Montreux’de gerçekleşen Suriye barış konferansının ilk günü, Beşer Esad’ın geleceği konusunda tarafların bölünmesiyle geçti. BM genel sekreteri Ban Ki-Moon, “asıl müzakerenin Cuma günü gerçekleşeceğini” belirterek,”önümüzde zor bir yol var ama yapılabilir ve yapılmalı” dedi. Gözlemciler, çözüm sürecine ilişkin olumlu işaretler vermediği ve BM Genel Sekreteri’nin de “başarız bir diplomasi” izlediği görüşünde.
Ukrayna’da protesto gösterilerinde polis şiddeti tırmanıyor: 2 ölü
Ülkede protesto hakkının kısıtlanmasının ardından artan gösterilerde pek çok yaralı var; gönüllü acil yardım servisi “Oleg Musiy”, en az iki kişinin mermi nedeniyle öldüğünü bildirdi. Ukrayna İçişleri bakanı, “ölüm nedenlerinin belli olmadığı, araştırdıklarını” açıkladı.
İngiltere polisi tazyikli su kullanma yetkisi istiyor
Emniyet müdürlüğü şefleri, İçişleri genel sekreteri Theresa May’den tazyikli su kullanmayı onaylamasını talep etti. Polis şefleri, “devam eden sokak protestolarını önleyici bir yöntem” olduğu için tazyikli suyun gerekli olduğunu iddia etti. Londra belediye başkanı Boris Johnson, tazyikli su konusunda istişare yapıldığını, yaz itibariyle kullanılmaya başlanacağını açıkladı.
Afrika sığınmacılar İsrail’den iltica hakkı istiyor
Sudan ve Eritra gibi ülkelerden kaçarak İsrail’e sığınan binlerce Afrikalı, Tel Aviv’de BM ofisi önünde protesto gösterisine devam ediyor. Sığınmacılar, İsrail’i 1951 Tarihli “BM Mülteci Sözleşmesi”nin sorumluluklarını yerine getirmemekle suçluyor. İsrail hükümeti, eylemcilerin “ekonomik mülteci” olduğunu iddia ederek, sınırdışı edilmeyeceklerini fakat mülteci kamına gönderecklerini açıkladı. İsrail’de 50 bin Afrikalı sığınmacı bulunuyor.
Japonya başbakanı: Asya’da askeri büyüme kısıtlanmalı
“Davos Ekonomik Forumu”nda konuşan Japonya Başbakanı Shinzo Abe, Asya’da askeri genişlemenin sınırlanması gerektiğini söyledi. Komşu ülke Çin’le yaşanan sınır gerginliğine gönderme yapan Abe, Çin ve Japonya arasındaki ilişkileri 1. Dünya Savaşı’ndaki Almanya ve İngiltere ilişkilerine benzeterek, “Japonya bir daha asla savaşa girmemeye yemin etti. Dünya barışını umut etmeye devam edeceğiz” dedi.
Çin’de yolsuzluk skandalı
Çin’in üst düzey yöneticilerine uzanan yolsuzluk skandalı ortaya çıktı. Aralarında Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in eşinin kardeşi, eski Başbakan Wen Jiabao´nun oğlu ve damadı ile yine eski Başbakanlardan Deng Şiaoping´in damadının da aralarında bulunduğu bir çok üst düzey yetkilinin offshore hesaplarıyla ilgili belgeler basına sızdırıldı. Haberi veren “The Guardian” gazetesinin internet sitesine Çin’de erişim engellendi.
Abu Dabi’de ‘Müslüman Kardeşler bağlantılı’ 30 kişiye hapis cezası
Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) başkenti Abu Dabi’de bir mahkeme, 20 Mısır ve 10 BAE vatandaşını, ulusal güvenlik bilgilerini çalma suçlamasıyla beş yıla kadar hapis cezasına çarptırdı. Uluslararası Af Örgütü, tutuklananların ifade ve örgütlenme özgürlüğünden faydalanan siyasi suçlular olduklarını, mahkemede işkence ve kötü muameleye maruz kaldıklarını söylüyor.
Cüce gezegende su bulundu
Güneş Sistemi’ndeki Asteroit Kuşağı’nda yer alan Ceres adlı cüce gezegendenden uzayan yayılan buhar bulutları saptandı. Bilim insanları, bu durumun gezegende su olduğunun ilk kesin kanıtı olduğunu belirtti.
