Ana Sayfa Blog Sayfa 4020

NTV’de Berkin’in annesine sansür

NTV spikeri Erhan Ertürk, dün Berkin Elvan’ın cenaze töreninin yayını sırasında otosansür uyguladı ve Berkin’in annesinin sözlerini aktarmadı.

Berkin Elvan’ın cenaze konvoyu Okmeydanı’ndan Feriköy Mezarlığı’na ilerlerken canlı yayında Berkin’in ölümüne verilen tepkileri aktaran Ertürk, Berkin’in annesi Gülsüm Elvan‘ın pek çok medyada kullanılmış olan  “Oğlumu Allah değil, Tayyip Erdoğan aldı” açıklamasını aktarmadı ve alıntıyı yarısında kesti.

O anlar canlı yayına şöyle yansıdı :

(Yeşil Gazete)

Okmeydanı’nda 22 yaşında bir genç öldürüldü

Dün akşam saat 22.30 sıralarında İstanbul Okmeydanı’nda iki grup arasında arasında sopalı, silahlı kavga çıktı.

Olayda 22 yaşındaki Burak Can Karamanoğlu hayatını kaybetti. Kavgada 1983 doğumlu Hüseyin Taşbaşı el ayasından, Ramazan Gün ise karın boşluğundan yaralandı. Okmeydanı Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne kaldırılan yaralıların hayati tehlikesi bulunmuyor.

burak

DHA’nın haberine göre,  Saat 22.00 sıralarında “Okmeydanı sakini” denen bir grup, Fatih Sultan Mehmet Caddesi’nde toplanarak tekbir getirmeye başladı. Gruptakilerden bazılarının ellerinde sopa olduğu görüldü. Kavgada silah sesleri duyuldu.

Kavgada hayatını kaybeden Burak Can Karamanoğlu’nun cenazesi Kasımpaşa Deniz Hastanesi Morguna kaldırıldı. Karamanoğlu’nun yakınları olay yerinde toplanarak, cadde üzerinde yürüyüş yaptı.

AKP İstanbul İl Başkanı Aziz Babuşcu, CNN Türk yayınında olayı duyururken her iki grubun da polise sadırdığını iddia etti.

İstanbul Valilik’in dün gece saatlerinde konuyla ilgili yaptığı açıklama şöyle denildi:

“Fail ya da faillerin yakalanması yönünde emniyet birimlerimiz tarafından çalışmalar yoğun bir şekilde sürdürülmektedir. Hayatını kaybeden Burak Can Karamanoğlu’na Allah’tan rahmet, ailesi ve yakınlarına başsağlığı dileklerimi paylaşıyor, yaralı yurttaşlarımıza da geçmiş olsun dileklerimle acil şifalar diliyorum. Kamuoyuna saygıyla duyurulur”

Öte yandan Beyoğlu Ülkü Ocakları‘nın resmi Facebook sayfasında yaptığı açıklamada, olayla ilgilerinin olmadığı belirtildi, Ülkü Ocakları üyelerine itidalli olmaları çağrısı yapıldı. “Ülkücü camianın ismini bu tür provakatif eylemlere karıştıranları şiddetle kınıyor, ülküdaşlarımızın bu tür asılsız haberlere itibar etmemesini rica ederiz.”

(Yeşil Gazete)

Adil bir su ve kuraklık politikası nasıl olmalı?

Türkiye zaten fazla yağışlı bir iklim kuşağında yer almıyordu, iklim değişikliği ile gelecekte daha da az yağış alan bir ülke haline gelecek. Bunu değiştirebilmek artık bizim elimizde değil. Buradan çekip gitme retoriğine de girmek istemediğimize göre burada ve bu sorunla yaşamak zorundayız. Bu nedenle de geleceğimiz suyun adil paylaşılmasına bağlı.

Suyun ticarileşmesi, plastik şişelerdeki içme suyuna musluk suyundan 500 kat daha fazla para vermek zorunda kalıyor olmamız gibi konular tabii ki üzerinde uzun uzun konuşulması gereken problemleri önümüze getiriyor, ancak benim değinmek istediğim konu bunlardan biraz daha farklı.

Suyu az olan bir ülkede yaşıyoruz. Eğer nüfusumuz bu hızla artmaya devam ederse iklim değişikliğiyle birlikte su fakiri olan bir ülke haline geleceğiz. Bu sebeple az suyumuzu en verimli şekilde kullanmak üzere politikalar geliştirmek ülkemiz için öncelik taşımaktadır.

Bu planlamayı yapabilmek için ilk bilmemiz gereken şey ne kadar suyumuz olduğudur. Şu anda devlet içerisinde sudan sorumlu tek bir kuruluş olmadığından ve çok sayıdaki kuruluşların her biri de sadece kendilerini sudan sorumlu olarak kabul ettiğinden su kaynaklarımızın gerçekten ne büyüklükte olduğunu öğrenmemiz çok güç. Mesela, 2014 yılı Mart ayının başında İSKİ verilerine göre İstanbul’a temiz su veren barajların doluluk oranı %29, DSİ verilerine göre ise %25’tir. Susuzluk çeken İstanbul için aradaki bu fark yaklaşık yirmi günlük su ihtiyacına denk gelmektedir. Dolayısıyla su politikası düzenlemeden önce ilk yapılacak olan hepimizin güveneceği ve kabul edeceği bir şekilde su potansiyelimizi belirlemektir.

