Ana Sayfa Blog Sayfa 4018

Yeşil mutfak denemeleri- Ekşi mayadan ekmek

Haziran, Gezi günlerimiz. Hiç bilmediğimiz o hali yaşarken günlük hayatımıza devam etmeye çalışmamız. Acıkmamız, yorulmamız, uyuyakalışlarımız. 11 Haziran’dı yanılmıyorsam. Yanyana, elele, omuza omuza direndiğim bu sayfalarda yazılarını okuduğunuz dostum Hülya ile bir gün dinlenmek istedik. Biraz soluklanmaya ve umuda ihtiyacımız vardı. Reçel yapalım dedi Hülya. Çocukken babaannesinin reçel kaynatmasını, nasıl etrafına toplaştıklarını, o anların iyileştirici gücünü hatırlamıştı bize de iyi gelir belki dedi. Ağzımız tatlansın yüreğimiz ferahlasın diye kaynattığımız o reçellerin Ethem’in ruhuna gideceği aklımıza bile gelmemişti.

Ben bizim evin büyüğüyüm. Hani hep evin küçüğü gider ya ekmek almaya biz de o iş pek öyle değildi. Koşarak, yürüyerek, bisikletle artık o gün canım nasıl istediyse bakkala, fırına gider ve en klişe tabiri ile illa ki bir yerinden kemirerek getirirdim o ekmeği. Çok acıkmışsak elimizle kopardığımız, misafir varsa ya da sofraya özenilmişse dilimlediğimiz o ekmek birçoğumuz gibi benim de bilinçaltımda türlü iyiliklerin yansımasıdır. Aynı yukarıdaki reçel hikâyesi gibi.

Geçen Pazar ne yapsam diye dolanırken mutfakta- yine bir kardeşimin ruhuna gideceğini hiç bilmeden- ilk başarısızlığım üzerinden 6 ay geçmişken ekşi maya yapayım dedim. Hafta içi besler büyütürüm hafta sonuna ekmek pişiririm. Salı günü üstü baloncuklanmaya kokusu mayhoşlaşmaya başladığında aldık haberi. Yüreğimin kabartası mayanınkinden kat kat fazlaydı o an.

Nasıl oldu bilmiyorum ama maya tuttu Berkin. Hamuru yoğurdum dinlenmede şimdi. Hoş sen ekmek almaya gitmiyor olsaydın da vicdanımız kadar temizsin ama metafor bu ya fırından yeni çıkmış bir ekmeğin elimizi yakışı gibi yüreğimizi yakışın dilerim daha umutlu günlerin miladı olsun.

Afiyetle!

Başlamadan önce not: Bu tarif benim tarifim değil. Kendi ekmeğimi yapmaya karar verdiğimde uzun bir yoluculuğa çıkacağımı biliyordum ki daha o yolun başındayım. Deneme yanılma ile olacaktı, tutacaktı, tutmayacaktı böyle böyle ustalaşacaktım. Tarif severek takip ettiğim Refikanın Mutfağı’ndan. Bir de Fikir Sahibi Damakların Gerçek Ekmek bloğu var şurada konunun meraklısı için. Geceden dinlenmeye bıraktığım hamurum sabah kötü haberi verdi, yeterince kabarmamıştı ama yine de pişirdim. Nesi eksik nesi fazla anlamaya çalıştık ailecek.Bir daha ki sefere daha iyisine, durmak yok yola devam.

Ekşi maya yapımı:

1. Gün: Cam kavanozda 75 ml su ve 100 gr unu tahta kaşıkla karıştırıp ağzı açık 24 saatlik bir uykuya yatıyoruz. Benim gibi bir standart mesaili bir çalışansanız akşamdan yatırmanızda fayda var. Çünkü ikinci gün kendisini besleyeceğiz.

2. Gün: Mayanın üzeri kabuklanmaya ve baloncuk olmaya başlayacak. 30 ml su ve 55 gr un ekleyip ağzını kapatarak bir gün daha uyutuyoruz.

3. Gün: Mayanın hacmi iki katına çıkmış olmalı. Artık kokusu da daha belirgin. İkinci günkü kadar su ve un ilavesi yapıp yine üstü kapalı bir şekilde bir gün daha bekletiyoruz.

4. Hacmi neredeyse iki katına çıkmış, kokusu belirginleşmiş, baloncuklu yapısı iyice artmışsa mayanız bir sonraki adım için uygun hale gelmiş demek, değilse benzer şekilde benzemeye devam edebilirsiniz.

Maya yaparken ortamın sıcaklığı, kullandığınız suyun sıcaklığı, doğal materyallerini kullanımı önemli etkenler.

Aşama aşama şuna benziyor:

Gelelim bir sonraki aşamaya.

Ekşi mayalı ekmek

Malzemeler (1 ekmek için)

Yaklaşık 2 su bardağı organik tam buğday unu

3/4 su bardağı ekşi maya

1 su bardağı oda sıcaklığında su

1/2 çorba kaşığı deniz tuzu

1/2 tatlı kaşığı pekmez

1/2 tatlı kaşığı tereyağı

Hazırlanışı:

Tereyağı ile ekmek kalıbını yağlıyoruz. Ekmek kalıbı olarak karışımı döktüğünüzde yarısını geçmeyecek derinlikte bir borcam kullandım ben. Varsa döküm tencere, borcam, toprak kap veya kek kalıbı da olur.

Sonra bütün malzemeyi cam bir kapta yoğurdum. Refika burada tercihen ahşap ya da toprak kap olsun demiş. 10 dakika kadar yoğurduğunuzda eline yapışan cıvık bir hamur elde etmeniz lazım. Çok cıvıksa azar azar unla çok katıysa oda sıcaklığında suyla kıvama getirebilirsiniz. Benimki çok cıvıktı- bunlar hep el yordamı- biraz daha un ekledim. Üstünü ıslak elle düzelttikten sonra nemli, hafif ıslak bir pamuklu bezle, bez hamurun üstüne değecek şekilde üstünü örtüyoruz. Refika’nın tarifinde ılık bir köşede dört saat bekledikten sonra hacminin iki katına ulaşacağını yazıyordu. Benimki dört saatte o kadar kabarmamıştı. Sabaha kadar beklettim ama yukarıda dediğim gibi kötü haberi aldım zaten. Umutlar bir sonrakine.

Bu da olmamış ekmek
Bu da olmamış ekmek

Pişirme kısmı ise şöyle; hamur kabarınca fırın 200 derecede ısıtılır. İçine de su dolu metal bir kap koyulur. Hazır olan hamuru fırına vermeden önce üzerine su serpilir. Ekmek fırının alttan ikinci rafına yerleştirilir. 15 dakika sonra fırın ısısını 180 dereceye düşürüp 50 dakika daha pişirilir. Ekmeğin üzerine elinizle vurduğunuzda tok bir ses geliyorsa pişmiştir. Hemen kalıptan çıkarılıp hava alabileceği bir yerde ılımaya bırakılır. Yaklaşık 45-50 dakika dinlendirilir ve kalan pişme süresini tamamlaması için hemen kesilmez.

 

 

Brezilya’da çalgılı çengili kadınlı erkekli bir 8 Mart – Muzaffer Ekin Şişli

“8 Mart yaklaşıyor ne yapabiliriz?” diye soruyor arkadaşım. Diyorum ki “Kampüste kadınlar kesin yürüyüş yapar gel bir öğrenci birliğine soralım, hatta sen sor ben erkek erkek ortalarda dolanmıyayım :)”.

Bir hafta öncesinden kampüsün çeşitli köşelerinde mor zemin üzerine çeşitli grupların mesajları asılmış. Hatta ekonomi fakültesinin oradaki bir merdiven boyanmış:

Öğrenci birliği dediğimiz yer ayrı küçük bir binası olan, anlayabildiğimiz kadarıyla öğrenci gruplarının, politik aktivistlerin, üniversite çalışanları sendikasının toplandığı takıldığı pek hoş bir mekan. Dostlarımın ziyareti sonuç veriyor ve 8 Mart’ta 09:00’da Campinas’ta şehir merkezindeki kültür merkezinde toplanılacağını öğreniyoruz. Dahası da var erkekler de katılıyor ve davetli! Yandan yandan izlemeye gitmeyi zaten düşünüyordum ama böylesi daha bir gönül rahatlığı sağlamadı değil!

24 ekin

7 Mart günü gidiş planımızı yaparken kaçta gitmemiz gerektiği konusunda hemfikir olmakta sıkıntı yaşıyoruz. Ben Brezilyalı’larla yaşadığım tecrübelere istinaden 11’de gitmemiz gerektiğini söylerken, 9’da orda olmamız gerektiğini savunan kadınlar “10 da olabilir aslında” diyen orta yolcu arkadaşı da ekarte ederek 9’a karar aldırıyorlar. Ve sonuçta tabi ki kadınlar haklı çıkıyor! =) Brezilya’lı 8 Mart’çılar kendi kültürlerinin alışılmışının ötesinde bir disiplinle 9’da oradalar pankartlar yapıyorlar!

