Bu kış pek kışı yaşamadık, ama kış meyvelerini hâlâ yiyoruz. Portakallar, mandalinalar, greyfurtlar ortadan kalkmadan, henüz denemediyseniz bu tarifi deneyin derim.
Kimyasal madde kullanmadan temizlik yapmaya kalkınca sirkeye bol bol başvurmak gerekiyor. Sirke, mükemmel bir mikrop öldürücü ve kireç çözücü. Ama bazılarımız sirke kokusuna tahammül edemiyor.
İşin içine narenciye kabuklarını sokarak hem o kokuyu hafifletiyor, hem de bu meyvelerin kabuklarında bulunan yağ çözen maddelerden yararlanıyoruz. Elde ettiğimiz sıvıyla cam, ayna, mutfak tezgâhı, zemin, ne istersek silebiliyoruz. Üstelik durulamaya bile gerek yok.
Malzemeler:
Yediğiniz portakalların, mandalinaların kabukları
Elma sirkesi
Su
Hazırlanış:
Narenciye kabuklarını bir kavanozun içinde biriktirin.
Kavanoz dolunca ağzına kadar elma sirkesi doldurup kapağını kapatın (Daha da hafif bir sıvı elde etmek isterseniz, bir kısmını da suyla doldurabilirsiniz).
Doğrudan güneş ışığı almayan bir yerde iki hafta saklayın.
İki haftanın sonunda sıvıyı süzüp, 1:1 oranında sulandırın.
Uyarı:
Sirkenin içindeki asit mermer yüzeyleri bozar. Mermerde kullanacaksanız, durulamayı ihmal etmeyin.
Aşçılık okurken en keyif aldığım anlar- gerçi her anı ayrı keyifliydi ama- sınav zamanlarımızdı. Sınavın adını kötüye çıkaran sisteme inat, o an mutfakta olan tüm malzeme tezgâha serilir, malzemelerin içinden belirtilen zamanda bir başlangıç bir ana yemek ve bir tatlı yapmamız gerekirdi. Benim için hızlı düşünmenin, yaratıcılığın ve pek tabii deneme yanılmanın tavan yaptığı anlardı o sınav zamanları. Dilime, damağıma, burnuma ve ellerime güvenip zamanla daha da içime sinen yemekleri yaptığımı görmek, sanırım şu zamana kadar kişisel gelişim adına kendime yaptığım en büyük yatırım oldu.
Ola ki elinizde öyle kişisel gelişim kitaplardan biri varsa bu haftasonu, sakince kenara bırakın. Evdeki malzemeleri yayın şöyle bir. Sonra yalnızca burnunuza çalan kokuya, elinize, damağınıza güvenip başlayın. Gerisi zaten gelir.
Biraz cesaret isteriz derseniz, buyurun, bendeki malzemelerden aşağıdaki tarif çıktı.
Afiyet ve muhabbetle!
Ispanak salatası
Malzemeler:
300 gr bebek ıspanak
6-7 dilim kurutulmuş domates (haşlanmış)
1 portakal
1 soğan
3 çiçek brokoli
1 bardak haşlanmış mercimek (ya da isteğe göre başka bir bakliyat)
Zeytinyağı, nar ekşisi, limon, tuz
Hazırlanışı:
Bebek ıspanak, yaprakları daha gevrek olduğundan salata yapmak için daha uygun. Benim pazardan aldıklarım bebek ıspanak değildi aslında ama o kadar körpeydi ki salata için idealdi. Alışveriş yaparken aklınızın köşesinde bulunsun, böyle taze ve körpe olduğunda pişirmeye gerek yok. Hem Güneşin ’in dediği gibi sebzeleri ne kadar diri yersek o kadar iyi. Ama evdekilerin özel durumundan ötürü ben ufak bir pişirme uyguladım.
Temizleyip, elimizle ufalttığımız- yeşilliklere bıçak değdirmemek âdetim vardır, kenarların okside olmaması ve vitaminini kaybetmemesi için- ıspanakları en hafif olacak ve diriliğini koruyacak şekilde buharda* pişirmeyi tercih ettim. 5-7 dakika kadar pişirdikten sonra yeşilliğini koruması için soğuk- mümkünse buzlu- suyun içinde ıspanakları şokladım**. Brokolileri de 7 dakika kadar haşlayıp yine soğuk suda şokladım. Haşlanmış kurutulmuş domatesleri ve portakalı dilimledim. Az zeytinyağında soğanları soteledim, bir kesme şeker ve biraz nar ekşisi ekleyerek karamelize hale getirdim. Haşlanmış mercimekle birlikte tüm malzemeyi karıştırıp üzerine zeytinyağı, limon, nar ekşisi ve tuzdan oluşan salata sonunu ekledim. Afiyetle yedim.
Biraz daha tatlı olmasını hayal ederseniz kurultulmuş kayısının bu salataya yakışacağını düşünüyorum. Ben eklemedim ama yukarıdaki tarife ceviz eklemek de güzel bir uyum yaratabilir.
* Buharda pişirme: Ben mari usulü bir tencerede kaynatılan suyun üstüne oturtulan delikli tencere içinde pişirme. Bu delikli tencere aparatı yok ise sebzeyi tercih edeceğiniz diriliğe göre süreyi ayarlayarak haşlama da yapabilirsiniz.
** Şoklama: Özellikle sebzelerde kullanılan bir teknik. Kaynar sudan çıkan sebze soğuk suya atılarak pişme işlemi durdurulur. Yeşil sebzelerde doğal renklerini korumaya, kabuklu sebze ve yemişlerde kabukların daha kolay soyulmasına yardımcı olur.