İkinci önemli adım, değişen iklimle birlikte bu su potansiyelinin nasıl değişeceğini hesaplamaktır. Gerek dünyada gerekse ülkemizde yapılan çalışmalar bölgemizin su potansiyelinin gelecek 50 yıl içerisinde %20-30 azalacağını göstermektedir. Bu sebeple yapılacak planlama eldeki suyun da azalacağını hesaba katan cinsten olmalı.

Üçüncü önemli adım ne kadar suya ihtiyacımız olduğunu belirlemektir. Bu aslında önceki iki adımda

n çok daha zor yönetilir bir problem olarak karşımıza çıkmaktadır. Problemi şu şekilde ortaya koyabiliriz: Bugün Konya Ovası’nda önemli miktarda şeker pancarı üretilmektedir. Konya Ovası’ndaki su ihtiyacını orada üretilmesine gerek olmayan ve fazlasıyla suya ihtiyaç duyan şeker pancarı üzerinden mi belirleyeceğiz yoksa çok daha az suyla yetişen ancak çiftçiye şeker pancarı kadar para kazandırmayan buğday üzerinden mi? Bu nedenle su ihtiyacımızı tek bir kalem olarak belirlemektense o sene beklenen yağış miktarına göre en iyi senaryo ile en kötü senaryo arasındaki tüm alternatifleri değerlendirmek gerekmektedir.

Ama en önemlisi, bu değerlendirmenin yapılabilmesi için tüm paydaşların bir araya gelerek konuyu tartışmaları ve bu tartışma sonucunda su hakkına sahip herkesin kabul edeceği bir çözüm planına ulaşılması gerekliliğidir. Bugüne değin ülkemizde yapılan planların çoğunun paydaşlar tarafından içselleştirilmelerini bırakın görüşleri bile alınmadan yapıldığından özellikle su ve kuraklık konusunda planlanan tüm eylemler sadece plan aşamasında kalmıştır. Bu nedenle birbirinden uzak mekanlarda yaşasalar da aynı nehrin suyundan faydalanan tüm paydaşların karara katılmaları gerekmektedir. O kaygısı ile nehrin doğduğu yerdeki suyun tamamını deri endüstrisine, sonra ortalarında gene aynı suyu tekstil endüstrisine sonra da denize ulaştığı yerde tarım yapan çiftçilere söz veremezsiniz. Deri endüstrisi de tekstil endüstrisi de çiftçi de aynı masaya oturup aynı suyu paylaşmak zorundadır.

Kuraklık konusunda ise durum biraz daha yönetsel bir boyut taşımaktadır. Burada iki aşamalı bir çalışma yapılması bizi sonuçlara daha hızlı ulaştırabilir. Bunların ilki eldeki verileri kullanarak beklenen kuraklığın seviyesini belirlemektir. Eğer beklenen kuraklık şiddetli ise alınması gereken önlemler de buna bağlı olarak çok daha sert olmak zorunda kalacaktır.

Kuraklığa karşı alınacak önlemlerin planlamasında atılması gereken ikinci adım da ihtiyaçları bir öncelik sırasına koymaktır. Bu öncelik sırasında tartışmasız olarak ilk sırada insanların içme ve kullanma suyu gelmektedir. Bölgelerin sosyoekonomik yapılarına göre geri kalan ihtiyaçlar da kuraklığın şiddetine göre değerlendirilmek zorundadır.

Bugün için barajlarımızdaki su miktarı yazı geçirmemize yetmeyebilecek de olsa devlet kuraklık ö

nlemleri alma yolunda bir adım atmamaktadır. Özellikle İstanbul’da su, her şey normalmişçesine harcanmaya devam edilmektedir. Oysa Marmara Bölgesi şu anda şiddetli kuraklık yaşamaktadır. Bu şiddetli kuraklık için gerekli önlemlerin alınıp acil su planlamasına gidilmesi gerekmektedir. Seçim döneminde bulunmamız bu önlemlerin alınmasını güçleştirmekle birlikte imkansız kılmamaktadır. Ancak bu konuda bir planımız olmadığından yapılan şey, arıza bahanesiyle büyük bölgelere verilen suyu uzun süre kesip zorunlu tasarruf mekanizmasını işe koşmaktır. Bunun ne derece efektif bir yöntem olduğunu gelecek yaz ayları bize gösterecektir.

Levent Kurnaz
Levent Kurnaz

Levent Kurnaz

 

Sydney Opera Binası ve Özgürlük Heykeli deniz suyu seviyesinin yükselmesine teslim olacak

Adam Vaughan‘ın Guardian’da yayınlanan yazısını Yeşil Gazete Gönüllü Çevirmenleri’nden Mine Tekman‘ın çevirisiyle sunuyoruz

* * *

Bilim insanları dünya kültürel miraslarının yaklaşık beşte birinin küresel ısınmadan etkileneceği konusunda uyarıda bulunuyor.