Yürüyüşün başlayacağı yer eski bir tren istasyonundan kültür merkezine çevrilmiş bir alan.  Otobüs garından o bölgeye giderken yürüdüğümüz bölgede bol bol berber dükkanı ve seks işçisi görüyoruz. Berber dükkanlarında kadın-erkek bir arada tıraş oluyor, seks işçileri mahallenin olağan parçaları. İspanyol arkadaşım otobüs garları çevresinin hep benzer olduğundan bahsetse de benim için durum yeni ve ilginç.

Mekana vardığımızda hazırlık halindeki gruplarla iletişim kurmaya çalışıyoruz dilimiz döndüğünce. Garın içine ve önünde çeşitli gruplar pankart hazırlıyor, vurmalı çalgılarını düzenliyor, sloganlarını taşıyan t-shirt lerini satıyorlar. Sendikalardan birini kankaya bağlıyoruz güzel t-shirt’lerini hediye alıyoruz :) (buralarda eski dünyadan yabancı yok pek)

26 ekin
Değişim ve Dünya Hareketi Kadınları. Seçtikleri kumaş çok beğeni topladı!

Feminist hareketlerin yanısıra siyasi partiler ve sendikalar da alanda. En renkli albenili pankartlar feministlerin. Partilerin ve sendikaların çoğunun klasik kızıl bayrakları ve onları tutan kocaman adamları var. Brezilya Yeşillerini göremiyorum, renkli bayrakları ve güneş logosu olan bir partiyle muhabbetimiz oluyor biraz. PT (İşçi Partisi) ‘den ayrılmışlar, iktidara geldikten kısa süre sonra neo-libarel politikalar uyguladığından dem vuruyorlar (PT Brezilya sol grupları arasında hararetli bir tartışma konusu halen, destekleyenler olduğu gibi ateş püskürenler de çok).

Saat 10’a doğru kalabalık artıyor ve yürüyüş başlıyor. Her yaştan insanın katılımı ortamı renkli ve şenlikli kılıyor. Sloganlar gırla, grubun enerjisi yüksek. Taşıt trafiğine kapalı bir caddede ilerliyoruz Campinas’ın Taksim’i mi desem, çarşısı pazarı mı bilmem. Yürüyüş esnasında “ne yapıyor bu insanlar” der gibi bakanların yanında mağaza çalışanlarından, yoldan geçenlerden alkış tutanlar, destek olanlar da çok. Yolumuzu kesen sokaklardan gelen arabalar uzun konvoyu beklemek zorunda kalıyor. Trafiği kapata kapata ilerliyoruz (bir yerde koordinatör ablalardan biri buyurdu gringo* lar olarak sokağın trafik akışını biz kestik! )

31 ekin

Sloganlarda ve pankartlarda kadına karşı şiddet, kürtaj yasağı, gelir adaletsizliği, siyahi kadınların maruz kaldığı ek ayrımcılıklar ön plana çıkıyor. Üniversitede dağıtılan broşürlerde öldürülen kadınların hikayelerini okuyoruz, görünen o ki ataerki kadınları burda da öldürüyor.

Sığınma evlerinin azlığı ise bu sorunu derinleştiriyor. 1 milyonluk şehirde 15 kişinin kalabileceği tek bir ev varmış. Başvurabilecekleri 24 saat çalışan bir merkez, bir telefon hattı bile yok.

Latin Amerika’da Uruguay harici tüm ülkelerde kürtaj yasak. Ülke nüfuslarının ağırlıklı olarak katolik olmasının bu durumda etkili olduğu söyleniyor. İstenmeyen gebelikte kadınlar ne yapıyor sorusuna cevaplar çeşitli. Durumu olanlar başka ülkelere gidiyor veya illegal çalışan doktorlar buluyorlar. Brezilya’da genç ebeveyn olmak da oldukça yaygın.

Gelir adaletsizliği temel sorunlardan. Büyük bir ekonomi olsa da milyonlar ciddi yoksulluk içerisinde yaşıyor. Kadınların erkeklere göre ortalama maaşları ise tahmin edebileceğiniz gibi daha düşük. Siyahi kadınlar için durum çok daha vahim. İki kere ayrımcılığa maruz kalan bu grubun erkeklere göre maaşının %70 daha düşük olduğunu öğreniyoruz.

Ülkedeki ırkçılığın durumu üzerine sohbet ettiğim bir arkadaşım siyahlara karşı pek bir ayrımcılık kalmamış olsa da fakirlere karşı “önyargı” olduğunu ve siyahların da dar gelirli grubun büyük çoğunluğunu oluşturduğunu söylemişti. Zengin siyahsanız sıkıntı yok yani fazla dert etmeyin(!).

22 ekin
Davul yazısı: “Kadına karşı şiddeti sona erdirmek için

Evet tüm bu tabloya rağmen şenlikli bir 8 Mart kutluyoruz! Ataerkiye (Machismo) lanet edilirken davullar çalınıyor, dans ede ede yürünüyor. Gösteriye katılan erkekler fazla ön plana çıkmıyor. Özen gösterdiklerinden mi buralarda bu işin doğalı mı böyle bilemiyoruz. Her durumda kadınlar yönlendiriyor, erkekler tabi-katılımcı. Böyle de güzel oluyormuş aslında :)

Yürüyüşün sonunda bir katedral (büyük kiliseler var ya ondan :) ) ve önündeki meydana varıyoruz. Tüm pankartlar özenle yanyana dizildikten sonra etrafında toplanılıyor. Katedral merdivenlerinde konuşmalar yapılıyor. Her gruba tek tek söz veriliyor. Bazı kadınlar o kadar çoşkulu konuşuyor ki ne dendiğini anlamasak da ellerimiz şişesiye alkışlıyoruz. Duyguları anlamak için dil şart değil derler ya heralde öyle bir durum. Sonrasında öldürülen kadınların isimleri okunuyor, isimler uzun, vahşetin listesi bitmek bilmiyor. Bir an böyle bir gösterinin Türkiye’de bir camii önünde yapılabildiğini hayal etmeye çalışıyorum, arkada da palmiye ağaçları var ya bir türlü başaramıyorum. O sırada meydandan sakin sakin geçen bir rahibe sahnenin fantastikliğini iyice derinleştiriyor.

Kapanış neşeli olmalı Brezilya’dayız! Küçük bir vurmalı çalgı ekibi çıkıyor başlıyor çalmaya, söyledikleri şarkı esnasında ilk kez bir erkek sesi duymuş oluyoruz. Yerel kıyafetlerle dans eden 3 kadına gösterici kadınlar, sonrasında da erkekler katılıyor. Biraz izledikten, biraz oynadıktan sonra program sonlanıdırılıyor. Bir miktar daha meydanda takılıyor insanları gözlemliyoruz. Gruplar yavaş yavaş dağılınca biz de dönüş yolumuzu tutuyoruz.

*Gringo: Burda yabancılara verilen ad (gavur gibi birşey korkarım ama sevgiyle de kullanıyorlar

Muzaffer Ekin Şişli

 

 

Muzaffer Ekin Şişli

 

Mutluluğun yeni bir tanımı olmalı

Bir davet geldi toprak ile yaşamak istediğimi bilen Mehmet’ten; bahçesinde yardıma ihtiyacı vardı. Yaşamı toprağı görmeyerek geçen bir şehirliye bahçe neler çağrıştırıyorsa tüm o çağrışımlarla kabul ettim daveti. Evlerine vardığımda, ki 4-5 dakikalık bir mesafe ilk gidiş için, bahçenin bu kadar büyük olması ilk şaşkınlığım oldu. Bu kadar talanın yapıldığı bir zamanda bu arazinin böyle gizli kalması espri bile yaptırdı mevcut düzenin yürütücüleri ile ilgili. Tahminim 400-450 metre kare bir alan. Set set ayrılmış birbirinden. Mehmet önce budamayı gösterdi. Mantığını anlattı, ben de anladım. Ancak o işin iş bitirme duygusu vermeyeceğini düşündüğümden başka seçenekleri merak ettim. Ot yolmak, kesmek gerekiyordu. Baktığımda şu alanın otlarını ben bitirdim diyebilecektim yani sonucunu direk görüp tatmin olacağım bir işti. Bugün buna ihtiyacım olduğunu biliyordum. Hemen başlamak istiyordum çünkü emin değildim yapıp yapamayacağımdan ve ne hissedeceğimi de merak ediyordum.

Hava soğuktu. Yağmur yağsa mı yağmasa mı karar veremiyordu. Sonraları huzur içinde sakin sakin yağmaya karar verdi, kara özenmiş gibi. Karı hatırlatır gibi.