Bu sorunun etrafında sürüp giden yoğun tartışmalar var. Bu tartışmalar çoğu zaman makro politikalara kilitleniyor. Oysa küçük köylülerden, büyük ölçekli çiftçilere, şehirde tarım yapan kent bahçecilerinden, balkon bahçecilerine tarımsal faaliyette bulunanlar için ortak değerler ve yöntemler oluşturmak mümkün.
Son yıllarda adını daha fazla duyduğumuz Fukuoka’nın doğal tarımı, organik tarım, ekolojik tarım ya da permakültür gibi kavramlar, tarımsal faaliyetlere daha çok etki ediyor. Hakan Ozan Erzincanlı kendi ziraat deneyiminden yola çıkarak, bütün bu isimlendirmeleri örneklerle ilmik ilmik işleyerek, bütünlüklü bir tarımsal yöntem geliştirmemizin yollarını öğretiyor. Anadolu’nun 10 bin yıllık tarımsal deneyimini hazmetmiş, dünyanın çeşitli kültürlerinde yoğrulmuş yeni yöntemleri çok iyi kavramış ve çarpıcı çözüm önerileri ile bize yeni ufuklar açan Hakan Ozan Erzincanlı bir seri olarak tasarladığı kitaplarının ilkini, iştahla okumanız için hazırladı.
Organik ötesi tarım, yeşil politika kitaplığından yayınlandı. Çünkü yeşil politika özünde, mikro olanı öne çıkartır. Kavramları çok yenidir. Okudukça/içinde yer aldıkça yeni bir dünyanın, yeni bir bakış açısının kapıları coşkulu bir şekilde önümüze açılır.
Yeni İnsan Yayınevi’nin açmaya gayret gösterdiği kapı, işte bu şenlikli kapıdır.(Tanıtım bülteninden)
Organik Ötesi Tarım Hakan Ozan Erzincanlı Yeni İnsan Yayınevi 2013
Güvenliğin Doğası Doğanın Güvenliği
Bu kitap, Taksim Gezi Parkı’nın doğaya ve insana değer vermeyen, “ben yaptım, oldu”cu bir mantıkla dönüştürülmesini engellemeye yönelik protestolarla başlayan, azalıp artan gerilimlerle ve can kayıplarıyla süregelen eylemlerin okunması noktasında farklı bir pencere açma ihtimaline sahip olsa da son zamanlarda raflarda fazlasıyla rastlanan Gezi Parkı kitaplarından bir tanesi değildir. Ama akademik anlamda 2008’e, doğayı dikkate alan bir bakış açısının geliştirilmesi anlamında ise 1990’lara dayandırabilecek bir sürecin ürünü olarak, insanlığın karşı karşıya bulunduğu birçok sorunun kaynağı sosyo-ekonomik düzenden hala memnun olmayışın bir ifadesidir. Ortada, doğaya ve dolayısıyla canlılara yönelmiş bir haksızlık söz konusudur. Bu kitap, bu haksızlığı deşifre etmeye yönelik bir tutumla ilgilidir. (Tanıtım bülteninden)
Güvenliğin Doğası Doğanın Güvenliği Çağdaş Dedeoğlu Paraf Yayınları 2013
Hadisler ekseninde çevre ahlakı
İnsanın, içinde yaşadığı çevreyle ilişkisi nasıl olmalı?
“Doğayı sevelim, yeşili koruyalım” söylemi, doğru ve sağlıklı bir çevre-insan ilişkisi oluşturmak için yeterli mi?
Seküler bir insan ve kâinat anlayışıyla ne kadar yol alınabilir?
Yarattığı çevreyle insana öğüt veren, nimet bahşeden, ibret sunan ve sınav alanı açan bir Yaratıcı inancına odaklanmayan bilgi üretimleri ekolojik krizi çözmede yeterli olabilir mi?
Diğer taraftan, içerdiği anlam boyutu irdelenmeden tabiata dair Kur’an ayetlerini sadece sıralamakla; temizliğe, çevreyi korumaya, ağaç dikmeye ve israfa dair hadis metinlerini sadece derlemekle yetinmek ne ölçüde doğru ve ne ölçüde çözüm üretici?
Elinizdeki kitap, bu sorulardan hareketle ilerliyor ve dinî önceliklerle eşzamanlı biçimde ekolojik buhranı irdeleyen, etik kuramları ve fikrî gelişimleri izleyebilen, aralarında kurduğu bağ sayesinde zenginlikleri artıran ve duyarlılıkları derinleştiren bir çevre ahlakının izini sürüyor.
Çevre deyince hâlâ daha yere çöp atmamak ve ağaç kesmemek dışında birşey düşünemeyen, ekolojik bunalımın boyutları konusunda küresel ısınmadan başka örnek sunamayan bir zihniyet karşısında, Hadisler Ekseninde Çevre Ahlakı’nın söylediği çok şey ve açtığı çok önemli bir ufuk var.. (Tanıtım bülteninden)
Hadisler ekseninde çevre ahlakı Huriye Martı Nesil Yayınları 2013
*Yanlış yola sapıp kaybolduğum için akşam vakti karanlık çöktüğünde çiftliğe vardım; ancak uyandığımda nerede olduğumu görebildim. Yolda kaybolup yağmur çamur battığımda gökkuşağına rastlayıp, ne çok yoruldum ama ne çok mutlu oldum diye düşündüm. Ertesi sabah etrafı görünce esaslıca bir memnuniyet duydum, iyi ki gelmişim dedim. Öyle güzel vadiler, tepeler, kırlar, bir yanda meşe bir yanda çam ormanı görünce Ankara’dan kalkıp giden ben, bozkırların ardından Dumanlıdağ’da, sanki bir rüyaya bakıyordum.
Neden TATUTA?
