Ana Sayfa Blog Sayfa 4019

ÇHD: Berkin’in cenazesinde üç kişi ağır yaralandı, birinin durumu kritik

Çağdaş Hukuçular Derneği, 12 Mart’ta Berkin Elvan’ın cenaze töreni sonrasında İstanbul’da Pangaltı ve İstiklal Caddesi’ndeki polis saldırısında yaralanan üç kişinin hastanede yattığını, 65 yaşındaki İnrahim Yaman’ın durumunun kritik olduğunu açıkladı.

sislide-halka-polis-saldirisi-basladi-1

ÇHD avukatlarının yaralılarla ilgili verdiği bilgiler şöyle:

İsa Karaman; 20 yaşında. Beyoğlu’nda bir fal kafede çalışıyor. Alnının tam ortasından gaz fişeği ile vurulmuş. Bu sabah yoğun bakımdan normal servise geçirildi. Hayati tehlikesi şu anda yok. Ancak belli bir süre daha kontrol altında tutulacak. Zor da olsa konuşabiliyor. 12 Mart akşamı işten çıktıktan sonra eve gitmek için İstiklal caddesine çıkmış ve çok kısa bir süre içinde kafasından gaz fişeği ile vurulmuş. Kendi anlatımına göre kafasından vurulup yere düştükten sonra yerdeyken polisin kendisine gaz fişeği atışları devam etmiş. Kamuoyunda olay günü kafasından vurulan bir pilavcı olduğu haberleri çıkmıştı. Bu bilgi doğru değil. Kafasından vurulan kişi İsa Karaman’dır. İsa Karaman’ın İstanbul’da kimsesi yok, yalnız kalıyor.”

“İbrahim Yaman; 65 yaşında. Durumu son derece kritik. Hayati tehlikesi devam ediyor. 12 Mart günü Pangaltı’da polis müdahalesi sırasında devrilen bir aydınlatma direğinin altında kalmış. Ailesi de hastanede. Sağlık durumu son derece ağır, halen yoğun bakım ünitesinde tutuluyor.”

Durumu ağır olan bir diğer hasta Cengiz Çolak ile ilgili avukatlar henüz bağlantı kuramadıklarını belirttiler.

(Yeşil Gazete)

“Bathonea antik yerleşiminin çevresinde dahi yapılaşma olmamalı”

Arkeologlar Derneği İstanbul Şubesi, İstanbul Küçükçekmece Gölü’nün güney kıyılarında yer alan antik “Bathonea” yerleşim alanını da kapsayan arazinin İstanbul Üniversitesi tarafından TOKİ’ye devredilmesi üzerine bir basın açıklaması yayınladı.

23559197

Neolitik dönemden Osmanlı dönemine kadar geniş bir zaman diliminin izlerini taşıyan Bathonea arkeolojik alanında 2009 yılından başlayan yüzey araştırmaları ve kazılarda Roma dönemine tarihlendirilen antik liman, yol, sur, büyük bir sarnıç vb. anıtsal yapı kalıntıların ortaya çıkarılmıştı.

Ören yeri olacağına Üniversite konutu olacak

Kültür ve Turizm Bakanlığı 2013 yılındaki Bathonea kazı sonuçlarını görünce araziyi kamulaştırarak ören yeri statüsüne almak istedi. Bu yönde raporlar hazırlandı, bilimsel gerekçeler belirlendi. Bakanlık, İstanbul’un ilk ören yeri için İstanbul Üniversitesi’ne de görüşünü sordu. Üniversite arazinin elinden çıkacağını anlayınca TOKİ ile anlaşma yolunu seçti. 9 Ocak’ta yapılan protokole göre TOKİ üniversitenin Çapa ve Cerrahpaşa’daki binalarını yenileyecek, Avcılar’daki kampüste sosyal tesisler yapacak, bunun karşılığında da üniversiteye ait yedi parsele konut inşa edecek.

İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü, bu haber ortaya çıktıktan sonra bir açıklama yapmış, Bathonea yerleşim alanını kapsayan 4440, 4441 ve 4450 parsel numaralı taşınmazların, “üzerinde özellikle herhangi bir yapı yapılması amacıyla TOKİ ye verilmediğini, daha büyük bir alan teşkil eden diğer parsellerin devamı niteliği taşıdığı için bir bütün olarak verildiğini” açıklamıştı.
Arkeologlar Derneği, önce sit alanı derecesi düşürülen, sonra sit kararı kaldırılan bölgede yapılması olası TOKİ inşaatlarının arkeolojik alanın da bulunduğu alana büyük zararlar vereceğini belirtiyor.

1006129_173219372859644_1717198456_a

“Derece sit alanıdır, inşaat kesinlikle yasaktır”

Açıklamada şöyle deniyor:
“Arkeolojik yerleşmenin bulunduğu parselleri de içeren taşınmazın İstanbul Üniversitesi tarafından TOKİ’ye devredilmesi, bu alanın inşaata açılması tehlikesini doğurmuştur.

Arkeolojik önemi ve bir ören yeri olarak düzenlenmesi konusunda hiç bir akademik çevrenin kuşku duymadığı özgün arkeolojik kalıntıların bulunduğu bu yerde inşaat yapılması kabul edilemez. Alanın mülkiyetinin kime ait olduğuna bakılmaksızın, 2863 sayılı yasa ile güvence altına alındığı gibi, I. Derece Arkeolojik Sit Alanlarında inşaa faaliyetleri kesinlikle yasaktır. Ayrıca mülkiyet sahibi kurumun üniversite olması bu konuda daha duyarlı davranılması yönünde kamuoyunun beklentisini de yükseltmektedir.

Söz konusu parsellerden I. Derece Arkeolojik Sit Alanı ilan edilmiş olanlarda bir yapılaşma teorik olarak mümkün değildir. III. Dereceden kurul kararı ile düşürülmüş parseller ise 1. Derece arkeolojik site yakınlığından dolayı koruma ilkeleri gereği yapılaşmaya açılamaz.