Rising sea levels : Still from The Day After Tomorrow

 

Yarından Sonra filminden bir sahnede Özgürlük Heykeli’nin yükselen deniz suları altında kaldığı görülür. Bilim insanları küresel sembollerimizin deniz suyu seviyesinin yükselmesine bağlı olarak sular altında kalacağı konusunda uyarıda bulunuyor. Fotoğraf: 20th Century Fox/Rex Features

Bilim insanları Özgürlük Heykeli, Londra Kulesi ve Sydney Opera Binası gibi küresel sembollerimizi iklim değişikliğine bağlı deniz seviyesinin yükselmesine bağlı olarak kaybedeceğimiz konusunda uyarıda bulundu.

Sadece 3c’lik bir ısınmayla – Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nde açıklanan yüzyıl sonuna kadar beklenen sıcaklık artışı aralığı – buz kütlelerinin eriyerek ısınan okyanuslara yayılmasının 720 dünya mirasının yaklaşık beşte birini etkileyecek.

 

Sydney Opera Binası deniz seviyesi yükselmesinden etkilenebilir. Fotoğraf: Chris Phillips/AFP/Getty Images
Sydney Opera Binası deniz seviyesi yükselmesinden etkilenebilir. Fotoğraf: Chris Phillips/AFP/Getty Images

Çevresel Araştırma bülteninde yayınlanan ve Unesco varlıklarından kaç tanesinin önümüzdeki 2000 sene içinde yükselen deniz seviyesinden ötürü tehdit altında kalacağını inceleyen araştırmanın yazarları, eğer önlem alınmazsa ilk etkilerin kesinlikle çok daha önce hissedileceğini belirtiyor.

Avusturya’daki Innsbruck Üniversitesinden araştırmanın baş yazarı Prof. Ben Marzeion Guardian’a yaptığı açıklamada “Vu varlıklara olan ilk etkileri 21. yüzyılda göreceğimizi söylemek yanlış olmayacaktır. Küresel ısınma hakkında yapılan açıklamalar genelde ekonomik ya da çevresel boyutlarının maliyeti hakkında. Biz kültürel etkilerini incelemek istedik,” diyor.

Marzeion açıklamasında aralarında Pisa Kulesi’nin de olduğu Avrupa’daki hassas kültürel varlıkların deniz kıyısında olmasalar bile az miktardaki sıcaklık artışına bağlı deniz seviyesi yükselmesinden etkileneceğini belirtti. Marzeion ayrıca Venedik’in ve Hansa Birliği Şehirleri’nden Almanya’daki Hamburg, Lübeck ve Bremen’in bir bakıma şu anda bile etkilenmekte olduğunu söyledi.

 

2013'te Venedik'te bulunan Otel Principe'nin Büyük Kanal'ın sularıyla dolan giriş salonu. Şehir bir bakıma şu anda bile deniz seviyesi yükselmelerinden etkileniyor. Fotoğraf: Paul Brown/Rex Features
2013’te Venedik’te bulunan Otel Principe’nin Büyük Kanal’ın sularıyla dolan giriş salonu. Şehir bir bakıma şu anda bile deniz seviyesi yükselmelerinden etkileniyor. Fotoğraf: Paul Brown/Rex Features

Araştırmaya göre Westminster Abbey ve Westminster Sarayı, Belçika’daki Brugge, İtalya’daki Napoli, Rusya’daki St. Petersburg da yükselen sulardan etkilenecek diğer yerler arasında bulunuyor. Güneydoğu Asya alçak, kalabalık şehirleri ve deniz seviyesi yükselmesinin en fazla görüleceği bölge olmasından dolayı en çok sayıda insanın etkileneceği kısım olacak.

Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli IPCC, geçtiğimiz eylül ayında yayınladığı raporda bilim insanları arasında kesin bir anlaşma sağlanamasa da 2100 senesinde deniz seviyesi yükselmesinin 26-82 cm olacağını duyurdu. Bilim insanları küresel seviye yükselmesinin 2100’de 0.7-1.2 m ve 2300’de 2-3 m olacağına ilişkin yeni bir araştırma verilerine dayanarak IPCC’nin yükselme miktarını küçümsediğinden endişe ediyorlar.

Marzeion’a göre, deniz seviyesi yükselmesine uzun vadede – 200 sene- bakmak, kısa vadedeki belirsizlikleri ortadan kaldıracaktır. Araştırmanın ortak yazarı Postdam İklim Etkileri Araştırma Enstitüsü’nden Anders Leverman şunları söyledi: “2000 sene sonra okyanuslar yeni bir denge seviyesine gelecek. Grönland ve Antartika’daki buz kaybına bağlı olarak fiziksel modellerden hesaplamalar yapabiliyoruz. Ayrıca 2000 seneyi değer verdiğimiz kültürel varlıklarımızın devamlılığı için oldukça kısa bir zaman olarak görüyoruz.”