Ekolojik bir yaşam deneyiminin herkesin kabul edeceği bir tanımı yok. Şehirden kırsala göçen orta-üst sınıf insanları gözlemleyerek çevre ve insan ilişkisinin dönüşümleri üzerine çalışıyorum. Gözlemlerimde ekoloji, -uygulamalara çok hakim biri olmayarak daha çok öğrenme ve paylaşma isteğiyle yaklaşıyorum- insan ilişkileri, iş bölümü, dayanışma, cinsiyetçilik, teknoloji kullanımı yer alıyor. Her yerleşimi kendi özelinde değerlendirmeye gayret ediyorum.
TATUTA’da gönüllülerden çok fazla yorum gelmiyor, çoğunda yalnızca projeyi yürüten Berkay Atik’in yorumları var. Ne zaman kimler gidiyor, kim memnun kalıyor, neler yaşıyorlar, bunun üzerine yazılı çizili bir şey bulmak pek mümkün değil. Deneyim paylaşımının önemli olduğunu düşündüğüm bu projedeki en eksik ve en göze çarpan unsur bence budur. Bir de muhatabının kim olduğu bilinmeyen sorunlar var. Çiftlikte yaşayanlar, gönüllüler, yarı gönüllüler, konuklar var ancak hepsinden geri dönüş alınmıyor. Bu yüzden, deneyimlerimi paylaşmak üzere yazıyorum.
TATUTA çiftliklerinden gönüllü olarak ilk gittiğim yer Flora Akdeniz Bahçesi’nde doğaya ve insanlara uyumlanmanın hevesiyle her bir evren parçasıyla tanışma tutkusuna kapıldım. Bana kattığı farkındalıkla, paylaşma enerjisiyle yola koyuldum.TATUTA çiftliklerinde bir sonraki durağım da İmece Evi oldu.
İmece Evi’nin gönüllüleri Büşra ve Burak. Foto: İsmail Yenigün
İmece Evi, Dumanlıdağ’ın yakınlarında İzmir Menemen’in Turgutlar Köyü’nde ve buranın harika bir doğası var. İmece Evi’nin sayfasında[1] ulaşım, ziyaret, etkinlikler gibi birçok bilgiye ulaşmak mümkün ancak TATUTA üzerinden yaptığım başvuru ve sonrasındaki mailleşme sürecinde bu sayfadan haberdar değildim. Ulaşım, konum, barınma gibi bilgileri maille sordum, öğrendim.
Ulaşım
Ulaşım için, İzmir’den İzban banliyö hattıyla Menemen’e gelip oradan Çukurköy minibüslerine binmek gerekiyor. Çukurköy’de inerseniz de 7 km yol var ya da vadi içinden kısa bir yoldan giderseniz 4,5-5 km yürünüyor.
Ben kestirme yolla ulaşmayı tercih ettim, maddi olarak minibüs ücreti beni zorlardı. Hava yağmurluydu ve güneş batmak üzereydi. Menemen’den minibüs 13.30, 15.30 ve 16.30’da hareket ettiğini bilmiyordum ve 15.30’dakine binebildim ve geç oldu. Takip ettiğim yolda kömürcülerin çadırlarına ulaştım, yanlış yola gittiğimi onlar söyledi ve geri dönmek zorunda kaldım. Toplamda 4 km kadar yürüdüm, sonra da hava kararmaya başladı. Çukurköy’e dönüp rastladığım ilk kişiye durumu anlattım, biraz rica ve minnetten sonra birilerini aradı ve beni araçla Turgutlu’ya kadar bıraktılar. Minibüste ve arabadaki sohbetlerden yola çıkarak İsmail’in çok sevildiğini, İmece Evi’ne ne kadar çok kişinin gelip gittiğini, buna hayran olunduğunu anladım.
*
İmece hali
İmece’de şu an 3 kişi yaşıyor: Burak, Reyhan ve İsmail. Burak ben geldiğimde iki haftadır orada kalıyordu, neredeyse tamamen uyumlanmıştı.
İmece’nin bulunduğu alan nefis, güneşin doğuşu batışı ayrı güzellikler yaratan yemyeşil bir vadiye bakıyorsunuz
İmece’nin bulunduğu alan nefis, güneşin doğuşu batışı ayrı güzellikler yaratan yemyeşil bir vadiye bakıyorsunuz ve gerçekten çok geniş bir alan. Karanlık ay gününde siesta zamanını bir güne yaydık, sadece vadinin etrafında güneşi takip ederek geçirdim. (: Yerleşkesi de şöyle, saman evler, taş ev ve ilk yapılan şu an ortak alan olarak kullanılan ev var. İlk ev yani ortak alan olarak kullandığımız yerde, sera ve atölye de var. Havanın kapalı olduğu zamanda burada ekim-dikim yaptık. Biraz tadilata ihtiyacı var, saman evler gibi. Saman evlerin bir odası kullanılıyor, cumbalı oda. Ben çok soğuk olmadığı zamanlarda orada kalmayı tercih ettim. İmece deyimiyle “vitrin”. O odada uyanması, kitap okuması, uyuması, etrafı izlemesi ayrı keyifti. Diğer bir evde de İsmail ve Reyhan kalıyor. Güneşten yararlanmak açısından, evlerin doğrudan güneşe göre konumlanmamış olmasına içten üzüldüm. Güneş yalnızca beni sağladığı enerjiyle değil de varlığıyla da etkilediği için. Doğadan nasıl faydalanılmaz, öyle bir yerde ışık nasıl parıldamaz her yerde diye düşündüm.