Nitekim, arkeolojik sitlerin çevreleri ile birlikte korunması gerekir ve bu alanlarda yapılaşmaya gidildiği takdirde ortaya çıkacak rant baskısı, alt yapı, yol vb. gereksinimlerin karşılanması, hiç kuşkusuz hemen yakınında bulunan Arkeolojik Siti de olumsuz etkileyecektir.”

“Arkeolojik alan hem bilimsel hem toplumsal değerlendirilmeli”

Arkeologlar Derneği İstanbul Şubesi, batıya doğru genişleyen şehrin içinde kalmış olan antik yerleşimin TOKİ’ye devredilmek yerine arkeolojik kalıntıların sergilenmesi için açık hava müzesi görevi görmesi gerektiğinin altını çizdi:

“Ülkemizin ilk arkeoloji bölümlerinden birini bünyesinde barındıran, köklü ve pek çok konuda öncü İstanbul Üniversitesi’nin, sahip olduğu arazide yer alan bu arkeolojik sit alanının bilimsel olduğu kadar toplumsal olarak da değerlendirilmesinde daha korumacı ve destekleyici davranması; burada yürütülen çok disiplinli bilimsel çalışmaları destekleyerek ve kent yaşamına entegre ederek bilimin toplumsallaşmasına da katkı sağlaması beklenmektedir.“

(Yeşil Gazete)

Sinop nükleer santrali projesinin ÇED’i yok, yeri belli

Sinop’a kurulması planlanan nükleer güç santrali (NGS) için Sinop’un Abalı Köyü yakınlarındaki 1051 hektarlık orman arazisi resmen Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’na devredildi.

Nükleer santral yerleşkesinin yapılacağı yerin belirlenmesi için görevlendirilen TÜBİTAKTAEK ve EÜAŞ‘ın ölçümleri beklenmeden, Bakanlıklar kendi aralarında yaptıkları anlaşmayla araziyi bilimsel veri olmadan belirledi; Orman ve Su İşleri Bakanlığı orman arazisini 36 ay süre için Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’na tahsis etti.

harita

Bilimsel veri beklenmeden olur verildi

Birgün’den Doğu Eroğlu‘nun haberine göre, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’na bağlı Nükleer Enerji Proje Uygulama Dairesi Başkanlığı’nın 19 Şubat 2014 tarihli ve “Sinop Nükleer Santrali Sahası” başlıklı yazısı, Sinop’a kurulması planlanan nükleer güç santralinin yer tespitinde sona gelindiğini ortaya koyuyor. Yazıda, “Sinop ili Abalı Köyü hudutları dâhilinde bulunan ve ekte koordinat noktaları verilen 10,517,882 metrekarelik saha, Nükleer Santral yapımı için Orman ve Su İşleri Bakanlığı’nın ilgide kayıtlı oluru ile 36 ay süreyle Bakanlığımıza tahsis edilmiştir” ifadeleri yer alıyor.

Orman ve Su İşleri Bakanlığı’nın Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’na olur verme tarihi ise 26 Aralık 2013.  Sinop’a planlanan nükleer güç santraliyle ilgili ilk çalışmalar ise 16 Ocak tarihinde TÜBİTAK, Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (TAEK) ve Elektrik Üretim A.Ş. (EÜAŞ) tarafından başlatılmıştı.

Santral projesini hangi şirketlerin üstleneceği belli değil 

Yerel yaşam hakkı savunucuları ve hukukçular ise Sinop NGS projesiyle ilgili çevresel etki değerlendirmesi (ÇED) sürecinin başlatılmamasına rağmen kesin yer seçiminin yapılmak üzere oluşunu sakıncalı buluyorlar. Santral projesini üstlenmesi beklenen uluslararası konsorsiyumun henüz belli olmaması, konsorsiyumda hangi şirketlerin yer alacağının bilinmemesinden ötürü Sinop’a kurulacak nükleer enerji teknolojisinin belirsizliğini koruması, şimdiden yer tespiti yapılan santralin ÇED sürecinin oldubittiye getirileceği endişelerini artırıyor.

Araştırma gemisi mart ayında rapor hazırlayacak

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı Sinop NGS projesi için Sinop’ta 1051 hektarlık orman arazisinin kullanım hakkını devralırken, Sinop açıklarında TÜBİTAK, TAEK ve EÜAŞ ortaklığındaki deniz araştırmaları devam ediyor. 16-23 Ocak tarihlerinde Sinop bölgesindeki 850 deniz millik alanda üç boyutlu akıntı haritalamasının yanı sıra iletkenlik, sıcaklık, derinlik ve tuzluluk ölçümleri yapıldı ve denizden çekilecek soğutma suyu ve atık suların (deşarj) hesaplanmasıyla Sinop NGS için en uygun yeri saptamaya çalışıldı. Bölgede çalışmalarını sürdüren R/V TÜBİTAK Marmara isimli araştırma gemisi, Mart ayı sonlarına dek ölçümlere devam ettikten sonra bir rapor hazırlayacak ve Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’na devredilen 1051 hektarlık orman arazisinin hangi kısmına santral yerleşkesinin kurulacağı kesin olarak belli olacak. Ancak santralin yer tespiti için TÜBİTAK, TAEK ve EÜAŞ’ın henüz kesin rapor oluşturmaması, Bakanlıkların hangi bilimsel verilere dayanarak yer tespitinde bulundukları konusunda soru işaretleri yarattı.

(Birgün)

17 Aralık iddianamesi hazır

17 Aralık’ta başlayan yolsuzluk operasyonu için ilk iddianamenin yazımı savcı Ekrem Aydıner tarafından tamamlandı.

İddianamede, şüphelilere “rüşvet almak-vermek”, “resmi belgeyi bozma- yok etme veya gizleme”, “2863 sayılı yasaya muhalefet” suçlamaları yöneltiliyor.

17 Aralık” soruşturmasında tamamlanan ilk iddianame, örgütlü suçlarla yetkili başsavcı vekilliğine gönderildi.

17 Aralık soruşturması kapsamında aralarında bazı bakan çocukları ile tanınmış işadamlarının da bulunduğu çok sayıda kişi tutuklanmış, ancak bu tutukluluklara yapılan itirazlar sonucunda cezaevinde hiçbir zanlı kalmamıştı.

