Ana Sayfa Blog Sayfa 4014

Kaz Dağları seni çağırıyor!

Çanakkale bölgesindeki altın madeni, termik santral ve imar planı sorunlarına karşı birlikte mücadele etmek ve yapılması gerekenleri konuşmak için 25-26-27 Nisan’da Çanakkale Bayramiç Evciler köyünde buluşulacak.

kazdaglari(1)

Üç gün sürecek etkinlikte forumlar, tohum takas şenliği, yürüşler, konser, tiyatro ve sokak söyleşileri gerçekleşecek.

Kaz Dağları Seni Çağırıyor etkinliğini Çanakkale Çevre platformu, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği, Düş Yola, Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği, Bayramiç Yeniköy Ekolojik Yaşam ve Tohum Derneği, Zirvedak, Bursa Nilüfer Kent Konseyi Uludağ Çalışma Grubu, Bozcaada Forumu düzenliyor.

Kampa çağrıda bulunan kolektiflerden “Düş Yola” üyesi Ali Furkan Oğuz, bölgedeki termik santraller ve altın madenleriyle ilgili ciddi projeler olduğunu belirterek  “bunlara yönelik tepkimizi zaten belirtiyoruz. Bu etkinliği yapma nedenimiz daha geniş bir kitleye yaymak” diyor. Oğuz, bir ay sonra gerçekleşecek etkinliğe Yunanistan ve Romanya‘da da altın madeni mücadelesi sürdüren ekiplere katılmaları için çağrıda bulunduklarını ekliyor.

283227

Etkinlik programının ayrıntıları şöyle:

“25 Nisan Cuma günü 14.00’da Bayramiç’te buluşarak kamp alanımız olan Evciler Ayazma’ya geçeceğiz.

26 Nisan’da Cumartesi Kazdağı zirvesi yapılacaktır. Yaklaşık 10 saat sürecek olan uzun zirve yürüyüşüne veya daha kısa yürüyüşlere katılmak isteyenler ya da kampa erken gelmek isteyenlerin 25 Nisan Cuma gününden gelmesi gerekmektedir.

Etkinliğe 26 Nisan Cumartesi katılmak isteyenlerle ise 10.00’da Bayramiç’te buluşacağız. Burada Bayramiç Belediyesi tarafından organize edilen Tohum Takas Şenliği‘ni takiben saat 15.00’den itibaren de kamp alanına geçeceğiz. 26 Nisan akşamı kamp ateşi etrafında ekolojik forumları düzenlenecektir.

27 Nisan Pazar günü Ayazma’dan Evciler’deki buluşma alanına geçilecek ve burada konserler, tiyatro, sokak söyleşileri düzenlenecektir.

Buluşmamız 27 Nisan Pazar günü 17.00’de Evciler’de sona erecektir.”

Buluşma Saatleri:

25 Nisan Cuma 14.00 Bayramiç Pazar Alanı
26 Nisan Cumartesi 10.00 Bayramic Pazar Alanı
Kamp yeri: Evciler- Ayazma- Kazdağları

Bilgi notu: 
* Katılımcılar çadırlarını ve gerekli ekipmanlarını kendileri getirmelidirler. katılımcılara çadır temin edilmeyecektir.
* Katılımcılar Bayramiç’teki buluşma noktalarına kendileri ulaşım sağlayacaklardır. Bu noktalardan Belediye otobüsleri ile kamp alanına taşınacaklardır.

(Yeşil Gazete)

Kırsala Dönüş [3]: “Sözlük”

“Kırsala Dönüş” dizisinin ilk yazısı “Başlıyor”u şu adresten okuyabilirsiniz.

Dizinin ikinci yazısı “Algoritma”yı şurada okuyabilirsiniz.

“Kırsala Dönüş” dizisinin 4. yazısı “Kapkara”yı şu adresten okuyabilirsiniz.

Kırsala dönüş yazı dizisinin 5. yazısı “Balonlar ve konfetiler”i şu adresten okuyabilirsiniz.

Kırsala Dönüş yazı dizisinin 6. yazısı “Dört Yol”u şu adresten okuyabilirsiniz.

***

Yeşil Gazete’nin son bir haftadır geçirdiği teknik bakım ve toparlama süreci pazar gecesi sona erdi. “Kırsala Dönüş” yazı dizisinin 3. bölümü de 1 hafta gecikmeyle karşınızda.

Geçen yazıda kaldığım yerden, giriştiğim “Kırsala Dönüş” sözlüğünden devam ediyorum. Sözlük 3 veya 4 yazı daha devam edecek. Okuması, takibi zor gelebilir. Tanımlarda kullanılan bazı kavramlar için sözlüğün başka bi’ harfini açıp, o kavramı da ayrıca okumanız gerekebilir zaman zaman. Umarım öyle olur. Bir oturuşta huppp diye içilebilen yazılara alıştık. Ben de çok seviyorum o-şekil yazılar okumayı. Hele öyle yazmayı becerdiğimde, dünyalar benim oluyor. Ama bu farklı. Emek harcamadan olmaz, olmuyor, olmamalı. Olmuş gibi görünse de olmuyor. Bi’ çılgınlık yapın, okurken emek harcayıverin bu sefer.

Tanımları kelimeleri cımbızla seçe seçe, becerebildiğim en goygoysuz biçimde vermeye çabalıyorum. “Neredeyse her bir kelimenin orada olmak için bir sebebi var. Bence, en azından”, demeye getiriyorum.

Ya da, “şeytan ayrıntıda gizli.”

***

Dikey (kurumsallaşma): Topluluktaki/toplumdaki etkileşimlerin (duygu, diyalog, fikir alışverişi, haberleşme, güvenlik, ticaret, vs.) bireyler arasında doğrudan ve aracısız olmak yerine, bir takım “medyalar” aracılığıyla yapılması hali. Devletin tüm aygıtları, temsili demokrasi, anaakım medya, çok-aracılı ve anonimleştirici gıda tacirliği bu duruma örnektir. Dikey kurumlar, alıgsal (kimlik) ve pratik (ekonomik) düzeyde “bir arada yaşayan” insan sayısının, birbiriyle doğrudan etkileşimde olabilecek üst sınırları aştığı durumlarda kendiliğinden ortaya çıkar ve bu “eşik aşımının” büyüklüğüyle doğru orantılı olarak dikey kurumlar büyür, kamusal alanın dominant biçemi haline gelirler.

Doğal/ekolojik yaşam: Tek başına Tarzan (ya da, şahsen tercih ettiğim şekliyle, “Ranger”) tipi, mevcut anaakıma göre radikal bir yaşam tarzından, organik gıdanın tercih edildiği ve geri dönüşümün elden geldiğince uygulandığı reformist bir yaşam seçimine kadar çok geniş bir skala için kullanılan ortak isimlendirmedir. Bunun gibi çok değişkenli durumlar için net tanımlar yapmak zordur, bir referans noktası gerekir. Benim tercih ettiğim referans noktası şu: “Herkes böyle yaşasa ekosistemler en azından gerçek anlamda sürdürülebilir olur, tercihen onarım sürecine girer” denebilecek eşiğin üstündeki her türlü yaşam tarzı. Diğer bir deyişle, insanların geri kalanından daha ekolojik bir yaşam tarzına sahip olmak değil, nesnel olarak ekside olmayan, tercihen artıya çıkan tüm yaşam formları.

Şarkı söyleyerek toprağı masajlamak. Dans ederek olmaz ama, toprak sıkışır. Foto: Ormanevi Kolektifi
Şarkı söyleyerek toprağı masajlamak. Dans ederek olmaz ama, toprak sıkışır. Foto: Ormanevi Kolektifi

Ego/Bencillik: Bireyin tüm yaptıklarının temelinde kendi çıkarını gözetmesi hali. Bu tanımlamaya göre gerçek anlamda ve sürekli aşkın, sayıları milyonda bir olarak tanımlanabilecek bazı bireyler hariç herkes egosuyla hareket eder, bencildir. Ve bunda hiç bir sorun yoktur. Hatta, egoyu ehlileştirmeye çalışmak ters teper. Şöyle soralım: “Neden egomuzdan sıyrılıp bilge olmak isteriz?” Cevap: Egomuz, bilge (aşkın, üstün, kusursuza yakın) olmamızı ister. Haliyle, egodan sıyrılmak için çaba sarfetmek çok yanlış bi’ hata. Gerçek çözüm, egonun farkında olmak. Egoyla (kendinle) barışmak. Egoyu (kendini) terbiye etmek. Egoyu (kendini) sevmek. Zaman ister, emek ister, acı ve gözyaşı ister. Özelde kırsala dönüşün, genelde “devrim olmanın” gereğidir.