İmece’de, tatlı dostlarımız da var: köpekler Cacık ve Bulut; kediler Kerem, Aslı ve Çıtır , tavuklar ve ördekler…
Enerji
Oortak alan olarak kullanılan İmece Evinde sera ve atölye de var
İmece’de elektrik üretimi için iki ayrı güneş paneli var, biri İsmail ve Reyhan’ın evi, diğeri ortak ev için. Gittiğim günlerde hava yağışlı olduğundan güneşten yararlanamadık ve sadece aydınlatma için çok düşük voltlu ampuller bile zor yandı.
Aydınlatma için atık yağlardan yaptığımız kandili kullandım, çok da güzel oldu. Yalnızca telefonumu şarj etmek için elektriğe ihtiyaç duydum. Böyle durumlarda da, bir gönüllünün köydeki eve çamaşır yıkama ve şarj için gittiğinde enerji sağlayabildik. Pilli radyo vardı bir de, sabah ve akşam Nihat’ın Sivrisinek programını dinliyorduk gün içinde. (şarjı idare ediyordu) Sıcak su ve ısınma, yemek pişirme açısından da kuzine şahaneydi. Ocağın altını açmaya alışık olmaktan biraz daha odun atarak ateşi büyütmeye geçiş yaptım. Çocukluğumu geçirdiğim sobalı evi anımsattı: Kül, ocakta kaynayan çaydanlık ve su.
İmece’de günlük işler
Saman Ev
Günlük yaşamları sayfalarında da belirtildiği gibi sabah kahvaltısı, günlük iş dağılımı, öğle arası, çalışma ya da dinlenme, akşam yemeği, gün sonu şeklinde geçiyor.
Günlük işler yakacak odun toplama, toprak işleri ve mutfak üzerineydi. Ay takvimine göre meyve, ağaç tohumları dikildi. Ormandan ve serada birikmiş topraklar saksılara pay edilip tohumlar atıldı, bostanda yer bulundu, dikilecek alanlar otlardan temizlendi ve dikim yapıldı. Tohumların nasıl dikildiğini, toprağın ne istediğini anlattılar bana. Çok keyifliydi toprağa dokunmak, yağmur yağarken vadiye inen ve içinden geçilen sisle birlikte. (Tohumlara can ulaşmıştır umuyorum.)
Yazın kuruttukları üzümleri ayıklarken, neler yapılabilir, nasıl değerlendirilebilir onunla ilgilendik. Üzüm çekirdeği kahvesi yaptık, kınayla birlikte kaynayan üzüm posasının renk verip vermeyeceğini denedik. Çekirdekleri üzümlerden ayıkladık. Elde olanı değerlendirmek, neler olabileceğini düşünmek hepimize ilham verdi. Bu kadar küçük dokunuşlarla maddenin dönüşümünü izledim. Doğada yaşamın kadirşinaslığı diye düşündüm.
Yemek işlerinde gönüllülük esastı. Geldiğim zamandan itibaren mutfak açıktı, çok rahat ettim, yapmak istediğim yemekleri yaptım. Ekmek yapmayı öğrenmek istediğimi söyledim, orada ilk ekmeğimi yaptım. İlk geldiğim anda açık mutfakla karşılanmak beni çok mutlu etti, bir parçası olduğumu hissettim bu da oraya adapte olmama çok yardımcı oldu. Kuzine pişen yemeğin tadı çok ayrı, İmece’yle birlikte sarımsağın kullanım alanı genişledi, yemekler de imece fikirlerle birleşti, yeni tatlarla buluştum.
Burak’ın ve benim eli bolluğumla sineğin yağı[2]nı biraz kaçırdık, Reyhan’ın hatırlatmalarıyla sonrasında daha iyi olduğumuzu düşünüyorum.
Bulaşık da tam tersine gönülsüzlüktü; çoğunlukla “gönüllü olarak” Burak’la ben arasında döndü diyebilirim. Kendi bulaşığın ve ortak bulaşığın bir kısmı şeklinde paylaşım uygulanamadı. Daha temiz ve düzenli olması açısından her gün için bir kişi seçtik. Burak’la ben aramızda birer öğün şeklinde paslaşarak sıralarımızı geçirdik.
İmece kafası ve ilişkileri
Permakültür iyi hamaktan geçermiş
Kadın-erkek ilişkileri ve iş bölümü konusunda yorum yapacak kadar uzun zaman geçirmedim, eş olarak ne kadar uyumlular bilmiyorum, rolleriyle ilgili sorun yaşayıp yaşamadıklarını… Kadın evde mi erkek dışarıda mı, teknoloji erkeğin mi kadının mı elinde gibi verilerin kişisellik barındırdığı için anlamsız olacağını düşünüyorum. Anlamlı istatistik üretebilecek imkana ulaştığımda analiz edeceğim.
Gönüllüler açısından bir kadın bir erkektik, o açıdan değerlendirebilirim. Burak’la odun topladığımızda o daha çok taşıdı, ben daha az taşıdım. Mutfak işlerinde birlikteydik. Bu açıdan iş bölümü konusunda bir ayrım yoktu, işi beraber yapıyorduk. Ayrıca, daha önce odun toplama gibi fiziksel güç gerektiren işler yapmamıştım, daha uzun dönemde fark kalmayabilirdi.
Gönüllülük deneyimim:
Güzel doğayı yaşayan insanlarla birlikte kalmaya gittiğimde, doğanın insana kattığı güzelliği, dinginliği ve paylaşım ruhunu arıyorum.
İmece Evi
İlk gittiğimde ben onlara buranın nasıl kurulduğunu, burada neler yaptıklarını sordum. İmece’yle ilgili ne kadar bilgi sahibi olduğumu sordular. Ben TATUTA sayfasından ve Facebook sayfasından yorum edinmiştim, oysa imeceevi.org sayfasından koşullarını öğrenip mektup yazmam gerekliydi. Bu kısmı mailleşirken atlamışız, tabii daha önceden ziyaret sayfasını incelemem daha iyi olurdu.