(DHA)

İslamcılar Erdoğan’ı niye her halükarda destekliyor? – Ömer Faruk Gergerlioğlu

omer-faruk-gergerliogluBu sorunun cevabını bulmak için İslamcılık akımının hakimiyete bakışını irdelemek gerekecek. İslamcılık, İslam toplumlarının 19. yüzyıldaki yenilgisini, yenme, birleşerek ve ittihad ederek hakimiyet kurmayı hedeflemiştir. Bu hedef gerçekten İslam’ın hedefi midir sorusunun cevabını vermek gerekir. İslamcılara göre yenilginin tek devası vardı o da sadece ve sadece yenmek ve hakim olmaktı. Baştan yanlış bir kurgu yapılınca sonradan ortaya çıkan anormal doğumlara şaşırmamak gerekir.

İslamcılık ortaya çıkışıyla dinin temel ilkelerinden çok siyasi hedeflerini öncelemeye başladı. Dinin ve temsilcisi olan peygamberlerinin adalet ve hak kriterleri yerine zafer, hakimiyet ve iktidar kriterleri esas alınmaya başlandı. Bunlar siyasi bir düşüncenin, ideolojinin olmazsa olmazı olabilir ancak dinin hedefi olan insanın adalet üzere mutluluğu, asliyeti ile bütünleşmesi ilkelerine ters düşeceği apaçık ortadaydı.

“Müslümanlar hakim olacak ve onların muhalifleri mutlaka İslamcıların hakimiyetini yıkmaya çalışacak” içgüdüsüyle hareket ederseniz başkasının isteklerini, hak ve özgürlüklerini tehlike olarak görmeye başlarsınız.

İslamcılar hakimiyete o kadar odaklanmışlar ki iktidardan muhalefete düşme seçeneğini düşünemez duruma geliyorlar. Komplolarla, ayak oyunlarıyla iktidardan düşürülenlerin mağlubiyetinin geçici olduğunu halkın teveccühünün ana belirleyen olduğu tarihi gerçeğini hatırlayamıyorlar. Muhalefete düşmeyi tehlikeli bulmakla yanılıyorlar.

İslamcıların günümüzdeki en önemli yumuşak karnı iktidarı kaybetme kaygısıdır. Oysa İslam tarihine, peygamberler tarihine baktığımız zaman zahiri zafer kazanımları yerine ilkeli ahlaki duruşların Kur’anı Kerim’de yüceltildiğini görürüz.

Peygamberler tarihine baktığımız zaman ezici çoğunluğu teşkil eden elçilerin kavimleriyle uzun yıllar süren mücadelelerini kaybettiğini görürüz. Pek azı mücadelelerinde zafere ulaşmıştır. Toplumunu ikna edip hakimiyet kuramadığı için üzülen elçilerini Allah’ın ” adalet ve hakkaniyetle davrandın , görevini yaptın” diyerek teselli ettiğini görürüz. Hakka ve adalete çağırdığı halde parlak bir zafer kazanamadığı için görev alanını terk edenlerin Allah tarafından azarlandığını görürüz. “Senin için doğru yol, hak ve adalet üzere olmadır, zalimlerle ortaklık yapmaman, zalimleşmemendir, iktidar kriterin değildir” hatırlatmasını görürüz.

Peki zafere odaklanmak ve iktidarda kalma yerine adaletten ayrılmamayı öğütleyen bir dinin üyeleri niçin bu kadar iktidara odaklanmış durumdalar? Çünkü dini bir ideoloji haline getirerek meydana sürdüğünüz zaman kaybetme fikrinin kötü oluşundan başka bir seçenek kalmıyor elinizde. İslamcılar aslında zulme ve zorba yöneticilere karşı ilkeli, hakkaniyetli ve herkese örnek olacak bir duruşu gösterdiklerinde hep kazandılar. Görünüşte mağlup olsalar bile toplumlarının büyük takdirini kazanarak kazandılar. Görüntüde mağlup idiler ancak gönüllerde kazanmışlardı. Ezilenlerin özlemini, umudunu kazanarak kazanmışlardı. Somut bir zafer kazandıkları da oldu ama bu zaferlerinin devamı zulme karşı çıkışlarındaki samimiyet ve süreklilikle doğru orantılı oldu.

İslamcılar hakimiyete odaklanmayan tüm İslami cemaatleri de küçümsedi ve dışladı. İçinde bulundukları toplulukları tektipleştirici bir dönüşüme tabi tutma isteği ötekileştirici ve tekfirci bir anlayışı beraberinde getirdi. Şu anda bu, dini bir dil ile yapılmıyor olabilir ama “küresel operasyon, dış güçler, vatan hainleri” kelimeleri artık bunu ifade ediyor.

İslamcılar hatalarını kabul etmeme eğiliminde olduğu için özeleştiriyi çok fazla akıllarına getirmiyor. Özeleştirinin hakimiyeti sarsabilecek bir yaklaşım olduğu düşünülüyor. Özeleştiri mantığı üzere hareket eden beyinlerden hiç hazzedilmiyor. Özeleştiri yapanlar iktidar olma içgüdüsü ile hareket edilerek hemen dışlanıyor ve “karşı tarafın adamı” olmakla itham edilebiliyor. Bu kısır döngü, içine düştüğü hastalığı tedavi etmek yerine hastalığı daha da derinleştiriyor.

Hakimiyete odaklanma bazen öyle bir hal alıyor ki dini görüntülü ama faşist ruhlu yayın organlarının ahlaksızlığına göz yumuluyor ve onların yaptığı kabul edilemez ahlaksızlıklar hakimiyet sevdası uğruna normalleştirilebiliyor.

Ak Parti her ne kadar elbise çıkardığını söylese, muhalifleri onun yozlaştığı ve İslamcılık üzerinden tarif edilemeyeceğini söylese de çekirdek kadronun belirleyiciliği ile İslamcıdır. Son zamanlardaki yönelişiyle de İslamcı kodlarına geri dönmekte mahzur görmediğini adeta ilan etmiş durumdadır. Bu yüzden Ak Partiyi İslamcılık üzerinden değerlendirmek gerçekçi bir yaklaşımdır.

