İskoçya’nın en büyük müzik festivali ‘T in The Park’, radyasyon riski nedeniyle ertelendi.
1994 yılından beri düzenlenen ve yılda yaklaşık 85 bin kişinin katıldığı festival,Kuzey Denizi’nde bulunan Forties boru hattının üstündeki Balados bölgesinde yapılıyordu.
Sağlık ve Güvenlik Bakanlığı’nın bölgeyle ilgili yeni bir yasa çıkarması nedeniyle festivalin taşınması gündeme gelmişti.
Yetkililer tarafından yapılan açıklamada, “Boru hattında oluşabilecek olası bir kazada, büyük çapta kayıplar yaşanabilir. Hiçbir kaza olmasa bile, yeraltından geçen borulardan yayılan termal radyasyon, festival katılımcılarına zarar verebilir” ifadesi kullanıldı.
Organizatör firma ise, güvenlik en büyük öncelikleri olduğunu, bu yüzden festivali daha güvenli bir alana taşıyacaklarını söyledi.
Tayland’da hükümetin Bangkok’taki karargahı, protestocular tarafından kuşatma altına alındı. 10.000’den fazla gösterici tarafından kuşatılan karargaha giriş ve çıkışları engelleme tehdidinde bulunan eylemciler, başbakan Yingluck Shinawatra’nın istifasını talep ediyor. Polisin kısıtlı güç kullanımına rağmen son aylarda toplam 11 kişinin öldüğü protestolara, hükümetin çeltik üreticileri için vaat ettiği destekleri geciktirmesine tepkili olan çiftçiler de kısmen destek veriyor.
Ukrayna isyanında uzlaşı sinyalleri
Kiev’de Aralık sonundan beri devam eden hükümet karşıtı gösterilerde uzlaşı süreci başladı. Kiev’deki hükümet binasına yönelik barikatlarını pazar akşamı kaldıran ve yolu kısmen de olsa trafiğe açan protestoculara, 27 Aralık – 2 Şubat tarihleri arasındaki gösterilerle ilgili suç duyuruları ve soruşturmaların düşürüleceği sözü verildi. Cumhurbaşkanı Yanukovich’in salı günü yeni başbakan adayını meclise sunması bekleniyor.
Nijerya’da radikal islami örgütten kanlı saldırı
Nijerya’da şeriat devleti kurmak isteyen silahlı terör örgütü Boko Haram, Nijerya’nın kuzeydoğusundaki Borno eyaletindeki Izghe köyüne saldırdı. Çoğu hristiyan olmak üzere en az 90 kişinin öldürüldüğü belirtilen saldırı, Boko Haram örgütü üyelerinin saklandığı ve yaşadığı bölgelere yönelik başlatılan hava saldırısının bir kaç gün ardından, Cumartesi gecesi gerçekleşti.
Mısır’da nüfus patlaması korkutuyor
“Tahrir Meydanı Devrimi”nin ardından askeri darbeler ve siyasi çalkantılarla boğuşan Mısır’da, 2010 yılı verilerine göre 2012’de 560.000 daha fazla bebek doğumu olduğu açıklandı. İşsizlik ve ekonomik sorunların da giderek ağırlaştığı ülkede, nüfus patlamasının orta ve uzun vadede sorunları çok daha ağır hale getireceği yorumları yapılıyor.
Güney Afrika’da bir “garip” yasadışı madencilik hikayesi
Güney Afrika’da yasadışı altın madenciliği yapan 11 kişi, kaldıkları göçükten polis tarafından kurtarıldı. Yasadışı maden çetesinin rakibi olan başka bir yasadışı madenci çetesi tarafından göçük altında bırakıldıkları tahmin edilen madenciler, rutin polis devriyesi tarafından fark edildi. Göçüğün altında 200’e yakın madenci olabileceği, ama bu kişilerin “hapis korkusu” nedeniyle göçükte saklanıyor olma ihtimalleri de konuşuluyor.
Etiyopya Havayolları uçağı kaçırıldı
Etiyopya Havayolları’nın Addis Ababa-Roma seferini yapan uçağı kaçırıldı. Cenevre’ye zorunlu iniş yapan uçaktaki korsanın, Cenevre Havaalanı’nda güvenlik güçlerince yakalandığı bildirildi. Yolcular ve mürettebatta herhangi bir yaralanma yok. Uçağın neden kaçırıldığı konusunda henüz bir açıklama yapılmadı.
Diyarbakır’ın Dicle ilçesinde Milliyetçi Hareket Partisi (MHP)’den Belediye Başkan adayı olan Berzan Tektaş, partisinden istifa etti. Tektaş’ın ailesinden yapılan açıklamada, “BDP’yi destekleyeceğiz” denildi.
İzmir’de kadın cinayeti aile faciasına döndü
İzmir’in Tire ilçesinde 31 yaşındaki Mehmet K. tartıştıktan sonra baba evine dönen 24 yaşındaki eşi P.K.’yı baba evinde öldürdü. Cinayetin ardından evine dönüp 5 ve 3 yaşlarındaki iki oğlunu da öldüren K. daha sonra intihar etti.
Bahçeli: “Erdoğan’ın evine ne mutlu Türküm diyene” yazdıracağım
MHP lideri Devlet Bahçeli, Muğla’da yaptığı konuşmada, “MHP’nin iktidarında Erdoğan eğer kaçmaz, Türkiye’de kalırsa, evinin girişine ‘Ne mutlu Türküm diyene’ yazacağım. Mahallede ne kadar çocuk varsa, sabahları evinin önünde andımızı okuyacak” dedi.
Kılıçdaroğlu’ndan Erdoğan’a: “Sen nasıl Müslümansın? Kul hakkı yiye yiye doymadın mı hala?”
CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu İzmit aday tanıtım toplantısında: “Bana o yalancı adam çok şey söyledi. ’Memur Kemal, işçi Kemal, emekli Kemal’ dedi. Ama bana hiç kimse ’Kul hakkı yedi’ diyemez. Sen nasıl bir Müslümansın? Kul hakkı yiye yiye doymadın mı hala?” dedi.