Onlar da bana benim orada neler öğrenmek istediğimi, nelere ilgi duyduğumu sordular. Gezi medyasını ve Yeşil Gazete’nin durumunu tartıştık. Gündelik alışkanlıklarını öğrenmeye çalıştım, adapte olma sorunu yaşamadım gündelik işlerle ilgili. İsmail’in öğretmeye ve öğrenmeye hevesli bir duruşu var. Reyhan’la samimiydik, açık sözlü birisi. Burak ve ben gönüllüydük, iş bölümünde beraberdik ve organik ilişkiyi onunla kurduk, komün hayat deneyimi açısından bakarsak bunu iki kişi de olsa yaşadığımızı söyleyebilirim.
Burak, gerçek bir gönüllü, öyle ki onun iyilik taşıyıcı güzel enerjisi beni çok etkiledi. İnsanlara nasıl yardım edebilirim diye düşünüyor, İmece için güzel tasarımları var. Ekolojik yaşam ve paylaşım konusunda İmece olabilen ve bu çiftliğin ismini yaşatan ve bana sonra da orayı hatırlatacak biri.
Komünal hayat ve İmece değerlendirmesi
Genel olarak komünal hayat deneyimi enerjisi yayabilen bir yer diyemem. İmece’de kalmak, öğrenmek, yeni gözlerle o doğada yeniden her şeye bakmak güzeldi. O enerji ise ayrı bir durum, neden olmadığını da düşündüm. Nedenlerinden biri, sistemsel olarak iki kişi de yaşasa yirmi kişi de gelse uygulanabilir bir gündelik yaşam sistem işlerliğindeki pürüzlerdi, ufak tefek bulaşık sırası gibi önemsiz gözüken detaylarla düşüncem pekişti.
İmece’den dönüşte geçtiğim vadi yolu
Son olarak böyle düşünmemin sebebi, geri döndüğümde internet sitesini incelemem oldu. Sitenin teknik kusurlarının –yazı tipleri özellikle, fazladan ünlemler- yanı sıra hitaplar, uyarılar başta beni cezbeden özelliklerinden soğuttu. TATUTA sayfasındaki her mevsim herkesi kabul etmeleri gibi bazı özellikleri orayı ziyaret etmem için cazip kılmıştı. Gelecek olan kişinin nereye geldiğini, ortamı öğrenmesi gerekiyor. Ben haberdar olmamıştım ama sorun da yaşamadık. Bazı sorunlar yaşadıkları için belli birtakım özen gösterdikleri durumları çiftlikteyken konuşmuştuk, çıkış noktasını anlayabiliyorum, hak da veriyorum ancak ifadesel olarak okuyan kişi için rahatsız edici. Ziyaret için ayrılan bölüm ise içeriği itibariyle dayanışma ruhundan uzaklaştırıyor, yaklaşımıyla çıkarcılığın ekolojisi kurulmuş gibi duruyor. Neden böyle bir üslup kullandıklarını anlayamadım. İsmail ve Reyhan imecan[3], doğacan, bakcan, görcan ve öğrencan basamaklarını anlatmışlardı, çok da hoşuma gitmişti, onları anlatsalardı keşke. İmece’ye gitmeye niyetlenirken diye başlıyor ziyaret sayfası[4], hani istedin de bakalım diyor… İnternet sayfasını bulup incelememiş olmam başta benim hatam, bir yandan da okusam gitmezdim ki gidip gördüğüm, deneyim ettiğim için memnunum.
Çevre olarak muhteşem bir doğada yaşıyorlar, harika bir vadi. Bu izolasyon ve köyün terkedilmiş olması, yolun bozuk olması ya da olmaması onların da vadinin bozulmaması isteğine uygun. (Belki de internet sitesi de benzer düşüncede oluşturuldu.) Kendileri üretmek ve çevrelerinde de bunu gerçekleştirebilecek insanlarla birlikte dayanışmacı ekonomik ve ekolojik bir sistem kurmak niyetindeler, -sistemi biraz anlattılar- gerçekleşirse komünal hayat ve dayanışmacı topluluk oluşabilir.
İmece’den aldığım notlar bu kadar, birlikte yaşam deneyimlerini gözlemlemeye devam edeceğim.
[2] Doğada yaşarken temel konulardaki deneyimi ifade eden basamaklar bunlar; imecan ve doğacan temel becerilere sahip kişiler hatta imecan toplumsal hassasiyete de sahip kişi oluyor; görcan ve öğrencan ve bakcanların ise deneyime ihtiyacı var.
Gazeteciler,medyada sansür ve baskı mekanizmasına karşı çıkmak için pazara günü eylem yapacak.
“Dışarıdaki Gazeteciler” (Pressout) grubunun internet sayfasından yapılan çağrıda,gazeteciler 16 Şubat Pazar günü saat 15.00’te Cağaloğlu’ndaki eski Hürriyet Binası önünde buluşarak Valiliğe doğru yürüyüşe geçmeye davet edildi.
“Putları yıkalım, gazeteciliği yeniden ayağa kaldıralım”
Gazetecilerin çağrısı şöyle:
“Türkiye medyası uzun süredir baskı, sansür ve otosansür sarmalı altında can çekişiyor.
Son dönemde yaşanan gelişmeler, anti-demokratik ve otoriter tahakkümün ne kadar vahim boyutlara vardığını sergiledi.
Gazetelerde çarşaf çarşaf yayınlanan telefon konuşmaları akabinde medya yöneticilerinin dudak uçurtan itirafları artık malumun ilamı oldu.