Ekoköy: Kırsala dönüş biçemleri arasında adı en çok duyulan, en çok arzulanan, ve gerçekte en az hayata geçirilendir. Her ekoköy farklıdır; iç-sistemi, “ortamı”, mülkiyet ilişkileri, “niyetli topluluklar” kavramındaki “niyet”leri, öncelikleri, dünyanın geri kalanıyla ilişkileri, karar alma süreçleri ve üretim-tüketim örüntüleri zengin bir yelpazede değişkenlik gösterir. Buna rağmen, ekoköy olarak tanımlanan modellerin ortak yanları var: 1) Dikey kurumsallaşmaya neden olmayacak, yani her bireyin birbiriyle az veya çok doğrudan etkileşime girebileceği kadar az (ortalama 200 kişiden az), topluluk olarak nitelendirilebilecek sayıda (ortalama 10 kişiden fazla) insanın temel ve sürekli meskeni olmak, 2) ekonomik açıdan, hem üretim miktarı hem de çeşitliliği olarak (ve tabi, bu miktar ve çeşitliliğin devamı için gerekli bakım/yapım/araç üretimi pratikleri anlamında) önemli oranda kendine yeterli (ve kendine yeterliliği zamanla artan) dolaysız üretim-tüketim ağları olarak işlemek, 3) Sakinleri için sadece mesken aidiyeti değil, aynı zamanda birincil topluluk ve ekonomik aidiyetleri de oluşturması (ya da, “Nerelisin?” sorusuna cevabın “X ekoköylüyüm” haline gelmesi) 4) Ekoköy-dışı dünyaya “bağımlı” olmaması [Önemli: Dükkandan bilgisayar almak ya da bölgedeki diğer bir ekoköyden takasla şarap edinmek bağımlılık değildir. Bağımlılık, etkileme/değiştirme olanağına sahip olunmayan yapı ve kurumların sunduğu bir hizmet veya mal olmadan tamamen veya çok büyük oranda işlevsiz hale gelme durumudur. “Bağımlı mısınız, değil misiniz?” diye bir test olsa, tek sorusu şu olurdu: “Medeniyet (dikey kurumsallaşmalar bütünü) tamamen çökse bir gece ansızın, temel yaşam pratikleriniz değişerek/zorlaşarak da olsa devam eder mi?”] Ekoköylerin kriterlerinden biri olmasa da bence sahip olmaları arzu edilecek başka bir özelliği de, sakinlerinin gönüllü sadelik yolunda ve niyetinde olmaları. İddiam, bu niyet ve yolda olunmadığı sürece, yukarıdaki 4 kritere tam anlamıyla ulaşmanın mümkün olmadığı. Bir de not: Bu yazının yazıldığı tarih itibariyle, Türkiye’de henüz bir ekoköy yok.

Bağımsızlık. Foto: Ormanevi Kolektifi
Bağımsızlık. Foto: Ormanevi Kolektifi

Ekolojik çiftlik: Dikey kurumlardan gelen dış girdilere asgari düzeyde muhtaç, tarım zehiri ve sentetik gübre kullanmadan üretim yapan, bu üretimi de belli oranda çeşitlilik gösteren üretim merkezleri. Ekoköyden önemli bir farkları da sabit/temelli yaşayan ve ortak çalışan insan sayısının azlığı ve toplam üretim miktarının tüketim miktarından daha yüksek olmasıdır. Bu anlamda ekolojik çiftliklerin, konvansiyonel üreticiler/çiftlikler kadar olmasa da, ürettiklerini satıp karşılığında para kazanma ihtiyacı vardır. Ekolojik tarım yapan diğer üreticilerden ayırdedici noktaları (bunları “çiftlik” yapan), üretimin çeşitliliği ve lojistik sistemlerinin nispeten oturmuş olmasıdır.

Ekolojik onarım: Bireyin ve topluluğun özellikle arazi yönetiminde aldığı kararlar, yaptığı seçimler ve gerçekleştirdiği faaliyetlerle ekosistemlerin kendini onarma süreçlerini mümkün kılma, kolaylaştırma ve hızlandırma durumu. Başlı başına bir konu olduğu için detayına bu sözlükte girmiyorum ama şunu belirtmek lazım: Ekosistemleri insanlar onaramaz, çünkü insanlar 1) fotosentez yapmaz, 2) toprağa kök salmazlar. Ve ama, özellikle arazi yönetimi sürecindeki kararlarımız, seçimlerimiz ve faaliyetlerimizle ekosistemleri çok büyük hızla yok etme “gücüne” de, hızla onarma becerisine de sahibiz. Sanat ve zanaat (bkz: dizinin 2. yazısı) lazım aynı anda, bunun için.

Ekolojik onarım güzel niyet, akıllı emel ve sağlam amel ister. Foto: Ormanevi Kolektifi
Ekolojik onarım güzel niyet, akıllı emel ve sağlam amel ister. Foto: Ormanevi Kolektifi

Farkındalık: Tüm süreçlerin temelinde, her türlü sorunun en derinlerdeki cevabının tam göbeğinde bulunan anahtar kavram. Yalnızca bireysel ölçekte değerlendirilebilir. En basit haliyle, “neler oluyor?” sorusuna ne kadar bütüncül cevaplar verebildiğimizle ölçülür. Temelde, bireyin kendi düşünme sistematiğini ve algoritmasını anlamlandırarak analiz edebilmesini, duygu temelli etkileşimlerinin doğasını yani neye nasıl ve neden tepki verdiğini anlayabilmesini gerektirir. Bu iki temel seviyeye (iç-farkındalığa) ulaşıldıktan sonra, “etraf” (fiziki, ekolojik, sosyal, ekonomik ve politik düzlemlerde) farkındalığa ulaşmak da mümkün hale gelir. Farkındalık “iyi” cevaplara sahip olmak değil, doğru soruları doğru zamanda, doğru bağlamda ve doğru amaçla sorabilme halidir. Kırsalda yaşam formlarının çoğu için olmazsa olmazdır. Özel olarak uğraşmakla edinilmez, emek vermek ve vakfetmekle kazanılır.

Birbirine sırtını dönerek muhabbet etmek. Arkanda olanın güveniyle. Foto: Ormanevi Kolektifi
Birbirine sırtını dönerek muhabbet etmek. Arkanda olanın güveniyle. Foto: Ormanevi Kolektifi

Fikir birliği: Bir grup insanın, birbirine çok yakın fikirler ve ortak ilgi alanlarına, hatta hayallere sahip olduklarını farketmeleri üzerine bir araya gelme halidir. Dernekler, bazı platformlar, düşünce kuruluşları ve şirketler için oldukça doğru ve bereketli bir yoldur. Kırsala dönüş sürecindeki çekirdek gruplar içinse neredeyse her durumda yanlıştır. Çünkü 1) başlangıçta ortak/yakınmış gibi görünen fikirlerin zaman içinde oldukça farklı olduğu ortaya çıkar, 2) ve çok daha önemlisi, fikir ortaklığı, kırsala dönüş sürecinde 7/24 beraber yaşanacak, yani aynı anda evli, ev arkadaşı, iş arkadaşı ve yoldaş olacak insanların birbirinden nefret etmeden (ve hatta, birbirinden keyif alarak –çünkü kırsalda “bu akşam da liseden arkadaşlarla görüşeyim, değişiklik olsun”, ya da “şunla muhattap olmayayım bi’ süre” diyemezsiniz pek-) yaşamlarına devam edebilmesi için yeterli bir etmen zinhar değil. Bugüne dek başarısız olan veya ciddi anlamda kalan girişimlerin ortak noktası bir fikir birliği olarak ortaya çıkmaları ve/veya o düzeyde kalmaları. Bugüne dek başarılı olan ve “yola devam eden” girişimlerin ortak noktası ise, sürecin başından itibaren fikir birliği yerine “muhabbet birliğini” sağlamış olmaları.

“Kırsala Dönüş” dizisinin ilk yazısı “Başlıyor”u şu adresten okuyabilirsiniz.

Dizinin ikinci yazısı “Algoritma”yı şurada okuyabilirsiniz.

“Kırsala Dönüş” dizisinin 4. yazısı “Kapkara”yı şu adresten okuyabilirsiniz.

Kırsala dönüş yazı dizisinin 5. yazısı “Balonlar ve konfetiler”i şu adresten okuyabilirsiniz.

Kırsala Dönüş yazı dizisinin 6. yazısı “Dört Yol”u şu adresten okuyabilirsiniz.

 

Durukan Dudu

Türkiye zenginleştirilmiş uranyumdan arınma sözü verdi

Hollanda’da 25 Mart’a kadar devam edecek Nükleer Güvenlik Zirvesi’nde aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 12 ülke sınırları dahilinde yüksek zenginleştirilmiş uranyumdan arınma taahhüdünden bulundu.