Gazeteciler Cağaloğlu’nda ‘Putları yıkmak, gazeteciliği ayağa kaldırmak’ için yürüdü
Gazeteciler, “Putları yıkalım, gazeteciliği yeniden ayağa kaldıralım” diyerek Cağaloğlu’ndan İstanbul Valiliğine yürüdü. Burada ortak açıklamayı okuyan Çiğdem Anad, “Gün yaşananları halının altına süpürme günü değil. Gün özeleştiri yapma, mesleğimize dört elle sarılma günüdür” dedi.
Kaos GL Derneği ve Malatya Homofobi ve Transfobi Karşıtı Gençlik İnsiyatifi işbirliğinde 15 Şubat Cumartesi günü BDP (Barış ve Demokrasi Partisi) ve HDP’nin (Halkların Demokratik Partisi) konferans salonunda Homofobi Karşıtı Yerel Buluşmalar kapsamında panel gerçekleştirildi.
Kaos GL Derneği’nden Ali Erol ve Yıldız Tar’ın konuşmacı olduğu panelde LGBTİ (lezbiyen, gay, biseksüel, trans ve interseks) kimliklere dönük “hastalık, suç ve günah” söylemlerinin yanısıra birlikte mücadelenin yolları da tartışıldı.
Panelde ilk sözü alan Ali Erol, 20 yıl önce başlattıkları LGBT bireyleri için toplumsal alanda eşitlik mücadelesini çeşitli boyutları ile anlattı. Eşcinseller üzerindeki baskıların üç başlıkta toplandığını belirten Erol, günah, ayıp ve hastalık başlıkları ile grupladığı baskıların tarih boyunca sürdüğünü belirtti. Baskının türünün sadece hakim sınıfın karakterindeki değişimime bağlı olarak değiştiğini belirten Ali Erol, eşcinselliğin dini, muhafazakar yönetimlerde günah, laik ve görece demokratik yönetimlerde ayıp ve devamında ise hastalık olarak adlandırıldığını belirtti.
Ali Erol: Eşcinsellik algısı, “Günahtır, ayıptır, hastalıktır”
Malatya’da gerçekleşen Homofobi Karşıtı Buluşmaya Kaos GL derneğinden katılan Yıldız Tar (solda) ve Ali Erol
“Bir parti bir sendika bir kültür merkezi vesaire yani aklımız erdiğince bizler de hayatın içerisindeydik. Ancak bizler bulunduğumuz kurumlarda yan yana geldiğimiz halde birbirimizden haberdar değildik. Dolaysı ile biz kendimizi ifade edeceğimiz bize çok çok az sınırlı bir alan tanınıyordu. Yani ille de Kürtçe konuşacaksan şu alanda konuş yada ille de başörtüsü takacaksan evinde taksan daha iyi gibi dayatmalar bizim içinde geçerliydi. Yani ya çek git çevremden deniliyordu ya da atsan atılmaz satsan satılmaz bir durumdan dolayı ille de bu sapkınlığı yaşayacaksan git evinde yaşa deniliyordu. Ancak bu durum sadece bizim toplumumuza ait bir şey değil. Bu durumun dünyada bir seyri var. Yani eşcinsellik denilince insanların kafasından üç tane kod geçer. Yani günahtır, ayıptır, hastalıktır” dedi.
Ali Erol konuşmasını bitirdikten sonra söz alan Yıldız Tar ise, eşcinselligin toplumda hep düşman görülenlere yönelik aşağılama amaçlı bir kavram olarak kullanıldığını belirtti. Türkiye’nin doğu ve batısından örnekler veren Tar, doğuda ki insanların uzun yıllar süren savaş sonucunda eşcinsel yönelimlerin kendi toplumlarında çıkmasını yadırgayarak bu durumu devletin bir oyunu olarak gördüğünü belirtti. Aynı şekilde batıda yaşayan insanlarında bu durumu kendi kültürleri açısından kabul edilemez görerek eşcinselliği kendinden olmayan ve düşman olarak gördüğü toplumları aşağılama aracı olarak kullandığını ifade etti.
Yıldız Tar: Homofobik Doğu, Kurtarılmış Batı algısı yanlış
“Bu batı doğu meselesi en başından beri çok konuştuğumuz bir konu. Homofobik bir doğu var, homofobikler ve barbar olduklarından dolayı eşcinselleri katlediyorlar ve kurtarılmış bir batı ile karşı karşıyayız gibi yanlış bir algı var. Bunun ne kadar yanlış olduğundan bahsetmek istiyorum. Kapitalizmin ilk ortaya çıktığı modernizmin kendini yeni yeni kurmaya başladığı dönemde küçük küçük ulus devletlerin oluşması ile dünya büyük değişimler geçiriyor. Birilerinin tamamen bu süreci yönetmek, cinselliği sadece üremeye indirgemek ve en basit tabiri ile fabrikaya işçi, savaşa asker yetiştirmek için üreme dışındaki her alanı yok etmek için ortaya çıkardığı bir söylem bu hastalık
Bu toplum normaller inşa ediyor. Bu normalin dışına çıktığında sen tamamiyle yok edilirsin. Ve burada bizim aslında tekrar tekrar bakmamız gereken yer biz nerede ortaklaşıyoruz konusudur”
Panel Ali Erol ve Yıldız Tar’ın sunumları ve dinleyicilerin sorularını cevaplandırmasının ardından sona erdi.
Tahtacıörencik Doğal Yaşam Kolektifi’nden Ceyhan Temürcü’nün, kolektifin blogunda yayınladığı yazısını, yazarın izniyle paylaşıyoruz.
***
Tahtacıörencik Köyü ve çevresinde neler oluyor; biraz anlatalım.