Gazeteciler, iktidarın bu pervasız ve ardı arkası kesilmez baskısına artık daha fazla sessiz kalamaz, kalmamalı.
Gazetecilik onurunu ayaklar altına alan bu krizi, gazeteciliği yeniden ayağa kaldırmak için bir fırsat kabul ediyoruz.
Gün, sokağa çıkıp mesleğimizi ve gazetecilik ilkelerini savunma günüdür.
Baskı, sansür ve otosansüre karşı tek vücut olmak için 16 Şubat Pazar günü saat 15.00’te tüm gazetecileri Cağaloğlu eski Hürriyet Binası önünde buluşarak Valiliğe doğru yürüyüşe geçmeye çağırıyoruz.
Haber alma özgürlüğü gasp edilen, taraflı haberlere mahkum edilen bütün halkımız da bu eyleme davetlidir.”
Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi ve Kaos-GL, Rusya’nın homofobik yasalarına karşı konsolosluk önünde eylem yaparak hükümeti LGBTİ bireylerin haklarını güvence altına almaya çağırdı.
Eylemde, “Propaganda” yasasınının kaldırılması, Elena Klimova’ya yönelik suçlamaların düşürülmesi ve LGBTİ bireylerin yaşam hakkı ile birlikte ifade, toplanma ve örgütlenme özgürlükleri gibi temel hakların güvence altına alınması talep edildi.
Yapılan basın açıklamasında 2012’de Rusya’da kabul edilen “reşit olmayanlar arasında geleneksel olmayan cinsel ilişkilerin propagandası” yasasının, LGBTİ bireyleri ve aktivistleri hedef göstererek ifade, toplanma ve örgütlenme özgürlüklerini yok saydığı belirtildi.
Bu yasayla birlikte Rusya’da LGBTİ bireylere ve aktivistlerine yönelik kavuşturmaların yanı sıra ayrımcılık, saldırı ve tacizlerde de gözle görülür artış olduğu ifade edilen açıklamada, bu kanunun son mağdurlarından birinin LGBTİ hakları aktivisti Elena Klimova olduğu hatırlatıldı.
Klimova “eşcinsellik propagandası”yla suçlanıyor
Urallar’ın Nijniy Tagil şehrinde gazeteci olan Elena Klimova, ergenlik dönemindeki LGBTİ bireyleri desteklemeyi amaçlayan internet projesi nedeniyle, “eşcinsellik propogandası” ile suçlanıyor.
Grup, Soçi Kış Olimpiyatları’na ev sahipliği yapan Rusya hükümetinin, 2012 Londra Olimpiyatları’nın ardından, olimpiyat ilkeleri olan ayrımcılık yapmama, eşitlik, kapsayıcı olma, saygı ve karşılıklı anlayış ile insan haklarının desteklenmesi konusunda taahhütte bulunduğu hatırlatıldı.
İklim değişikliğinin etkileri gezegenin farklı köşelerinde farklı şekillerde ortaya çıkarken, Türkiye’de de kuraklık giderek derinleşiyor. Barış ve Demokrasi Partisi (BDP), kuraklığa neden olan uygulamaların tespit edilmesi için meclis araştırması talep etti.
Meteoroloji Genel Müdürlüğü verilerine göre, son üç ayın kuraklık tablosu
BDP Grup Başkan Vekili İdris Baluken, Türkiye’de kuraklığın artmasına neden olan uygulamaların tespit edilmesi, kuraklığın zararlarının en aza indirilmesi ve kapsamlı bir su politikasının geliştirilmesi için Meclis araştırması açılmasını istedi.
Baluken, 2012’de başlayan son kuraklık döneminin ülkenin farklı kesimlerinin ciddi şekilde etkilemeye başladığını kaydederek, “Türkiye’de ortalama on yılda bir görülen kuraklık dönemi son yıllarda beş yıllık dönemlerle görünmeye başlanmıştır. Bu son kuraklık dönemi, 2014’ün ilk aylarının da yağışsız geçmesi nedeniyle etkisini artırmış ve özellikle Kocaeli, Bursa, Aksaray, Hatay gibi birçok il şiddetli kuraklıkla karşı karşıya kalmıştır.” dedi.
BDP, kapsamlı bir su politikasının geliştirilmesi için neler yapılması gerektiği yönünde kamuoyu ve meclisi bilgilendirmek üzere araştırma komisyonu kurulması gerektiğini belirtti.
Eroğlu: 2050’ye kadar su problemi olmayacak
Orman ve Su işleri Bakanı Veysel Eroğlu, kuraklıkla ilgili yaptığı son açıklamada, yağış azlığına rağmen su sıkıntısı sorunu çekilmeyeceğini, söz konusu kuraklığın 7-8 yılda bir yaşanan olağan yağış azlığına bağlı olduğunu savunmuştu. 2040-2050 yılına kadar su problemi olmayacağını söyleyen Bakan Eroğlu, gerekçe olarak yapılan içme suyu barajlarını göstermişti.
Prof. Demir: Türkiye su fakiri bir ülke haline geldi
Prof. Dr. Yusuf Demir
Bilim insanları Bakan Eroğlu’yla aynı fikirde değil. 24 Ocak’ta Sabah Gazetesine konuşan Ondokuz Mayıs Üniversitesi Ziraat Fakültesi Tarımsal Yapılar ve Sulama Bölümü Başkanı Prof. Dr. Yusuf Demir, kişi başına düşen yıllık su miktarı açısından Türkiye’nin su fakiri bir ülke haline geldiğini, kuraklık bu hızla giderse 2050 yılında 54 ülkenin su fakirliği çeken ülkeler arasına gireceği ve yaklaşık 3.76 milyar insanın su sıkıntısı çekeceğini belirtti.