Araştırmaya göre geçtiğimiz Aralık ayında İngiltere’nin doğu kıyılarını vuran fırtınaya bağlı yükselmeler gibi geçici yükselmeler dikkate alınmadığından kültürel miraslarımızın karşı karşıya olduğu tehdit azımsanıyor. Marzeion, “Bu belirsizlikler, ölçemediğimiz belirsizlikler; bu yüzden tahminlerimizde muhafazakar davrandık,” şeklinde açıklamada bulunuyor.

Marzeion kültürel varlıklardaki etkilerin iklim değişikliği tartışmalarına yeni bir boyut katacağına inansa da, araştırmanın iklim değişikliği konusundaki kuşkuları gidereceğini düşünmüyor ve devam ediyor: “Kültürel varlıkların konuya daha fazla ilgi çekeceği konusunda emin değilim. Sorun olduğunu düşünmeyen insanları sorun olduğuna inandırmak çok zor. İklim değişikliğinin sorun olduğuna inanan ve inanmayanlar arasında ciddi bölünme var.”

Yeşil Gazete için çeviren: Mine Tekman 

Yazının orjinal linki

 (Yeşil Gazete, Guardian)

Umudun Çocuğu: Berkin Elvan – Kamil Kenan Büke

Berkin Elvan gezi eylemleri sırasında evinden ekmek almak için çıktığı sırada sokakta polisin attığı bir gaz kapsülünün kafasına gelmesi sonucu yaralanarak hastaneye kaldırılmıştı. 269 gün boyunca yaşam mücadelesi veren Berkin Elvan hayatını kaybetti. Şişli meydanında toplanan binlerce insan Berkin’e son kez Feriköy Mezarlığı’na kadar eşlik etti ve onu ebediyete uğurladı.

Ölümlerin ardından sadece Türkiye’de değil tüm dünyada olaydan haberdar olanlar, bir kör kurşunla, nereden geldiği belli olmayan bir gaz kapsülüyle yaşanan ölümlere artık dur demek istediler. Demokratik haklarına sahip çıkmak için seslerini duyurmak isteyenler, insan gibi yaşamak, insan gibi muameleyi hak ettiklerini ilan etmek isteyenler gerçekten çok fazlaydı.

Tüm demokratik haklar bir yana artık yaşanan şiddete, insanlar arası nefrete son vermek istercesine “Katil Var!” sloganları atıldı. O kadar doluyduk ki, o kadar gergindik ki, elimizde kalan tek şeyimiz, canımıza, “canlarımıza” sahip çıkmak için bağırdık yalvarırcasına “Katil Var!”

Bu masum isteğimizi umursamadan, bu uğurda daha çok insan feda etmeye hevesli, iktidarın dilini kendine hakikat edinmiş insanların varlığı bir anda havayı değiştirdi. Kendini Paris Komününde sanan, barikat kurma çabaları olan, havai fişek atan küçük bir grubun yukarda bahsini ettiğim en temel haklarına sahip çıkmak için gelmiş onlarca, binlerce insanın birlikteliğini kullanmak istemesi damgasını vurdu dün Mersin’deki insanların haklı mücadelelerine. Polisle, iktidarla birlikte el ele, çocuklar gibi şendiler. Oyun oynadıklarını sansalar da, birbirine bilenmiş, içleri nefretle dolu, kalpleri taş kesilmiş, gözlerinden ateş çıkan insanlar sahnedeydi. Bu ölümler yetmez, küçücük bir çocuk ölmüş ne olacak dercesine salladılar birbirlerine ellerindekileri… Dün gece Mersin’de sahnelenen, TOMA’larla, biber gazı sıkan polislerle, havai fişekleri, taşları atanların, çöp konteynerlerini yakanların, futbol maçıydı.

Tüm bu gürültü patırtıların cılız sesine karşılık şiddetsiz ama bir o kadar da yaratıcı ve barışçıl bir direnişin nasıl büyüyen bir çığlığa dönüşebileceğinin örnekleri ile dolu etrafımız. New York’taki “Occupy” hareketinde, FEMEN hareketlerinde, Mısır’daki Arap Bahar’ında, Gezi’de yaşananları unutmamak gerekir. Barışçıl direnişlerin ve bu direnişçilerin önümüzde açtığı yeni olanakları, sevginin, zekânın, yaratıcılığın karşısında kaba kuvvetin, şiddetin nasıl aciz kaldığını, insanlar arasında kurulan ağların nasıl bir anda tüm dünyanın tamamını nasıl kuşattığını, kucakladığını anlatan bir film olan “Her Gün İsyan” (Everday Rebellion)’nı izlemediyseniz, mutlaka izleyin derim. Özellikle bu tarz eylemlerde yaşananları derleyerek, vicdanlarımıza seslenmekte, bizler için bir umut ışığı olmakta…