2005 yılından bu yana Ulaşım Araştırma Kurulu Konferansı (Transportation Research Board) tarafından düzenlenen “Sürdürülebilir Ulaşım Ödülleri” 2014 senesi kazananı Buenos Aires-Arjantin oldu.
Yaya-dostu meydan uygulaması örneği
Sürdürülebilir Ulaşım Ödülleri, sene içinde gerçekleştirdikleri yenilikçi ve sürdürülebilir ulaşım projeleri ile öne çıkan şehirleri teşvik etmeyi amaçlıyor. Geliştirilen projelerin şehrin tüm paydaşlarını kapsaması, ulaşım sebebiyle kaynaklanan karbon salımını düşürmesi, yaya ve bisikletçilerin güvenliğini artırması gibi kriterlere sahip olması gerekiyor.
Buenos Aires’teki uygulamalar
2013 yılında Buenos Aires’te iki yeni metrobüs sistemi açıldı: Metrobus Sur ve 9 de Julio. Bu hatların da katkısıyla şehir merkezi yürümeyi ve bisiklet kullanımı teşvik eden, yaya-dostu bir alana dönüştürüldü. Günde 200.000 yolcunun seyahatini kolaylaştıran yeni hatların hayata geçmesi politik olarak zorlu olsa da sonuçları ortada. Uygulamadan önce şehri bir uçtan diğer uca geçmek 40 dakika sürerken uygulama ile birlikte bu süre 14 dakikaya düştü.
Metrobüs sistemi ile birlikte bisiklet ortak kullanım sistemini 300 km daha genişletildi, şehir merkezi ve birçok meydan araç trafiğine kapatılarak yürümeyi ve bisiklet kullanımı teşvik eden, yaya-dostu bir alana dönüştürüldü.
Ankara finale kalamamıştı
14 Ocak’ta Washington’da gerçekleşen Ulaşım Araştırma Kurulu Konferansı’nda sahibini bulan ödülün diğer finalistleri Indore – Hindistan, Lnazhou – Çin, ve Suwon – Güney Kore idi. Adaylar arasında gösterilen Ankara ise finale kalamamıştı.
Ödülü daha önce ülke ve şehirler ise Mexico City, Meksika (2013); Medellin, Kolombiya ve San Francisco, ABD (2012); Guangzhou, Çİn (2011); Ahmedabad, Hindistan (2010); New York City, ABD (2009); Londra, İngiltere (2008); Paris, Fransa (2008); Guayaquil, Ekvador (2007); Seoul, Kuzey Kore (2006), ve Bogotá, Kolombiya (2005).
Kuraklık ile ilgili yine düşündürücü rakam ve analizleri konuştuğumuz, yağmur duasına çıkan çiftçileri okuduğumuz şu günlerde hikayenin aslının buradan çok uzaklarda başladığını öğreniyoruz. Hülya Çeşmeci, merak edenler için sadeleştirilmiş 2012-2014 kuraklığını yazdı. İlk olarak yeryuzuylediyaloglar.wordpress.com ‘da yayınlayan yazıyı iki bölüm halinde sizlerle paylaşıyoruz.
2. Bölüm: Türkiye’de kuraklığın etkileri ve iklim değişikliğinin kuraklığa etkisi
Türkiye tarihinin önemli kuraklıklarından biri ile baş başa kalmış gibi duruyor. Meteoroloji Genel Müdürlüğü verilerine göre 2013 yılında yağışlar Türkiye genelinde ortalamanın %13, geçen yılın %24 altında gerçekleşti. Kendi ortalamasına göre en kurak yer İç Anadolu Bölgesi oldu. [5]
Türkiye su havzalarında ise yağış 2013 Aralık ayına göre ortalama %70 azaldı. Kuzey Ege, Gediz, Meriç ve Küçük Menderes Menderes Havzaları’nda yağışlardaki azalış %90’un üstünde oldu.[6]
Kuraklık analizlerine göre (SPI) İstanbul’un bir bölümü, Kütahya, Kırşehir, Yozgat, Karaman, Mersin Adana, Sivas, Elazığ ve Erzurum çevresi 2013 olağanüstü kuraklık derecesinde geçirdi (Şekil 3)[7]
Tüm bunlarla birlikte kuraklık yaşamın her alanını olumsuz etkiledi:
• Türkiye’nin birçok noktasında barajlarda su seviyesi ortalamalarının altına düştü. İçme suyu barajlarında 2013’e göre % 9.3 daha az su bulunurken, İstanbul’da % 33, Ankara’da % 24 İzmir’de % 57 ve Bursa’da % 44 doluluk oranı gözlendi. [9]
• Türkiye’nin birçok noktasında ürünler kış yağışından mahrum kaldı. Burhaniye, Şarköy, Yalova, İskenderun, Antalya, Burdur, Bolu, Bursa ve Ordu çiftçiler yağmur duasına çıktı. Çiftçiler DSİ’nin gölet ve sulama kanalları ile su ihtiyacı karşılanmaya çalıştı.[10] Kuraklığın ekonomik etkileri kaygıları arttırdı.
