boğaziçi Üniversitesi
İklim Değişikliği Çalışma Grubu

Hollanda’da yılın hakemi Serdar Gözübüyük

Gözübüyük, kendisine tepki gösteren Groningen'in çalıştırıcısı Robert Maaskant'a "Saygı" (Respect) yazan pazu bandını göstermişti

Hollanda’nın önemli spor sitelerinden Voetbal International‘ın düzenlediği ankette Serdar Gözübüyük, Hollanda’nın en iyi hakemi seçildi.

Toplam 7500 kişinin oy kullanıldığı ankette 2612 kişinin tercih ettiği Serdar Gözübüyük listenin ilk sırasında yer aldı. Gözübüyük’ün en yakın takipçisi Björn Kuipers’ın 1541 oy aldığı ankette toplam 15 hakem yer aldı.

Henüz 27 yaşında olan genç hakem Eylül ayında da Hollanda Kraliyet Futbol Federasyonu ve Telegraaf gazetesi tarafından ‘Altın Kart” ödülüne layık görülmüştü.

Serdar Gözübüyük, bu sezon Hollanda 1. Ligi’nde 9, Hollanda Kupası’nda 3, UEFA Kupası’nda da 1 maçta görev yaptı. Ayrıca kendisine tepki gösteren Groningen’in çalıştırıcısı Robert Maaskant’a “Saygı” (Respect) yazan pazu bandını göstererek dünya genelinde ses getirmişti.

(Goal.com)

 

 

Şerafettin Elçi hayatını kaybetti

Kürt siyasi hareketinin simge isimlerinden Şerafettin Elçi hayatını kaybetti. Bir süredir tedavi görmekte olduğu bilinen Elçi, 2011 seçimlerinde Özgürlük ve Demokrasi Blok’u adayı olarak Diyarbakır’dan bağımsız milletvekili olarak seçilmişti.

1977 seçimlerinde Mardin Milletvekili seçilen Şerafettin Elçi Bülent Ecevit’in bağımsızların desteğiyle kurduğu hükümette 1978 – 1979 yılları arasında Bayındırlık Bakanlığı yapmıştı. 12 Eylül döneminde hapse atılmış, Kürt kimliğini açıkça dile getirdiği için Ankara Sıkıyönetim Mahkemesi  ve Yüce Divan’da yargılanarak cezalara çarptırılmıştı.

1992’de Kürt Hak ve Özgürlükler Vakfı’nın kurulmasına öncülük eden Elçi,  vakfın kurucu başkanlığını yürüttü. Elçi, 1994’te de bir grup arkadaşıyla Kürt Demokratik Platformu’nun  kuruluşunda rol oynadı, bu platformun sözcülüğünü yaptı. Bu platformun öncülüğünde 1997’de Demokratik Kitle  Partisi’nin Genel Başkanlığı’na getirildi. Demokratik Kitle Partisinin, 1999’da Anayasa Mahkemesi tarafından  kapatılması üzerine 2006’da kurulan Katılımcı Demokrasi  Partisi’nin Genel Başkanı oldu.

1938 Şırnak – Cizre doğumlu Şerafettin Elçi 7 çocuk babasıydı. Kürt siyasi hareketinde farklı bir yeri ve duruşu her zaman muhafaza eden, bilge  ve uzlaşmacı kişiliğiyle bilinen Şerafettin Elçi  en çok “barışacak en son nesiliz” sözleriyle anılacak.

Haber Merkezi

 

Erdoğan: “ODTÜ’ye arka çıkan hocalar mesleği bıraksın”

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Tunus Başbakanı ile yaptığı ortak basın açıklamasında geçtiğimiz hafta ODTÜ’de çıkan olaylar ve sonrasındaki gelişmelere de değinerek, “ODTÜ’de öğrencilerin yaptığını protesto olarak değerlendiren akademisyenler mesleği bıraksın” dedi.

Erdoğan, “Bir öğrenci üniversitenin kampüsünü terör alanına çeviriyorsa hiç kimse kalkıp bunları samimi havada bir protesto bir eylem olarak değerlendiremez.” dedikten sonra “Bunu söyleyen profesörler, akademisyenler bana göre o mesleği bıraksınlar ve şiddetten gücünü alan kişiler olarak yollara düşsünler.” diyerek sözlerine devam etti.