Başta sorduğumuz sorunun cevabı ortaya çıkmıştır sanırım. Hakimiyete odaklanmış bir düşünceden başınızı kaldıramazsanız muktediri kayıtsız şartsız desteklemekten başka bir seçeneğiniz yoktur. İslamcılık bu hastalığını, bu yumuşak karnını başkasının hakkını hukukunu korumayı ilke edinmiş bir anlayışı önceleyerek ve iktidara odaklanma yerine “iyi örnek olma” alternatifini seçerek yenebilecektir. O zaman gerçekten yeni bir medeniyet örneği sunacağını görecektir. Yoksa sürekli bir mazeret üretme ve gerilemeden başkası onun için görünmemektedir.

Ömer Faruk Gergerlioğlu – www.t24.com.tr

Burakcan’a da acımazlar, kimseye acımazlar, bilesiniz – Ümit Kıvanç

Kara kaşlı Berkin’in ardından, şimdi de hayatının baharındaki Burakcan Karamanoğlu toprağa verilecek. Ne yazık ki, her şeyi bir yana bırakıp 21 yaşındaki bir oğlanın ölümüne üzülmemize yine imkân yok. Çünkü ölümün o uğursuz kokusu dışında, başka pis kokular da yayılıyor ortalığa.

42 BurakcanGençliğini bizim gibi geçirmiş olan herkes sanırım lanetli bir tanıdığın mahalleye dönmüş olabileceği şüphesiyle tedirgindir. Korkumuz canımızla ilgili değil. Eğer yine başlıyorlarsa nice Berkin’ler nice Burakcan’lar kaybolup gidecek demektir. İktidarını sağlama alma uğruna birkaç yıldır toplumu ikiye bölüp birbirine düşürmeye çalışan bir siyasî lider, tam da böyle bir ortamda ölümcül olabilir.

14 yaşında polisin vurduğu bir çocuğun cenazesi için toplanmış, aşırı derecede hassas bir topluluğa (on binlerce kişi!) devletin geleneksel gaddarlığı ve duyarsızlığıyla saldır, gecesine de “öbür tarafı” galeyana getirecek bir cinayet işlensin. Üstelik, cinayet anından başlayarak, “Gezi’ciler öldürdü” kampanyaları açılsın. Olay, provokasyona en açık semtlerden birinde, âdetâ böyle bir sonuca yolaçmak üzere tezgâhlansın! Sanki Veli Küçük’lerin serbest kalışını kutlamak için tertiplenmiş bir tören gibi…

19 yaşımdan beri siyasî muhalif olarak devletle muhatabım. Genç kardeşlerim, gözünüzü seveyim şunu aklınızdan çıkarmayın: Bir yerde ateşli silah varsa, devlet kesin oralarda bir yerdedir.

Bu ülkede, sırf Berkin’in ölümü herkesin vicdanını sızlattı diye, bunu “telafi etmek” için “bir de karşıdan” insan öldürmeyi gayet doğal sayacak, görev kabul edecek, bunu gözünü kırpmadan yapacak “vazifeliler”, “birimler”, “teşkilatlar” var. Bunlar paralel maralel değil, esas devletin parçalarıdır. Burakcan’ları kışkırtırlar, “cepheye” sürerler, gerek görürlerse canlarını alırlar…

Ateş eden, kendini devlete düşman sayıyor da olabilir, fark etmez. O her kimse, ne arıyordu elinde silahla gece vakti orada? O silah onun elinde ne arıyordu? Nasıl gelmişti eline? Maalesef bütün bunlar, 21 yaşındaki bir delikanlının hayatını kaybetmiş olmasının başlıbaşına ne büyük felaket olduğunu gölgeleyecek.

Burakcan’ın ailesine, arkadaşlarına başsağlığı diliyorum. (Barış Ünver, gece boyu ulaşabildiği verileri toplamış, Burakcan Karamanoğlu’nun ölümünün perde arkası başlığıyla biraraya getirmiş. Şu an için, bu karanlık olay üzerine düşünmeyi sağlayabilecek, eldeki en düzgün malzeme bu)

Bu yazı ilk olarak riyatabirleri.blogspot.com.tr/ de yayınlanmıştır

Ümit Kıvanç

 

 

Ümit Kıvanç

Kırsala Dönüş [2]: “Algoritma”

“Kırsala Dönüş” dizisinin ilk yazısı “Başlıyor”u şu adresten okuyabilirsiniz.

“Kırsala Dönüş” dizisinin 3. yazısı “Sözlük”ü şu adresten okuyabilirsiniz.

“Kırsala Dönüş” dizisinin 4. yazısı “Kapkara”yı şu adresten okuyabilirsiniz.

Kırsala dönüş yazı dizisinin 5. yazısı “Balonlar ve konfetiler”i şu adresten okuyabilirsiniz.

Kırsala Dönüş yazı dizisinin 6. yazısı “Dört Yol”u şu adresten okuyabilirsiniz.

***

Hayallerin de öfkenin de büyüğü, dile vurur. Hayalin enginliği de öfkenin dipsizliği de dile nefes aldırır, onu baştan yaratır, kalplere nüfus ettirir.

Hayallerimiz ve öfkemiz, kelamlarımızın sanatçılarıdır.

O sanat “anının” coşkunluğunun yarattığı enerjiyi sonradan derleyip toparlamak, akla düşer. Bir ehlileştirme süreci değildir bu, kelamın hayal ve öfkeyle saçılan sonsuz hazinesini bütüncül bir algoritmayla envantere geçirmektir.

Algoritmik akıl, kelamlarımızın zanaatkarıdır.

Sanat, ayık ve coşkusuz zanaatı ayağa kaldırır. Zanaat, sarhoş ve coşkulu sanatın koluna girer, ayakta tutar.

Hayallerin önden çektiği ve öfkelerin de arkadan ittirdiği kırsala dönüş kelamlarındaki temel eksiğin, meselenin zanaat kısmı. En iyi ihtimalle doğru soruları sormuyor, ekseriyetle üstüne bir de yanlış soruları soruyorsun. Algoritma ya eksik, ya yanlış. Şu da olabilir, bulduğun cevapların gereğini yapmıyor, öksüz bırakıyorsundur onları.