Dün, yani 3 Şubat Pazartesi günü, köy olarak yaptığımız çalışmaların yaygınlaşması için Güdül ilçe merkezinde bir bilgilendirme ve sohbet topantısı düzenledik. Başlık: Güdül’de Organik Tarım ve Doğal Üretim: Tahtacıörencik Köyü Örneği. Kendi köylülerimiz (15 kişi kadar) dışında merkezden ve başka köylerden de yaklaşık 10 kişi vardı. Güdül’de doğal/organik tarım potansiyeli yüksek. Su kaynaklarının çoğunun (Kirmir Çayı dışında) ve topraklarının büyük bölümünün temiz olması, arazilerin endüstriyel tarım için yeterince büyük olmaması va halkın girişimci karakteri gibi avantajlar var. Toplantıda doğal üretimin yöntemleri, zorlukları ve fırsatları üzerine konuştuk. Şimdilerde Güdül’de de yerel seçim hazırlıkları var. Belediye başkan adayları köy olarak yaptığımız işleri ilgiyle izliyorlar. Kaymakam Fatih Bey desteğini sürdürüyor. İl Özel İdaresi aracılığıya bu yıl üç çiftçimiz (Köyümüzün öncü sebzecisi Necati Cebeci, Oğuz Aygün, İbrahim Duran+Hüseyin Araç) 500 m2′lik birer sera için destek alıyorlar. Seralardan biri kuruldu, ikisi yolda. Tabi ki seralarda da doğal üretim (ilaçsız, yapay gübresiz, geleneksel ıslahla elde edilmiş yerel veya yerele uyumlu tohumlarla) yapılacak. Seralar güvenilir sebze fidesi ihtiyacımıza da yanıt verecek. İlçe Tarım Müdürlüğü aracılığıyla yakında köylülere serbest gezen yumurta tavuğu desteği de verilecek.
TADYA ekibi, Buğday Derneği’nin Yalova’da düzenlediği tohum eğitiminde…
Dün akşam geç saatlerde ise Tahtacıörencik Köyü kahvesinde bir karşılıklı bilgilenme, değerlendirme ve planlama toplantısı yaptık. Doğal üretimlerin nasıl artabileceğini, DBB grubunu, doğal üretim ölçütlerini, aracısız satış kanallarının nasıl çoğalabileceğini, kırsal turizmi, adıyla anmasak da permakültürü, köyün 3, 5, 10, 50 yıl sonra nerede olabileceğini konuştuk. HES davasındaki son durumu gözden geçirdik.
Köyün geçen sezonki doğal sebze üretim tecrübesi çok yararlı oldu. Küçük ölçekli ekolojik çiftçiliğin gerçekten de uygulanabilir, sürdürülebilir ve anlamlı bir vizyon olabileceğini hep birlikte gördük. Bir yıl önce akla gelmeyecek konularda planlar, projeler yapmaya başladık. Bir köy kooperatifi konusu bile konuşulmaya başlandı. Her halükarda önümüzdeki sezonda köyümüzde ciddi bir üretim artışı ve ürünlerde daha fazla çeşitlilik bekliyoruz.
Geçen haftaya gidelim. 29-30 Ocak’ta, Buğday Derneği’nin Yalova’da düzenlediği Çiftçi Eğitimi’ne katıldık. “Tohum Takas Ağı” projesi ile ilgili bir eğitimdi: http://yasasintohumlar.org/?page_id=28. Geçen yılın Ocak ayındaki eğitime TADYA’dan İbrahim Duran ve Hüseyin Araç ile birlikte ben gitmiştik, Özgen de kısmen katılmıştı. Bu sefer Özgen, ben, Hüseyin, Merve, İbrahim ve Oğuz oradaydık. Ana konu tohumdu. Önemi malum. Fakat ekolojik üretim ve ekolojik yaşam felsefesiyle ilgili de çok şeyler paylaştık.
Birkaç hafta içinde Ankara’daki Köy Derneği’nde ve şehir merkezinde, köylülerimizle ve özellikle gençlerle bir araya gelmek için fırsatlar yaratmaya çalışacağız. Köyde el birliğiyle yapmak istediğimiz daha çok şey var. Kimbilir, belki de Tahtacıörencik Köyü Türkiye’de, kırsal alana tersine göçün öncülerinden ve örnek alanlarından biri olacak.
Şu anda köyde TADYA (Tahtacıörencik Doğal Yaşam Kolektifi) şemsiyesi altında yer alan, yani DBB’nin doğal üretim ölçütlerini içselleştirmiş olan üreticiler arasında biz Kır Çocukları (Temürcü’ler ve Özgen), Duran ailesi (Necati-İbrahim-Nursemin), Araç ailesi (Hüseyin ve Merve) ve doğal arıcılıkta çok başarılı olacağına inandığımız arkadaşımız Cemal Ersin var. Şimdiden Oğuz Aygün ve eşini de dahil ettik. Köyün içinden, baştan beri çalışmalara destek veren, birlikte çalıştığımız çok sayıda dostumuz da var. Küçük bir grup olsak da köyün geleceğini güzel şekilde etkileyeceğimize ve başka yerlerde de tekraranabilir bir örnek oluşturacağımıza inanıyoruz. Çünkü çevremizde bizimle aynı idealleri paylaşan, aynı doğrultuda çaba gösteren çok sayıda insan var. Yani sizler: Köyümüzü ziyarete gelen, atölye çalışmalarımıza katılan, köyün doğal ürünlerini talep eden, edinmek için çaba sarfeden, somut bir hareket yapmaya fırsat bulamamış olsa bile gönülden desteğini hissettiğimiz, başka yerlerde ve başka alanlarda ekolojik dönüşüme katkı veren, bu dönüşümün parçası olan dolu insan. Her biri birer dünya. Bir de köyün içinde ve Güdül genelinde yapılanları izleyen, sürece katılmaya hazır pek çok insan.
TADYA’nın doğal üretim ve aracısız satış kapasitesini artıracak çalışmalar da yapıyoruz şu sıralar. Eve teslim doğal ürün organizasyonlarına Duran ailesinin dışında Merve ve Hüseyin Araç’ın ürünlerini de dahil etmeye başladık. Ürünlerimizin çok talep göreceğine inanıyoruz. Örneğin; doğal tarımla üretilmiş yerel buğdaydan, güzel bir dere üzerindeki bir taş değirmende öğütülerek elde edilmiş tam buğday unundan, geleneksel ekşi maya ile (tarhana mayası) yapılmış bir ekmeği veya bazlamayı kim istemez? TADYA olarak bütün ürünlerimiz bu nitelik düzeyinde olacak. Elbette, böyle bir “gerçek gıda” üretiminin maliyetleri ve son ürün fiyatları ile ilgili önemli meseleler var. Bunları da sizlerle imkan buldukça payaşacak ve birlikte çözümler geliştirmeye çalışacağız.