• Bursa Yenişehir Ziraat Odası Başkanı Türkiye’yi bekleyen buğday ve yem krizine vurgu yaptı. “Ekinlerin yağmur olmadığı için büyümemesi, sap sıkıntısı da beraberinde getirecektir. Sap olmazsa da saman sıkıntısı da yaşanacak. Bu durum hayvan üreticilerini de etkileyecektir” diye konuştu.
Bu mevsimde buğdayların boyunun 15 santime ulaşması gerektiğini kaydeden Aktaş sözlerini şöyle sürdürdü: “Erken ekilenler şu an 20 santimin üzerinde olması gerekirdi. Ama şu an geçmiş yıllara göre boyları onda 2’si civarında, Yağmura ihtiyaç var. Eğer yağmazsa buğday üreticisini zor günler bekliyor”.
• Erzurum’un Oltu ilçesinde kuraklık çiftçiyi zor durumda bırakıyor. Aşırı sıcaklardan ötürü su kaynaklarının da kurumasıyla zor duruma düştüklerini dile getiren çiftçiler, tarım ve hayvancılığın perişan hale düştüğünü ifade ettiler.
• İğdeli Köyü sakinlerinden Yusuf Başar, yılda dört kez biçtikleri yoncayı, bu yıl kuraklık nedeniyle ancak bir defa biçebildiklerini aktarırken, çoğu çiftçinin hayvancılığı bırakmak zorunda kaldığını söyledi.
• Oltulu hayvan üreticisi İ.Hakkı Ekinci de, hayvanlarının kışlık kaba yem ihtiyaçlarını karşılayamadıklarını belirterek yaşanan kuraklık sorununa dikkati çekti.[11]
• Radikal gazetesi haberine göre “2013 yılında patates fiyatı 86 kuruştan 1.8 liraya çıkarken, kuru fasulye yüzde 58.9, biber yüzde 40, patlıcan yüzde 37 zamlandı. Merkez Bankası yıla başlarken gıda fiyatlarının yüzde 7 artmasını öngörmüştü. Yüzde 9,67’lik artış tüm hesapları altüst etti”.[12]
• Türkiye’nin önemli sulak alanlarından Sapanca, Akşehir kurudu. [13][14]
Peki tüm bu yaşananlar iklim değişikliğinin neresinde?
Bir Akdeniz Havzası ülkesi olan Türkiye iklim değişikliğine bağlı küresel ısınmanın olumsuz etkilerinden en çok etkilen ve etkilenecek alanlardan biri.[15] Bilimsel çalışmalara göre iklim değişikliği nedeniyle 21. yüzyılın sonuna kadar küresel ortalama sıcaklıklarda 1.5-2°C artış, yağışlarda belirgin azalışlar bekleniyor. İklim değişikliği elbette sadece sıcaklık ve yağışı değil ekstrem hava koşullarını etkiliyor. Örneğin son IPCC raporlarına göre Avrupa, Asya ve Avustralya’da sıcak hava dalgalarının görülme sıklığı %60-100 arttı.[15]
Türkiye’ye yönelik iklim değişikliği etkilerini ortaya koyan birçok bilimsel çalışma var. Bu çalışmalara göre son 42 yıldır Türkiye’de her noktasında sıcaklık arttı. Sıcak dönem araları uzadı.[15] 63 yıllık analizlerde özellikle İç Anadolu’da kuraklık indisleri artma eğilimi gösterdi. [16]
Yani zaten Türkiye çoktan risk alanına girdi. İklim değişikliği ile mücadelede harekete geçmek için barajlardaki su oranındaki büyük azalışların, ekonomik sıkıntıların işaretini beklemeye gerek yok. Bunlarla birlikte tüm sinyaller Türkiye’nin ekstrem kurak bir dönem geçirdiğine işaret etse de 2012, 2013 hatta 2014 yıllarının iklim değişikliğindeki yerini bu konuda yapılan analizler sonrasında görebileceğiz çünkü bu analizler bizim sadece değişikliği değil değişkenlik üzerine de bir çok ipucu veriyor olacak. Bu bölümse başka bir yazının konusu.