Hürriyet Gazetesi Washington Temsilcis Tolga Tanış’ın haberine göre, Japonya, İtalya ve Belçika da ellerinde bulunan, nükleer silah yapımında kullanılabilecek yüksek zenginleştirilmiş uranyum stoklarını ABD’ye devretmeyi kabul etti. 

İmzalanan deklarasyon şöyle:

“Bugün, Üçüncü Nükleer Güvenlik Zirvesi nedeniyle toplandığımız Lahey’de, Şili, Çek Cumhuriyeti, Danimarka, Gürcistan, Macaristan, Meksika, Güney Kore, Romanya, İsveç, Türkiye, Ukrayna ve Vietnam liderleri olarak, sınırlarımız dahilinde bulunan yüksek zenginleştirilmiş uranyumdan (HEU) arınmanın önemine değinmek isteriz. Bu malzemenin ve deneylerin büyük bölümünü yürütüp HEU kullanmadan izotop üretmek için düşük zenginleştirilmiş uranyum yakıtlı araştırma reaktörlerinde kullanılmak üzere geliştirilen bu teknolojinin elde bulundurulmasının doğurduğu kapsamlı güvenlik önlemleri ve belirgin finansal maliyeti de dikkate aldığımızda, yüksek zenginleştirilmiş uranyumun sınırlarımızdan çıkarılmasının belirgin ve somut avantajları bulunmaktadır. Araştırma reaktörlerini yüksek zenginleştirilmiş uranyum yakıtından düşük zenginleştirilmiş uranyum yakıtına dönüştürmede yardımları ve yüksek zenginleştirilmiş uranyumun taşınması çabalarındaki yardımları nedeniyle Rusya Federasyonu, ABD ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’na minnet duygularımızı ifade ederiz.”

Ne anlama geliyor?

Söz konusu anlaşma, Türkiye’nin geçen Ocak’ta Japonya ile imzaladığı nükleer santral anlaşması sonucu nükleer silah yapımında kullanılabilecek yüksek zenginleştirilmiş uranyuma kavuşacağı spekülasyonlarına da son verdi. Türkiye’nin imza attığı bildirinin ötesinde Japonya da ABD ile imzaladığı ikili anlaşmayla elinde bulunan 315 kg’lık nükleer silaha uygun plütonyum ve yüksek zenginleştirilmiş uranyum stokunu ABD’ye devretme taahhüdünde bulundu. Aynı şekilde İtalya da elindeki 20 kg’lık bu tür malzemeyi ABD’ye vereceğini ilan etti. Belçika’nın devredeceği nükleer silah malzemesinin miktarı ise açıklanmadı.

(Hürriyet/Yeşil Gazete)

Yeşiller / Sol soruyor: Kesseb’de Türkiyenin rolü var mı?

yeşiller ve sol gelecek logoYeşiller ve Sol Gelecek Partisi Suriye sınırında yaşanan ve bir uçağın düşürülmesiyle tehlikeli bir tırmanış sergileyen gelişmeler üzerine bir açıklama yayınlayarak Dışişerli Bakanı Davutoğlu’nu açıklama yapmaya çağırdı. ” Kesseb Kasabasında yıllardır bir arada ve barış içinde yaşayan Ermenileri, Melkitleri, Rumları, Alevileri ve Süryanileri El-Kaideci zalimlerin eline teslim etmek, hiçbir vicdanın kaldıramayacağı kadar ağır bir yüktür.” denilen açıklama şöyle:

Açık Soruyoruz: Kesseb’de Yaşananlarda Türkiye’nin Rolü Var mı? Düşürülen Suriye uçağı etrafında dönen tartışma, Ermenilerin yüzyıllardır yaşadığı Lazkiye’ye bağlı Kesseb kasabasında olan bitenlerle ilgili olarak Türkiye’nin rolünü de gündeme getirdi. “Sınırlarımız ihlal edilmiştir ve sorun millidir” gibi bildik sözlerle, ortaya dökülen iddialar geçiştirilemez. Türkiye, Kuveyt ve Suudi Arabistan’ın İslami kökenli ve El Kaide’ye yakın farklı grupları uzun bir süreden beri destekledikleri uluslararası kamuoyunun hiç de yabancısı olmadığı bir iddiadır. Türkiye, Esad güçleriyle çatışmaya girmek ve Kesseb’i ele geçirmek üzere ÖSO (Özgür Suriye Ordusu) görünümlü, El-Kaidenin bir versiyonu olan El-Nusra güçlerinin silahlı olarak sınırdan geçmesine izin verdi mi? MİT’in tırlarla taşıdıkları bu köktendincilerin ellerindeki ağır silahlar mıydı? Buna tanık olduğunu söyleyenler var, Dışişleri Bakanlığı bu işe ne diyor? Eğer iddialar doğruysa, buna hemen son verilmelidir. Ermenileri bu kasabadan sürmek, Türkiye Alevileri ile bölgede yaşayan Suriye Alevilerinin bağlarını koparmak ve sahil şeridini stratejik olarak kontrol altına almak gibi hesaplarla, bütün El-Kaide versiyonu örgütlere desteklerini alenen ifade eden bölge ülkelerinin bazı haris yöneticilerinin bu yaklaşımına Türkiye’yi yönetenler, Başbakan Erdoğan ve Bakan Ahmet Davutoğlu ne söylüyor? Kesseb’li Ermeniler umutsuzluk içinde, yüzyıl öncesinde atalarının başına gelenler gibi, yerlerini yurtlarını terk edip, yine dağlara ve yollara düştüler. Türkiye’nin bir kez daha böyle bir utancın müsebbipleri arasında yer almasını asla kabul edemeyiz. Üç gündür ağır saldırı altında bulunan kadim Ermeni şehri Kesseb’in yok olmasına ve tarihten silinmesine seyirci kalınamaz. 99 yıl önce Osmanlıyı yöneten İttihat Terakki çetesinin soykırım acısını yaşayan ve yüz binleri kaybeden Ermenileri, bu kez de bölgesel bir hegemonya savaşının kurbanı haline getirmek utanç verici bir insanlık suçudur. BM ve uluslararası bütün insan hakları kuruluşları bağırarak gelen bu vahşet ve yıkıma seyirci kalmamalı ve yardım elini uzatmalıdır. Kesseb Kasabasında yıllardır bir arada ve barış içinde yaşayan Ermenileri, Melkitleri, Rumları, Alevileri ve Süryanileri El-Kaideci zalimlerin eline teslim etmek, hiçbir vicdanın kaldıramayacağı kadar ağır bir yüktür. Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi olarak, hiçbir gerekçenin bu yükü hafifletemeyeceğini, böyle bir suça ortak olanların er geç hesap vereceklerini hatırlatıyor, Başbakan Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nu açıklama yapmaya davet ediyoruz. Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi Eş Sözcüleri Sevil Turan – Naci Sönmez

Demokrasi üzerine aykırı sorular, garabet oluşumlar – Nilüfer Göle

nilufer-goleHer geçen gün AKP iktidarı kaybediyor,ama kaybeden sadece o değil, beraberinde liderin ve siyasal İslam’ın zafiyetleri ortaya çıkıyor, Müslümanlar lekeleniyor, bürokratlar değersizleştiriliyor, Kürt barışı kavgada tutsak edilmek isteniyor, Alevi mahalleleri polis zulmüne maruz kalıyor, gazeteciler susturuluyor, hukuk kurumları itibarsızlaştırılıyor, ekonomi inişe geçiyor. Türkiye kaybediyor.

Bugün iktidarda olmalarına rağmen kendilerini mazlum olarak koşullandıran Müslümanların ve sözcülerinin görmek istemedikleri, kendilerinden başka vatandaşların da olduğudur. Böylelikle kendilerini başkalarına karşı sorumlu hissetmelerine gerek kalmamaktadır. Başkalarının da bizzat kendileri, kendi iktidarları tarafından incitilebileceği, horlanacağı, dışlanacağı meseleleri değildir.

Bireyler vicdanlarının sesini dinleyecekleri yerde liderlerinin sözlerini tekrar ettikçe, yıkıcı siyasi enerjilerin manivelası hâline geliverirler. Liderlerine biat etmiş kitlenin, polisin attığı gaz fişeğiyle ölen Berkin’in annesini yuhalaması böylesine bir kötücül tehlike anıdır. Endişeli modernler, işadamları, gazeteciler, Kürtler, Geziciler, azınlıklar derken bugün Müslümanlar Müslümanlardan korkmaya başladı.