Şubat ortasında bütün DBB üreticileri adına uygun bir kargo anlaşması yaparsak, Ankara’ya ve Türkiye’nin her yerine öngörülebilir maliyetlerle düzenli kargo gönderimine de başlamayı umuyoruz. Doğal çevreyi ve insan sağlığını gözeten yöntemlerle ürettiğimiz sebzelerimizi ve diğer doğal ürünlerimizi, uygun ve öngörülebilir taşıma maliyetleriyle Türkiye’nin her yerine gönderebileceğiz. Henüz kargo anlaşması yapmaya zaman bulamadık ama şimdiden ürünleri kargo ile gönderebilir durumdayız. Ürün duyurularını almak ve sipariş verebilmek için aşağıdaki e-posta listesine katılabilirsiniz (listeye üyelikle ilgili zorluk yaşarsanız [email protected] adresine yazabilirsiniz):
Bir haber daha: 2014′te IFOAM Dünya Organik Kongresi’nin ev sahipliğini ve organizasyonunu Buğday Derneği yapıyor. Kongre 13-15 Ekim’de İstanbul’da, http://www.owc2014.org/?lang=tr. IFOAM = Uluslararası Organik Tarım Hareketleri Federasyonu. Bu kongre öncesinde (11-12 Ekim) İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde bir dizi ön konferans olacak. Bunlardan biri de ”Gıda Toplulukları Oluşturmak”başlıklı bir konferans. Ulusal bir toplantı diye yola çıkıldı ama birden uluslararası bir nitelik kazandı. Dernekten arkadaşlarımızın davetiyle, organizasyona ben de (Ceyhan) katkı vereceğim. Tabi hikmet DBB grubunda; Türkiye’deki başarılı “katılımcı onay sistemi” uygulamalarından biri olması dolaısıyla. Ben de içerik organizasyonu dışında özellikle DBB’yi temsilen orada olacağım. DBB’den ve köyümüzden başka katılımlar da olur belki…
Tahtacıörencik Köyü diyince, güzelim Süvari Çayı üzerinde planlanmış olan HES projesiyle ilgili son durumdan da kısaca bahsetmek istiyorum. Geçen yıl Köy Tüzel Kişiliği tarafından açılan ve başarıyla yürütilen bir davanın ardından projeyle ilgili verilmiş olan “ÇED Gerekli Değildir” kararı iptal edilmişti. Şirket bunun üzerine “ÇED Olumlu” kararı almak üzere Çevre Bakanlığı’na başvuruda bulundu ve bir ÇED süreci başlattı. Bu arada garip (yani hukuğa aykırı) bir şekilde, ÇED süreci sonlanmadan ve hatta başlamadan önce, çay kıyısındaki bir dizi arazi için Bakanlar Kurulu’ndan acil kamulaştırma kararı çıktı. Bu karara karşı bir köylümüz dava açtı ve dava süreci devam ediyor. Önümüzdeki süreçte (tahminimizce Nisan veya Mayıs), Çevre Bakanlığı projenin ÇED Raporunu’nu halkın bilgisine sunacak. Bu dönem için DSİ’ye ve Bakanlığa hitaben bir kampanya hazırlığı içindeyiz; sizleri haberdar edeceğiz. Buna rağmen “ÇED Olumlu” kararı çıkarsa yine hukuksal mücadele yolunu kullanacağız. Köy bu son davayı da kazanırsa HES projesi tümden iptal olur. Projenin ne kadar akıl dışı olduğunu, gerçekleşmesi halinde sosyal, çevresel ve kültürel etkilerinin ne kadar yıkıcı olacağını uzun uzun anlatmaya gerek görmüyorum. Önümüzdeki süreçte bu bilgileri sizlerle paylaşacağız.
Biz Kır Çocukları (Temürcü ailesi ve Özgen) özelinde ise; köyde daha fazla zaman geçirmeye yönelik adımlarımız var. Köyden bir arkadaşımız (Mustafa Cebeci) kullanılmayan bir bir evini bize tahsis etti. Bu evin bize sunacağı imkanları kullanarak köydeki üretim faaliyeterine daha fazla katılmayı, Özgen’in Duran ailesine emanet ettiği inekler için daha iyi yaşam şartları sağlamayı, bahardan itibaren köyde geziler ve atölye çalışmaları düzenlemeyi, Duran ailesiyle birlikte çeltik ve sebze yetiştirmeyi, veee… kendimize saman balyasından bir çiftlik evi yapmayı planlıyoruz. Çiftliğimiz için de permakültür ilkelerine uygun, ekolojik bir tasarım yapacağız. Bu alanı nasıl mı hayal ediyoruz?: Bize yaşam ve üretim alanları sunacak bir yer, katılımcı çalışmalara imkan sağlayacak bir yer, çocuklar başta olmak üzere herkese köy ve doğa deneyimleri sunabilecek bir yer, ekolojik yaşam atölye çalışmaları için mekan sağlayacak bir yer, çevresinden ilham alan ve çevresine ilham veren bir yer… Tabi bu proje için epey bir maliyet söz konusu. Bir yandan üretip ve birlikte üretip satarak kendimize gelir oluşturmaya devam edeceğiz. Ama şimdiden haberiniz olsun; sizlerden gelebilecek her türlü desteğe de açık olacağız: Malzeme, para, işgücü, … Şimdilerde bu projeyi çok dikkatli şekilde planlamaya çalışıyoruz. Paylaşımlarımız ve destek çağrılarımız için ayrı bir Blogumuz bile var! Yakında güncemizi de yazmaya başlayacağız: http://ciftlikevi.wordpress.com
Haberleri uzun zamandır yazmayınca epey uzun oldu. Bundan sonra fazla ara vermeyelim en iyisi.
Görsel: weburbanist.com Yeşil Ağ hem bir iklim değişikliği ile mücadele unsuru hem de bir rekreasyon alanı olarak planlanıyor
Hamburg Yeşil Ağ Projesi ile önümüzdeki 20 yılda yerleşim yerlerini otomobillerden arındırmayı planlıyor. Güçlü yeşil politikasi ve kararlı yenilenebilir enerji dönüşümüne rağmen Almanya için bile cesur ve iddiali bir plan, diyor Weburbanist.