Diğer taraftan sayıları, güçleri ne olursa olsun, hangi partinin, hangi ideolojinin değirmenine su taşırlarsa taşısınlar, çıkarları ne olursa olsun, taşlı sopalı, havai fişekliler ile gazlı, sulu, coplular yalnızlar! Halk onlarla değil, onlar kendi başlarına sokak aralarında takılsınlar. Adorno’nun ifadesiyle, maalesef yanlış hayat doğru yaşanamıyor. Yanlış giden bir şeylerin olduğunu, vicdanımız, bilincimiz, bilgimiz bize haykırırken, buna kulaklarımızı tıkayamayız. Vicdanlarımız, gözlerimizi açıyor, yolumuzu aydınlatıyor, evet, o kadar çok insanız ki, bir annenin çocuğunu bu şekilde kaybetmesinin, bir canın daha böyle yitip gitmesinin yanlış olduğunu, canımıza, “canlarımıza” sahip çıkacağımızı, elimizde bundan başka bir şeyimiz olmadığını bıkmadan usanmadan haykıracak… Biz, doğru hayatı doğru yaşamak isteyenleriz, ve Berkin Elvan bizim en büyük umudumuzdur…

Kamil Kenan Büke

Kamil Kenan BÜKE

Mersin Üniversitesi Öğrencisi

İnsan kimdir, karakter nedir? Bağış, Tayyar, Gülen, Demirel – Ümit Kıvanç

Egemen Bağış adlı kimse, Berkin Elvan‘ın cenazesi yüzbinlerce insan tarafından kaldırılırken şu tweet’i attı:

 Terörün bitmesinden ve kardeşliğimizden rahatsız olup çözüm sürecini hedef alan nekrofillere de gereken cevabı milletimiz 30 Mart’ta verecek.

Yani bu şahıs, cenazeye katılan, adalet arayan vicdan sahibi insanlara “ölü sevici” dedi. Kendisine verilmek üzere bir ödül düşünüyorum. Ne ödülü, henüz bulamadım. Bu blogu izleyen herkes bilsin diye bu kaydı düşüyorum. (Sonra silmiş, “alâkası yok” diye açıklama yapmış, yani daha da beter durum, “karakter” açısından.)

Şamil Tayyar adlı kişi de şu tweet’iyle cibiliyetini ortaya koydu:

  Gazi olaylarının 19.yıldönümüne denk gelecek şekilde eğer Berkin’in fişi çekildiyse bu söz az bile.

“Fiş çekme” ha? Vaziyet budur. Malzeme budur. 15 yaşında çocuğun siyasî amaçla “fişini çekebilecek” birileriyle karşı karşıyayız. Herkesi kendileri gibi biliyorlar, mesele de budur.

Fethullah Gülen ile Süleyman Demirel de taziye mesajları yayımladılar. Çok üzülmüşler, ondanmış. Eminim, acayip samimidirler. Şahane insanlar!.. Gülen’e tek kelimelik bir şifreyle cevap vereceğim, anlar herhalde: “Hrant...” Bir şey ifade ediyor mu? Eder eder… Sussa daha iyi olmaz mıydı? Kaldı ki, Gezi isyanında gaz tüfeğiyle gözlere kafalara nişan alan polislerin kaçı onun elemanlarıydı acaba?

Demirel‘e gelince: Bir siyasetçi bize bütün o yaşattıklarını yaşatacak kadar kalpsiz olabilirmiş, sayesinde öğrendik, ama öyle bir hayatın üzerine bugün böyle bir açıklama yapacak kadar… ne?.. ne..? bulamıyorum; olabilir mi? Olabilirmiş demek. Berkin gibi onlarcası katledilirken “Kahramanmaraş’ı bırakın Fatsa’ya bakın,” diyen, herhangi bir cinayet karşısında yüzünde kıvrım oynamayan Milliyetçi Cephe lideri… Allah’tan o kara kaşlı çocuk duymuyor bunları; bir daha kahrolacaktı.

 

Ümit Kıvanç – www.riyatabirleri.blogspot.com.tr

Fukuşima karabasanı Sinop’ta dolaşıyor – Pelin Cengiz

SİNOP-Duvara yansıyan projeksiyonda şu sözler asılı duruyor: “Biz nükleer santrali hiç istemedik fakat söz hakkını bilim insanlarına ve siyasetçilere bıraktığımızdan bütün bu sorunları yaşadık. Artık kendi kaderimizi kendimiz tayin etmek istiyoruz.”

Bu sözler Japon gazeteci ve aktivist Toshiya Morita’ya ait. Babası Hiroşima’da atom bombasından zarar görmüş. Nükleer karşıtı mücadelenin içinde, savaştan nefret eden biri. Sinop’a nükleer santral kurulmaması için Japonya’da kamuoyu oluşturmak amacıyla Türkiye’ye gelerek İstanbul Politikalar Merkezi’nin düzenlediği panele katılan Morita, 11 Mart 2011’deki deprem ve tsunaminin etkisiyle yaşanan nükleer kazadan bu yana kontrolün sağlanamadığı Fukuşima’nın hâlâ ölüm saçtığını anlatıyor.