Türkiye model ülke olma sıfatını hızla kaybediyor, ama tüm bilginlerin kafa kafaya verse anlamakta zorluk çekecekleri laboratuvar bir ülke konumunda. Küresel ve yerel, bölgesel ve tarihsel, dini ve dünyevi birbirinden farklı ve karmaşık dinamikler hep birden sanki Türkiye’de tezahür ediyor. Birçok emsalsiz deneyimin yer aldığı ama aynı zamanda tasviri mümkün olmayan garabetlerin, tuhaf oluşumların, vahim siyasi tepkilerin ortaya çıktığı tarihsel ve siyasi bir dönemden geçiyoruz. Günlük yaşantılarımıza kadar bizi yıkıcı enerji sarmalına alan, güvenliğinden giderek kuşku duyduğumuz toplumsal bir laboratuvar içindeyiz.

Evet her geçen gün AKP iktidarı kaybediyor, ama kaybeden sadece siyasi bir partiden ibaret değil, beraberinde liderin ve siyasal İslam’ın zafiyetleri ortaya çıkıyor, Müslümanlar lekeleniyor, bürokratlar değersizleştiriliyor, memurlar sürülüyor, Kürt barışı kavgada tutsak edilmek isteniyor, Alevi mahalleleri polis zulmüne maruz kalıyor, gazeteciler susturuluyor, hukuk kurumları itibarsızlaştırılıyor, devlet geleneği çözülüyor, yatırımlar duruyor, ekonomi inişe geçiyor. Türkiye kaybediyor. Ama iyi günlerin geride kaldığını kabullenmekte zorlanıyoruz. Henüz şuurları eski tren raylarına kilitli kalmış bir istikamette yol alan, ayrıcalıklı konumlarını ya da umutlarını kaybetmek istemeyen, içeride cemaat, dışarıda komplolar olmasa, her şeyin güllük gülistanlık olacağını, bıraktığımız yerden demokratikleşmeye, toplumsal barışa doğru yol alabileceğimizi düşünmek isteyen birçok kişi var. Ama ne yazık ki bu böyle değil. Tarih düz bir çizgide, tren raylarında kayıp gitmiyor. Farklı bir güzergâha girildi bile. Edinilmiş kazanımlar bir bir yok olmakta.

Nerede, neden ve nasıl kaybediyoruz?. İçinde bulunduğumuz durumu farklı odak noktalarından, modern çağın garabet gelişimleri ve demokrasilerin karşı karşıya kaldığı aykırı soruların ışığında değerlendirmeyi deneyelim.

Bilgi çağı ve fitne

Bugün sadece Türkiye değil, tüm dünya, bir yandan devlet sırlarının, öte yandan kişisel mahremiyetin üzerindeki perdenin kalktığına şahit olmakta. Wikileaks skandalıyla birlikte küresel düzlemde devlet sırlarının çözülebileceğini gördük, Amerikan diplomasinin bilmediğimiz yönlerini öğrendik. Bilgi çağında medyanın bilgi verme yükümlülüğü artıyor, hakikat ve haber, sır ve mahremiyet arasındaki duvarlar kalkıyor. Yeni bilgi çağı ve iletişim teknolojileri kişileri, haneleri ve devletleri gözaltına alabiliyor, dinliyor, kaydediyor, dosyalıyor, verileri dolaşıma sokabiliyor.

Sırlar muhafaza edilemeden nasıl bir devlet yönetimi olacak? Mahrem alanın kalmadığı bir toplumda nasıl kişisel özgürlüklerden söz edebiliriz? Bu sorular ileri demokratik toplumların gündemine giriyor. Ama sonuç olarak, bilgi çağının olanakları ve vatandaşların bilgilenme hakkı ve arzusu, özel mahremiyet ve devlet sırrının kilidini kırıyor, saydamlık çemberinin içine sokuyor ve kişi hakları ile kamu yararı arasında yeni ayarları zorunlu kılıyor.

Türkiye’de ortaya çıkan yolsuzluk skandallarını bilgi verme yükümlülüğünün izdüşümünde değerlendirebiliriz. Ancak eşzamanlı olarak Müslümanlar arasında bir fitne ortaya çıkması, farklı bir garabete neden oluyor. Masumiyetini ispatlamaya girişenler ile iftiralara maruz kaldığını söyleyenler arasında bir ölüm-kalım savaşı post modern iletişim çağının metotlarıyla yapılıyor.

Ama her ne kadar maddi deliller ve veriler ortaya çıkarsa çıksın, ortak bir gerçeklik algısına ulaşmanın yolu bulunamıyor. Bu bilgiler gerçeklik konusunda mutabakat sağlama bir yana, iki hakikat rejimi arasında çatışma konusu oluyor ve siyasi kutuplaşmanın bir parçası hâline geliveriyor. Bilgilenme ile demokrasi, haber ile hakikat arasındaki ilişki sanıldığı kadar kolay ihsas edilemiyor, saydamlık yoluyla gerçekliğe ulaşacağımızı sandığımız anda hakikate gölge düşüyor, düşürülüyor.

Aykırı soru: Bilgi çağında Müslümanlar arasında seyreden bu fitneye karşı demokrasi bir hakikat ve hukuk rejimi olarak kendini yeniden tesis edebilecek mi?

Sultan ve Çar

İktidarın kişiselleştiği birçok aydın ve yazarın ortak teşhisi. AKP’ye yakın duran aydınlardan en sert muhaliflerine kadar herkes AKP iktidarının Erdoğan’ın kişiliğine endekslendiğini ve otoriterleştiğini vurguluyor. Bu açıdan bakıldığında, Türkiye giderek Avrupa ülkeleriyle arasına mesafe koyuyor, yükselen ülkeler ile benzerlikler gösteriyor. Dikey kentler, rant ve tüketim ekonomisi, güçlü liderler, keyfi kullanılan kaynaklar ve muhalefete tahammülsüzlük yükselen ülkelerin ortak yönetim özellikleri. Bu ülkeler kıta Avrupası demokrasi modellerinden çok uzak bir güzergâh sergiliyorlar.

Batı Avrupa liderleri giderek güçlü, hatta karizmatik lider tiplerinden uzaklaşarak, daha az erkek egemen, daha mülayim kişilikleriyle ülkelerinin yönetimindeler. Buna karşın ataerkil, pederşahi ya da maço erkek vasıflarıyla iktidar gücünün pekiştirildiği lider modelleri dünya sahnesine çıkıyor. Dünya medyası Erdoğan’ı demokrat olmadığı ölçüde Osmanlı Sultanlarına, Putin’i de umursamaz zalimliğiyle Rus Çarlarına benzetiyor. Bu liderler imparatorluk geçmişini bilinçaltında canlandırıyorlar. Ama aynı zamanda popülist lider kültünü teşhir ediyorlar. Ancak iki liderin özdeş olduğunu söyleyemeyiz. Vahşi bir doğada, at üstünde üstü çıplak savaşçı gövdesini sergileyen Putin ile hasımlarıyla halk mitinglerinde savaşan Erdoğan’ın “erkek adam” ve güçlü lider görünümleri aynı kültürel havzadan soluklanmıyor.

Otoriterleştiğini ifade etmek için birçok gözlemcinin dile getirdiği Erdoğan’ın Putinleştiği teşhisi yetersiz, hatta yanıltıcı. Putin’den farklı olarak Erdoğan vaatleri olan, sözü olan bir lider. Erdoğan birçoklarının gözünde 21’inci Yüzyıl’ın en önemli liderlerinden biri olacak iken, Arap sokağından İslamcı reformistlere, İsrail’deki muhalefet aydınlarından Türkiye’deki azınlıklara kadar farklı gönüllere girmişken, umut olmuşken kaybediyor. Sultan Çar karşısında geriliyor. O kaybediyor, sıradan bir despot olan Putin, dünya üzerindeki nüfuzunu gasp yoluyla arttırıyor. Kırım bunun son örneği. Ama hem Osmanlı geçmişiyle bağları hem de Avrupa nedeniyle çok önemli bir örnek.

Avrupa modernlik tarihinin üç medeniyet halkası etrafında şekillendiğini ileri sürebiliriz. Gerard Delanty Avrupa’yı sadece Hristiyan Batı’nın değil, aynı zamanda Slav Bizans ve Müslüman Osmanlı’nın tarihsel miraslarının belirlediğini söyler. Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla Doğu Avrupa yeniden Avrupa’nın oluşumunda devreye girdi. Ama Osmanlı mirası dışarıda kaldı. Türkiye’nin Avrupa adaylığı bu mirası canlandıramadı. Tersine, Avrupa istemeyerek de olsa Ortodoks Rus tarihsel mirasının nüfuzuna giriyor, ama Avrupa içerisindeki Osmanlı İslam etkisi uzaklaşıyor, değersizleşiyor. Bunun tek sorumlusu ve kaybedeni tabii ki Türkiye değil. Avrupa Birliği ülkeleri Türkiye ile tarihsel randevularını isteyerek, bilerek kaçırdılar.