Ne yapacağız bölümüne gelince kişisel hayatımızdaki birçok düzenleme ilk adımı oluşturabilir ama Türkiye’nin atacağı kritik adımlar kuraklık izleme ve erken uyarı sisteminin kurulması, havza temelli su yönetimine geçişin hızlandırılması ve iklim değişikliği adaptasyon çalışmaları yönünde olmalı. Tabii ekosistemlerden, sosyo-ekonomik yaşama, bugünü ve geleceği ortaya koyarak bütüncül bir yaklaşımla.
Daha fazla bilgi almak isteyenler için mutlaka bakınız listesi:
[16] Türkeş, M. 1998. İklimsel değişebilirlik açısından Türkiye’de çölleşmeye eğilimli alanlar. DMİ/İTÜ II. Hidrometeoroloji Sempozyumu Bildiri Kitabı, 45-57, Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü, Ankara
Derviş Zaim’in Türkiye’deki ilk gösterimleri 2012’de 32. İstanbul Film Festivali ve 19. Altın Koza Film Festivali’nde yapılan filmi, “Devir” bu Cuma (24 Ocak) 19:00’da Yeni Sinema Hareketi ve Beşiktaş Belediyesi tarafından düzenlenen, “Her Cuma Yeni Sinema” etkinliğinde Levent Kültür Merkezi’nde vizyona giriyor.
Devir’in başrollerinde Burdur’un Hasanpaşa köyünde yaşayan Ramazan Bayar, Ali Özel ve Mustafa Çelikli yer alıyor”
Zaim’in “Burdur’un Hasanpaşa köyünde, geleneksel bir “çoban yarışması” hikayesi üzerinden köyde yaşayan insanlar, hayvanlar ve tabiatın içinde bulunduğu ekolojik döngüye atfen çektiği film İstanbul Film Fesitivali ve Altın Koza’da seyirciden gördüğü ilgiye rağmen diğer pekçok kaliteli yapım gibi vizyonda kalma şansı bulamamıştı. Devir’de Hasanpaşa köyünün yakınlarında kurulan maden ocağının hem köyün geleneksel yaşamını hem de doğayı tehdit ettiği de vurgulanıyor.
Sinema Yazarı Alin Taşçıyan, “Devir”in” Her Cuma Yeni Sinema kapsamında vizyona girecek olmasını sosyal medya üzerinden “Gözünüz film görsün arkadaşlar! İçine bol şarkı doldurulmuş filmlere itibar etmeyiniz :)” mesajı ile duyurdu.
Her Cuma Yeni Sinema
Yeni Sinema Hareketi’nin 2010’da Ortaköy Feriye Sineması’nda Yeni Sinema Günleri başlığıyla düzenlediği etkinlik 2012’de Levent Kültür Merkezi’nde, “Her Cuma Yeni Sinema” gösterimlerine dönüştürüldü ve Cuma günleri vizyona giren Türkiye yapımı filmler bir hafta boyunca gösterimde kalmaya başladı. Sinema izleyicisinden yoğun ilgi gören etkinlik bu sene de devam ediyor. 24 Ocak 2014 Cuma günü, saat 19.00’da gerçekleşecek olan “Devir” gösteriminin ardından film ekibi izleyicilerin sorularını yanıtlayacak. Her Cuma Yeni Sinema’da tüm gösterimler ücretsiz.
“Burdur’un Hasanpaşa köyünde, geleneksel bir “çoban yarışması” düzenlenir. Uzun yıllardır sürdürülen bu yarışmada, köyün çobanları sürüleriyle birlikte suya girerek, peşlerinde koyunlarıyla su birikintisini durmaksızın geçmeye çalışırlar. Sürüyle birlikte suyu duraksamadan, en hızlı geçen çoban yarışmayı kazanır. Son sekiz yıldır Takmaz adlı çoban birinciliği kimselere kaptırmaz. Ayrıca köyün koyunlarını ‘kırmızı’ya boyama geleneği de sürdürülür. Köyün çobanları çevredeki kırmızı renkli kayaları toplayıp, ezer ve eleyerek toz boya elde ederler. Fakat köyün bu doğal yapısı yakınlara kurulan maden ocağı işletmesi ile tehdit altına girer. Kimse bir sonraki yıl boya çıkartacak taşı bulamaz. Çoban Ali ise herkese yardım etme amacıyla şehirden kırmızı toz boya taşıyarak çobanlara dağıtır. Koyunlar Ali sayesinde boyanır. Fakat Ali o sene de yarışmada dereceye giremeyince, her şeyden vazgeçer; çobanlığı bırakarak yeni açılan maden ocağına şoför olarak girer…”
32. İstanbul Film Festivali’nde “Jüri Özel Ödülü” alan Devir, ardından İngiltere’nin en önemli iki festivalinden biri olan Edinburgh Uluslararası Film Festivali’nin ‘Director’s Showcase’ bölümüne seçildi.