“Bu gidişle biz kainata bu kadar zarar verirsek, iklim ve çevre ile bu kadar oynarsak, hızla bir şekilde kuraklığa doğru gidiyoruz. Karadeniz Bölgesi’nin dışındaki bütün bölgeler kuraklık tehdidi ile karşı karşıyadır. Bu sene farklı bir kuraklık yaşıyoruz. 2013 yılında ülkemizin aldığı yağış miktarı uzun yıllık ortalamaların yaklaşık yüzde 13 altında gerçekleşmiştir. 2014 yılında ise yapılan hesaplamalarda düşmesi beklenen yağıştan yüzde 25 daha az yağış bekliyoruz. “ dedi.
California ve Nevada sınırında bulunan dünyanın en büyük güneş paneli nihayet elektrik üretmeye başladı.
Hukuki ve bürokratik engellere takıldığı için yapımı yıllarca süren dünyanın en büyük güneş enerjisi santralinde 139 metre yüksekliğinde bir merkez kule ve kuleye bağlı, her biri iki buçuk metre yüksekliğinde ve üç metre genişliğinde 300 bin ayna panel bulunuyor.
Ivanpah Güneş paneli sistemi tam kapasite çalışması durumunda 392 megavat’lık elektrik enerjisi üretecek. Bu miktar, California’da 140 bin eve temiz enerji sağlamaya yetiyor. Devasa güneş panelinin üreteceği elektrik aynı zamanda gezegene 400 bin metrik tonluk karbondioksit salınımının önüne geçecek, bu sayı da 72 bin motorlu aracın karbon salınımına eş.
17 Aralık yolsuzluk operasyonu kapsamında tutuklanan 14 kişiden eski Halkbank Genel Müdürü Süleyman Aslan’ın da aralarında olduğu sekiz kişi bugün tahliye edildi.
Rüşvet almak suçundan 21 Aralık 2013’de tutuklanan Halk Bankası eski Genel Müdürü Süleyman Aslan, adli kontrolşartıyla serbest bırakıldı, yurt dışına çıkış yasağı bulunuyor.
Aslan tutuklanma talebi ile sevk edildiği İstanbul 25 Sulh Ceza Mahkemesi’ndeki ifadesinde suçlamaları kabul etmemişti.Aslan’ın evinde yapılan aramada ayakkabı kutularına konulmuş 4,5 milyon dolar ele geçirilmişti.
Daha önce de üç kişi tahliye edilmişti. Bu durumda tutuklu olarak kalan isimler iş insanı Rıza Sarraf ile eski bakanlar Muammer Güler ve Zafer Çağlayan’ın çocukları Barış Güler ve Salih Kaan Çağlayan.
Gezi Parkı eylemleri sırasında, İstanbul Kabataş’ta Z.D’nin, bebeğiyle birlikte eylemcilerin saldırısına uğradığını iddia ettiği anın güvenlik kamerası kaydı yayınlandı. Kabataş gişelerinin güvenlik kamerasından alınmış görüntülerde Z.D.’nin iddia ettiği türde bir saldırı görünmüyor.
Başbakan Tayyip Erdoğan’ın, gezi eylemlerine katılanları hedef gösterirken sıklıkla kullandığı “Benim başörtülü kızlarıma, başörtülü bacılarıma saldırdılar” argümanına temel gösterdiği Kabataş’ta saldırıya uğrayan kadın iddiasıyla ilgili Kanal D Haber’de bir video yayınlandı.
CHP’den başbakana suç duyurusu
İddiayı sıklıkla dillendiren Başbakan Erdoğan henüz konuyla ilgili bir açıklama yapmazken, başbakanın iddialarıyla ilgili görüntülerin sorulduğu Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, “Başbakan’a sorun o zaman. İddia onunsa” diye konuştu.
Öte yandan Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Ankara Milletvekili Aylin Nazlıaka, Kabataş’taki görüntülerin yayınlanmasının ardından iddia makamı, yani başbakan hakkında suç duyurusu yapacaklarını açıkladı.
Görüntülerde ne var?
16 dakikalık güvenlik kamerası görüntüleri, 1 Haziran’a ait. Kayıtta Z.D. saat 19.42’de güvenlik kamerasının görüş açısına giriyor. Genç kadın Kabataş tramvay durağının karşısındaki kaldırıma geçiyor ve eşini bekliyor. Saat 19.43’te, yanından 8-10 kişilik bir grup geçiyor. Çevrede olağandışı hiç bir hareketlilik gözlenmiyor. Saat 19.48’de 10-15 kişilik başka bir grup geliyor ve Z.D’nin yanında 30 saniye kadar duraklıyor. Polise göre burada söz dalaşından dolayı bir hareketlilik oluyor. Grup 19.50’de oradan uzaklaşıyor. Çevrede yine bir olağanüstülük gözlenmiyor. Yaklaşık 10 dakika bekleyen Z.D’nin saat 19.58’de eşi geliyor ve bir dakika sonra ikisi birlikte yolun karşısına geçiyorlar ve kameranın görüş açısından çıkıyorlar.