Öte yandan, oldukça da iyi bir sanatçısın vesselam. Kırsala dönüş (veya interrail’e çıkmak, veya arkadaşlarla bar işletmek, veya Uruguay’a göç etmek, veya geçen gün gördüğün şu derneğe gönüllü olmak) muhabbetlerini en fazla ve en yaratıcı ve en keyifli yapan sensin bariz.

Ve devamını getirme konusunda en fecaat da sensin. “Çok gazız n’apalım” diyip sıyrılamazsın; “gaz” olmak (kelamın sanat kısmı) çok önemli bir varlıktır, nimettir, şanstır. Böylesine güçlü bacaklara sahipken yola çıkmak (“yola çıkmak”: hayallere doğru bütüncül, akılcı ve coşkulu şekilde harekete geçmek) için en azından ayağa kalkmak, toplumsal ve bencil sorumluluğundur. Yola çıkmamak, boyun eğmektir. Boyun eğmemek, karakterini ve özsaygını güzel güzel okşayan karizmatik bir kelam, çok güzel bir niyet. Öyle ki, gereği olan sanat ve zanaatı buluşturmadığı sürece sadece bir niyet.

Ve güçlü niyetler, birer mayadır. Emelle buluşup amel’e geçmek için en azından yoğrulmadığı sürece küflenir içinde bir yerlerde, çürür. Çürürken seni de çürütür.

 

Sanat - zanaat
Sanat – zanaat. Foto: Ormanevi Kolektifi

Sözün özü: Kelamının sanatı varsa, zanaatını da koyacaksın yanına. Bu sayede coşkun niyetin, anlamlı ve tasarlanabilir bir emele dönüşecek. Ve ardından amelini koyacaksın ortaya.

Bu zincirin başındaki ilk eksik, zanaat. Oradan başlayalım.

Zanaatın ilk gereksinimi, algoritmik bir akıl. Önündeki nesneyi nasıl kullanabileceğini hayal ettikten sonra usta, o hayal ettiğine şimdi nasıl bir şekil ve yöntemle ulaşabileceğini planlar. Ustanın yıllar sonunda ulaştığı bir “plansız planlılık” hali de vardır, ama sen o noktada değilsin henüz ve şanslıysan bir süre daha, o kadar şanslı değilsen hiç bir zaman olmayacaksın da. O yüzden plansız planlılığın, peşinden koşarsan asla ve kat’a yetişemeyeceğin, anca onu unutup kendini sanat ve zanaatına vakfettiğinde yanına gelecek bi’ kedicik falan olduğunu düşün şimdilik, devam edelim.

Niyetini bağıra çağıra ve güzel kafayla haykıran sarhoş hayallerini (kelamının sanatı) ayakta tutacak, onun anlaşılmaz ama güçlü dizelerini anlaşılır ve güçlü çerçevelere çevirecek zanaat için ihtiyaç duyduğun zımbırtı algoritmik akıldır, dedik. Algoritmayı sen başlatacaksın. Ve hele bir de kendinle dalga geçmeyi becerebilen bir insansan, zamanla kolektif bir mükemmelleşme döngüsüne girecek o algoritma, oturacak, özgünleşecek. Açık kod/özgür yazılımlar gibi, birbirinden öğrenecek. Ama her algoritma gibi onun da başlangıç veri ve formüllerine ihtiyacı olacak.

Ve şu var: Bu denli algoritmik akla ve planlamaya dayalı işler yapmak, bizler gibi idealistlere, su-yolunu-bulur’culara yakışmıyor, diye düşünüyor olabilirsin. Tam tersi: Tahakküm ve cendere algoritmasını hızla ve maharetle mükemmelleştiren bugün distopyasında, kusursuz algoritmalar yaratmak ve yaşamak için çabalamaktan ve o kusursuz algoritmaya hiç bir zaman ulaşamayacağın farkındalığından vazgeçme lüksün yok.

Bizim zamanımızda selfie cool'du,kırsaldı. Şimdi şehirli avama düştü iyice.. Foto: Ormanevi Kolektifi
Bizim zamanımızda selfie cool’du,kırsaldı. Şimdi şehirli avama düştü iyice.. Foto: Ormanevi Kolektifi

Sözlük aşağıda. Uzun olduğu için ikiye böldüm, geri kalanı pazartesi sabahı yayında olacak. Tüm bu önermelerin, 1001 kişinin hayatımda bıraktığı izlerle oluşmuş ve safi beni bağlayan yorumlar olduğunu söylememe gerek yoksa da, söyledim gitti.

 

Açık (grup): Grubun/oluşumun, grup dışından yeni katılımlara “öznel şartsız” açık olması halidir. Toplantı yaptığın salonun kapısının açık olması ve üzerinde de “Biz de şunu konuşuyoruz, isterseniz gelin =)” yazması, gibi. Grubun/oluşumun özellikle başlangıç evrelerinde, çok iyi tasarlandığı ve çok şanslı olunan istisnalar hariç, çekirdeğin oluşumunu zorlaştırır, katılımcılığı engeller, grubun başlangıç varlığını tüketir. Özellikle kırsala dönüş modellemelerinde önerilmez.

 

Anlamlandırma (ihtiyacı): Kişinin yaptığı iş başta olmak üzere içinde bulunduğu bütün-yapı içinde ödediği bedeller (emek, yorgunluk, zaman, keyiften/karakterden ödün, vb.) için kendini ikna edici gerekçe ve meşruiyetler çıkarsama arayışı. Bu arayışın temelinde, ekonomik, toplumsal ve kültürel yaşamı bireyin arzuladığı doğrultuda ve birey tarafından somut olarak gözlemlenebilir biçimde dönüştürmek/iyileştirmek ve bu dönüşümün/iyileşmenin etki alanındaki insan topluluğu/sosyal çevre/cemaat/kolektif tarafından farkına varılması ve onaylanması ihtiyacı yatar. Bu anlamda, Marx’ın “yabancılaşma” kavramıyla asimetrik göbeğinden kardeştir.