Erdoğan konuşmasında güvenlik güçlerinin görevlerini yaptığını ve başarıları nedeniyle kendilerini kutladığını da belirtti.

Geçtiğimiz hafta Başbakan’ın ziyaret ettiği ODTÜ’de yaşanan protesto gösterilerine 3600’e yakın polis şiddetli biçimde müdahale etmiş, öğrecilere tazyikli su, biber gazı ve ses bombalarıyla saldırmıştı. Bunun ardından bir açıklama yayınlayan ODTÜ Rektörlüğü şiddeti polisin başlattığını ve durumu kınadıklarını belirtmişti.

Bu açıklamanın ardından bazı üniversiteler ODTÜ Rektörlüğü’nü kınayan bir ortak karşı açıklamala yayınlamış, fakat bu üniversitelerin çoğunun öğretim üyeleri de “bu karşı-açıklamaların kendilerinden habersiz ve sadece rektörler tarafından yapıldığını belirterek” bu karşı-açıklamaları asla kabul etmediklerini, ODTÜ’nn yanında olduklarını bildiren karşı-karşı-açıklamalar yayınlamışlardı.

(Yeşil Gazete)

HES ölümlerinin, kazalarının hukuki sorumlusu kim?- Fevzi Özlüer

Kozan’da bulunan Köprü Barajı’nın kapağının şubat ayında patlaması sonucunda HES’lerde yaşanan işçi katliamları kamuoyunun gündemine taşındı. Onlarca işçi sele kapılarak öldü. Ağıtlar yakıldı, suyu sis kapladı.

Bu ağır hava altında DSİ, sorumlular listesinde hedef gösterilmeyi içine sindiremediği için bir basın açıklaması yaptı. Yaptığı açıklamada özetle, HES’lerin özel şirketler eliyle denetimine olanak veren yönetmeliğin Danıştay tarafından yürütmesinin durdurulmasının bu ölümlere neden olduğu anlamına gelecek ifadeler kullandı. Aynı açıklamada, “neden sadece DSİ’yi suçlu ilan ediyorsunuz? HES yapan, denetim yapan şirketlerin isimlerini de anın” diyerek bu şirketlerin ismini kamuoyuyla kendisi paylaştı. Teşhir etmek devlet idaresi açısından da belli ki kural olmuştu. Sorun çözemiyorsan, şanım yürüsün hukuku işledi.

 

DSİ’nin o günlerde yaptığı açıklamadan bir süre sonra (Eylül ayında) Anayasa Mahkemesi HES’lerin özel şirketler tarafından denetimine olanak sağlayan Enerji Piyasası Kanunu’nun Geçici 14. Maddesini iptal etti ve bu kararın Resmi Gazete’de yayınlandıktan altı ay sonra yürürlüğe gireceğine de hükmetti. Fakat Anayasa Mahkemesi’nin eylül ayında verdiği bu karar Resmi Gazete’de henüz yayımlanmadı.

Bu gelişmelerle birlikte, HES cinayetlerini Danıştay’ın yürütmeyi durdurma kararına bağlayan DSİ’nin bir üst mahkemeye itirazı kabul edildi ve Danıştay 10. ve 13. Daireleri’nin müşterek kararıyla verilen yürütmenin durdurulması kararı da Danıştay İdari Dava Daireleri tarafından kaldırıldı. Özcesi, Su Yapıları Denetim Hizmetleri Yönetmeliği ve bu yönetmeliğin dayanağı olan 4628 sayılı Enerji Piyasası Kanunu’nun Anayasaya aykırılığı mahkemeler tarafından kabul edilmesine karşın, Anayasa Mahkemesi kararı Resmi Gazete’de yayımlandıktan altı ay sonra yürürlüğe gireceği için yargısal denetim ötelendi.

DSİ hemen bu “sevindirici” haberi sitesinden duyurdu: “13.05.2011 tarihli ve 27933 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan Su Yapıları Denetim Hizmetleri Yönetmeliği yürürlüktedir.” dedi. Ama daha dün, su yapılarının denetimini yapacak bir mekanizma olmadığından HES kazaları olduğunu söyleyen DSİ, eylül ayından beri giderek artan HES kazaları ve en son dün meydana gelen HES cinayeti hakkında bir açıklama yapma gereği duymadı.