Derviş Zaim’in son uzun metraj filmi olan Devir’in başrollerinde Ramazan Bayar, Ali Özel, Mustafa Çelikli yer alıyor”
Duyanlar duymuş, görenler görmüştür belki; Ankara en önemli sorununa çözüm bulundu. Evet bu sorun ne ulaşım (ki aslında bir miktar ilgisi de yok değil anlatacağım konunun bununla), ne kuraklık, ne kentsel dönüşüm, ne de kent içinde kültür yaşamının cılızlığıymış. Zaten bu konuda AVMler yardımımıza yetişiyorlar sağ olsunlar.
Ankara’nın en büyük ihtiyacı tabii ki kent kapılarıymış. Hani öyle Türkiye’nin eski kent merkezlerinde de görebileceğimiz gibi eski püskü şeyler değil, yepyeni gıcır kapılar bunlar.
Kent halkı için her zaman en iyisini bilen ve söyleyen Melih Gökçek tabii ki kentin parasını çarçur etmek istemez. Yaptığı projeler birbiri ardına öngörülü işler ne de olsa. Mesela Kızılırmak’tan getirilen su. Sonuçta sayın başkan nereden bilebilirdi ki su içerisinde tarımsal faaliyetlerden arta kalan kimyasalların, arsenik ve ağır suların yer aldığını. Hem zaten ODTÜ’nün haberi olmadan okulun laboratuvarlarında testler yapılmış onaylar verilmiş. Boruların arızalanıp patlayacağını ya da Kızılırmak’ta bu sene olduğu gibi debi kaybı yaşanabileceğini de bilemezdi. Şimdi hepimiz insanız bir kere bunu kabul edelim, hatalar olur. Hem Gerede Çayı’ndan boru çekmek de aynı akıbete uğrayabilirdi; tabii raporları belediyede biraz dikkate alınmış olsaydı.
Ya da bugünlerde tüm Türkiye’nin paralarıyla yapılan Ankara Metro’su da onun hatası olarak kabul edilmemeli. Yani bir insana bu kadar yüklenmek yanlış, lütfen. Milyonlarca liranın nerelere gittiğini sormaksa ancak bir yöneticinin bilgeliğiyle dalga geçmek olur. Sonuçta yıllar geçti, tüneller kazıldı, paralar saçıldı ama bir binmek nasip olmadı fakat bu da öngörülü bir iş nereden bakılırsa bakılsın. Malum su az, Ankara’nın alt geçitlerinin esas amacının da ulaşım olmadığı geçtiğimiz yıllarda yağışlarda kendini gösterdi. Meğer her biri su tutma havuzlarıymış. Benim bu işte de bizim henüz anlayamadığımız ve hepimize büyük faydası dokunacak bir öngörü olduğuna hiç şüphem yok, zira bu kenti canından çok seven bir başkanımız var.
Ya da yol kenarlarına yeni kurulan muazzam ormanlara ne demeli. ODTÜ ormanı zaten eskimişti, hem turistik de değildi. Şimdi bu yeni ağaçlar bir büyüsün, hele bir de birkaç sincap falan da salınırsa ormanın içine, mangal yeri, çizgili pijama ve olmazsa olmaz bir havuzla süslendi mi, demeyin keyfimize. Sabahları mis gibi egzoz çekerek ciğerlere koşular yapılabilir, ya da bisikletle ulaşım sağlarken ölümlerden ölüm beğenebiliriz. Birçok şehir insana nasıl ölmek istediği yönünde bu denli geniş bir seçim asla sunmaz.