Ama sonuç olarak Türkiye kaybediyor. Avrupa siyaseti rafa kaldırıldı, neo Osmanlı vizyonu Avrupa baharıyla yeni bir ivme kazanacak iken Suriye’de batağa battı, Mısır’da askeri darbe sonucu geri tepti. Türkiye’nin siyasi vizyonu, Ortadoğu’da askeri vesayete karşı çıkmasına, haktan ve halktan yana olmasına rağmen kaybetti. Doğruları savunmak, kazanmak için her zaman yeterli olmuyor. Nedenleri çok yönlü, çok aktörlü. Ancak AKP iktidarı, soğukkanlı bir durum analizi yapamadı. Diplomasi birikimini, tarih bilgisini kullanacak yerde, komplo teorilerine sarılıyor. Lider ve çevresi, haklılıklarından şüphe etmedikleri için, her türlü garabeti kendilerine karşı ihanet ve kumpas olarak okuyorlar. Güçlü lider sendromu “tek aktör patolojisine” dönüşüyor. Ne var ki komplo senaryoları yazmaya başlamak, güçsüzlüğün itirafı anlamına gelir. Tarihin aktörü olamadığınızı itiraf ediyorsanız, başkaları sizin yerinize tarihinizi yazıyor demektir.

Sadece siyasal vizyonuyla değil, işadamlarıyla, kültürel sermayesiyle, dizi filmleri, festivalleri, okullarıyla küresel aktör olma iddiası taşıyan AKP’li Türkiye, tek aktör patolojisinin pençesinde, “zayıf tarihsellik” sarmalına yeniden düşüyor.

İktidarın kişiselleşmesi garabet bir gelişim. Demokrasi için aykırı soru:Putin neden kazanmaya devam ediyor?

Müslüman vatandaş, asker devlet ve liberal yanılgı

Diğer bir ortak teşhis Müslümanların yeniden mağdur durumda kalmaktan endişe ettikleri, bunun için de AKP’ye daha bir sıkı sıkıya sarıldıkları görüşü. Erdoğan’ın toplumsal dinamikleri temsil ettiğine inanan aydınlar, halk gücünün arkasında olduğuna, Müslüman vatandaşın desteğini gösteriyorlar. Öte yandan, AKP’li olmayan aydınlar da Müslüman vatandaşın zihinsel dünyasına, tedirginliklerine dikkat çekiyorlar. Nitekim AKP’li Müslümanlar on yılı aşkın bir iktidar sonrasında mazlum kimliğiyle konuşmaktan imtina etmedikleri gibi, eski günlere dönmekten, yani yeniden kendilerini yetim konumunda bulmaktan, devletsiz kalmaktan korktuklarını ifade ediyorlar. Dahası, iyi günlerinde hayran oldukları Erdoğan’a bugün kötü günlerinde daha bir sıkı sarılıyorlar. Çocuklarını cemaatin okullarına gönderen kentli, iyi okumuş, hâli vakti yerinde bir genç eskiden Erdoğan ile “gönül bağım vardı”, bugün ise “öl dese ölürüm” diyebiliyor. Kutsalına dokunulmuşçasına bir tepki veriyor. Gündelik hayatı Twitter’da geçen biri Twitter kapatılsa bile bu işte bir hayır arıyor, ileri sürülen sebepleri, kılıfına uydurmaları, “hile-i şer’iye” diyerek, sorgusuz kabulleniyor.

Dindarlar nasıl bu yolsuzlukları içlerine sindiriyorlar, İslamcılar neden AKP’nin bu gidişine dur demiyor, sorusuna İslami kesimin önemli aydınlarından eski Mazlum-Der Başkanı Ömer Faruk Gergerlioğlu Müslümanların güce ve paraya yenik düştüğünü, manevi dünyalarının içinin boşaldığını, vicdanlarının sesini dinleyemediklerini söylüyor. “İslamcılarda güçle ilgili bir özlem, istek var çünkü. ‘Hakim olalım ve ne olursa olsun gücü kaybetmeyelim’ anlayışı var. Muhalefete düşmeyi büyük bir yıkım olarak görüyorlar. Bu, İslamcılığın ana problemlerinden biri… ‘Yenildik ve yenmeliyiz’ diyorlar. Bu kadar basit görüyorlar. Patoloji burada başlıyor” diyor . (Tuğba Tekerek söyleşisi, Taraf gazetesi, 17 mart 2014).

Sorun tam da burada, Müslümanların devlet ile ilişkisinde yatıyor.

Siyasal İslam’ın devlet ile imtihanı üzerine düşünürken İran modeli hatırlatılabilir. 1980’li yıllarda şekillenen siyasal İslam hareketleri seküler devlet karşıtlığı üzerinden toplumsal tasavvurlarını tanımlamıştı. Nitekim İran’da 1979 yılında devrim yoluyla iktidara gelen siyasal İslam, dini ilkelere dayalı bir hükümet modeli inşa etmiştir. Ayetullah Humeyni, Şia geleneği içindeki “beklenen İmam” yeniden ortaya çıkıncaya kadar ümmetin hükümetsiz kalmaması için “velayeti fakih” olarak nitelenen siyasi bir yönetim modeli ortaya koyar. İran İslam Cumhuriyeti “fakih”in önderliğinde devrimin sürekliliğini sağlayacak, anayasada görevleri belirlenmiş bir dini liderlik kurumunu en üst makam olarak belirlemiştir. Seçilmişlerin ağırlığını koyamadıkları bir yönetim biçimi. Bugün İran’da demokrasi mücadelesi rehber vesayetini zorlayarak ilerlemektedir.

Türkiye’de ise demokrasi mücadelesi seçilmişler adına, devlet üzerindeki askeri vesayeti geriletmeyi üstlendi. AKP iktidarı askeri vesayeti kaldıracağını taahhüt ettiği ölçüde demokratik güçleri arkasına aldı. Müslümanlar iktidara geldi, askeri vesayet geriledi, ama iktidarlarının mutlak olmadığını kabullenemiyorlar. Nasıl bir devlet sorusuna, kendi iktidarlarını sınırlama pahasına, adalet ve özgürlüklerden yana, hukuk ve liberal demokrasinin ilkelerine sarılarak cevap veremiyorlar. Devletin gücünün sınırlanması, yasama, yargı ve yürütmenin ayrıştırılması, anayasa yoluyla bireylerin haklarının güvence altına alınması gibi toplumun tümü için iyi, doğru ve güzelden yana ortak ilkeleri sahiplenmiyorlar. Sadece kendi iktidarlarına odaklanmış durumdalar. İktidarlarının sürekliliğini sağlamak için, hasımlarına ve eleştirilere karşı tek vücut, rehberlerinin arkasında siper olmuş durumdalar.

Askeri vesayetin geriletilmesi, sandık demokrasisi ve seçilenlere yapılan vurgu “liberal yanılgıya” yol açtı diyebiliriz. Daha çoğulcu bir vatandaşlık tasavvuruna geçtiğimizi umut ederken, çoğunluğun despotluğu tehlikesiyle karşı karşıya kalmaktayız. Çünkü, laik cumhuriyetçilerin bir kısmı için askersiz devleti düşünmek ne kadar zor ise, AKP’liler nezdinde de vatandaş Müslüman çoğunluktur, Türk, Müslüman ve Sünni vatandaşlar devletin doğal sahipleridirler.

Bugün iktidarda olmalarına rağmen kendilerini mazlum olarak koşullandıran Müslümanların ve de onların sözcülerinin görmek istemedikleri kendilerinden başka vatandaşların da olduğudur. Böylelikle kendilerini başkalarına karşı sorumlu hissetmelerine gerek kalmamaktadır. Başkalarının da bizzat kendileri, kendi iktidarları tarafından incitilebileceği, horlanacağı, dışlanacağı meseleleri değildir. Kimseye bir vefa borçları olmadığı gibi diğerlerinin hakları umurlarında değildir. Hatırlanmalıdır ki, iktidara Erbakan’ı tasfiye ederek, “babayı öldürerek” gelmişlerdir. Artık iktidar sırasının kendilerine geldiğini düşünmektedirler, kendilerinden önceki zenginlere, siyasilere, aydınlara, hocalara, abi ve ablalara kin beslemektedirler, onların sermayelerini, birikimlerini talan etmekten çekinmeyeceklerdir. Geleneklerle zincirlerini koparmış, iktidar olmanın modern kibrini taşımaktadırlar, çoğunluk olmanın şuursuz coşkusuyla doludurlar.