Yabani/yabancı ot kesmeye karar verdikten sonra Mehmet ile ikinci sete indik 2-3 basamak ile. Tahmini 40 metre karelik bir alandı ilk hedefim. Orak ile nasıl kesileceğini, kesildikten sonra köklerin kazmayla nasıl çıkartılacağını, çıkan otların ne yapılacağını tek tek anlattı Mehmet. Heyecanla ilk kesme işlemini yaptığımda çabuk bir kararla “kolaymış” dedim. Eğilip otlarla aynı seviyeye geldiğimde bir darbe ile yana devrilen otların bu düşmesinin getirdiği ekstra gün ışığı her defasında şaşırttı beni. Gayet düzenli gidiyordum. Birden fazla türü vardı bu yabani otların. Yağmur nedeniyle hepsi ıslak. Ellerimdeki eldivenler ilk yarım saatten sonra anlamını yitirdi. Daha çok üşütüyordu ellerimi üstelik. Çıkardım. Önce bir iki adımlık kesme işleminden sonra kazmayı alıyor ve kökleri çıkarıyordum. O soğuğun altında tahmin etmediğim bir şey daha oldu; yanıyorum sıcaktan. Önce mont çıktı. Sonra altındaki polar. Sadece bir yelek giydim ve devam ettim. Terliyordum; ensemden giren hınzır soğuk bu teri yalıyordu. Eldivensiz ellerim ıslak, başımda bere, alnım terli ama yağmur! Ne yapacağımı bilemez bir halde sırayla kafamdaki tüm seçenekleri denedim. Bereyi çıkardım enseme koydum. İçliksiz montu giydim kapşolü kafama geçirdim. Derken neredeyse yarısını bitirdim ilk hedefin. Ama zor kısım bundan sonra başladı. Onlar kısaldıkça çaresizleşiyordum. Orak işlevsiz kalıyor çünkü kesilecek bir gövdesi olmadan toprağa serilmiş bir tür bu. Oraktan destek alarak genelde yoluyorum bu otları. Arada uzunlar oldukça orakla kesiyorum. Kökleri kazmayı bıraktım. Sonraya erteliyorum onları. Yoruldum. Nefes nefeseyim. Yanıyorum. Halimi fark eden Mehmet kahve teklifi ile birazcık enerjimi yükseltiyor ve eşi Melisa bizi kırmayarak kahve hazırlayana kadar yükleniyorum otları yolmaya ellerimle , orakla.

Kahve hazır olduğunda organik filtre kahve olduğunu anlatıyor Mehmet ama benim aklım vücudumda. İşi bırakınca montun ıslaklığını ve rüzgarın vücudumun ıslanan yerlerini işaretlemesini izliyorum. Tedirgin oluyorum. Çarlık Rusyası’nda bir fakir olduğum geçiyor kahveyi içerken Mehmet’in yaş maya ile yaptığı ekmeyi tatdırması. Sarılıyorum kahveye. Bir muhabbet dönüyor masada sonradan yardıma gelen Mehmet’in bir arkadaşı ile aralarında. Her ne kadar onları duysam da konuşmak gelmiyor içimden. Hatta onların konuşmamasını da tercih ederdim. Yorulmuştum ama bu yorgunluğun aradığım bir yorgunluktu. 1,5 saatlik bir uğraş esnasında aklımdan dünyaya dair bir şey geçmemesi. Bir mücadele. Otların kokusu. Bu kokuyu yemek istemem. Otların altındaki dünyayı görmem. Salyangozları hem rahatsız edip hem onlara zarar vermemeye çalışmak. Hem bir şiddet uygulamak doğaya sonra bunun haklı nedenlerini ispatlamaya çalışmak. Kendimi pek ikna edemesem de yaşamak için o toprağa ihtiyacımız olacak. Otlar, sevgili salyangozlar, üzmeyin beni.

Bir kahve ve Melisa’nın nefis kekinden sonra verandadan atlıyorum ve yine otların yanındayım. Kaldığım yerden yeni bir enerji ile başlamaya çalışıyorum. Başladığım iş bitmeli. İlk alan bitince halimden anlayan Mehmet kazma işini devralıyor. Ben yandaki gözüme yine kolay gelen başka bir küçük alana geçiyorum. Dikkatimin iyice dağılması ile ilk yaramı alıyorum. İşaret parmağımdan akan kana bakıyorum. Tırnaklarıma girmiş toprak üzerine yayılan kırmızı kan. En son  ne zaman kanamıştı parmağım? Bilmememe şaşırıyorum. Mehmet’e bakıyorum yardıma koşuyor ve yara bandı almaya gidiyor. O gittiğinde, kökleri rahat görebilmek için yığın yaptığı ıslak otların üzerine bırakıyorum kendimi. Ot kokusu buram buram, ellerim kapkara, sırtım ıslak otlarda, gözlerimi kapıyorum. Öpüyor gözlerimi usul usul yağan yağmur. Karşıda Berkay’ı görüyorum bir an. Bir dal ile hasbıhal ederek buduyor gibi görünüyor. Ot kokusu, yağmur, durmayan kan. Acımıyor canım. Hayatta olduğumu hissediyorum. Damarlarımda kan olduğunu unutmuşum. Geliyor Mehmet. “Bastır” diyor yaraya. Bastırıyorum. Duyduğum mutluluktan bahsediyorum bir iki cümle ya da kelime ile. Yara bandını takıyor. Hissetmeden başka bir parmağımın daha yaralandığını görüyorum. Onu da kapatıyor. Orağın da tuttuğum sağ elimde deriyi soyduğunu farkediyorum. Onu da kapıyoruz. Üç parmak bantlanıyor böylece. Geriye kaldı yedi diyerek devam ediyorum otlarla mücadeleme. Az sonra bir parmakta daha hasar oluşunca durmam gerektiğini anlıyorum. Otlar da bitmek üzere. Kestiklerimi yığın yapıyorum Mehmet’in işini kolaylaştırmak için. Sonra biraz kazma ile kök çıkarmayı deniyorum. 3. kökten sonra onu da yapamayacağımı anlıyorum. Sınırda bırakıyorum. Onları ve otları bırakıp verandaya gidiyorum. Endişe sarıyor. Bu yorgunluktan sağ çıkamam diye düşünüyorum. Haftaya tekrar geleceğimi söylüyorum Mehmet’e hem de daha erken bir saatte. En alttaki bahçe göz korkutsa da bu duygular yeniden götürecek beni bahçeye. Mutluluğun tanımını belki baştan yapmalıyım.

Yazıyı bir sonraki gün yazdığımı ve şu an vücudumdaki kasların yerlerini öğreten ağrılar hissettiğimi belirtmeliyim. Bir yandan da yaraların hızla kapanması, benim kontrolümün dışında bir sistemin olduğunu ve bu gücün yaşamam için mücadele verdiğini yeni baştan öğreniyorum. Sanırım 1-2 güne toparlanırım o zaman haftasonuna bahçe bana bu ağrıları yaşatmaz yeniden.

Mutluluğun bir tanımı olmalı? İçinde yorgunluğun,doğanın,unutmanın,dikkatsizliğin yapanı yaraladığı bir işin,birlikte çalışmanın hazzının olduğu..

(Yeşil Gazete)

Hayır “çevreci” değiliz – Durum bundan daha karışık

Sonunda bununla da damgalandık: “Y kuşağı çevreci değil”. Pew Araştırma Merkezi’nin yaptığı araştırmaya göre 1980’den sonra doğanların sadece %32’si kendini çevreci olarak tanımlıyor. 1965 ve 1980’de doğanların %42 çevreciden ve 1945’ten sonra doğan%42’den çok daha az yani. 1988’de doğmuş birisi olarak bu sayıların pek de önemli olduğuna inanmıyorum.

Yaşlı bekçiler bizi kayıtsız, motivasyonuz, tembel diye tanımlamayı pek seviyor (aslında dönemden bağımsız olarak tüm yaşlı bekçilerin alışkanlığı da bu). Tamam belki de jenerasyon olarak sokaklara veya Greenpeace gibi denizlere dökülmemiş olabiliriz ama gezegenimiz Dünya için her şeyin hala kötü gittiğinden de yola çıkarak bu tarz bir aktivizm arzulanabilir olsa da en mükemmel çözüm gibi de görünmüyor. Parmaklarımızın ucunda bir dünya bilgiyle büyüyen bizler için her sorunun daha karmaşık ve istenmeyen sonuçlarla dolu olabileceğini biliyoruz. Dogmalara ve vaazlara dayanan çözümlerin uzun sürmeyeceğini de biliyoruz. Yani bizi karmaşayı kucaklayan hipsterlar gibi düşünebilirsiniz (yine de benim gibi çok özgün bir kişiye hipster demem, o ayrı. Öhöm, neyse).

Şimdi gerçekte ne olduğuna bakalım. Y kuşağı araba edinmeye daha az meraklılar, bunu bir öncelik de yapmıyorlar. Bizler daha ziyade toplu taşıma, bisiklet ve araba paylaşımını tercih ediyoruz. Y kuşağı kendini vejetaryen olarak tanımlamasa da çok daha az et yeme alışkanlığına sahip ve de en önemlisi yemek yeme deneyimini değerli buluyor. Bunu işimiz haline getirmemiş olabiliriz ama pek çoğumuz organik ve yerel yemek için biraz daha çaba sarf etmeyi tercih ediyoruz. Hatta çoğumuzun kendi başına eve çıkmaktansa hala aile evinde yaşaması veya ev paylaşması ya da yurtlarda kalması bile gazın, elektriğin ve suyun daha etkin kullanımı anlamına geliyor.