Gelelim bu gelecek kuşaklara miras bırakacağımız birbirinden güzel şehir kapılarına. Kapılar diyorum çünkü Ankara gibi görkemli bir kente bir iki kapının yetmeyeceğini derhal anlayan idareciler 5 kapı birden yapmaya karar vermişler. Bu görkem karşısında da itiraz gelmeyeceği aşikar olduğu için derhal sipariş edilmiş ve ardından aylar sonra ihalesi yapılmadığı fark edilip gerekli önlemler alınmış. Proje güzel güzel olmasına ama ilk anda çok önemli bir eksiği fark ediyoruz, kapılar şehrin çıkışında değil bir kere. Yani kapıyı geçiyoruz hoop yine şehir. Sanırım kapının dışında kalan tüm mahalleler yıkılmalı ya da geçmiş yönetimlerde oraları konutlaşmaya açan hatalı yerel yönetimi suçlamalıyız. Gerçi unuttum bir an, 20 yıldır Melih Başgan şehri idare ediyor. Olsun bu ulvilik bazen hatalar da edebilir, üzerine gitmeyelim. Ama inşaat alanları tam bir görsel ziyafet, zira trafik hızı 8 şeritli ana arterlerde durma noktasına gelirken dikkatle her ayrıntıyı inceleme fırsatı yakalıyoruz; belediye çalışıyor diye bir gurur kaplıyor içimizi. Bak metro olsa hiçbirini göremez, kuzu kuzu yarım saatte şehir merkezinde olurduk, sonra da şehir merkezi sıkı fıkı ilişkilere izin verecek denli ufak olduğundan dostluğumuzu muhabbetimizi artırırdık, kızlı erkekli yine aynı metrolarla kim bilir ne sapkınlıklara yuvarlanırdık.
Bu kültür abidesi üzerinde tüm Ankaralılar adına birkaç talebim olacak. Öncelikle o sevimli mi sevimli, olmayan yanaklarını sıkıp bıyıklarını tek tek yolmak istediğimiz belediyemizin şanlı kedisini (logosunu) kapıların üzerine yerleştirmeniz, bir çay bahçesi ve kentimizin en önemli değeri olan havuzlardan en az bir adet yapmanız. Düğün salonu yapmak da bir tercih olabilir elbet. Ardından kapılara birer gişe koyup geçen 5 geçmeyenden 15 cumhuriyet altını ederinde patates almanız -ki yakında birkaç patatese işi hallederiz, ne şanlıyız tanrım- ve geceleri de cereyan yapmaması için kapıları sonuna kadar kapatıp, kilitledikten sonra bu sevimli kenti bir daha kimse görmesin diye anahtarlarını sonsuza değin kaybetmeniz.
Kapıların görselleri Yeşil Gazete’nin yayınlayabileceğinin çok üzerinde kalitede oldukları için paylaşmak doğru olmazdı. Bu sebeple özür dilerim.
Sonuçta burası bir dünya başkenti, bürokrasisine yakışır abideler inşa etmek boynumuzun borcudur.
“Dünya Kalkınma Hareketi” HSBC protestosu, Aralık 2013
Yatırım bankası HSBC’nin raporuna göre hükümetler iklim hedeflerinde anlaşmaya varırsa kömür varlıklarının piyasa değeri neredeyse yarı yarıya düşebilir.
Dünya liderlerinin kömürün toprak altında kalması gerektiği kararına varmaları ve yakıt kullanımında kısıtlamalar getirmesi halinde BHP Billiton, Rio Tinto, Anglo American ve Glencore Xstrata gibi küresel şirketlerin kömür varlıklarında 20 milyar Dolar civarında değer kaybı olacağı belirtiliyor.
HSBC, raporda
“IPCC’nin raporlarının tekrar ortaya koyduğu gibi, küresel fosil yakıt rezervleri 21. yüzyıl sonuna kadar belirlenen 1 trilyon tonluk “karbon bütçesi” rakamlarının çok üzerinde karbon içermektedir. Kömürün karbon-yoğun yakıt olma özelliği ise açıktır”
ifadesine yer verdi.
Son araştırmaların sonuçlarına göre, başta Çin örneğinde olduğu gibi, kirlilik kontrolü politikaları, kaya gazı ve yenilenebilir enerji kullanımının artması göz önüne alındığında kömür yatırımlarının riskinin arttığı belirtiliyor.
Uluslararası Enerji Ajansı(IEA)’nın “düşük-karbon” senaryosuna göre iklim hedeflerinin tutturulabilmesi için 2050 yılına kadar toplam kömür rezervlerinin en fazla yüzde 20’sinin kullanılıp geri kalanının toprak altında kalması gerekiyor.