Hamburg Belediyesi’nin Şehir Planlama ve Çevre Birimi adına The Guardian’a konuşan Angelika Fritsch, “Londra vb başka şehirlerde yeşil kuşaklar var. Yeşil Ağ’ın özel tarafı ise yeşil alan sistemini şehrin çeperinden merkeze kadar bağlayacak olması. 15-20 sene içinde şehri sadece bisikletle ya da yaya olarak dolaşmak mümkün olacak.” Yeşil Ağ planı tamamen gerçekleştiğinde tüm şehri saracak yeşil alan sistemi Hamburg’un %40’ını kaplayacak.
The Guardian’ın görüştüğü Yeşiller Partisi‘in Hamburg Eyalet Parlemantosu’ndaki lideri Jens Kerstan, Hamburg’un çok sayıdaki parklarıyla hep yeşil bir kent olduğunu ama Yeşil Ağ planının iklim değişikliğine adaptasyon açısından da önemli olduğunu söyledi.
Görsel: weburbanist.com Yeşil Ağ şehri otomobillerden arındırmayı amaçlıyor
Kerstan’a göre iklim değişikliği konusunda duyarlı olan Hamburglular otomobillerinden vazgeçmeye hazır çünkü iklim değişikliğinin etkilerinin şehre yansımaları oldukça çarpıcı.
Kuzey Almanya İklim Bürosu’nun açıklamasına göre, son 60 yılda Hamburg’da ortalama sıcaklıklar 1,2 derece kadar arttı, Almanya Körfezi’nde de deniz seviyesi 20 santimetre kadar yükseldi.
Görsel: weburbanist.com Hamburg’un nüfusu 1,8 milyon, yeşil alanların oranı %16,7
Hamburg, 1,8 milyon nüfusu ve 75.500 hektar yüzölçümü ile şu anda %16,7 oranında yeşil alana sahip bir şehir ve bu oranı Yeşil Ağ ile %40’a çıkarmayı planlıyor.
İngiliz sanatçı Jane Perkins bulduğu binlerce objeyi kullanarak klasik sanat eserlerini yeniden yaratıyor. Değişik renk, boyut ve cinsteki bu objeler büyük bir yetenekle bir araya gelerek yeni bir sanat eserine dönüşüyor. “Plastik Klasikler” adını verdiği bu çalışmalarında neler yok ki? Düğmeler, boncuklar,logo parçaları, plastik kaşıklar,mandal.. Tüm bu objeler orijinal renk ve boyutları ile eserde yer alıyor.
Her bir eserin yapımı yaklaşık üç hafta sürüyor. Sanatçının en çok zamanını alan esere uygun renkte objeleri bulmak. Perkins kullandığı objelerin çoğunu geri dönüşüm noktalarından, ikinci el dükkanlardan ve çevresindeki insanlardan temin ediyor.
Uzaktan bakıldığında ayrı yakından bakıldığında ayrı şaşırtan bu eserleri eminiz siz de beğeneceksiniz.
Sanatçının diğer eserleri için internet sitesini ziyaret edebilirsiniz.
Bu yazı dünkü The Guardian’ın birinci sayfasını kaplıyordu
İngiltere’de 2006’da hükümet için hazırlanan ve iklim değişikliğinin ekonomik sonuçları konusunda bilinen en önemli çalışma olan Stern Raporu‘un yazarı ve London School of Economics öğretim üyesi ekonomist Sir Nicholas Stern, dünkü The Guardian gazetesinin birinci sayfasında manşette yer verilen yeni bir yazı kaleme aldı. Stern yazıda İngiltere ve denizaşırı ülkelerdeki aşırı hava olaylarının gittikçe kötüleşen bir örüntünün parçası olduğunu söylüyor ve liderlerle birlikte halkın da bunu görmezden gelmesinin akılsızca olacağı konusunda uyarılarda bulunuyor.
Bu önemli yazıyı Yeşil Gazete ekibinden Bora Kabatepe’nin çevirisiyle sunuyoruz.
…
İngiltere’nin seller altında kalmasına neden olan rekor seviyedeki yağış ve fırtına dalgaları iklim değişikliğinin etkilerini halihazırda yaşıyor olduğumuzun açık bir göstergesi.
Birçok yorumcu daha önce eşi benzeri görülmemiş aşırı hava olaylarıyla karşı karşıya olduğumuzu belirtti. Bu durumun uzun vadeli bir eğilimin sonucu olduğunu iddia etmek için sağlam kanıtlar var.
İngiltere’de kaydedilmiş en yağışlı 5 yılın 4’ü 2000 yılından sonra gerçekleşti. Aynı dönem içerisinde tarihin en sıcak 7 yılını da yaşadık.
Tacloban, Filipinler’de Haiyan Tayfunu’nun karaya sürüklediği bir gemi. 5 Şubat 2014. Fotoğraf Mark Tran / The Guardian
Bu tesadüf değil. Met Office‘in (İngiltere’nin meteoroloji kuruluşu) bu hafta içerisinde belirttiği gibi, temel fizik yasalarıyla uyumlu olarak aşırı yağışların daha da şiddetlendiği konusunda artan sayıda kanıt var.
Daha sıcak bir atmosfer daha fazla su tutuyor. Buna özellikle İngiliz Kanalı boyunca gerçekleşen ve fırtına dalgalarının daha büyük olmasına neden olan deniz seviyelerindeki yükselmeyi de eklerseniz İngiltere’deki sel riskinin neden artmakta olduğunu görürsünüz.
Ancak geçtiğimiz aylarda iklim değişikliğinin etkilerinin aşırı hava olayları üzerinden hissedildiği tek yer İngiltere değil. Avustralya içerisinde rekor sıcaklıklara ulaşan sıcak dalgalarını ve şiddetli yangınları da yaşadığı, tarihindeki en sıcak yılını yaşadı. Geçtiğimiz haftalarda bu aşırı sıcaklara yenileri eklendi.
Arjantin Aralık ayı sonlarında en şiddetli sıcak dalgalarından biriyle karşılaşırken, Brezilya’nın bazı bölgeleri rekor seviyelerdeki yağışlara bağlı sel ve heyelanlarla boğuşuyordu.