Keşke vurdumduymazlık bununla sınırlı kalsaydı. Ama olmadı. Hukuka sığmayan sınırlar bendini aştı.  Elektrik Piyasası Kanunu Tasarısı 17 Aralık 2012 günü Meclis’e sevk edildi. Bu kanun tasarısında Anayasa Mahkemesi’nin iptal ettiği ve fakat Resmi Gazete’de yayımlanmadığı için yürürlüğe girmeyen kararındaki yasanın ilgili maddesi birkaç ufak rötuşla aynı şekilde yasama organının önüne geldi.

Tasarı’nın 15. Maddesine göre, “Su kullanım hakkı anlaşması çerçevesinde elektrik enerjisi üretmek maksadıyla yapılacak olan üretim tesislerinin su yapısıyla ilgili kısımları ile gerçek ve tüzel kişiler tarafından yapılacak baraj, gölet ve regülatör gibi su yapılarının inşasının inceleme ve denetimi zorunludur. Denetim hizmetleri masrafları ilgililerine ait olmak üzere DSİ tarafından yapılır veya DSİ tarafından yetkilendirilecek Türk Ticaret Kanunu’na göre kurulmuş şirketlerden DSİ tarafından müşavirlik hizmeti satın alınarak yaptırılır” hükmü eklendi. Oysaki Anayasa Mahkemesi yürürlükte bulunan 4628 sayılı Enerji Piyasası Kanunu’nun geçici 14. Maddesinin f bendinde yer alan,   “ (Ek: 13/2/2011-6111/204 md.) 20/2/2001 tarihli ve 4628 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu ve Su Kullanım Hakkı Anlaşması çerçevesinde elektrik enerjisi üretmek maksadıyla yapılacak olan üretim tesislerinin su yapısıyla ilgili kısımları ile gerçek ve tüzel kişiler tarafından inşa edilecek suyla ilgili yapıların inşasının inceleme ve denetimi, masrafları ilgililerine ait olmak üzere DSİ tarafından yapılır veya gerektiğinde yetkilendirilecek denetim şirketlerine yaptırılması sağlanır. Denetim şirketleri ile ilgili uygulamaya ilişkin usul ve esaslar, ilgili bakanlıkların görüşü alınmak kaydıyla DSİ tarafından çıkarılacak yönetmelikle düzenlenir.” hükmünü Anayasaya aykırı bulmuş ve iptal etmişti.

İşçi güvenliği ve sağlığını gözetmeyen, risk denetimi yapamayan matbu ÇED olumlu ve ÇED gerekli değildir süreçleri, işçi güvenliğini teğet geçen su hakkı anlaşmaları ve üretim lisansları bir yandan HES şantiyelerini güvencesiz bırakıyor. Diğer yandan HES şantiyelerinde özel denetimin denetim olamayacağına ilişkin Anayasa Mahkemesi kararları görmezlikten geliniyor.

Şimdi DSİ, çıkıp yeniden işçi ölümlerinde benim bir sorumluluğum yoktur diyebilecek mi? İstediğiniz tüm yasa ve yönetmelikler yürürlükte. Ama ölümler bir türlü durmuyor. İşletmede çalışan birkaç mühendisin alacağı ceza ile siz güvenli bir işyeri ortamı yaratmayı mı bekliyorsunuz?

Siz şirketler, siz idareciler, yoksulluk sınırı altında ve yüzlerce metre yüksekte, ayazda çalışmanın bedelini canıyla ödeyen insanların vebalini üstünüzden atabilecek misiniz? Bir vicdan muhasebesine davet değil bu yaptığımız; ama işçi ölümlerinin vicdani sorumluluğunu üzerine almayanlar, yaşama hakkını çiğnemenin hukuki bedelini de unutmamalıdır. Bu kazaların hukuki sorumlusu bu denetimleri yaptıran DSİ, ilgili denetim şirketleri ve HES yapan şirketlerdir.

Fevzi Özlüer – www.ekolojistler.org

 

 

Şaka gibi açıklama: “RTE’yi protesto edenleri kınıyoruz. İmza RTE”

Rize’de bulunan Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi Senatosu ODTÜ’de Başbakan Erdoğan’ın protesto edilmesini kınayan bir açıklama yaptı. Açıklama’da Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, “üniversitelerin demokrasinin hâkim olduğu özerk ve özgürlükçü bir yapıya kavuşmalarını” desteklediği için övgülere boğuluyor!

Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi’nin Recep Tayyip Erdoğan’a şükranlarını sunduğu açıklama şöyle:

“18 Aralık 2012 Salı günü seksen dokuz yıllık Türkiye Cumhuriyeti tarihinin ilk yerli keşif uydusu Göktürk-2 uzaya fırlatılmıştır. Ülkemiz ve milletimiz için son derece mutluluk ve gurur verici bu tarihi başarının gerçekleşmesinde katkısı olan bilim adamlarımıza, Hükümetimize, özellikle de Başbakanımız Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN’a şükranlarımızı sunuyoruz.

Başta askeri istihbarat olmak üzere, doğal afetlerin hasar tespitinden tarımsal analizlere kadar birçok alanda veri sağlayacak olan Göktürk -2 Uydusu’nun uzaya fırlatılması dolayısıyla düzenlenen tören esnasında ve akabinde meydana gelen olayların; hak aramak ve protesto hakkını kullanmakla ilgisinin olmadığı; siyasi ve ideolojik mülahazalarla gerçekleştirilmiş yersiz ve duygusal tepkiler olduğu; karanlık odakların ülkemizde 1980 öncesinde oynadığı oyunları hatırlattığı; düşünceyi ifade etmenin medeni yolunun taş, sopa ve molotof kokteyllerin kullanıldığı şiddet içeren bu şekildeki gösteriler olmadığı kanaatindeyiz.

Dünyada geniş yankılar uyandıran ilk milli keşif uydumuzun uzaya fırlatılmasını provokasyonlarla farklı amaçlara alet etmeye çalışmanın kabul edilemeyeceğini düşünmekte ve bu menfur olayı esefle kınamaktayız.

Cumhuriyet tarihinde AR-GE’ye ve bilime en fazla pay ayırması; üniversitelerin demokrasinin hâkim olduğu özerk ve özgürlükçü bir yapıya kavuşmalarını desteklemesi; ülkemizin bütün şehirlerini üniversitelerle donatması ve Yükseköğretime rekor düzeyde kaynak aktarması dolayısıyla başta Başbakanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere 61. Cumhuriyet Hükümeti’nin bütün üyelerine teşekkür ediyoruz. Kamuoyuna saygıyla duyurulur.”

(Yeşil Gazete)

Galatasaraylı öğrenciler: “Benim rektörüm değil!”

Galatasaray Üniversiteli öğrenciler, üniversite rektörlüğünün imza attığı ve ODTÜ’de yaşanan şiddette öğrencileri sorumlu tutan bildiriyi protesto etmek için 26 Aralık Çarşamba günü 13:45’te rektörlük önünde toplanacak.

ODTÜ’de geçen hafta yaşanan protestoların ardından, YÖK olayların incelenmesi için Denetleme Kurulu’nu görevlendirirken, İstanbul’daki 5 devlet üniversitesi ortak bir açıklama yaparak hükümetten yana tavır almıştı. Aralarında Galatasaray Üniversitesi’nin de bulunduğu hükümet yanlısı bildiriye tepki gecikmemiş, Galatasaraylı akademisyenler dün gece saatlerinde yaptıkları açıklamayla “Rektörlük bu bildiriye bize haber bile vermeden imza attı, bildiriyi asla kabul etmiyoruz” demişti.

Galatasaray Üniversiteli öğrencilerden öğretim üyelerine destek gecikmedi. Üniversite kantininde ve sosyal medya üzerinden örgütlenen üniversite öğrencileri, yarın (Çarşamba) Galatasaray Üniversitesi rektörlüğü önünde buluşarak rektörlüğü protesto edecek.

Çağrı metninde “GSÜ’nün de içlerinde bulunduğu 6 üniversite rektörünün yayımladığı, ODTÜ öğrencilerini polis şiddetinin sorumlusu (!) ilan eden metne imza atan GSÜ rektörünü ve diğer üniversite yöneticilerini protesto ediyoruz! 26 aralık çarşamba günü saat 13.45’te rektörlük binası önünde buluşuyoruz! (GSÜ’den öğrenciler)” denildi.

Protesto çağrısının facebook sayfasına bu bağlantıdan ulaşılabilir.