Uluslararası Enerji Ajansı Başkanı Maria van der Hoeven’in konuya ilişkin olarak Temiz Enerji Zirvesi’nde yaptığı açıklama ise şu şekilde:
Kömür tesisi bir kez kurulduktan sonra on yıllarca bulunduğu yerde kalır. Bu durum iklim değişikliğinde senaryoyu kötüleştiriyor. Bu haliyle kömür kullanımı sürdürülebilir değil. Karbon yakalama ve depolama olmaksızın ve anlamlı bir karbon fiyatlandırması olmadığı sürece iklim değişikliğinden kaçış mümkün değildir. 1960’dan beri verimli kömür santralleri kurma konusunda bilgi sahibiyiz. O zamandan bu yana inşa edilmiş kömür santrallerinin çoğu – ve bugün geliştirilmekte olanların büyük bir kısmı – verimsizdir.
Dünya Ekonomi Forumu’nun bu haftaki yıllık toplantısında da kömür çıkarmanın artan mali riskleri ele alınacak. Bu forumda Birleşmiş Milletler’in bir kez daha dünya liderlerine ve büyük şirketlere karbon emisyonlarını azaltılması konusunda çağrı yapması bekleniyor.
Homofobi, bir gencin daha ölümüne neden oldu. Azerbaycan LGBTT derneği başkanı, 20 yaşındaki İsa Şahmarlı, çalıştığı ofiste intihar etti.
İsa Şahmarlı’nın sosyal medyada paylaştığı veda mektubu şöyle:
“Gidiyorum. Hepiniz hakkınızı helal edin. Bu ülke, bu dünya bana göre değil. Ben mutlu olmaya gidiyorum. İslam Seferli sokak 59. Kapıyı açık bırakıyorum. Anneme de deyin ki, onu çok seviyorum. Hepiniz ölümümde suçlusunuz. Bu dünya benim renklerimi taşıyacak kadar güçlü değil. Elveda.”
“Tanrı herkesi yarattığı gibi sever”
“LGBT’ler cesur olsun”
Şahmarlı, kendisiyle birkaç hafta önce yapılmış bir söyleşide hayatı boyunca maruz kaldığı homofobi ve nefret söylemini anlatıyor. Üniversitede öğrenciler tarafından dövüldüğünü, hocalarının baskısıyla karşılaştığını belirten Şahmarlı, ailesine ve arkadaşlarına açıldığını, fakat ailesinin halen kendisine hasta muamelesi yaptığından bahsediyor. Şahmarlı, kendisine Türkiye LGBTT derneklerinden iş teklifi geldiğini, fakat kabul etmediğini de şöyle anlatmış:
“Burada kalıp, LGBTT’lerin hakları için mücadele etmeyi seçtim.Toplumda arzu ediyorum ki, hiç kimse önyargılı olmasın. Nefret etmeden önce, internette “eşcinsellik nedir?” diye okusun, sonra nefret etmekte serbestler. LGBTT’ler de cesur olsunlar. Ben de önceleri tereddüt ediyordum, ama şimdi kendi işim var. Ailemden ayrı, kendi evimde yaşıyorum. Her şeyi kendi gücümle kurabiliyorum. Yani, isteyince her şey alınır ”
Elazığspor ve Galatasaray arasında oynanan Ziraat Türkiye Kupası B grubu 3. maçında talihsiz bir olay yaşandı. Serdar Özkan ile Aydın Yılmaz’ın ikili mücadelesi sırasında topa yatarak müdahele etmeye çalışan Galatasaraylı futbolcu Aydın Yılmaz’ın sol ayak bileği kırıldı.
Aydın Yılmaz’ın sol ayak bileği rakibi Serdar Özkan’a müdahale etmek isterken kırıldı
Pozisyonun içinde bulunan Elazığsporlu Serdar Özkan ise rakibinin ayak bileğinin kırıldığı pozisyon sonrasında gözyaşlarına hakim olamadı. Elazığspor taraftarları da acı içinde kıvranan Aydın’a alkışlarla destek verdi. Sahadaki tüm futbolcuların da yaşanan sakatlık sonrası moralleri bozuldu.
http://www.youtube.com/watch?v=qEYvKqQKYtg
Aydın’ın ilk anda sol ayağının diz bölgesinde kırık ve yan bağlarında kopma ihtimali olduğu belirtilirken daha sonra gelen son bilgiye göre sol ayak bileğinde kırık var. Galatasaraylı futbolcunun bu sezonu kapattığı da gelen bilgiler arasında.
Benim ellerinden öper iki yeğenim var, biri 5 yaşında biri 3 aylık.