Sussex polisi arama kurtarma çalışanları Egham, Surrey’de seller altında kalmış bir caddenin sakinlerini kurtarıyor. Fotoğraf: Sang Tan/AP
Kuzeybatı Pasifik’teki yüksek yüzey suyu sıcaklıkları Kasım ayında tarihte karaya ulaşmış en şiddetli tropikal fırtına olan ve Filipinler‘de 5700’den fazla insanın ölümüne neden olan Haiyan Tayfunu’nu tetikledi.
Bu reddetmenin çok büyük akılsızlık olacağı küresel ölçekte bir değişim örüntüsü.
Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) yerkürenin 0.7 derece ısındığına ve 1950’den bu yana gözlemlenen, daha şiddetli sıcak dalgaları ve yağışlar anlamına gelen hava olayları değişimlerine geçtiğimiz Eylül ayında dikkat çekmişti.
IPCC elindeki tüm bilimsel verilere dayanarak 20. yüzyılın ortalarından itibaren yükselen ortalama küresel sıcaklıkların büyük bölümünün %95 ihtimalle seragazı salımları, orman tahribatı ve diğer insan faaliyetleri kaynaklı olduğu sonucuna ulaşmıştı.
Parrett Nehri’nin selden önce ve 8 Şubat’ta çekilmiş uydu fotoğrafları. Fotoğraf: Birleşik Krallık Uzay Ajansı /SWNS.com
Geçtiğimiz 15 yıl içerisinde gözlemlediğimiz gibi ısınmanın kısa periyotlarla hızlanmasına ya da yavaşlamasına neden olan iklim üzerindeki doğal süreçlerin değişkenliğine rağmen, sıcaklıklarda bir artış eğilimi olduğu tartışılmaz.
Eğer salımları azaltmazsak ortalama küresel sıcaklıkların Sanayi Devrimi öncesine göre en az 4 derece arttığı çok daha yıkıcı sonuçlarla yüzyıl sona ermeden karşı karşıya kalacağız.
Bu ülkelerin aşmanın tehlikeli olacağı konusunda uzlaşmaya vardıkları 2 derece sınırının çok üzerinde. Ortalama sıcaklıklar buzulların bugünkünden küçük ve deniz seviyelerinin bugünkü seviyelerden 5 metre daha yukarıda olduğu 115.000 yıl öncesinden bu yana hiçbir dönemde sanayi öncesine kıyasla 2 dereceden yüksek olmadı.
Böylesi bir dünya, en sert etkilenen bölgelerden yüz milyonlarca insanın toplu göçlerine sebep olabilir. Bu çatışma ve savaş demektir, barış ve refah değil.
Aslında riskler Birleşik Krallık hükûmeti için 2006’da iklim değişikliğinin ekonomik etkilerini incelediğim raporu hazırlarken tahmin ettiklerimden daha büyük. O günden bu yana yıllık sera gazı salımları olağanüstü şekilde arttı ve Kuzey Kutup Denizi’ndeki buzulların erimeye başlaması gibi bazı sonuçlar tahminlerimden önce gerçekleşmeye başladı.
Christian Gander, Worcester’daki evini terk edip sel suları arasından sıyrılmaya çalışırken. Fotoğraf: Joe Giddens/PA
Ayrıca artan sıcaklıkların etkisiyle çözülen donuk kutup topraklarından ortaya çıkan ve çok kuvvetli bir sera gazı olan metan salımı gibi geribeslemeli süreçlerin etkilerini ve iklim üzerindeki sonuçların geri döndürülemez bir seviyeye ulaştığı devrilme eşiklerini küçümsediğimiz görüldü.
Bugüne kadar gördüklerimiz hiç şüphesiz gelecekte karşılaşacaklarımızın yanında çok ufak kalıyor. Şunu unutmamalıyız ki sıcaklıkların bugünden 5 derece yüksek olduğu son dönemin ardından Yerküre bir buzul çağına girmişti.
Yani riskler muazzam ve ancak daha düşük karbon yoğunluklu bir yeni endüstri devrimini gerektiren sera gazı salımı düşüşleriyle yönetilebilirler.
Tarih bize endüstriyel dönüşümlerin, elektrik gibi, yenilik ve keşiflere bağlı teknolojik gelişmeler sayesinde ne kadar hızlı cereyan edebileceğini öğretir.
Dünya’nın dört bir yanında düşük karbonlu teknolojilerin uygulandığını görüyoruz ancak daha fazla mesafe almak için yatırımlar ve fosil yakıtların çok yıkıcı etkileri de dahil, enerjinin gerçek maliyetleriyle yüzleşmek gerekli.
Thames Nehri Berkshire’da taştıktan sonra bir araba yarı batmış halde.Berkshire. Fotoğraf: Peter Macdiarmid/Getty Images
Özellikle varlıklı sanayileşmiş toplumların ekonomik büyümenin daha temiz ve etkin bir yoluna geçmede uyuşuk davranması ilerleme hızının yeterli bir seviyeye çıkmasını önlüyor malesef. Birçok gelişmiş ülke liderinin gösterdiği öngörü ve politik irade yoksunluğu ülkelerinin uzun vadede rekabet gücünü azaltmakla kalmıyor, aynı zamanda Aralık 2015’te Paris’te varılması gereken antlaşmayı ve uluslararası işbirliği oluşturma adımlarını tehlikeye atıyor.
Zaman kaybedilmesi tehlikeli. Eylemsizlik ancak iklim değişikliğinin getirdiği riskler küçük olsaydı meşru gösterilebilirdi. Ancak 200 yıllık iklim bilimi bize başka şeyler söylüyor. Riskler çok büyük.
Neyseki Çin gibi görece yoksul ülkeler liderliklerini ortaya koyuyor ve tüm dünyaya düşük karbonlu büyümeye nasıl yatırım yapılacağını gösteriyorlar.
Birleşik Krallık diğer ülkelere örnek olmaya devam etmek zorundadır. Ülkenin 2050 yılına kadar sera gazı salımlarını %80 azaltmasını hedef koyan 2008 İklim Değişikliği Yasası tüm dünyada politikacıların nasıl olup da özel sektörden gelen milyarlarca poundluk yatırımı tetikleyecek açık politikalar üretilebileceğinin örneği olarak kabul edilir. Yasanın gevşetilmesi büyük bir hata olur ve tüm büyük partilerce imzalanmış kuvvetli bir taahhüdün altını oyar.