“Çıplak, deri eldivenli, tuhaf bantlı 70 kişi” iddiasına dair bir kanıt yok
AK Partili Bahçelievler Belediye Başkanı’nın gelini Z. D., Star Gazetesi’nde Elif Çakır’la yaptığı söyleşide 1 Haziran’da Kabataş’ta eşini beklerken bebeğiyle birlikte saldırıya uğradığını iddia etmiş ve şunları söylemişti: “Ne olduğunu anlayamadığım bir anda üzerleri çıplak, elleri deri eldivenli, başlarında tuhaf bantlı 70-100 kadar adamın ortasında kaldım. Bebek arabam elimden gitti. Bir kadın ‘Ne geldiyse bu ülkenin başına bunların başörtüsü üzerinden geldi vurun şuna’ deyince, bir adam arkamdan tekme tokat vurmaya başladı. Bir taraftan ‘Bu üllkenin gerçek sahibi biziz anladınız mı ulan’ diye bağırıyorlar, bir taraftan tekmeliyorlardı. ‘Kutsal başörtüymüş, görün bakalım kutsalı size neler yapacağız’ diyerek aklınızın bile almayacağı şekilde küfrettiler, vurdular, vurdular. Kendimi kaybettim. Kendime geldiğimde üzerim idrar kokuyordu. Kalktım bebeğimi bulmaya çalıştım.”
Z.D. şüphelileri teşhis edememişti
İddiayla ilgili soruşturma başlatan emniyet birimleri 73 kamera görüntüsü incelemiş, bölge esnafın ve o sırada bölgede olan herkesin ifadesini almıştı. Bu kişilerden bazıları teşhis için Z.D.’ye gösterildi. İfadesinde ayrıntılı eşkal veren Z.D., şüphelileri teşhis edemedi.
Videonun dolaşıma girmesinin ardından Z.D.’nin avukatı Abdurrahman Kayapınar yazılı bir açıklama yayınlayarak, basına yansıyan görüntülerin doğru olduğunu ama gerçeğin tümünü yansıtmadığını savundu.
Kayapınar’ın açıklaması şöyle:
“Basın yayın organları tarafından müvekkilime ait olmayan bir kısım beyanlar esas alınarak görüntülerin bu beyanları desteklemediği iddia edilmekte, müvekkilim etrafında kalabalık bir grup tarafından toplanılmış olması önemsiz bir olay gibi gösterilmekte, görüntülerin net ve belirgin olmamasından da istifade edilmek suretiyle müvekkilimin gerçek dışı beyanda bulunduğu yönünde bir algı oluşturulmaya çalışılmaktadır.’
Kayapınar, video kaydının MOBESE’ye ait olmadığını iddia ederek ,”Olayla ilgili yürütülen soruşturma aşamasında. Olayın meydana geldiği bölgede bulunan bir kısım MOBESE kameralarının tahrip edildiği, tahrip edilmeyen kısmının ise olay yerini kaydetmediği tespit edilmiştir. Bu itibarla olay yerine ait net teşhise müsait görüntülere ulaşılamamıştır.” dedi.
Balçiçek İlter: Zehra Hanım açıklama yapmak zorundadır
Saldırı iddiaları ilk çıktığı dönemde görüntüleri gördüğünü söyleyen gazeteci İsmet Berkan, birkaç gün önce bir televizyon programında konunun sorulması üzerine “görüntüye bakınca, insanların ne beklediklerini bilmiyorum. Ben de öyle bir kanaat oluşmuştu, taciz olduğuna yönelik o dönemde izlediğim zaman. Benim de öyle çok önemsediğim bir konu değildi açıkçası yani. Bu konuda ne yazı yazdım, ne haber yaptım, ne de twitter’da bir neşriyat yaptım, attığım bir kaç tiwitin dışında.” demişti.
İddialar ortaya çıktıktan sonra Devecioğlu’yla söyleşi yapan ve “travmayı gördüm” diyen ikinci gazeteci Balçiçek İlter’di. İlter, twitter’da yazdığı mesajda, “Kabataş görüntülerini izledim. Ayıp bana ait değil, ‘Kadının beyanı esastır’ diyerek dinlediğimiz Zehra Hanım’a aittir. Açıklama yapmak zorundadır” dedi.
Diğer twitter yorumları ise şöyle*:
Orhan Kemal Cengiz: Camide içtiler, başörlü kadının üzerine işediler diyerek 6 tane gencin öldürülmesi ve linç ettirilmesinin vicdan muhasebesini engellediler.
Tufan Türenç: Başbakan ile şürekasının yanıltıldıklarını söyleyip yanılttıkları halktan özür dilemeleri gerekir.
Melis Alphan:Kabataş yalanı, içki yalanı, çadır yalanı, villa yalanı, ayakkabı kutusu yalanı, danışman yalanı, anket yalanı…
Yasemin İnceoglu :Ciddi bir provokasyon ve dezenformasyon kampanyası yapılmış elbirliğiyle
Harun Tekin: Gezi haklı, hakiki, temiz ve güçlüdür. bunun sağlaması da onun temsil ettiklerine kin kusanların üslubundaki göçüklerdir.
Nurcan Akad : kabataş olayında merak ettiğim, o kadını o yalana kimin / kimlerin zorladığı…
Umut Oran : Yarın kendisi hakkında suç duyurusunda bulunacağım. Bu ülkenin Başbakanı halkı birbirine kışkırtmak için yalan söyleyemez.
Hayko Bağdat: Başörtülü kadınlar üzerinden yapılan bu manuplasyon için önce başörtülü kadınlardan sonra tüm Gezi eylemcilerinden özür dilemeli Başbakan.
Ertugrul Mavioglu : O gün GSM operatörlerine Kabataş’ta sinyal veren telefonların tümünü araştırmışlar. Hrant Dink cinayetinde kıllarını bile kıpırdatmamışlardı
Can Dündar : Başbakan, en önemli seçim kozundan oldu. 10 kişinin saldırısına uğrayıp üzerine işenen türbanlı kadın efsanesi çöktü. Tabii iddia sahipleri de
Çiğdem Mater: kabatasin anlatildigi gibi cikmamasi beyanin esas oldugu gercegini degistirmez, aman diyeyim. kadinlar zaten zor ses cikariyor, bahane olmasin
*twitter derlemesi, “onedio” isimli siteden alınmıştır.