Bu, Y kuşağının bu seçimleri yeşil olmak adına yaptığı demek değil tabii. Böyle yaşıyoruz çünkü böylesi daha mantıklı. Yeşil yaşam daha ekonomik, daha şenlikli ve muhtemelen bize miras bıraktığınız karmaşayla daha rahat başa çıkmamızı sağlıyor. Sonuçta bir şeyler değişmeye başladıktan sonra motivasyonun ne olduğunun önemi var mı? Ayrıca birden fazla motivasyon olamaz mı? Y kuşağı çevrenin cam bir küre içinde var olmadığını, iş dünyası, teknoloji ve tabağımızdakilerle bağlantılı olduğunu kavramaya daha yakın. Çevreyi korumak çok uzak bir fikir değil, çevreyi korumak günlük yaşamımıza akıllıca dahil edilmesi gereken bir şey.

Kendi jenerasyonuma her şeyi anladığımız için yıldızlı pekiyi vermeye çalışmıyorum. Biz daha fazlasını yapabiliriz ve yapacağız. Kendimizi çevreci olarak tanımlamamız okyanuslara sırf zevk olsun diye motor yağı döktüğümüz anlamına gelmez. Y kuşağının sadece yarısı kendisini bir politik partiyle eşleştirse de daha az oy kullandığımız anlamına gelmediği gibi. Hayat karmaşık ve büyük ikilemlerin birçok farklı yönü var. Bir sıfatı reddetmek bir fikri reddetmek demek değil. Çevreyi düşünmeyi kelime anlamıyla almaktan ziyade çevreyi sahiplenmeyi seçmek demek.

Buyurun, bize çevreci diye seslenin. Eğer cevap vermezsek bir şeyleri daha iyi yapmakla meşgul olduğumuzdandır.

Samantha Larson’ın grist.org’da yayınlanan yazısından çevirilmiştir.

Sığınmacı ve Göçmen kadınlar ile 8 Mart Kapadokya Turu

8 Mart Cumartesi sabahı, saat 07:58. Hızlı hızlı Nevşehir Turizm Otelcilik Meslek Yüksekokulu Misafirhanesinden servislerin kalkacağı PTT önüne doğru yollanıyorum. Aslı arıyor ama açmıyorum nerdeyse geldim zaten düşüncesi ile. Aslı’yı görüyorum derken, ardına da Fatmayı. Benim bu yolculuğa eşlik etmemi sağlayan ve kendilerini Ocak ayında Mersin’de gerçekleşen İnteraktivist eğitiminden iki arkadaşımı, Kapadokya Kadın Dayanışma Derneği‘nin iki aktif üyesini.

Kapadokya Kadın Dayanışma Derneği, ASAM (Association for Solidarity with Asylum Seekers and Migrants – Sığınmacılar ve Göçmenlerle Dayanışma Derneği) ile birlikte 7. kez sığınmacı ve göçmen kadınları Dünya Kadınlar Günü’nde Kapadokya Turu’na çıkarıyor.

Kapadokya Kadın Dayanışma Derneği'nden Aslı ve Fatma
Kapadokya Kadın Dayanışma Derneği’nden Aslı ve Fatma

ASAM’ın Nevşehir Ofisi’nde 2 yıldır görev yapan ve İranlı kadınlara danışmanlık hizmeti veren Canan Bozkurt, bu seneki Kapadokya Turu’na İran, Irak, Afganistan ve Suriyeli göçmen ve sığınmacı 1200 kadının katıldığı bilgisini iletiyor bize turun ilk durağı Uçhisar Kalesi’ni dolaşır iken. Canan’a sığınmacı ile göçmen arasındaki farkın ne olduğunu da soruyoruz. Sığınmacının ülkesinden ayrılmak zorunda kalan, zulüm tehdidi altında (ırk,din,milliyet,belli bir toplumsal gruba mensubiyet veya siyasi sebeplerle) kişi olup sığınma başvurusunda bulunan; Göçmenin ise daha çok ekonomik sebeplerle kendi rızasıyla ülkesinden ayrılan kişi olarak tanımlanabileceğini söylüyor. Bu konuda daha fazla bilgi edinebilmek ve ilgili uluslararası mevzuat için ise Mültecilerin Hukuki Statüsüne İlişkin 1951 tarihli Cenevre Sözleşmesi’ne; ulusal mevzuat için ise 11 Nisan 2014 itibariyle Türkiye’de uygulama girecek olan Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanuna(YUKK)’a bakabileceğimizi ekliyor.

8 Mart Dünya Kadınlar Günü Kapadokya Turu hatırası için Nar Belediyesi Kültür Merkezi önünde kamera karşına geçtik
8 Mart Dünya Kadınlar Günü Kapadokya Turu hatırası için Nar Belediyesi Kültür Merkezi önünde kamera karşına geçtik

Kapadokya Turu için Aslı ve Fatma’nın daveti ile Niğde’den Nevşehir’e geldiğim için Nevşehir’den kalkan araçlar ile katılıyorum 8 Mart turuna ama tur sırasında ASAM ve Kapadokya Kadın Dayanışma Derneği’nin birlikte organize ettiği 7. 8 Mart Dünya Kadınlar Günü etkinliğine Nevşehir’in yanı sıra Ankara, Kayseri, Kırşehir ve Niğde’den de katılım olduğunu farkediyorum. 3’e ayrılmış şekilde dolaşıyoruz her sene farklı yerler olduğu ifade edilen ören yerlerini. Bizim de içinde bulunduğumuz 1. ekibin programını aktarayım: 1) Uçhisar Kalesi, 2) Göreme Panorama, 3) Ürgüp Üç Güzeller 4) Nar Belediyesi Kültür Merkezinde öğle yemeği ve eğlence 5) Ulaş Kafe Avanos Nehir Kenarı 6) Hayal Vadisi ve son olarak 7) Paşa Bağları

Nar Belediyesi Kültür Merkezi Salonunda Vur Patlasın Çal Oynasın Eğlence

Nar Belediyesi Kültür Merkezi’ndeki eğlenceye ayrı bir paragraf açmaz isem olmaz. Kültür Merkezi dedi isem günümüzde inşa edilmiş bir merkez gelmesin aklınıza. Kapadokya’nın şanına layık bir ören yerinin tam içindeyiz. Bir tepenin altına oyulmuş, daracık bir kapıdan girilen ama içine girildiğinde 1200 kadının ve misafirlerin rahatlıkla sığdığı, üstüne üstlük yemek faslından sonra sığınmacı ve göçmen kadınların 1,5 saat farsça, arapça ve (bir adetde olsa) azerice parçalar tüm kurtlarını döktükleri bir pistin de bulunduğu bir yapının içindeyiz.

Turun ilk durağı Uçhisar Kaslesi idi
Turun ilk durağı Uçhisar Kaslesi idi

O kadar kadının içinde bulunan iki elin parmaklarını ancak bulan erkeklerden biri olmak hiç rahatsız etmiyor beni. Aynı durumun tam tersi olsa, 1200 erkeğin arasında bulunan 10 tane kadından birisi olsam aynı şekilde hisseder miydim düşüncesi geçiyor zihnimden. Her tarafımı kadınlar sarmış durumda ve erkeklerden azad edilmiş (biz orda istisnadan bir addedilmiyor idik hali ile) o ortamda kadınların, kendilerini istedikleri gibi rahatça ifade eden kadınların gözlerindeki parıltıya şahit olmanın sevinçli şaşkınlığı dışında bir şey hissetmiyorum desem yeri. İranlı kadınlar gerçekten çok güzeller ve kanaatim odur ki çok asiller. Canan beni turun başında sığınmacı ve göçmen kadınların hiçbirisinin yüzünün görünmemesi gerektiği konusunda uyardığı için bu anları belgelemek adına elimi fotoğraf makinama asla götürmüyorum.

Nar Belediyesi Kültür Merkezi’ndeki kadınlar günü eğlencesinin ardından turun geri kalanı için yola çıkmazdan önce toplu olarak hatıra fotoğrafı çektiriyoruz. O sırada “Niğde’ye gidecekler otobüslerine” anonsunu duyar duymaz anonsu yapan Hasan’ın da yönlendirmesi ile Niğde’den gelen araçların bulunduğu yere yollanıyorum. Tüm araçlar dolu, beni Nevşehir’den getiren araç da gitmiş olduğundan, “Benim otobüse gel abi” diyor Hasan, “Bir şekilde hallederiz”

Üç Güzeller
Üç Güzeller

İranlı Kadınlar arasında Kapadokya’dan Niğde’ye

Bu yeni araçta şoför, Hasan ve benim dışımdaki herkes İranlı sığınmacı ve göçmen kadınlar. Nevşehir’den gelirken ben Aslı ve Fatma ve Canan’ın da içinde bulunduğu Nevşehirliler (hem erkek hem de kadın) otobüsü ile yola çıkmıştım. Oturacak yer bulunmayan Niğde otobüsünde 1 dakikayı bile bulmuyor İranlı kadınların bana bir yer ayarlaması. Koltuk değneğimi dayayacak bir yer bulup arka merdivenlerde yerimi sağlamlaştırdım demeye kalmadan en arka sırada oturan genç kız omzuma dürterek “Abi” diyor ve bana açtıkları yeri gösteriyor.