Morita’nın en büyük isyanı, Şinzo Abe hükümetinin sürekli yalan söylemesine ve halktan gerçekleri gizlemesine yönelik: “Tehlike sürüyor ve bu saklanıyor. Böyle bir ülkede nasıl olimpiyat yapılabilir? Bundan utanıyorum. Yapmamız gereken tek şey, olayı bu hâliyle dünyada duyurmak. Bu, dünyaya olan sorumluluğumuzdur.”

Kazanın üzerinden üç yıl geçti, 160 bin insan göç etmek zorunda kaldı, devlet reddetse de, patlamayla birlikte radyasyona maruz kalarak ölenleri sayısı 1700. Milyonlarca ton radyoaktif su okyanusa karıştı, günde 400 ton su hâlâ okyanusa bırakılıyor, milyonlarca ton atık tahliye bekliyor. Santralin tamamen sökülmesi 40-50 yılı bulacak. Daha önce bunun maliyetinin 250 milyar dolar olacağı belirtilse de, tahminler maliyetin 900 milyar dolara çıktığı yönünde. Felaketten sonra hükümet, yeni bir depreme karşı nasıl müdahale edileceğine yönelik kaza senaryosu oluşturmuş, ancak hiç tatbikat yapılmamış.

Esas kritik nokta, Japonya Fukuşima ile ilgili haberlere yasak getirmek için “devlet sırrı” kanun tasarısını yasalaştırma girişiminde. Tasarıya göre, bu tür bilgileri ifşa edenler 10 yıla kadar hapis cezası alacak. Kendi ülkesine ve halkına verdiği zararlara rağmen Japonya, nükleer endüstrinin sonuna gelinmediğini göstermek için çırpınışta. Gözüne kestirdiği Türkiye, Hindistan, Birleşik Arap Emirlikleri’ne bu yıkıcı enerjiyi ihraç etmeye çalışıyor.Düşünün ki, kendi ülkesinde nükleer santrallere dair bilgileri devlet sırrı hâline getirmeye çalışan bir ülkeyle Türkiye, nükleer santral anlaşması yaptı.

Geçen haftasonu NKP (Nükleer Karşıtı Platform) ile Sinop’a yaptığımız ziyarette, nükleer karşıtı hareketin Türkiye’de giderek daha örgütlü ve daha dayanışma içinde olduğunu görmekten memnun oldum. Gerze’de termik santrale karşı direnişiyle Türkiye çevre hareketinde önemli bir yer bulan kentten şimdi de nükleer karşıtlığı yükseliyor.

Sinop NKP ile nükleer santral yapılmak istenen, birinci derecede sit alanı olan, her biri cennetten bir köşe misali Hamsaroz Koyu, İnceburun, Akliman, Sarıgöl mevkilerini gezdik.

Farklı karakteristiklere sahip pek çok doğal özellik mevcut. Kentte bırakın nükleer santral yapmayı ne bir fabrika ne bir sanayi tesisi, ne de tüten tek bir baca var. Türkiye’de avlanan balığın yüzde 70’i Karadeniz’den, Karadeniz’de avlanan balığın yüzde 30’u Sinop’tan geliyor.

İçinden geçtiğimiz şu dönemde ne siyaseten ne ahlaken ne de hukuken hiçbir meşruiyeti kalmayan hükümetin Japonya ile yaptığı anlaşma Japon Parlamentosu’nca onaylanmayı bekliyor. Anlaşmaya, nükleer silah yapımında kullanılan uranyum zenginleştirmesi ve nükleer yakıt üretimi yapılabileceğinin eklenmesi, Türkiye’de olduğu kadar Japonya’da da endişe nedeni. Üstelik, iki ülkenin de imza attığı uluslararası anlaşmalar nükleer silah yapımına imkân vermiyor.

Nükleer santral kurulumu için Akkuyu’da Ruslarla Sinop’ta Japonlarla yapılan hükümetler arası anlaşmalar her hâliyle halkın katılımı sürecinden ve şeffaflıktan uzak. Kabaran yolsuzluk dosyalarını, kirliliği, adaletsizliği düşündükçe, ülkenin siyasi ortamının nükleer santral gibi bir yatırıma uygun olmadığını görmek zor değil. Nükleere kökten karşı biri olarak, toplumsal muhalefetin dayanışarak, uluslararası desteği de arkasına alarak güçlenmesiyle bu tehlikeye engel olabileceği günleri göreceğimizi düşünmek istiyorum.

Pelin Cengiz – Taraf

Denizli’de gezi sanıklarına beraat: “farklı seslerin yükselmesi demokrasiyi oluşturur”

Denizli’de Gezi Parkı eylemlerine katıldıkları gerekçesiyle haklarında dava açılan dokuz kişi beraat etti. Mahkeme, gerekçeli kararında ‘farklı düşünen bir avuç gencin, devlet için tehlike görülmemesi’ gerektiğini, ‘farklı seslerin yükselmesinin demokrasinin oluşup yerleşmesi için gereken davranış olduğunu’ belirtti.