 

Bedel-ödül dengesi: İki varsayım üzerine kuruludur: 1) Hayatta alınan her karar ve gerçekleştirilen her eyleyişin bedelleri (kişinin karşılamak istemediği sıkıntı, zorluk ve kısıtlamalar) ve ödülleri (kişinin yaşamak istediği durum ve oluşlar) vardır. 2) Herhangi bir karar veya eyleyiş önerisi için, o karar veya eyleyişin her türlü bedel ve ödülün dengesini tartmak doğru ve mümkün değildir. Bu iki varsayımdan şu sonuca varılır: “Doğru” karar/eyleyiş, sonucunda ortaya çıkacağını sandığın bedelleri anlamlandırabildiğin (bkz: anlamlandırma ihtiyacı) ve karşılamaya hazır olduğun, sonucunda elde edeceğin ödülleri de içten arzuladığın karar/eyleyiştir. Bu anlamda, “doğru” karar, kişinin bedel ve ödül algısına göre şekillenir. “Yol”un oldukça ileri bir noktasında, aynı iyi ve kötünün yok olması gibi, bedel ve ödül ayrımı da silikleşir, birbirinden ayırt edilemez hale gelir. Galiba.

Çakıl ve kız. Foto: Ormanevi Kolektifi
Çakıl ve kız. Bedel ve ödül, ya da. Foto: Ormanevi Kolektifi

 

Bel bağlamak: Yapılan bir “master plan”da bir kişi, olasılık, fikir veya girişimin “olmazsa olmaz” olarak tanımlanmasıdır. Bel bağlanan grup ve/veya olasılıkların sayısı arttıkça, bunlardan bir veya daha fazlasının cortlamasına bağlı olarak master planın başarısızlığa uğrama ihtimali de yükselir. Bel bağlamadan da olmaz, belirsizliklerle dolu yaşamın içinde geleceğe yönelik en ufak projeksiyonlar bile, bazı değişkenlerin sabit kalacağı varsayımı üzerinden yapılmak zorundadır. Karar alma sürecinde mahirleştikçe, kademeli bel bağlama planlamaları yapmaya başlanabiliyor, böylelikle bel bağlamanın olası riskleri azaltılabilir.

 

Bütüncül yaklaşım: Herhangi bir sorunu, durumu veya olguyu, var olan tüm katmanlarıyla birlikte ve diğer bütünlerle birlikte ele almak. Bunun için “şeyler” arasındaki bağ ve örüntüleri görebilmek gerekir. Burada amaç yine, tam bütüncüllüğü yakalamaya çalışmaktır, bunun hiç bir zaman gerçekleşmeyeceğini unutmadan. Sistem düşüncesiyle (system thinking) baktığımızda, bütüncül yaklaşımın temel varsayımının “şey”diye bir şey olmadığını, çünkü her şeyin birbiriyle bağlantılı olduğu ve dolayısıyla parçalara ayrılamayacağını görürüz. İnsan zihni bütünle başa çıkamaz, çünkü “bütün” çok büyük ve komplekstir. O yüzden bunu parçalara ayırıp etiketler, isimler koyar. Misal, bir manzaraya baktığımızda ağaçlar, bulutlar, kuşlar, tepeler görürüz. Halbuki tek bir bütün vardır aslında gözümüzün önünde (ve ardında), ağacı tepeden ayıran sınırı çizen zihnimizdir.

 

Çekirdek (grup): En basit tanımıyla, birbirine bel bağlama kararı alan insanlar topluluğu. Çekirdeğin ikinci özelliği de parçalarına ayrılamaz yapıda olmasıdır: Gruplaşma, kibarlık karışmadığı sürece şahane bi’ şeydir, evet. Ve ama çekirdek, gruplaşmanın olmadığı yerdir.

Durukan Dudu

***

“Kırsala Dönüş” dizisinin ilk yazısı “Başlıyor”u şu adresten okuyabilirsiniz.

“Kırsala Dönüş” dizisinin 3. yazısı “Sözlük”ü şu adresten okuyabilirsiniz.

“Kırsala Dönüş” dizisinin 4. yazısı “Kapkara”yı şu adresten okuyabilirsiniz.

Kırsala dönüş yazı dizisinin 5. yazısı “Balonlar ve konfetiler”i şu adresten okuyabilirsiniz.

Kırsala Dönüş yazı dizisinin 6. yazısı “Dört Yol”u şu adresten okuyabilirsiniz.

 

Yeşiller ve Sol Gelecek’in açtığı Gaziemir davasının ilk duruşması gerçekleşti

Gaziemir’de bahçesinde nükleer atık tespit edilen fabrikanın sorumluları hakkında “çevreyi kasten kirletmek” suçundan açılan davanın ilk duruşması bugün görüldü.

indir (1)

Davayı açan taraf olan Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi‘nin müdahilliği kabul edilmedi; fakat parti adına davayı açan avukatların yurttaş olarak müdahil olması kabul edildi. Avukatlardan Arif Ali Cangı, çevreyi kirletmeyle ilgili ceza davalarında yurttaşların müdahil olabilmesinin olumlu bir gelişme olduğunu belitti. 18 Mart’ta gerçekeleşecek duruşmaya Gaziemirliler de müdahil olacak.

“Nükleer santrali olmaya ülkeye nükleer atık nereden geldi?”

Gaziemir Fabrikası’nın sanıklarından üç mirasçının bulunduğu davada, sanıklar olayla ilgili bilgiye sahip olmadıklarını söyledi. Usulün değerlendirildiği ilk duruşmada avukatların Gaziemir’deki nükleer atıkların nereden geldiğiyle ilgili soru da cevapsız kaldı.

Duruşma sonrası Yeşil Gazete’ye konuşan Avukat Arif Ali Cangı, nükleer atıkların Gaziemir değil tüm insanlığı ilgilendirdiğini belirterek şunları ekledi: “Gaziemir’deki fabrikada bulunan atık nükleer santrallerde kullanılan europium 152 atığı. Ya yasadışı yollarla oraya geldi ya da Aliağa gemi söküm tesisindeki bir nükleer denizaltı atığından gelmiş olabilir. Nükleer santral macerasına girmeye çalışan bir ülkede nükleer atık bulunuyor. Bu dava artık toplumsal bir dava olmuştur” dedi.