Unutulmamalı ki bireyler hakikat ve adalet arayışından koptuğu ölçüde, vicdanlarının sesini dinleyecekleri yerde, liderlerinin sözlerini tekrar ettikçe, yıkıcı siyasi enerjilerin manivelası hâline geliverirler. Miting alanında liderlerine biat etmiş kitlenin, polisin attığı gaz fişeğiyle ölen Berkin’in annesini yuhalaması böylesine bir kötücül tehlike anıdır.

İktidardakilerin kendilerine mazlum kimliği biçmeleri garabet bir tutum. Demokrasi için aykırı soru: Türklerin askersiz bir devlet tasavvuru var mı?

Berkin ve Alexis kardeşler

Berkin Gezi Parkı hareketleri sırasında evinden ekmek almak için çıktığında, polis tarafından atılan gaz fişeğiyle başından yaralanır ve uzun bir komanın arkasından yaşamını yitirir. Alexis de Yunanistan’da devriye gezen bir polis tarafından öldürülür. İki komşu ülkedeki iki gencin kaderleri birbirine benzer. İkisi de 15 yaşında öldürülürler. Berkin Yunanlılara Alexis’i hatırlatır. Yunan toplumu Berkin’ini kendi Alexis’i gibi, kardeşi gibi bağrına basar. 2008’de polis kurşununa hedef olan lise öğrencisi Alexis’in öldürüldüğü yerde Berkin için anma töreni düzenlenir, yas tutulur, sosyal medyada kardeş fotoğrafları dolaştırılır. AKP’li Türkiye ise Berkin ile Burak’ın kardeşliğini bile engeller.

Yunanistan kendimizi karşılaştırmaktan vazgeçtiğimiz bir ülke. Avrupa topluluğuna girmesiyle birlikte generaller rejimini arkasında bırakarak demokratik yönetimini pekiştiren ve kalkınan Yunanistan 2009’dan beri çok ağır bir ekonomik krizin içerisinde. Siyaset alanında, orta sağ ve orta sol partileri hızla eriyor, siyasi parçalanmışlık içinde aşırı milliyetçi sağ bir parti, “Altın Şafak” partisi yükseliyor.

Krizle beraber işlerini kaybeden, evsiz kalan, birçok orta sınıf mensubu insan, toplumun “yeni mağdurları.” Genç akademisyen Alexis Kentikelenis krizin mağdurlarını böyle tanımlıyor. En zoru yılların birikimi sonu elde etmiş oldukları mesleklerinin, mal varlıklarının, sosyal statülerinin bir günde ellerinden gittiğini, yitirdiklerini görmeleri. Eski günlerin gelmeyeceğini kabul etmek, yarınlardan ümit kesmek çok zor geliyor bu insanlara. Birçok insan sağlığını kaybediyor, depresyona giriyor, yardım almaktan utanıyor, sosyal yaşamını devam ettiremiyor, yalnızlaşıyor. Ekonomik krizin insan üzerinde çok ağır manevi zararları, kederi, ızdırabı var. Sadece bireyler düzeyinde değil, Yunanistan toplumu kolektif bir travma ile baş etmeye çalışıyor. Avrupa’nın gözde medeniyeti Yunanistan, Avrupa’nın “yeni mağduru.” Yunanlılar mağduriyetlerini ve kederlerini dönüştürücü bir güce çevirme gayreti içinde, yaşamı sürdürme stratejileri, dayanışma ağları geliştirmeye çalışıyorlar. Yeniden ümitlerin yeşermesi için önce durumu, acı gerçekleri kabul etmek zorunda kalıyorlar. Eski günler gelmeyecek, “bir gün kazandıklarımızı kaybedebilirmişiz” idraki içinde yarınları yeniden hazırlamaya çalışıyorlar.

Avrupa Birliği’ne üye bir ülkenin ekonomik krizin bedellerini bu kadar ağır ödemesi bir garabet. Aykırı soru: Türkiye Yunanistan’a benzeyebilir mi?

Zor ama zorunlu çıkarsamalar

Son on yıla damgasını vuran ekonomik gelişme, politik istikrar, açık toplum tekerleği artık dönmüyor. Bu zaman çemberinin sonuna dayandık. Eski günler geri gelmeyecek. Ama eskiyi devam ettirebileceğimiz şuursuzluğuna yakalanırsak yarınlarımız bugünümüzden daha kötü olabilir.

Dindarlar para ve güç karşısında manevi değerlerden koptular, kendi vicdanlarının sesi yerine liderlerinin sesini dinliyorlar.

Endişeli modernler, işadamları, gazeteciler, Kürtler, Geziciler, azınlıklar derken bugün Müslümanlar Müslümanlardan korkmaya başladı.

Karşılıklı güven ilişkilerinin kalmadığı bir toplumda kaos nasıl engellenir? Nasıl bir mutabakat, sosyal kontrat tesis edilebilir?

Asli olan açık toplumu devam ettirmektir. Özgürlükleri güvence altına almak ve korkuyu dağıtmaktır.

Mizah ve iletişim şu anda demokratların en önemli gücü, siyasetin sınırlarını bireylerden yana genişletiyor.

Farklı bir siyasal kültürün yörüngesine giriyoruz. Gezi meydan hareketi bu konuda yol gösterdi. Demokratik toplum; farklı görüşten sıradan vatandaşların kurtarıcı lider beklemeden, ideolojilerin, inançların rehberliğini aramadan beraberliklerini kurgulayabilmesi, sahneye koyabilmesi ve çoğulcu vatandaşlık değerlerini, edebini çoğaltabilmesidir.

Hem demokrasi hem dinler tarihi, yenildiği zaman da bir insanın, bir toplumun kazanabileceği ilkeli bir duruş sergileyebileceğini hatırlatır. Hatta yenilgilerimizden nasıl başarıyla çıktığımız başarılarımızın sırrıdır, teminatıdır.

Nilüfer Göle – www.t24.com.tr

 

 

Bağımsız Seçim İzleme Platformu 30 Mart’da seçimleri ayrımcılığa uğrayanlar için izliyor

2011 Genel Seçimlerinden önce Türkiye’nin farklı illerinden sivil toplum kuruluşlarının (STK) kendi alanları ile ilgili “kırılgan gruplar”ın (Kadın, Engelli, Farklı etnik köken veya dini inanç sahibi, LGBTİ, okuma yazma bilmeyen ve Türkçe bilmeyen seçmenler) seçimler sırasında karşılaştığı engelleri izlemesi amacı ile meydana getirilen Bağımsız Seçim İzleme Platformu, 30 Mart 2014 Yerel Seçimlerinde de seçimlere izleme kararı aldı.

Bağımsız Seçim İzleme Platformu'nu 15 ilden 46 sivil toplum kuruluşu oluşturdu
Bağımsız Seçim İzleme Platformu’nu 13 ilden 46 sivil toplum kuruluşu oluşturdu

Eşit Haklar için İzleme Derneği (ESHID) koordinatörlüğünde 13 ilden  (Adana, Mersin, İzmir, İstanbul, Hatay, Ankara, Adıyaman, Diyarbakır, Şanlıurfa, Van, Trabzon, Ordu, Manisa) 46 STK ‘nın içinde bulunduğu Bağımsız Seçim İzleme Platformu 7 ildeki hazırlık toplantılarının ardından 15 Mart Cumartesi günü Ankara’da tüm derneklerin katılımı ile son toplantısını gerçekleştirdi ve bir kamuoyu bildirisi ile 30 Mart’da kırılgan grupların seçme ve seçilme hakkına erişim koşullarını belirlemek üzere seçim gözlemi yapacağını deklare etti.

Seçim İzlemesi için platformun dışında kalan seçmenlere de çağrıda bulunan Bağımsız Seçim İzleme Platformu, Türkçe, Kürtçe ve İşaret dili ile yayınladığı videolarda  seçme hakkı ihlalleri hakkında raporlama yapmak isteyen bireylerin 0501 212 72 77 – 0212 293 63 77 numaralı telefonlarda ya da [email protected]  ve esithaklar.org adreslerinden başvuru yapmalarını iletti.

Türkçe ve İşaret Dili

Kürtçe ve İşaret Dili

Bağımsız Seçim İzleme Platformu’nun yaptığı kamuoyu bildirisinin tam metni şu şekilde;

30 Mart Seçimlerinde Bağımsız Gözlem Hakkımızı Kullanıyoruz

Dünyanın bir çok ülkesinde seçimler, devletlerarası örgütler, uluslararası sivil toplum örgütleri ve seçimlerin yapıldığı ülkedeki sivil toplum örgütleri tarafından izlenmekte ve raporlanmaktadır. Bağımsız seçim gözlemi faaliyetinin yapılıyor olması seçimlerin ulusal ve uluslararası kamuoyunda meşruiyetini belirleyen temel kriterler arasındadır.