Bakanlıklar arası didişmeler ve birbiriyle örtüşmeyen mesajlar gelecek hükûmetlerin politikaları hakkındaki belirsizlik ile birleştiğinde iş dünyasının kendine güvenini şimdiden azaltmış durumda. Hükûmet kaynaklı politika belirsizlikleri özel yatırımın ciddi bir caydırıcısı olmuş durumda.
Oysa Birleşik Krallık, Avrupa Birliği’nin geri kalanıyla çalışarak birleşmiş ve çok daha iyi işleyen bir enerji piyasası ve güç ağı yapısı kurmak için çabalamalı. Bu ayrıca eneji güvenliğini arttırır, harcamaları azaltır ve salımları kısardı. Avrupa’yı bir araya getirmek için daha iyi bir yol var mı?
Hükûmet ayrıca artık önlenemez olan iklim değişikliği sonuçlarına karşı ülkeyi daha dirençli hale getirmekle ilgili de çalışmalar yürütmelidir. Sel savunmasına daha büyük yatırımlar yapmak gibi.
Denizaşırı yardımların kaldırılarak iklim değişikliği için fon oluşturulması konusunda bazı politikacılardan ve basın mensuplarından gelen baskıya direnilmelidir. Aşırı yokusulluk içinde yaşayan 1.2 milyar insanı cezalandırmak çok ahlaksızca olurdu.
Geçmişte gelişmiş ülkelerin neden olduğu salımlar dolayısıyla giderek daha düşmancıl davranmaya başlayan iklim koşulları altında ekonomik gelişmelerini sağlayabilmeleri için Birleşik Krallık yoksul ülkelere yardım etmelidir.
Buna kaynak yaratmanın en mantıklı yollarından birisi sera gazı salımlarının maliyetini artırmak, böylece aynı zamanda salımları azaltmaktır. Hükûmetin bu fırsatı kullanması ekonomik büyümeyi beraberinde getirecek düşük karbonlu teknoloji gelişimi ve yeniliklik dalgasının büyütülmesi ve yönetilmeyen iklim değişikliğinin devasa risklerinin engellenmesi için önemlidir.
Ünlü yazar ve düşünür Tarık Ali‘nin, geçtiğimiz hafta 82 yaşında vefat eden Stuart Hall‘in ardından Guardian gazetesi için kaleme aldığı yazıyı, Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Onur Babacan‘ın çevirisiyle sunuyoruz.
***
“Hayatımızı gerçekten belirleyen duygudaşlıklarımızın nasıl aktığı ve çekildiğidir”. Stuart Hall’un 1960 tarihli “Lady Chatterley’s Lover” eleştirisinin bu açılış cümlesi, DH Lawrence’a aittir. Eleştirmen cümleyi romanın derinliklerinden günışığına çıkarmıştır. Stuart’ın mezar taşına yazılsa yeridir. Siyasi duruşunun çok büyük bir kısmını kendi duygudaşlık ve hoşnutsuzlukları belirlemiştir. Geride bıraktıklarını birkaç kelimede özetlemek kolay değil. Umuyorum ki, dostu ve iş arkadaşı Bill Schwartz’un kendisi ile birkaç yıldır sürdürmekte olduğu söyleşi düzenlenecek ve kitap olarak yayınlanacaktır.
O, herşeyden önce siyasi bir insandı. Siyaset onun için onemliydi ve büyüleyici bir hatip olarak yeteneklerini geliştirmesini sağladı.
Stuart Hall, Thatcherizm’i “yeni bir fenomen, geleneksel İşçi Partisi yöntemleriyle yenilemeyecek bir otoriter popülizm” olarak tanımıştı. Fotoğraf: The Guardian için David Levene
’56 kuşağındandı. O yıl çıkan ikiz krizler -Mısır’ın İngiltere, Fransa ve İsrail tarafından işgali ve Macaristan’daki Sovyet müdahelesi- bütün Avrupa’yı saran bir muhalefet yarattı. Devamında İngiltere’de oluşan Yeni Sol’un ilk dalgası sonucunda dergiler çıktı, ülke çapında Yeni Sol Kulüpleri açıldı ve Nükleer Silahsızlanma Kampanyası başlatıldı. Stuart’ın yanısıra, EP Thompson, Ralph Miliband, Raymond Williams, Doris Lessing ve nice diğerleri kendilerine düşeni yerine getirdiler. Stuart, güçlü bir müdaheleci ve aktivist yaklaşımla New Left Review’ın ilk editörü olduğunda, mesajı açıktı: “Değişim istiyorsanız, yattığınız yerden kalkın ve varolan düzene meydan okuyun, ama aynı zamanda ilerlemek için en iyi yolun ne olduğu konusunda düşünün, tartışın ve münazara edin.” Bu mirası önemini koruyor.
Hall, Birmingham Üniversitesi’nin Modern Kültürel Araştırmalar Merkezi’ne, merkezin fikir babası Richard Hoggart altında katıldı. Hoggart’ın ayrılmasından sonra projeyi radikalleştirdi, arkadaşlarına şaka yollu kültürel araştırmalar projesinin “diğer yollardan siyaset” olduğunu söylüyordu. Merkez, hayatına edebi eleştiri araçlarını kitlesel kültüre genişleterek başladı. Hall’un daha iddialı olan denemesi popüler kültürü analiz edecek bir teori geliştirmekti. Bunun küresel bir etkisi oldu, ilkin İngilizce konuşan dünyada ve daha sonra başka yerlerde. Ayrıca O’nu ilham veren bir şahıs haline getirdi, özellikle de en önde gelen örnekleri Isaac Julien e John Akomfrah olan İngiltere’deki genç siyahi sanatçı ve sinemacılar için.
Kültür siyaseti çalışmaları bir süre arkaplana itildi ve yerini Thatcherizm adıyla özetlenen yeni siyasete odaklanma aldı. Komünist Parti’nin dergisi Marxism Today’de bir dizi güçlü analiz yayınladı. İşçi Partisi ve dışındakı solu Thatcherizm’in yeni bir fenomen, geleneksel İşci Partisi yöntemleriyle alt edilemeyecek bir “otoriter popülizm” olduğu yönünde uyaran tartışmalarda, Eric Hobsbawm ve Martin Jacques ile beraber merkezi bir rol aldı.