(Yeşil Gazete)

Adana Demirspor Günlüğü 1 – Levent Kurnaz

0
Adana Demirspor, PTT 1. Ligin ilk devredeki son maçında kendi sahasında Samsunspor ile golsüz berabere kaldı

Seneler önce Amerika’da bir gün bizim futbol oynadığımız sahanın yanındaki sahada 7-8 yaş grubunun da maçı vardı. Arada kendi maçımızı bırakıp miniklerin azimle oynamaya çalıştıkları futbolu seyrediyorduk. Azimle dememin sebebi, ortalamada her vurdukları top ancak 2-3 metre gittiği için iki kaleci hariç 20 oyuncu top nerede ise oraya koşuşturup kalabalık oluşturuyorlardı. Durum böyle olunca da 20 kişilik yığın yavaşça önce bir kaleye sonra diğer kaleye doğru gidiyordu. Kazara biri de 2-3 metreden daha uzağa vurmayı başarırsa gol oluyordu.

Adana Demirspor – Samsunspor maçında da aynı hisse kapıldım. Yağan yağmurdan dolayı ağırlaşan zeminde futbol oynamak çok zordu, topu uzun süre taşımak ise neredeyse imkansız hale gelmişti. Dolayısıyla golsüz berabere biten bu karşılaşma için futbol yorumu yapmaya gerek olduğunu sanmıyorum, yapılsa yapılsa çamur güreşi yorumu yapılabilir ancak. Tüm maç boyunca sadece üç gol pozisyonu oldu, bunlardan ilkinde 5. dakikada Samsunsporluların vuruşunda köşeye giden topu Şener kornere çeldi. 66. dakikada gene bir Samsunspor atağında Musa Sinan’ın ortasını Ahmet Arı kafayla üstten dışarı attı. Hemen iki dakika sonra Juninho bir uzun topta kaleci Soner ile karşı karşıya kaldı ama topu kalecinin kucağına nişanladı.

Böylesi ağır bir zeminde oynanan oyunda doğal olarak oyuncu kalitesi ve teknik beceridense güç ve enerji daha öne çıkıyor. Hafta içerisinde beş oyuncusu ile yollarını ayırmış olan Samsunspor sahaya gençlerle desteklenmiş bir takımla çıkmıştı. Bizim ilk onbirimizin yaş ortalaması 28, Samsunspor’un ise 24 olduğunda direnme gücü Samsunspor’dan yanaydı tüm maç boyunca. Maçın sonuna doğru özellikle Erman ve Erçağ fazlasıyla yoruldular. Gökhan’ın da gününde olmaması buna eklendiğinde Juninho ileride neredeyse tek başına kaldı.

19 yaşındaki Samsunsporlu gençlere karşı başarıyla oynayan 23 yaş ortalamalı Berat-Kerem Can-Burak defans hattımız da takımda gençlere daha fazla şans tanınması yönünde önemli bir gösterge olmalı. Özellikle ben Hüseyin’in maç boyunca nerede ve nasıl oynadığını algılamakta zorlandım.

Bu tür hava ve saha şartlarında özellikle ceza sahası içerisindeki elle oynamalarda kasıt aranmamasını doğal görüyorum. Ama hakem Koray Gençerler bu maçın görüntülerine baktığı zaman ceza sahası içindeki üç pozisyonda da topun ele gittiğine kendisini ikna edebilir diye umuyorum. Bence en azından Erçağ’ın en sondaki pozisyonunda penaltı tartışılmazdı.

Ancak bu maç boyunca bir an bile ara vermeden takıma desteğini sürdüren seyircimiz için ayrı bir parantez açmalıyız. Yaz, kış, yağmur, sel demeden 90 dakika desteğini sürdüren bu seyirci kesinlikle Süper Lig’e yakışıyor. Geçen sene oynadığımız Türkiye Kupası maçından sonra Galatasaray seyircisi bile hayran kalmıştı skor ne olursa olsun desteğini kesmeyen seyircimize.

İlk yarının bu son maçında da bir puan alarak yarıyı 27 puanla altıncı sırada tamamladık. Kızıyor olabilirsiniz ama bu benim beklentilerimin epeyce üzerinde bir başarı. Özellikle ilk beş haftanın sonunda “umarım düşmeyiz” beklentisi içinde olduğum için şu andaki sıramız bana gerçekten büyük bir başarı olarak görünüyor. Sezon başında ilk yarı sonunda Süper Lig’le aramızda sadece 3 puan olacağını söyleseler inanmazdım demeyeyim, ama benim için sürpriz olurdu.  Umarım benzer bir başarıyı ikinci yarıda da gösteririz.

Levent Kurnaz

 

 

 

Levent Kurnaz