Türkiye’de farklı tematik alanlarda çalışan sivil toplum örgütleri tarafından 2011 yılında Bağımsız Seçim İzleme Platformu oluşturulmuştur. Platformumuzun hiçbir siyasi parti ile doğrudan veya dolaylı herhangi bir ilişkisi yoktur. Platformumuz Türkiye’deki seçimleri kadın, engelli, farklı etnik köken ya da dini inanç sahibi, LGBTİ, okuma yazma bilmeyen ve Türkçe bilmeyen seçmenlerin çeşitli insan hakları sözleşmelerinde güvence altına alınan seçme ve seçilme hakkına erişimini uluslararası standartlar çerçevesinde izlemektedir. Platformumuz adına Yüksek Seçim Kurulu’na hem 2011 seçimleri öncesinde hem de 30 Mart seçimleri için bağımsız gözlemcilik yapma izni başvurusunda bulunulmuş ancak başvurularımız reddedilmiştir.

Platformumuz 2011 yılı Milletvekili Genel Seçimlerini yedi bölgeden on farklı ilde izlemiş ve raporlamıştır. 2011 gözlem çalışmamız mevcut seçim mevzuatı ve uygulamaların çeşitli toplumsal kesimlerin seçme ve seçilme hakkını kullanmasını engellediğini ortaya koymaktadır. Seçmen kütüklerinin oluşturulma yöntemi, siyasal partilerin aday belirleme yöntemleri, oy verme yerlerinin fiziksel koşulları, kullanılan seçim materyalleri, seçim barajı, YSK kararlarının yargı denetimine açık olmaması, seçimlerin bağımsız gözlem faaliyetlerine açık olmaması demokratik toplumun gerekleri ile örtüşmemekte, seçme ve seçilme hakkının eşit fırsatlarla kullanımını engellemektedir.

Seçim mevzuatı ve uygulamalardan kaynaklanan hiçbir konuda gerekli iyileştirici düzenlemeler bu güne kadar yapılmamış ve 30 Mart Yerel Seçimlerine 15 gün kalmıştır.

Türkiye uzun zamandır ilk kez bu kadar gergin bir seçim atmosferi yaşamaktadır. Hemen her gün siyasi partilerin seçim propaganda faaliyetlerine yönelik saldırılar yaşanmaktadır. Seçim mitingleri nefret söyleminin, toplumun çeşitli kesimlerinin ötekileştirildiği ve toplumsal kamplaşmanın yeniden üretildiği bir mecra haline gelmiştir.

aşağıda imzası bulunan sivil toplum örgütleri olarak kamuoyuna 30 Mart yerel seçimlerinde demokratik gözetim hakkımızı kullanarak kırılgan grupların seçme ve seçilme hakkına erişim koşullarını belirlemek üzere seçim gözlemi yapacağımızı deklere ediyor ve;

Siyasi Partileri ve Siyasi Parti Liderlerini

• Tüm siyasi partilere yönelik saldırıları kınamaya,

• Toplumsal gerilimi düşürecek açıklamalar yapmaya,

Medya Organlarını

• Seçim ortamında toplumsal gerilimi azaltacak bir yayın politikası izlemeye,

• Yayınlarında ayrımcı, ötekileştirici ifadelere ve nefret söylemine yer vermemeye,

Yüksek Seçim Kurulu’nu

• Evlerinden çıkamayan engelli ve yaşlı seçmenler için gezici sandık kurulu

oluşturmaya,

• Görme engellilerin oylarını kendi başlarına kullanabilmeleri için her sandık için Braille (kabartma) alfabe ile basılmış şablon oy pusulası hazırlamaya,

• Belediyelere ait engelli hizmet araçlarının seçim günü il seçim kurulları emrine alınması ve il seçim kurulları tarafından engelli ve yaşlı seçmenlerin oy verme yerlerine taşınması için kullanılmasını sağlamaya,

• Türkçe bilmeyen, okuma yazma bilmeyen ve görme engelli seçmenlerin oylarını kendi tercih edecekleri yakınları ile kullanmasını sağlamaya,

• Seçmen eğitim materyallerinin Türkçe bilmeyen, okuma yazma bilmeyen, işitme engelli veya görme engelli seçmenlerin bilgilendirilmesini sağlayacak şekilde hazırlamaya ve bu konuda ilgili sivil toplum örgütlerinden görüş almaya,

• Seçim sürecinde sivil toplum örgütlerine bağımsız gözlem yetkisi vermeye,

• Seçmen tercihinin açıkça ortaya çıkacağı kadar az sayıda seçmenin bulunduğu yerlere sandık kurarak oy verme gizliliğini ihlal etmemeye, bu durumdaki sandıkları en yakın oy verme yerindeki sandıklarla birleştirmeye,

• İradesi dışında seçmen kütüklerinden düşürülen seçmenlerin kayıtlı oldukları eski sandıklarda oy kullanması için bir defalığına hak tanımaya,

• Sandık kurulu başkan ve üyelerine ayrımcılık konusunda eğitim vermeye,

•Trans bireylerin oy verirken yaşadıkları kimlik rengi ile ilgili sorun konusunda sandık kurullarını bilgilendirmeye,

• Kadın konuk evleri, huzurevleri, yaşlı ve engelli bakım evlerinde bulunan seçmenlerin oy kullanmaların sağlanması için gerekli önlemleri almaya

Hükümeti

• Seçimlere katılacak olup olmamasına bakılmaksızın her siyasi partinin propaganda ve örgütlenme özgürlüğünü sağlama asli görevini hatırlamaya,

• Bütün siyasi partilerin ve adayların seçim merkezlerine, toplantılarına vb. çalışmalarına karşı son dönemde sıkça yaşanan her türlü şiddet olayının önlenmesi için gerekli etkili önlemleri almaya ve sorumluları yargı önüne çıkarmaya,

Yargı Makamlarını

• Tüm siyasi partilerin merkezleri, seçim büroları ve seçim faaliyetlerine yönelik saldırıları etkin olarak soruşturmaya

• Seçim sürecinde siyasi partiler, adaylar veya basın yayın organları tarafından yapılan ayrımcı ve nefret söylem ve eylemlerini etkin olarak soruşturmaya

Seçmenleri;

• 30 Mart yerel seçimlerinde yaşadıkları hak ihlali bilgilerini bizimle paylaşmaya,

TBMM’yi Genel Olarak Seçim ve Siyasi Partiler Mevzuatının Demokratikleştirilmesi için;

• YSK kararlarının yargı denetimine açılması için gerekli yasal düzenlemeleri yapmaya,

• Siyasi Partiler Kanunu’nu, dileyen herkesin siyasete katılımını olanaklı kılan, parti içi demokrasiye olanak sağlayan ve siyasi partilerin şeffaflaşmasını öngören bir anlayışla değiştirmeye,

• 298 sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanun’un (STHVSKHK) 7. maddesini değiştirerek hükümlülere oy kullanma hakkı tanınması için yasal düzenleme yapmaya,

• 298 sayılı STHVSKHK’nın 33. maddesini değiştirerek, seçmen kütüklerinin hazırlanmasında evsizler (sokakta yaşamak zorunda bırakılanlar), kadın konuk evleri, yaşlı ve engelli bakım evlerinde kalanların kütüklere kaydı için düzenleme yapmaya,

• Zihinsel engelli bireylerin vasisinin bulunup bulunmadığına bakılmaksızın, ayırt etme yetilerinin bilimsel olarak tespit edilmesi ve seçmen kütüklerine kayıtlarının buna göre yapılması için yasal düzenleme yapmaya,

• 298 sayılı STHVSKHK’nın 52. maddesinde seçime katılan siyasi parti ve adaylar arasında eşitsizlik yaratan hükümleri yeniden düzenlemeye,

• 2839 sayılı Milletvekili Seçimi Kanunu’nun 26. maddesinde değişiklik yaparak oy pusulalarının siyasi partiler ile bağımsız adaylar arasında eşitliği sağlayacak şekilde yeniden düzenlemesini sağlamaya,

• 2839 sayılı Milletvekili Seçimi Kanunu’nun 33. maddesini değiştirerek %10 seçim barajını düşürmeye,

• 2839 sayılı Milletvekili Seçimi Kanunu’nun siyasi partilere devlet yardımını düzenleyen maddesini, siyasal partilerin aldıkları oy oranına göre devlet yardımından faydalanmasını sağlayacak şekilde değiştirmeye,

• Dezavantajlı grupların seçme ve seçilme hakkını etkin olarak kullanmalarını teşvik edici politika ve yasal düzenlemeler yapmaya,