“Sevil Turan: Bu dava ekosistemi bozmakla ilgili, doğal müdahiliz”

Yeşiller ve Sol Gelecek eş sözcüsü Sevil Turan ise, partinin müdahil olma talebinin reddedilmesiyle ilgili olarak, mahkemenin siyasi parti ve kamu sağlığını ilgilendiren bir konu arasında bağlantı kurmadığını beliterek, “çevresel adalet, insan yaşamı ve insan sağlığıyla ilgili siyaset yaptığı için Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi bu davanın doğal müdahili. Biz yaşam siyaseti yapıyoruz. Mahkemenin tavrıysa mük üzerinden bir değerlendirmeyi ieçriyordu. Halbuki bu dava çevreyi kirletmek, insan yaşamına zarar vermek ve ekosistemi bozmakla ilgili’ dedi.

Bugün duruşması görülen davayla birlikte  Çevre ve Şehircilik Bakanlığı İl Müdürlüğü’nün 2008 tarihinde fabrikanın sorumluları hakkında açtığı dava, sanıkların aynı olması nedeniyle birleştirilmişti. İki davanın da yeni duruşması 18 Mart tarihinde görülecek. Haftaya salı gerçekleşecek duruşmaya Gaziemirlilerin de müdahil olarak katılması bekleniyor.

images

Ne olmuştu?

1940’lı yıllardan 2010 tarihine kadar açık olan Aslan Avcı Döküm Sanayi ve Tic. A.Ş. isimli fabrikada, Türkiye Atom Enerji Kurumu ilk radyasyon tesbitini 2007’de  yapmış, Türkiye’ye yasal girişi olmayan nükleer çubukların eritilmesiyle oluşan nükleer atık tespit etmişti. 2008 yılında fabrika sahasından alınan numunelerin analizinde radyoaktiviteye rastlanmıştı.

Serkan Ocak‘ın 2012 ‘de Radikal’deki haberiyle duyulan nükleer skandalla ilgili altı boyunca herhangi bir önlem alınmadığı ortaya çıkmıştı. Toprakta kurşun, arsenik, çinko ve mangan gibi toksik elementler bulunduğu Gaziemir’de radyoaktif kirlilik halen devam ediyor. Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi, fabrikanın sorumlularına hem radyoaktif hem de ağır metal kirlenmesi nedeniyle ‘çevreyi kasten kirletmek’ suçundan dava açmıştı. Davada, sanıkların bu atığı nereden, hangi yollardan, ne zaman getirdiklerinin araştırılması talep ediliyor.

(Gözde Kazaz/Yeşil Gazete)

 

 

 

Karamanoğlu’nun babası: bedava ölüm

Dün gece Kulaksız’da iki grup arasında çıkan çatışmada hayatını kaybeden 22 yaşındaki Burakcan Karamanoğlu’nun cenazesi nin Adli Tıp Kurumu’ndaki otopsi işlemi tamamlandı.  Karamanoğlu’nun babası Adli Tıp önünde yaptığı açıklamada “Benim canım yanıyor. Yarın başkasının canı yanar. Yazık, günah bu millete. Bu gençlere yazık. Birlik beraberlik olacağız.” dedi.  Olaya tepki gösteren bir grup Okmeydanı Kulaksız semtinde düzenlediği yürüyüş devam ediyor.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı,Burak Can Karamanoğlu’nun öldürülmesi ve iki kişinin de yaralanmasıyla ilgili soruşturma başlattı.Nöbetçi olduğu için soruşturmayı devralan ve inceleme başlatan İstanbul Cumhuriyet Savcılarından Faruk Söker’in, olaya ilişkin İstanbul Olay Yeri İnceleme Şube Müdürlüğü ekipleri tarafından hazırlanacak olan olay yeri inceleme raporu ile maktul Karamanoğlu’nun cenazesinin sevk edildiği Adlı Tıp Kurumu Başkanlığı’ndan da Adli Tıp raporu beklediği öğrenildi.

BimuXN4IAAAWRWf

Kulaksız semtinde yürüyüş devam ederken “Burakcan ölümsüzdür, kalbimizde yaşıyor”, “Dörtyol uyuma şehidine sahip çık” sloganları atan grup Berkin Elvan’ın oturduğu mahalleye gitmek istedi. Ancak çevik kuvvet ekipleri Okmeydanı’na çıkışlarına izin vermedi. Yürüyüş sırasında bir grup CHP’nin Kulaksız Dörtyol’daki seçim irtibat bürosuna saldırdı.

“10 dakika içersinde kör kurşun geliyor”

Baba Karamanoğlu’nun açıklaması şöyle:

“Akşam evde yemeğe geldim. Oğlum da işten geldi. Yemek yedik. Ben çıkıyorum dedim. Benden sonra annesine dışarı çıkıyorum demiş. Annesi de ‘dışarıda olaylar var çıkma’ demiş. Benim evim ana caddeye yakın. Bizim olduğumuz muhitte olay olmaz. 200 metre yukarıda. Olayların kaynağının olduğu yerde vatandaşlar toplu halde yürüyerek geliyorlar. Işıklar da sönük. Saat 6’da ışıkları söndürdüler. Bunlar da üç arkadaş kol kola giriyorlar. Caddenin kenarında bunları gözlüyorlar. Onlar, onların üzerine geliyor. Hepsi beş dakikada biten iş . Çocuğun eve gelip, dışarıya çıkıp hadisenin olması hepsi on dakika. 10 dakikanın içerisinde kör kurşun geliyor. İsabet ediyor. Kurşun eylemcilerden gelmiş.”