ASAM ve 8 Mart Kapadokya Turu hakkındaki bilgileri ASAM Nevşehir temsicisi Canan Bozkurt'dan aldık
ASAM ve 8 Mart Kapadokya Turu hakkındaki bilgileri ASAM Nevşehir temsicisi Canan Bozkurt’dan aldık

Bu yeni otobüste tur güzergahı da değişmiş durumda. Bu nedenle Nevşehir ahalisi ile ilk durağımız olan Uçhisar Kalesi’ne bir kez daha uğruyorum. Avanos Nehir kenarı ile Hayal Vadisi’ni hiç göremiyorum. Paşa Bağları turun son noktası olduğundan tüm ekipler finali orada yapıyor. Bu süreçte ben de sessiz bir anlaşma ile İranlı yol arkadaşlarımla karşılıklı bir güven ilişkisi kurduğumdam turun başından beri her mola yerinde yanımda taşıdığım sırt çantamı otobüsün içinde bırakıp dolanıyorum enfes güzellikteki Paşa Bağları’nı. Bölge aynı zamanda Kapadokya denince ilk akla gelen balon turlarının da yapıldığı alan.

Omzumda yatan kız çocuğunun annesi Paşa Bağları’ndan Niğde’ye doğru yola çıktıktan bir süre sonra yanında oturan arkadaşının kucağına yatmıştı. Beş altı defa hem beni hem kendi kıyafetinin yatarken aldığı şekli kontrol ettikten sonra. İran ve Türkiyeli kadınlar arasında “erkek olana dikkat et” kuralı aynen işliyor anlaşılan. Şimdi benim kalacak yerim, sığınacak evim olmasa bu kadınlar beni çok güzel ağırlar, hiçbir eksiğimi bırakmaz duygusu çörekleniyor üstüme. Bana gözleri gibi bakacaklarından hiç şüphem yok, her akşam kendi kapılarını özenle kilitleyeceklerinden de şüphem olmadığı gibi. İşin acısı onların bu “pür” dikkatinin altyazısını benim de onaylıyor olmam. “Erkeklerin dünyası”nda kadınlaraın kendi koruma kalkanlarına ihtiyaçları bulunduğu konusunda hiç şüphe duymamam.

Dünyadaki tüm kadınların Nar Belediyesi Kültür Merkezi’ndeki pistte gönüllerince dans eden sığınmacı ve göçmen kadınların gözlerinde fark ettiğim sevinçli parıltı ve rahatlığa bir an önce kavuşabilmeleri dileği ile 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü Kutlu olsun…

#anavarrza

Son dönemin Yeşil Kitapları

Koruma Sorunlarımız Koruma Sorunlarımız

Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma kurullarında, üye ve başkan olarak 26 yıla yakın görev yaptım. Kuşkusuz bu süre zarfında çeşitli kararlara imza attım. Onayladığım kararların, elimden geldiğince, koruma yasasına ve ilke kararlarına uygun olmasına özen gösterdim. Koruma ile ilgili görüşlerimi meslek hayatım boyunca gazetelerde, çeşitli kitap ve dergilerde dile getirdim. Ülkemiz koruma politikasındaki önemli sorunları, yine çeşitli söyleşilerde ortaya koymaya çalıştım.Elinizdeki çalışmada, hem koruma hem de kentleşme konularındaki makale ve söyleşilerimin bir bölümünü topladım. Amacım, özellikle genç kuşakların, koruma konusunda daha duyarlı, daha evrensel ve ülke koşullarına daha uygun yaklaşımlar geliştirmelerine yardımcı olmaktır… Ömer Tapan

(Tanıtım Bülteninden)

Koruma Sorunlarımız

Mete Tapan

Cumhuriyet Kitapları

2014

 

Dünyanın Durumu 2013-sonDünyanın Durumu 2013

“Biz şu anda İnsan Çağında yaşıyoruz, bu çağda yaşamın geleceğini değiştiren temel güç insandır. Artık doğayı insanın etkisinden kurtarmaya çalışmak için çok geç. Dünyadaki bütün boru hatlarını, fabrika bacalarını tıkasak, bütün yangınları söndürüp gezegenin sera gazı salım kaynaklarını kurutsak bile dünya önümüzdeki on yıllar boyunca ısınmaya, okyanuslar belki yüzyıllar boyunca yükselmeye devam edecek. İklimin ve çevrenin geçireceği büyük değişikliklere uyum göstermeye odaklanmamız ve bu arada da daha fazla değişikliğe sebep olmamak için de var gücümüzle çalışmamız gerek. Gezegende sebep olduğumuz değişikliklere gem vurmayı başaramazsak sonunda gezegenin kendisi bizim bütün uyum çabalarımızı aşan bir noktaya gelecek.

Bu spekülasyonlar size kötümser görünebilir ama ne kötümserliğin yaratacağı korku ne de iyimser kalmak için gereken güçlü kararlılık, bu öngörüleri olduğundan hafif göstermek için bahane olamaz. Mevcut koşullar altında kötümserlik ve iyimserlik aynı oranda dikkat dağıtıcı olabilir. Gerçekçilik, birbirimize ve doğaya kesin bağlılık ve daha fazla zaman kaybetmeme kararlılığı… İşte ihtiyacımız olan, budur. Elinizi taşın altına koyup dünyanın yaşamı sürdürmesini sağlamak varken geleceğinizi belirlemek için içinizden ne geldiğine bakmanın pek de bir anlamı yok. 81 yaşında bir çevre düşünürünün bilgeliğiyle, Umudunuzu korumanız gerektiği hissi sizi yiyip bitirebilir diyor Joanna Macy. Sadece orada olun… Umutlu muyum, umutsuz mu, iyimser miyim yoksa kötümser mi; kime ne? Önemli olan ortadan kaybolmamanız, burada olmanız, bu dünyayı her zamankinden çok sevecek kapasitenizin olması. Aksi halde dünya iyileşmeyecek”.

-Robert Engelman-

Dünyanın Durumu Serisinin bu son yayınında “sürdürülebilirlik hâlâ mümkün mü?” sorusu soruluyor ve önemli düşünür ve uzmanlar bu soruya verdikleri yanıtları paylaşıyor. Kitapta, gerçek sürdürülebilirliğe ulaşma beklentilerine dair veriler neler söylüyor, gerçek sürdürülebilirliğe doğru ilerleyebilmek için şu anda neler yapmamız gerekiyor, bunları yapmadığımız takdirde bizi neler bekliyor soruları dünyadan örneklerle ele alınıyor.

(Tanıtım Bülteninden)

Dünyanın Durumu 2013

Worldwatch Enstitüsü- Kolektif- Çevirenler: Çağrı Ekiz

Cana Ulutaş Ekiz

İş Bankası Kültür Yayınları

2014

 

Çevre Hukuku ve Hayvan Hakları Hukuku  Çevre Hukuku

Tabii yasalara aykırı, insani yasaların bir geçerliliği olamaz.

“Yerçekimi yoktur, güneş batıdan doğacak ve dünyanın etrafında dönecektir” diye bir yasa çıkarırsak bunun bir geçerliliği olmaz. Aynı şekilde doğanın canlılara vermiş olduğu hakları yok sayan bir hukuk düzeninin de geçerliliği olamaz. Doğal hukukun tüm canlılara tanıdığı, canlı hakları adını verdiğimiz üç temel hak vardır:

– Tüm canlı türleri yaşama hakkına sahiptir.

– Tüm canlı türleri beslenme hakkına sahiptir.

– Tüm canlı türleri üreme (soyunu devam ettirme) hakkına sahiptir.

Eğer insanoğlu, tüm canlılara tanınan bu haklara saygı göstermezse, doğanın daha üst fizik yasaları, çevresel felaketler yoluyla insanoğlunu cezalandıracak, belki yerkürede, ekosistemle uyumsuzluk yaratan insani yaşam sona erecektir.

Bir insan, diğer canlıların yaşama ve var olma hakkına duyduğu saygı kadar, vicdan ve ahlak sahibidir.

Çevre Hukuku ve Hayvan Hakları Hukuku

Şeref Ertaş

İleri Yayıncılık

2014

 

 

Gelin sizi umudunuzu tazeleyecek biriyle tanıştırayım – Yasemin Akçora Aksoy

13 mart oldu 14e devirecek ama sıkkın içim. 11 marttan bu yana sanki asırlardır acı ve öfke içindeymiş gibi kıvranıyor ruhum artık kendimi zehirlemeye başlamaktan korkuyorum. Öfke büyüyor içimde. Berkin’i kaybettik. Ardından dün gece iki yuvaya daha ateş düştü. Canım kavruluyor. Umut arıyorum, olmaz böyle diyorum, bir oturup bir kalkıyorum.

Evi bok götürüyor. Makineye çamaşır attım dün akşam hala asmaya elim varmamış onu fark ediyorum. Yok bu böyle olmaz diyorum da nasıl olur onu bir türlü kestiremiyorum. Sesim kısılıyor sessiz çığlıklarımla, odanın duvarlarına çarpıp dönen susuşlarım kulaklarımı patlatıyor. Aklım dakika dakika bileklerini kesip öldürüyor vicdanımı ama yok yine dinmiyor sızı aklanmıyor gün karardıkça kararıyorum.