Ailesi de her konuda olduğu gibi beslenmeleri konusunda da oldukça titiz.
Gel gör ki, 5 yaşındaki yeğenimin en sevdiği ve hiç aksatmadığı öğünü günde birkaç kez götürdüğü “Muterralı ekmek” ve uykudan önce yemeyi adet edindiği “Mısır patlamış”.
Nutella’nın GDO içeriği konusunda kıyıdan köşeden bilgilerim var ama bir de sana sorayım dedim.
Bu yeğenleri nasıl beslersek onları kem (gdo) gözlerden koruyabiliriz?
Şimdiden sana güneş dolusu teşekkürler.
Rumuz: Woody Woodpecker kahkahası
Yanıt
Seni gidi Woody Wood Pecker Kahkahası seniiii,
Bu GDO meselesinden korunmak aslında çok kolay.
Etiket okumaya kafanı takıyorsun ve içinde GDO olma ihtimali olan gıdalardan kendini ve çocukları uzak tutuyorsun. Bu işin şakası yok, lami cimi yok, “amman çocuk çok seviyor ama n’apıcaz” gibi çaresiz anne baba pozlarına bürünme gerekçeleri yok… Kararlı olmak gerek.
Bu çikolatalı ürünlerin yerine ne koyarız sorusu da biraz talihsiz bir soru. Ben küçükken arada bir tatlı krizi gelirdi. Böyle gözümün önünden kremalı, muzlu pastalar, pudra şekerli milföyler falan geçerken, annem şöyle derdi: “Ee reçel ye kızım!”
Reçel mi? Nasıl ya?
Çocuk böylesi bir lezzetle henüz tanışmadı ise yapılacak pek çok şey var da, dediğin gibi muterranın tadını almış pek çok çocuğu kandırabileceğin alternatif pek sınırlı… İşte birkaç öneri:
1. Tahin – pekmez. Bu geleneksel ve harikulade tadı pek çok çocuk sevecektir.
2. Keçiboynuzu tozundan yapılan kekler, kurabiyeler…
3. Pekmez ve zeytinyağı karışımından yapılan sıvı çukulata gibi bir karışım var, rahmetli Victor’un sofralarımızı süslediği enfes bir tad.
4. Kuru meyvelerle, balkabağı ile tatlandırılmış pastalar, güzellikler.
5. Ve elbette aynı ürünün ekolojik/organik muadillerini de bulmak mümkün.
Kolay gelsin. Afiyet olsun.
Güneşin
Sor vatandaş sor! Ekolojik yaşamda her soruya beş cevap kampanyası başlıyor!
GÜNEŞİN’E SOR, CEVABINI AL!
Organik ürünler neden bu kadar pahalı? Organik ürünler gerçekten organik mi?, Köyde canınız sıkılmıyor mu?, Buzdolapsız mutfak olur mu?, Evde çöpleri ayırsam ne işe yarar, gittiği yerde hepsi birbirine karışıyor?, Katkılı gıdalar neden zararlı?, Dünyayı ben mi kurtaracağım? Çocuğun karma aşısı geldi, yaptırayım mı?, Cemreler hala düşüyor mu?, Nasıl çiftçi olurum?, Nereden tohum bulurum? Hem yoga yapıp hem et yiyebilir miyim? Akdeniz Fokları yok olsa ne olacak?, Çobanlık trend olmuş, doğru mu? Ben vejeteryan oldum ama annemler bilmiyor, onlara nasıl söylerim?, Yeşil zeytin ile siyah zeytin ağaçları arasındaki 5 fark? Gönüllü çalışasım var ama nerede? Dolunayda saçımı kestirirsem kel mi kalırım? Homeopati mi dedin? Buyur?!….
Ve daha nice enteresan sorunun cevaplarını bulup buluşturacağız bu köşede.
Soruları hazırlayın, [email protected] adresine yollayın ve bekleyin, artık ne çıkarsa bahtınıza…
Kronik böbrek yetmezliği nedeniyle 16 Ocak’ta yoğun bakıma alınan fotoğrafçı Ara Güler‘in sağlığının iyi olduğunu gösteren bir fotoğraf paylaşıldı.
Ali Sönmez’in çektiği fotoğrafta, 85 yaşındaki Güler’in sosyal medyada kendisi için “öldü” diyenlere cevap verdiği ileri sürülüyor. Oyuncu Levent Üzümcü’nün Twitter hesabından saat 10.13′te yayınladığı poz kısa sürede sosyal medyanın konuşulanları arasına girdi.