Meydan okunmadan önce anlaşılması gerekiyordu. Dergi yazarlarının (Jacques ve Hall haricinde) birçoğu, bu mesajı kendilerine göre yorumladılar ve karşı çıkışın artık mümkün olmadığına karar verdiler. Kitlesel bir ihanetle önce Neil Kinnock’a, daha sonra da liderlerinin Thatcherizm’i daha da derinleştirdiği ve bu süreçte geleneksel sosyal demokrasiyi oldürdüğü Yeni İşci hareketine yaklaştılar. Socialist Register ve New Left Review’da Ralph Miliband’ın utandıran eleştirilerine maruz kaldılar.
Stuart, Blair rejimi ve haleflerini eleştirmeye yıllar geçtikçe daha çabuk parlayarak, Irak savaşı karşıtı gösterileri ve David Cameron’ın seçim zaferinden sonra üniversiteleri işgal eden öğrencileri içten alkışlayarak devam etti. Hall bu eylemlerde genç İşçi Partili öğrencilerin yokluğuna dikkat çekti ve bunu cesedin katılaşmasının (rigor mortis) açık bir göstergesi olarak yorumladı.
Apolojistlerinin yalanlarının önce koruyucu maske olarak takıldığı, ama nihayetinde yüzleriyle birleştiği neoliberal siyaset ve kültürün baskıcı kuraklığında, Hall’un sesi ve denemelerine büyük özlem duyulacak. Parçası olduğu 1956 ve sonrası gruptaki neredeyse herkesin aksine, hiç kitap yazmadı. Birçok kişi neden deneme biçemine yoğunlaştığını sordu. Belki bu daha kısa biçemin geçiciliğinden hoşlanıyordu. Ya da belki Birmingham’daki merkezde mezhepçi gençlerle yaptığı mazoşist kolektif yazım pratiğinden çok yorulmuştu. Cevabı bende yok, ve zaten önemli de değil. Arkada bıraktıklarında keşfedilecek çok şey var, özellikle de gündelik düşünceden siyaseti çıkarmanın reddinde.
Geçenlerde bizim oğlan popo üstü yüksek bir yerden düştü, düşerken de hassas cildini bir yerlere sürterek zedeledi. Evde bir arkadaşımın verdiği aynısafa merhemi vardı, bir anda aklıma geldi, son kullanma tarihi geçeli 2 sene olmasına rağmen hemen ince bir tabaka tatbik ettim yaranın üzerine. Ertesi gün sonuç inanılmazdı. Aynısafa merhemi hangi durumlarda kullanılabilir? Bu tip ürünlere nereden ulaşabilirim? Aydınlatabilirseniz pek sevinirim.
Rumuz: nerede o eski şifacılar
Yanıt
Selam,
Evet bu aynısefa kremi gerçekten de mucizevi etkileri olan bir müstahzardır. Aynısefa veya portakal nergisi veya Suzi olarak dabilinen, kimi yerde şifalı bitki, kimi yerde süs bitkisi şeklinde değerlendilen pek şükela bir bitkidir. Latince adı Calendula officinalis olan aynısefa için şöyle derler: “Aman aynısefayı sürmeden elinizi iyice temizleyin, yara öyle hızlı kapanır ki kirler içeride kalır”. Aynısefa, bütün cilt yaralanmaları, kesikleri, çiziklerinde kullanılabilir. Örneğin ağız yaraları, diş tedavileri sonrasında aynısefa çiçeği çayı ile gargara çok faydalıdır. Taze yaralarda etkisi büyüktür. İltihaplanmış, üzerinden zaman geçmiş yaralarda bazı ek yardımcı tedavilerle birlikte kulllanılır.
Elinizdeki krem eğer el yapımı ve tahmin ettiğim krem ise içeriği tamamen doğal olduğu ve yağ, balmumu karışımından oluştuğu için bayatlasa da bir zararı olmayacak, sadece etkisini biraz kaybedecektir ki söylediğinize göre pek de kaybetmiş sayılmaz.
Bu tür ürünleri yapanlar var. Bunu aslında siz de yapabilirsiniz. Burada önemli olan içeriğinde sentetik kaynaklı katkı maddelerini, koruyucuları, yapay parfüm ve boyaları kullanmıyor olmalarına dikkat etmenizdir. Kozmetikte kural, yiyemeyeceğin ürünü cildine de sürmemendir. Çünkü cildimiz bedenimizdeki en büyük alanı kaplayan organımızdır ve üzerine sürdüğümüz herşeyi bünyemize geçirmektedir.
Sor vatandaş sor! Ekolojik yaşamda her soruya beş cevap kampanyası başlıyor!
GÜNEŞİN’E SOR, CEVABINI AL!
Organik ürünler neden bu kadar pahalı? Organik ürünler gerçekten organik mi?, Köyde canınız sıkılmıyor mu?, Buzdolapsız mutfak olur mu?, Evde çöpleri ayırsam ne işe yarar, gittiği yerde hepsi birbirine karışıyor?, Katkılı gıdalar neden zararlı?, Dünyayı ben mi kurtaracağım? Çocuğun karma aşısı geldi, yaptırayım mı?, Cemreler hala düşüyor mu?, Nasıl çiftçi olurum?, Nereden tohum bulurum? Hem yoga yapıp hem et yiyebilir miyim? Akdeniz Fokları yok olsa ne olacak?, Çobanlık trend olmuş, doğru mu? Ben vejeteryan oldum ama annemler bilmiyor, onlara nasıl söylerim?, Yeşil zeytin ile siyah zeytin ağaçları arasındaki 5 fark? Gönüllü çalışasım var ama nerede? Dolunayda saçımı kestirirsem kel mi kalırım? Homeopati mi dedin? Buyur?!….
Ve daha nice enteresan sorunun cevaplarını bulup buluşturacağız bu köşede.
Soruları hazırlayın, [email protected] adresine yollayın ve bekleyin, artık ne çıkarsa bahtınıza…