Tam da şimdi üstelik benim daha sakin, daha sevgi dolu, daha yavaş, daha kendimden emin, şimdi benim daha akıllı olmam lazım! Bir sebep bulmalıyım umuduma ışık tutacak. Bir yol bulmalıyım çocukların baktıkça boşa ölmemişiz oğlum diyeceği ülkeyi yaratmak için. Bir şeyler olmalı diye düşünüp devinip dururken kendi zihnimde onunla tanıştım, JOSE MUJICA, Uruguay Devlet Başkan.

46 JOSE MUJICA...

Selam verip dünyasından içeriye giriyorum ki ne göreyim bir yanda minik bir çiftlik, bir yanda kediler, köpekler, tavuklar, bir köşede çiçekler… Hayalimdeki yaşam diye dert yanıyorum ona. Bunu istiyorum ben de diyorum, böyle sadeleşip böyle uzaklaşmak. Ama diyorum Sayın Mujica nasıl olur siz ki koca Mr. President. Gülüyor ama nasıl da sevimli gülüyor boş versene diyor ben en resmi görüşmelerde bile kravat takmam sayın mujica da nedir bana hose de. Ammaann ben de gülüyorum. Benim canıma minnet, oldum olası banka gişesi bile bozar beni, hiç sevmem. Hose diyorum “bizim buralar berbat çalıyor, çırpıyor bizi soyuyor, yatlar katlar gemicikler alıyor bir de üstüne çocuklarımızı öldürüyorlar. Daraldım, bunaldım, öfkeden hoşlanmıyorum ama içimi öfkeyle dolduruyorlar.”

Dünyada adını söylediğiniz zaman akla gelmez belki ama “Dünyanın En Fakir Devlet Başkanı” derseniz hemen akla gelirim diyor. “Bana fakir denmesi yanlış, ben tutumlu bir insanım. Asıl yoksullar sürekli yaşamdan talepleri olan ve elde ettikleriyle yetinmeyen insanlardır. Ben elimde hafif bir bavulla dolaşıyorum. Bu bana istediğim yaşamı sürdürmek için yeterli zamanı veriyor.

48 JOSE MUJICAAsıl özgürlük yaşamak için kazandığın zamandır.” Ne güzel konuşuyor. Doğru söylüyor. Şaşkınım. Donup kalıyorum karşısında. Nasıl olur diyorum kendi kendime al işte buda devlet başkanı bizimkiler de! Demek ki oluyor işte, demek bu da mümkün. Mırıldanıyorum ama anlamıyor beni yine gülümseyerek “efendim” diyor “anlamadım”. Yok hose diyorum, gerçekten çok şaşkınım demek ki çalmadan çırpmadan da oluyormuş siyaset demek mümkünmüş?

“Ben insanların gece uyuyacak bir saçak altı bile bulamadıkları bir dünyada, başkalarının 500 metrekarelik malikanelerde yaşamasını anlamıyorum.

Evsizler için ev, suyu olmayanlar için su lazım, ekmek lazım. Sense böyle bir dünyada özel uçağım olsun, oraya buraya gideyim diyorsun. Eğer herkes daha fazlasını isterse, birgün kimseye birşey kalmayacak.”

Gözlerim doluyor ağlamak istiyorum hıçkıra hıçkıra ona sarılıp ağlamak bütün acımı akıtmak istiyorum.

“Biz ölüyoruz, çocuklarımız, ağaçlarımız, ruhlarımız.. Tükeniyoruz, bize işkence ediyorlar” hose diye biliyorum sadece.

“Küresel ısınmadan bahsediyoruz ama doğaya saldırmaya ve çöp üretmeye devam ediyoruz.

Eski ruhani tanrımızı kendi ellerimizle kurban ettik ve artık market tanrının tapınağındayız. Bu yeni tanrı; ekonomimizi, politikamızı, alışkanlıklarımızı, yaşamlarımızı düzenliyor ve bizlere faiz oranları ve kredi kartları ile mutluluğun yeni adresini veriyor.”

Eski bir gerilla lideri olduğunu, onların da çok kötü zamanlardan geçtiğini, zamanında çok acılar çektiklerini ama pes etmediklerini anlatıyor hose bana.1960larda Küba devriminden esinle kurulan bir grubun kurucularındanmış hose. Bu örgüt demokrasi istemiş, uruguaydaki amerika destekli hükümete karşı pek çok eylem düzenlemiş ve karşı durmuş. 1971 yılında polis öldürmekten mahkum edilmiş ve 15 yıl mahkumiyeti sırasında çok çeşitli işkenceler görmüş ve tek kişilik hücrede tutulmuş. O günlerden çok bahsetmek ve zamanı acıyı anımsayarak harcamak istmeiyor hose ama bana bu kadarı yetiyor zaten daha fazlasını benim de duymaya ihtiyacım yok şuan, içimde yeterince acı var.

44 JOSE MUJICA1985’te Uruguay’ın demokrasiye dönmesinden sonra diğer tüm siyasi mahkumlar için çıkarılan bir genel afla tekrar özgürlüğüne kavuşmuş. Sonrasında diğer grup üyeleriyle birlikte bir parti kurmuş ve siyasete atılmışlar.

2009 yılında başkan seçilmiş ve 1 mart 2010 da göreve başlamış. Aylık 12000 dolar maaşı var ve bunun %90ını hayır kurumlarına bağış olarak aktarıyor hose ve çok mutlu.

“Öyle anlaşılıyor ki bizler, yalnız tüketme için yaratılıyoruz ve artık tüketemediğimiz zaman derin hayal kırıklığına uğrayarak kendimizi yok ediyoruz.

Bana fakir denmesi yanlış, ben tutumlu bir insanım. Asıl yoksullar sürekli yaşamdan talepleri olan ve elde ettikleriyle yetinmeyen insanlardır. Ben elimde hafif bir bavulla dolaşıyorum. Bu bana istediğim yaşamı sürdürmek için yeterli zamanı veriyor.

Asıl özgürlük yaşamak için kazandığın zamandır.” diyor bana ve yine gözlerim doluyor, bu kez umutla. O halde bizim ülkemizde de olabilir diyorum. Gülümsüyor, “neden olmasın?” diyor.

Böyle birilerini bulmak ve seve seve onları destekleyip onlara oy vermek istediğimi, ülkemin aslında ne kadar güzel olduğunu böyle politikalarla cennete dönüşebileceğini anlatıyorum ona, hayaller kuruyorum. Dinliyor beni, sonra ülkesindeki diğer güzel şeyleri anlatmasını neleri başardıklarını bilmek istediğimi söylüyorum, “belki vatandaşınız oluruumm” diyorum şunları sıralıyor

49 JOSE MUJICA

-cumhurbaşkanı maaşının %90’nını yoksullara bağışlıyor,

– toplam 15.000 asker var ülkede, askerlik zorunlu değil. 15 tankımız var zaten toplamda ağır zırhlı.

– gay’ler isterse askerlik yapabiliyor.

– eşcinsel evliliği serbest.

– 19 il, 3 buçuk milyona yakın nüfusla kendi halinde bir ülke.

– eğitime yapılan bütçe ayrımı, savunmaya ayrılan bütçenin yaklaşık 20 katı. dünyadaki “her öğrenciye bir laptop” sistemine ilk geçen ülke.

– nüfus arasındaki gelir ortalaması çok ama çok yakın. fakir ve zengin kesim çok düşük bir bölümü oluşturuyor.

– kişi başına 3 inek düşüyor. hayvancılık tavan yapmış durumda

– ülke çapında wi-fi hedefleniyor. 2010 yılında başlanan projede “eve girince wi-fi’a bağlanmak” yok. havalimanına indiğiniz anda ülkeniz sizi internet bağlantısıyla kucaklıyor.

-eğitim 6 aşamalı, 3 yaşından itibaren başlıyor, 18 yaşına kadar.

– medya berraklığı şili’den sonra 2. sırada. medya gerçekten tarafsız. lokal iletişim üst seviyede, ülkemizde çok fazla “mass” olay olmadıgından insanlar kendi bölgesinin tv’sini seyrediyor.

– dış ticaret yapanlardan vergi alınmıyor.

– havalimanımız dünyanın en modern havalimanlarından

Ağzım açık dinliyorum elbet. Gerçekten ya bu ülke böyle olsun ya da ben sizin oraya geliyorum diyorum, yine sıcacık gülümsüyor kapıları her zaman açık.

En sonunda dayanamıyorum, makam aracı kendisine ait tek mal varlığı olan vosvosu olan, banka hesabı bile bulunmayan bu tatlı tontona soruyorum neden hose neden sen de diğerleri gibi değilsin? neden zengin olmaya çalışmıyorsun? neden bırak çalmayı maaşının bile büyük kısmını bağışlıyorsun?

“bu benim kendi seçimim. hayatımın uzun yılları böyle yaşayarak geçirdim. maaşımın geri kalanı bana yetiyor. ben yoksul değilim. pahalı hayat seçen insanlar yoksulluk çeker.” diyor. 