“Askerden geleli 3 ay olmuştu, mağazada çalışıyordu”

“Herhangi bir kavga yaşanmış mı” sorusuna ise baba Karamanoğlu şu yanıtı verdi:

“Hayır bizimkilerde bir şey yok. Bizimkiler sadece onlara bakıyor, merak işte genç çocuklar. 22 yaşında genç çocuk. Merak edip bakıyorlar. Gidiyorlar üç arkadaşıyla beraber. Karanlık tabi. Zifiri karanlık. Mermi nereden geliyor. Olduğu yere yıkılıyor. Yanındaki arkadaşı dürtüyor. Ne oluyor diyor. Ses yok. Düşüyor olduğu yere. Yüzünü vuruyor. Dudağı yarılıyor. Kurşun buradan girmiş, buradan çıkmış. Bedava ölüm. Bir mağazada çalışıyordu. Üç ay oldu askerden geleli. Benim sağla, solla herhangi bir şeyle ilgim yok. Biz hep Türk milletiyiz. Türk’üz. Vatanımız tek. Bu olayları biz tasvip etmiyoruz. Nedir yani? Okmeydanı’nda kırmadıkları dükkan, yer kalmadı. Yaktılar, yıktılar her tarafı. Böyle şey yok. Polis yok. Bir tane polis önlerine çıkıp nereye gidiyorsun arkadaş diyen yoktu. Herkesin evladı var. Benim canım yanıyor. Yarın başkasının canı yanar. Yazık, günah bu millete. Bu gençlere yazık. Birlik beraberlik olacağız.”

Karamanoğlu’nun cenazesi Kasımpaşa Piyalepaşa Camii’nde kılınacak ikindi namazından sonra memleketi Giresun’un Alucra İlçesi’ne götürülecek.

(Yeşil Gazete)

Levent Pişkin: ibnelik hakaret değil, yoksa kendime hakaret etmiş olurdum

İçinde “İbne” kelimesi geçen tweet’i nedeniyle Başbakan Erdoğan’ın dava açtığı Levent Pişkin mahkemede ilk savunmasını verdi. “Bunu bir ibne olarak söylüyorum, ibnelik hakaret değil, cinsel yönelimdir. Ben bir eleştiri sundum, yoksa kendime hakaret etmiş olurdum” dedi.

Fotoğraf: Çiçek Tahaoğlu
Fotoğraf: Çiçek Tahaoğlu

LGBT aktivisti ve Halkların Demokratik Partisi Beyoğlu İlçe Başkanı Levent Pişkin, Başbakan’ın “Alevilik Hz. Ali’yi sevmekse ben dört dörtlük bir Alevi’yim” açıklaması üzerine twitter’dan “Erdoğan’dan ‘dört dörtlük ibneyim, ibneliği sizden öğrenecek değiliz’ açıklaması bekliyorum. Öptüm. #AnayasadaLGBT” yazmıştı. Başbakan Erdoğan, Pişkin hakkında TCK basın yoluyla hakaret suçundan şikayetçi olmuştu.

Bianet’ten Çiçek Tahaoğlu‘nun haberine göre, Pişkin bugünkü duruşmada ilk savunmasını verdi;  Başbakan’a cinsel yönelimini hakaret sayarak aşağıladığı gerekçesiyle 6 Ocak 2014’te TVK 125/1 uyarınca bulunduğu suç duyurusunu tekrarladı.

Duruşma öncesi adliye önünde yapılan basın açıklamasına LGBTİ aktivistleri  “Paralel ibne”, “İbne lobisi”, “Ben ibneyi fındık ile beslerim”, “İçindeki ibneyi öldürme”, “İbneliğin tam sırası”, “İbneler olmadan anayasa olmaz, olmadı” gibi pankartlar taşıdı.

“İfade özgürlüğünün sınırları Başbakan’a hakaretle çizilmez”

Açıklamada şu ifadelere yer verildi:

“Demokratik toplumlarda ifade özgürlüğünün sınırları Başbakan’a hakaretle değil, toplumda güçsüz olan kesimlere yönelik nefret ve düşmanlık içeren söylemlerin kısıtlanması ile çizilir.

“Eşcinsellik ya da ibnelik ne bir hastalık ne bir günah ne de bir hakarettir. Başbakan’ın ibne kelimesini hakaret olarak algılaması, varoluşları yok sayılan LGBTİ’leri bir kez daha görmezden gelmesi, bunu yaparken de LGBTİ aktivisti bir arkadaşımızı hedef alması bizler için kabul edilemez.”

“Heteroseksüel gibi ibne de hakaret değildir”

18. Sulh Ceza Mahkemesi’nde görülen duruşma, hakimin stajyer avukat olan Pişkin’e “Neden böyle bir şey yazdın? Bir hukukçu olarak bunun hakaret içerdiğini düşünmüyor musun?” sorusuyla başladı.

Pişkin, “Başbakan’ın ‘her şeyi en iyi ben bilirim’ tavrı uzun süredir eleştiri konusu. Başbakanın ezilen kimlikleri sürekli sahiplenip bu konuda bir düzenleme yapmaması üzerine bu tweet’i attım. İbnelik hakaret değil, cinsel yönelimdir. Size ‘heteroseksüel’ dediğimde nasıl hakaret teşkil etmiyorsa ‘ibne’ de hakaret değildir” diye konuştu.

Erdoğan’a başbakanlık göreviyle ilgili değil, siyasetçi kimliğiyle ilgili bir eleştiride bulunduğunu belirten Pişkin, siyasetçilerin “şoke edici eleştirileri de kaldırmalarına” yönelik AİHM içtihatlarını hatırlattı. Ayrıca attığı tweet’te gönderme yaptığı açıklamanın Erdoğan tarafından parti genel başkanı olarak bulunduğu AKP Genel Kurulu’nda söylendiğini de hatırlattı.

“Savcı tweet’i anlayamamış”

Pişkin’in avukatlarından Tora Pekin duruşmada söz alarak, iddianameyi yazan savcının atılan 10 kelimelik tweet’i anlamadığını, bu nedenle iddialarını gerekçelendiremediğini söyledi. “Dolayısıyla biz de bu iddianameyi anlayamadık. Savcının anlayamadığı bu cümle için Türkçe konusunda uzman bir bilirkişiye ihtiyaç var mı? Bunu bir küfür olarak mı değerlendirmiş yoksa siyasi eleştiriyi hakaret mi saymış?” diye konuştu.

Şikayetçi olan Başbakanın avukatı, Levent Pişkin’in yazılı savunmasını incelemek için süre talep etti.Bir sonraki duruşma 25 Mart’ta saat 10.45’te Çağlayan Adliyesi 18. Sulh Ceza Mahkemesi’nde görülecek.

(Bianet/Yeşil Gazete)