DE3WGJQ

Gerekçeli kararda, “El ele, kol kola göstericimiz, polisimiz, askerimizle, sağcısı solcusuyla, inananıyla inanmayanıyla, bir halay çeker gibi aydınlık geleceğe yol almamız gerekiyor” ifadelerine yer verdi.

Denizli’de gezi eylemlerine katıldıkları için Ali Şimşek, Kerem Yıldırım, Güldane Pekdoğan, Recai Altuntaş, Cem Dikmen, Cüneyt Çelik, Süleyman Can Bayram ve Mustafa Kayhan hakkında geçen yıl ‘Kanuna Aykırı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Düzenleme, Yönetme ve Bunların Hareketlerine Katılma’ suçlamasıyla 1.5- 3 yıl hapis cezası istemiyle dava açıldı. Denizli 7’nci Asliye Ceza Mahkemesi’nde görülen davanın bugünkü duruşmasında sanıkların tümü hakkında beraat kararı verildi.

Gerekçeli kararda mahkeme hakimi Haki Öncü, sanıkların birden çok göstericinin ölmesine üzüntü duyduğu için sokağa çıktığını, bunun da demokratik ülkelerde olağan bir davranış olduğunu vurgulayarak  “eylemlerde ayakta duranı, oturan, yürüyen, tencere -tava çalanı, ışık yakıp-söndüreni tehdit, tehlike olarak görme, sesini kesmek için mücadele etmenin ileri demokrasi ile bağdaşamayacağını” belirtti.

Erdal Eren, Ahmet Kaya, Berkin Elvan göndermeli karar

Hakim Öncü gerekçeli kararda şöyle devam etti:

“Yaşanan darbe sonrasında ‘farklı düşünüyor’ diye 17 yaşında asılan Erdal Eren’in ardından yazılan ‘Son bakıştaki o gözler kaldı aklımızda’ şarkısını dinler, rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu’nun Mamak Cezaevi’nde yapılan işkenceleri anlatan ‘Üşüyorum’ şiirini okudukça yapılan zulümlere yanar, farklı düşünüyor diye yazar Sabahattin Ali’yi Istıranca Dağları’nda öldürdüğümüze yanar, farklı düşündüğü için ülkemizden kaçmak zorunda kalan Nazım Hikmet’leri, Ahmet Kaya’ları başka ülkelerindeki mezarlarında ziyaret eder, çiçek bırakır, Fatiha okur, son olarak da gezi parkı protestoları sırasında polis memurları tarafından atılan gaz bombasının başına isabet etmesi sonucu 268 gün komada kalan 15 yaşındaki Berkin Elvan’ın ölümüne yanar dururuz.(…) Şiddet unsuru taşıyamayan, sadece etkiye tepki ölçüsü doğrultusunda tepki gösteren, bu sanıkların suç işleme kastı ile hareket etmediklerinin düşünülmesi gerekir. El ele, kol kola, göstericimizle, polisimizle, askerimizle, sağcısıyla, solcusuyla, inananıyla, inanmayanıyla, bir halay çeker gibi aydınlık geleceğe yol olmamız gerekir.”

Hakim Öncü, çoğunluktan farklı düşündüğü ileri sürülen bir avuç gencin, devlet için tehlike görülmemesi gerektiğini söyledi. Öncü, farklı seslerin yükselmesi, farklı düşünce, demokrasinin oluşması ve yerleşmesi için olması gereken davranışlar olduğunu ekledi.

(Yeşil Gazete)

“Evimin önüne ayakkabı kutusu koyup Berkin’in harçlığını oraya bırakacağım”

Berkin Elvan’ın babası Sami Elvan, katıldığı televizyon programında oğlunu ve ailesinin hak arayışını anlattı.

Ekran Resmi 2014-03-12 21.08.10.png

Enver Aysever‘in ‘Aykırı Sorular’ programına konuk olan Sami Elvan önünde duran ekmeği göstererek:  “Benim oğlum ekmek almaya gitti,  269 gündür gelmesini bekliyorduk. bu ekmeği benim oğlumu vuran polislere veya yetki verenlere gönderiyorum. Belki ihtiyaçları vardır.” dedi.

Sami Elvan’ın konuşmalarından satır başları şöyle:

“Vali’ye sitemde bulundum”

Vali’ye telefonla aradığında sitemde bulundum. Törenle ilgili bilgi almak istedi. Sizin programınız nedir dedi. Ben de anlattım. En ufak da ondan bir talebim olmadı. Başka bir Berkin vakası yaşanmasın, aile olarak bunu istiyoruz dedim. Sonradan çıkmış olaylar. Yeni haber aldık.

“Demek ki bu ülkenin vatandaşı değilmişiz”

“Biz de bu ülkenin vatandaşıysak, aldığımız bir ekmekten dahi vergi alıyorlarsa, başbakana sesleniyorum : istese bana bir saatte oğlumun katilini getirir. Bence suçlu ortada, “benim polisim destan yazdı” dedi. Benim çocğumla birlikte yedi insanı katletti. Bugün Mısır’da öldürülenlere ağlayan başbakan katledilen insanlara geçmiş olsun demedi. Demek ki biz bu ülkenin vatandaşı değilmişiz.”