O çalışmalı, malum sorumluluğu ağır, çok bile meşgul ettim. Ben de kalkmalıyım yavaştan, malum çamaşır makinesine yolum uzun oradan başlamalı. Yavaş yavaş doğrulurken yerimden üst kata giden merdivenler hala gözümde büyüyor ama hose doğru söylüyor neden olmasın! Umudu yeniden çağırma zamanı şimdi!

Kocaman dersler aldığım minik bir sanrı sığdırıyorum bu akşama.

Olabilirmiş diyorum, yapılabilirmiş.

Yılmamalıymış.

Rüya değil, gerçeği varmış.

43 Yasemin Aksoy

 

 

Yasemin Akçora Aksoy

Bağımsız bir radyo hala dinleyicisiyle yaşıyor

9 gün 99 saat sürecek 11. Açık Radyo Destek Özel Yayını bugün başladı. Geçen sene “Bağımsız bir radyo neyle yaşar?” sorusunu sormuştuk ya,  cevabı hepimiz biliyoruz sanırım. Destek yayınını bu sefer Açık Radyo’nun “mutfak ekibi” anlatıyor.

Ekran Resmi 2014-03-14 18.28.32.png

Destek yayını döneminde radyodan sesler: “yayına giriyoruz!” ünlemi, arada bir yükselen çocuk bağırışları, yukarı kata çıkarsanız destek telefonlarını açan cevval gönüllü çağrı ekibinin günde defalarca tekrarladıkları sorular; yayın odasında, hele de Eraslan Sağlam içerdeyse ’56 kişi olduk, bizi arayın’ nidaları, canlı müzik varsa tadına doyulmaz nağmeler…Kokular: gönüllü ekibin dokuz gün boyunca çektiği ‘cefayı’ epey bi hafifleten yemek servisinden belki dolma, belki çorba– ki işini bitirmiş olanı hemen kendi tarafına çeker – bu maratonda koşuşturanların ağzına bal olsun diye, bazen de destek olarak yapılıp getirilmiş kekler, börekler, pastırmalar.. (evet pastırma da gördüm, epey lezzetliydi) Desteğin renkleri: Açık Radyo kainatın renklerine ne kadar açıksa o kadar işte; “meşhur”uyla, sırf destek için başka şehirlerden İstanbul’a kalkıp gelen dinleyicisiyle, geçiyorken uğrayanı, uğramışken yayına kafayı sokanıyla dokuz günlük söz, ses, muhabbet silsilesi.

tumblr_mkxlv1k1q31s77z16o1_500

Zembereğinden boşalan bir radyo

Üç yılına bizatihi dahil olduğum, öncesini kulaktan bildiğim bu dinleyici destek özel yayınlarından birinde rast gelirseniz Açık Radyo stüdyolarına, hep bu bitmez tükenmez koşuşturma içinde yaşadığımızı sanabilirsiniz. Sanmayın; her ne kadar “işlek bir istasyon” olsa bu bina haftada yaklaşık 230 programcıyı ağırlsa da genelde sakindir. Fakat bu dokuz günlük özel yayınlarda enerji zembereğinden boşalır, etraf heyecanlı bir koşuşturma, bolca yorgunluk ve neticesinde bu radyonun bir sene daha yaşamasına yetecek miktarın toplanabilmesinin getirdiği mutluluğa sahne olur.

Bu yazıya destek yayınlarının benim için ne olduğunu anlatmaya oturmuştum; fakat Açık Radyo’nun bana öğrettiği şeylerden biri dank etti kafama: kolektif üretimin ne kadar önemli olduğu. İspanyol sanatçı Muntadas’ın Açık Radyo için tasarladığı o kitap ayracında yazdığı gibi: “algı katılım gerektirir”. Dinleyici destek haftasını aynı radyoyu paylaştığım “mutfak ekibine” sordum. Radyo milleti konuşmayı sever malum, o yüzden ‘bir cümle’ ricasıyla sorduğum soruya verilen bu uzun cevapları göründe şaşırmayın:

Didem Gençtürk (Yayın koordinatörü): “Müşterek kaygılarla birarada yürütttüğümüz bir mecra Açık Radyo. Çalışanların omuzlarındaki yük elbette ağır. Lakin büyük bir inanç ve sevgi ile sürdürebildiğimizi düşünüyorum. Açık Radyo’nun var kalması başka bir dünyaya dair umudumuzu dürtüyor.”

Eli Haligua (Prodüksiyon ekibi)  Açık Radyo’da destek kampanyaları bağımsız bir yayını sürdürebilmek için verilen mücadelenin coşkuyla sürdürülebileceğinin göstergesidir. Uzun saatler süren çalışma ile birlikte bu mücadeleyi sürdürmenin verdiği haz aynı zamanda sıradanlığın bozulmasının verdiği keyifle birleşir. Adrenalin, ismini duyduğun destekçiler ile yüzyüze tanışma, konukların çeşitliliği ve son gece hep beraber içilen şaraplar, içkiler… Bence gelin ortak olun.

Demet İnce (Dinleyici Destek ekibi) “Radyoda ilk defa desteği canlı canlı yaşayacağım bu yıl, daha öncesinde sadece radyonun dinleyicisi olarak bu heyecana ortak oluyordum. Türkiye’de radyo gerektiği yerde, gerektiği noktada değil elbette ama ; Açık Radyo, diğer radyolardan sıyrılıp dinleyicileri ve destekçileri sayesinde ayakta kalabilmeyi ve kaliteli müzik anlayışıyla farklı olmayı başarıyor. Açık Radyo gücünü destekçilerinden alıyor. Bu nedenle diyebilirim ki Açık Radyo Dinleyici Destek Projesi bir projeden çok dayanışmadır.

Gönüllü çağrı ekibi
Gönüllü çağrı ekibi

Volkan Ağır (Prodüksiyon ekibi) Dinleyici destek ve dayanışma yayınına üçüncü kez şahitlik edeceğim. İşim gereği, normal yayın sürecinde çoğu zaman durağan programlar kaydetmekten, içerikten bağımsız olarak söylüyorum bunu, bazen sıkılıyorum.Bu yayın dönemleri ise tam tersine süper hareketli geçiyor. Bu yüzden özel yayınların ardından bir sonrakini iple ve büyük bir heyecanla çekiyorum. Bir tanesi biter bitmez diğeri hakkında “Neyi daha iyi yapabiliriz? Bir sonrakinde kimleri davet etsek güzel olur? Kendim radyonun bu yayınlarında neler katabilirim?” sorularını ilk günden sormaya başlıyorum kendime. Programlara gelen konuklarla program öncesi sonrası çok daha müthiş keyifli sohbetler geçiyor. Bu süreçte kurulan ilişkiler çok farklı ve başka projelere yol açabiliyor, yön verebiliyor.Güzel bir yayın yapabilmek için yaşadığımız hareketlilik ve heyecan müthiş bir tatmin duygusu yaratıyor bende. Her destek yayınını Türkiye’de bağımsız yayıncılığın sürekliliğini birlikte sağlayabilmiş olmanın gururunu yaşayarak keyifle sonlandırmak büyük mutluluk yaratıyor.

İlksen Mavituna (Açık Dergi ekibi)  Açık Radyo medya kanalları içinde parlamak, öne çıkmak gibi bir derdi hiç olmamış;
yine de kendi mütevazı kemik kitlesini on yıllar içinde kurmuş bir yayın aracı. “Eğlenemiyoruz” çağrısına kulak kabartmış bir kalabalığın
duyduk duymadık demeden ortak dertlerde buluşmaları ve bu dertlere olağan dışı çözümler bulmaları için bir platform. Bizler de tek tek bu kalabalığın içinde dinleyiciyken şimdi üstümüze “iş” almış vaziyetteyiz ve senede bir kereye mahsus dokuz gün, bize geri kalan günler kulak kabartmış olanları dirsek temasına çağırıyoruz. Yoksa çok yoruluruz. Bu sene de çağrı baki..

Demet Hakman (Açık Site editörü) Açık Radyo destek projesi özel yayın günleri her zaman uzaktan göründüğü kadar eğlenceli olmuyor. Açık Radyo çalışanları için 10 gün boyunca daha çok telaş, stres, çok çalışmak ve yorgunluk demek. Bir de bir sürü olanaksızlığa rağmen neden hala burada çalışmakta direndiğimizi ve bu özel yayına neden ihtiyaç duyduğumuzu sorguladığımız bir dönem olma gibi bir özelliği var galiba. Benim için şöyle: Açık Radyo gerçekten bağımsız ve tarafsız bir yayıncılığın Türkiye’de sürdürülebileceğinin bir örneği, canlı bir kanıtı. Ve bunu 11 yıldır ağırlıklı olarak dinleyisinin desteğiyle yapıyor. Bu yüzden ara sıra huysuzlansam da -çünkü eşe dosta bıkmadan anlatmak gerekiyor neden bu yolu seçtiğimizi- bunu yapmaktan başka bir seçeneğimiz olmadığını düşünüyorum. Bu özel yayın dönemi de bu anlatma çabasının çok yoğunlaşmış bir hali. Sadece bazen dinleyiciyle buluşmak için daha yaratıcı, daha etkili yollar bulabilir miyiz diye düşünüyorum? Eminim bulabiliriz.

Batman her sene desteğe uğrar
Batman her sene desteğe uğrar

Murat Can Tonbil (Açık Gazete ekibi) 2014 yılında medyanın nasıl da kronik bir uyuşturucu bağımlısı olduğunu hepberaber gördük. Sabah işe giderken okuduğumuz gazetelerin, akşam yemek yerken izlediğimiz TV kanallarının, emirlere, isteklere, havuzlara, kredilere nasıl da bağlı olduğunu birbirimize anlatma fırsatını da bulduk. İş adamlarına tabiri caizse kilitlenen ‘medya’nın rahatlığı “bana 2 milyon yolla süleyman”larla ‘ah ne kadar kullanışlı aptallarmışız’larla örtülmeye çalışıldı ve çalışılmaya devam ediyor. Çukur ortada ve hepimiz içinde ne olduğunu biliyoruz.Ama ortada bir başka havuz daha var; Dinleyicinin programcı olabildiği, programcının da havuzun nasıl dolduğunu çekinmeden programın başında anons ederek hatırlattığı bir havuz: Açık Radyo Dinleyici Destek Projesi. 11 yıldır hep beraber yüzülen bir havuz.

Açık Radyo’nun destek yayının onbirincisinin ismi bu sefer “Açık Radyo Şenliği” değil “Açık Radyo Günleri”. Çünkü memleketin ahvali şenliği kaldırmıyor bu günlerde. “Devlet dersinde öldürülmüş”, hangi karanlık köşeden çıktığı belli olmayan kurşunların hedefi olmuş gençlerin üzüntüsü üzerimiz çökmüş; korktukça kinlenen, kinlendikçe saldırgaşan muktedirlerin çatallaşan sesi karşımıza yine dikilmiş, Medya-sermaye-hükümet üçgeninin balçığı etrafı sarmış olsa da vicdanın sesini dillendirmeye mecalimiz var neyse ki. Geçen sene destek yayınında “Bağımsız bir radyo neyle yaşar?” diye sormuştuk. Cevabın ne olduğunu hepimiz biliyoruz sanırım. Bağımsız insanlar gibi, bağımsız bir medya, bağımsız bir radyo da destekle, dayanışmayla, vicdanla yaşar.

acik_radyoda_senlik_zamani_h29478

11. Açık Radyo Günleri 15 Mart – 23 Mart tarihlerinde gerçekleşecek. Konuklardan bazıları: Ayyuka, Birsen Tezer, Burak Güven, Büyük Ev Ablukada, Ceylan Ertem, Eraslan Sağlam, Feryal Öney, Gevende, Hakan Vreskala, Harun Tekin, Levent Üzümcü, Marsis, Sarp Keskiner, Sezen Aksu, Uğur Yücel, Umut Töre Bandosu, Utkan’la Deniz. 

Destekle ilgili ayrıntılı bilgi için : www.acikradyo.com.tr

(Gözde Kazaz / Yeşil Gazete)

Yeşiller ve Sol Gelecek, Gaziemir davasıyla ilgili basın açıklaması yaptı

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi, Gaziemir’deki Aslan Avcı Döküm Sanayii hakkında “Çevreyi kasten kirletmek” suçuyla açtıkları davanın dün ilk duruşması sonrasında basın açıklaması yaptı, ardından Gaziemir’deki nükleer bulaşıklı alanda  ölçüm gerçekleştirdi.

1544937_279716132195437_324595502_n

Dün gerçekleşen basın açıklamasına Fukuşima nükleer felaketinin yıldönümü etkinlikleri nedediyle Türkiye’de bulunan Japon Aktivist ve Gazeteci Toshiya Morita, Yeşil Düşünce Derneği’nden Cenk Levi, Dr. Alper Öktem ve Prof. Dr. Hayrettin Kılıç’ın yanı sıra, Genel Eş Sözcüsü Sevil Turan, HDP Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Özçelik, HDP İl Başkanı Cavit Uğur, BDP İl Başkanı Yusuf Kaya ve Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) üyeleri bulundu.

Basın açıklamasının ardından Çağdaş Hukukçular Derneği’nin HDP seçim bürolarına son günlerde yapılan saldırıları kınama amaçlı yaptığı basın toplantısına destek verildi ve toplu olarak nükleer bulaşıklı atıklarla içiçe yaşayan Gaziemir Emrez Mahallesi ziyaret edilerek nükleer bulaşıklı atıkların atılı olduğu arazide ölçüm yapıldı. Bölgedeki incelemeye Gaziemir HDP Belediye Eş Başkan adayları ve mahalleliler de katılarak destek verdiler.

1891157_279786025521781_931733242_n

Nükleer tehlike başlıklı toplantı

Yanı sıra TMMOB Salonu’nda Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi’nin bileşeni olduğu Nükleer Karşıtı Platform ile birlikte Fukuşima felaketinin yıldönümü nedeniyle düzenlenen ve Japon Aktivist Toshiya Morita ve Prof. Dr. Hayrettin Kılıç’ın konuşmacı olarak katıldığı “Nükleer Tehlike” konulu paneli yapıldı.

(Yeşil Gazete)

AP’deki Yeşiller grubu Türkiye’nin son dönemdeki hak ihlallerini hatırlattı, AB’yi üyelik sürecine destek olmamakla eleştirdi

Avrupa Parlamentosu’nda geçtiğimiz gün görüşülen ve çoğunluk oyuyla kabul edilen ‘Türkiye 2013 İlerleme Raporu’yla ilgili olarak, parlalemtonun Yeşiller Grubu üyeleri raporda bulunan demokrasi ve hukuk devleti ihlalleri konusunda endişeli olduklarını aktardı; AB’nin  Türkiye’nin üyelik süreciyle ilgili güçlü ve destekleyici bir tavır alamamasını eleştirdi.

images (1)

AB-Türkiye Karma Komisyonu eş başkanı Helen Flautre, oylama sonrası yaptığı konuşmada Türkiye’deki durumla ilgili kaygılarını dile getirmekle birlikte, ülkenin Avrupa Birliği’ne katılım sürecine desteğin altını çizdi.

“Elvan’ın cenaze töreni kamuoyu taleplerini bir kere daha hatırlattı”

Parlementoda raporun tarışıldığı günde cenaze töreni gerçekleşen Bekrin Elvan’ı da hatırlatan Flautre, ‘Elvan’ın ölümü için ülkede tutulan yas hukuk kuralları, ifade özgürlüğü ve katılımcı demokrasi konusunda kamuoyunun taleplerini bir kere daha hatırlattı”dedi.

Hükümetin yargı sistemine ve medyaya uzanan müdahalesinin geniş çaplı bir endişe yarattığının altını çizen Flautre, “Yine de 2013 Türkiye İlerleme raporu, Türkiye’nün üyelik sürecini etkin kılma ihtiyacını bir kere daha hatırlatıyor” açıklamasını yaptı.

helene-flautre-erdogan-bruksel-de-ikna-edici-cevaplar-veremedi_normal_4864728

“AB’nin desteği bu tür kriz dönemlerinde hayati”

Üyelik müzakerelerinin 23.(yargı ve temel haklar) ve 24. (Adalet, özgürlük ve güvenlik) fasıllarının açılması konusunda parlemento tarafından yapılan çağrıya rağmen “bazı üye ülkelerin müzakereleri tek taraflı olarak bloke etmesinin Türkiye’deki Avrupa reformlarını destekleme sürecine darbe vurduğu ve bu tavrın son bulması gerektiğini” vurgulayan Flautre, “destek bu tür kriz dönemlerinde çok daha hayatidir” diye ekledi.

“Hükümet, seçim döneminin huzuru için üzerine düşeni yapmalı”

Son dönemlerde HDP seçim bürolarına gerçekleşen saldırılara da değinen Flautre, “Türkiye hükümeti yerel seçimlerin barış içinde geçmesi için üzerine düşeni yapmalıdır” dedi.

Yeşiller Grubu’ndan Avrupa Parlamentosu üyesi Fransizka Keller da, toplantıda yaptığı konuşmada Berkin Elvan’ın öldürülmesi, HDP’nin seçim bürolarına yapılan saldırı ve yolsuzluk skandalının hukuki güvensizlik ortamı oluşturduğuna değinerek “Umuyorum ki bu olanlar seçim döneminin barışçıl bir şekilde sonlanmasını engellemez.” mesajı verdi.

Ska Keller
Ska Keller

“AB kendi insan hakkı sorunlarını Türkiye’ye ihraç etti”

Göç ve Türkiye-AB ilişkileri konusunda çalışan parlemento üyesi Keller, AB’nin Türkiye’de insan hakları ihlallerinden bahsederken özeleştiri yapması gerektiğini de hatırlatarak “insan hakları konusunda güçlü ve açık olmalıyız ama biz bunu yapmak yerine mültecilerin Geri Kabul Anlaşması’nı imzalamak gibi uygulamalarla kendi insan hakları sorunlarımızı Türkiye’ye ihraç ettik. Avrupa Birliği, Türkiye’nin üyelik perspektifi konusunda daha güçlü bir duruş sergileyebilirdi. Kopenhag kriterlerinin yerine getirilmesi konusunda olumlu bir yaklaşım sergilememiz gerekirdi.” dedi.

 

(Yeşil Gazete)