“Berkin’i bir yetkili bile aramadı”

“Berkin’in fenalaştığı güne kadar bizi devletin en alt kademesinden en üst kademesine bir yetkili bile aramadı. Diğer siyasi gruplardan, partilerden gelen bir sürü insan var. İnkar edemeyiz bize desteklerini sağladılar. Hükümetten en ufak telefon dahi almadım. Ama gün gün, saat saat Berkin ne durumda çok iyi biliyordu onlar. Bugün başbakanımız ağzını açtığında dinden bahsediyor; eğer vicdanı varsa benim oğlumun katilini ortaya çıkarır. İnanmak istiyorum.”

“Katilleri bulmak  için nereye başvurulıyorsa ona başvuracağım. Zaten beni bitirmişler, zaten beni öksüz bıraktılar, hayatımı bundan sonra bu işe adayacağım.”

“Şunu da eklemek istiyorum; benim evimin kapısının önüne ayakkabı kutusu koyacağım her gün berkin’in harçlığını oraya bırakacağım. Belki Berkin’in katilini o zaman verirler bana. ”

“İstediğim tek şey yapanların yargılanması”

Bence artık Berkin herkesin evladı. Herkes üstüne düşeni yapmalı. İstediğim tek birşey var yapanların yargılanması. Kamuoyu oluşturulması, bunun gündemde tutulması.

“Çocuğum onurlu gitti”

“Şu an niçin buradayım; çocuğumu bugün son yolculuğuna uğurladım ve o şu an orada üşüyor. Başbakan çocuğunu ifade vermeye bile göndermedi. Benim çocuğum en azından hırsızlıkla suçlanmadı. Onurlu gitti, o yüzden halk da yanındaydı. ”

(CNNTurk/Yeşil Gazete)

 

Berkin milyonların kalbinde

Milyonlarca insanla birlikte Halaskargazi’de Berkin’i uğurlayan kalabalığa tanık oldum. O insanlarda öfke vardı. Acı vardı. Katili tanıyorlardı. Hesap soruyorlardı. Ödenecek hiçbir bedel geri getirmeyecek Berkin’i. Milyonlar yaşadıkları acıların hesabı verilsin istiyor. O kalabalıktaki tüm yüzlerde Berkin’i gördüm. Bu tarihi ana tanık oldum.

1,5 saatlik yürüyüş sonunda ayrılıyorum gruptan. Taksiye biniyorum tanımadığım ama cenaze için sokakta olan üç insanla. Taksi şoförü tüm insanların bu acıyı görmesi lazım diyor ve ekliyor 25 Mart’ı bekleyin, asıl ses kaydı o zaman çıkacak diyor. İniyorum taksiden. Vapura biniyorum. 15 yaşında çocukların ekmek almaya giderken öldürülmediği bir ülkedeyim sanki. İnsanlar sakin. Televizyon ekranında ülkeyi buralara sürüklemiş, gençlerin katili mitingde konuşuyor. Bağırarak katil var demek istiyorum. İnsanların ifadesiz yüzlerine karşı bağırmak istiyorum; Berkin 15 yaşında öldü. Mecburen dinlediğimde duyduğum anahtar kelimeler uzun yıllardır dinlemediğim adamın aynı noktada olduğunu gösteriyor; CHP, başörtüsü, kuran dersi. Alkışlar… Sanki Berkin ölmemiş gibi, alkışlar…

Eve geliyorum, saldırının şiddetli bir şekilde başladığını öğreniyorum, internetten. Tüm ülkede cenaze için toplanan, acı içinde olan insanlara saldırıyor devlet. Plastik mermiler, gaz fişekleri yağıyor halkın üzerine.

Televizyonu açıyorum; evlilik programları ve bir tartışma programı. Tartışma programındaki şu cümle insanlara inancımı sarsıyor; Egemen Bağış’ın “ölü seviciler” benzetmesi çok haklı bir tanımlamadır. Bir insan bunu diyor başka üç insan bunu konuşuyor ve onaylıyor. Bir cenazenin arkasından sel olan insanlar mı ölü sevici? Sizin hiç kardeşiniz öldü mü? Bu nasıl bir vicdansızlıktır. Kelli felli yaşını almış insanlarsınız, hangi vicdan tutulmasına kapıldınız? Bir insan ölüyor, milyonlar sel oluyor. Ölü sevici diyorlar onlara. Asıl siz bunca gence kıydıktan, bunca anayı evlatsız bıraktıktan sonra ne oluyorsunuz? Yastığa başınızı nasıl koyuyorsunuz? Çocuğunuzu nasıl seviyorsunuz? Akıl tutulması yaşadığınız belli. Peki vicdanınıza ne oldu?

Kapatıyorum televizyonu. Dönüyorum sokaklara. Tüm noktalarda toplanan insanlara yoğun müdahale var. Direniyor kalabalıklar. Berkin 15 yaşında öldü. Bir canımız daha gitmesin, acımız taze.

(Yeşil Gazete)