• Oy kullanma süresini en az 3 gün olacak şekilde yasal düzenleme yapmaya,

• Seçimlerin bağımsız gözleme açılması için yasal düzenleme yapmaya,

Davet ediyoruz

Bildiriye imza koyan kuruluşlar şöyle:

Bağımsız Seçim İzleme Platformu Bildirisine engelli, kadın, lgbti dernekleri imza att
Bağımsız Seçim İzleme Platformu Bildirisine engelli, kadın, lgbti dernekleri imza attı

1. Kadın Adayları Destekleme Derneği Adana Şubesi Adana

2. Adana Kadın Dayanışma Merkezi ve Sığınmaevi Derneği Adana

3. Akdeniz’e Göç Edenler Bilim-Kültür Sosyal Yardımlaşma ve

Dayanışma Derneği Mersin

4. Buca Engelliler Derneği İzmir

5. Dom Kadın Derneği Hatay

6. Çekmece Kadın Yardımlaşma Derneği Hatay

7. Çiğli Evka Kadın Kültür Evi Derneği İzmir

8. Engelli Hakları ve Engelsiz Gelecek Derneği Mersin

9. Eşit Haklar İçin İzleme Derneği İstanbul

10. Göç edeneler Sosyal Yardımlaşma ve Kültür Derneği İstanbul

11. Gökkuşağı Aile Grubu Ankara

12. Hatay Sakatlar Derneği Hatay

13. İnsan Hakları Derneği Genel Merkezi Ankara

14. İnsan Hakları Derneği Adıyaman Şubesi Adıyaman

15. İnsan Hakları Derneği Diyarbakır Şubesi Diyarbakır

16. İnsan Hakları Derneği Hatay Şubesi Hatay

17. İnsan Hakları Derneği Mersin Şubesi Mersin

18. İnsan Hakları Derneği Şanlıurfa Şubesi Şanlıurfa

19. İnsan Hakları Derneği Van Şubesi Van

20. İnsani Değerleri Yüceltme Derneği Adana

21. İştar Kadın Merkezi Mersin

22. Engel-Siz Yaşam Derneği İzmir

23. Kadın-Erkek Birlikte Sosyal Eşitlik Derneği Trabzon

24. Kaos GL Derneği Ankara

25. Karadeniz Kadın Dayanışma Derneği Trabzon

26. Karadeniz Kadın Dayanışma Derneği Trabzon

27. Kürt Dili Araştırma ve Geliştirme Derneği Van Şubesi Van

28. Mersin 7 Renk LGBT Derneği Mersin

29. Ordu Kadını Güçlendirme Derneği Ordu

30. Özürlüler Vakfı İstanbul

31. Psikolojik Danışmanlar Derneği Diyarbakır

32. Queer Adana Adana

33. Sarmaşık Yoksullukla Mücadele Derneği Diyarbakır

34. Spina Bfida Derneği İzmir Şubesi İzmir

35. Spina Bifida Derneği Manisa Temsilciliği Manisa

36. Sosyal Politikalar Cinsiyet Kimliği ve Cinsel Yönelim

Çalışmaları Derneği İstanbul

37. Toplumsal Haklar ve Araştırmalar Derneği İstanbul

38. Trans Danışma Derneği Ankara

39. Tutuklu ve Hükümlü Yakınları Yardımlaşma ve

Dayanışma Derneği Van

40. Tüm Engelliler Federasyonu İzmir

41. Türkiye Sakatlar Derneği Genel Merkezi İstanbul

42. Türkiye Sakatlar Derneği Mersin Şubesi Mersin

43. Van Engelsiz Yaşam Derneği Van

44. Van Göç Sorunlarını Bilimsel Araştırma ve Kültür Derneği Van

45. Kürt Dili Araştırma ve Geliştirme Derneği Van Şubesi Van

46. Yomra Kadınlar Toplumsal Dayanışma ve Girişimciliği Destek Derneği Trabzon

 

Fotoğraflar: Nurcihan Temur, Cansu Dirim

Haber: Alper Tolga Akkuş

(Yeşil Gazete)

25 Mart 2014

Dış İşleri Bakanı Davutuğlu: “Bu topraklara tecavüz etmek isteyenlere haddini bildiririz”

Yerel seçim çalışmaları için Akşehir’i ziyaret eden Davutoğlu vurulan Suriye uçağı ile ilgili: “Dün, Suriye rejiminin uçakları hava sahamızı ihlal etmeye kalktılar. Şerefli ve izzetli Türk Silahlı Kuvvetleri ve pilotlarımız hadlerini bildirdi ve uçağı düşürdü. İster havadan ister karadan ister denizden, bu topraklara tecavüz etmek isteyenlere haddini bildiririz” dedi.

Birleşmiş Milletler’den Türkiye ve Suriye’ye: “İlave askeri hareketlerden sakının”

BM Genel Sekreter Sözcü Yardımcısı Farhan Haq, BM Genel Sekretieri Ban Ki-moon’un Türk ve Suriyeli taraflardan ilave askeri hareketlerden sakınmalarını ve tansiyonu düşürmelerini istediğini açıkladı.

Twitter’ın kapanmasıyla e-ticaret sektörünün yabancı yatırımları durabilir

Dünya gazetesinden Yener Karadeniz’in haberine göre bu yıl yüzde 25 artması beklenen dış kaynaklı yatırımın tehlikeye girdiğini açıklayan sektör temsilcileri, yasak kararının Facebook ve Youtube’a sıçramasından endişe edildiğini dile getirdi.

ABD’den Twitter yasağı hakkında: “İnsanların özgür ifade haklarına yönelik bu türden bir kısıtlamaya demokraside yer yoktur”

ABD Dışişleri Sözcüsü Marie Harf günlük basın toplantısında Türkiye’de Twitter’ın yasaklanmasıyla ilgili sorulara: “Hükümet yasakladığından beri, önceye göre Türkiye’den daha fazla tweet var. Sanırım bu, ifade özgürlüğünü kısıtlamaya çalışan insanlara, bunun işlemediğine ve yapılacak doğru şey olmadığına dair ilginç bir işaret. İnsanların özgür ifade haklarına yönelik bu türden bir kısıtlamaya demokraside yer yoktur” dedi.

Mahkeme 13 yaşındaki çocuğa tecavüzün kanıtı 3 tecavüz raporunu ve tecavüzcünün itirafını yeterli bulmadı

Geçen yıl Diyarbakır’da ölümle tehdit edilerek ve şiddet görerek tecavüz edilen 13 yaşındaki F.S. için verilen üç adet tecavüz raporunu mahkeme yeterli bulmadı. Tecavüzcü B.Ç.’nin teşhis edilmesine ve suçunu itiraf etmesine rağmen mahkeme Adli Tıp’tan ve Çocuk Hastalıkları Hastanesi’nden tecavüz ve ruh sağlığına ilişkin rapor istedi. Bu raporlara ek Çocuk İzlem Merkezi’nden de beden ve ruh sağlığı bozulmuştur raporu alındı. Bu üç raporu da yeterli bulmayan mahkeme, Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nden mağdurun beden ve ruh sağlığına ilişkin kurul raporu aldırılmasına karar verdi. Psikolojisi bozulan F.S. ise mahkeme kararına rağmen 4’üncü rapor için hastaneye gitmedi. Diyarbakır 2’nci Ağır Ceza Mahkemesi, mağdurun babası ve annesinin rızasına bakılmayarak rapor için polis zoruyla götürülmesine ve bir sosyal hizmet uzmanının da refakat etmesine karar verdi.

Deneylere maymun taşıyan havayolu şirketine protesto

Hayvan hakkı savunucuları, deneylere maymun taşımacılığını sürdüren son büyük firma Air France-KLM’yi protesto etmek için şirketin Nişantaşı şubesini kısa süreli işgal etti.

Air France PR isgal 3

Hayvan deneylerini durdurmak için mücadele eden ‘Cehenneme giden yol’ aktivistleri Air France-KLM‘in reklam ajansı Mede@m’e girdi, genel müdürün odasının penceresinden “Maymun Katili Air France-KLM” yazılı bir pankart sallandırdı ve Air France-KLM bileti şeklindeki bildirilerini sokağa fırlattı. Binanın önünde ise maymun kostümlü bir eylemci hayvanların deneyler ve taşıma esnasında yaşadıklarını canlandırdı.

Taşımacığı devam ettiren son büyük firma

Cehenneme Giden Yol aktivistleri, Air France-KLM’in deneylere maymun taşımacılığını sürdüren son büyük firma olarak dünya çapında tepki çektiğini, China Southern’ın bu hafta PETA’ya gönderdiği mektupla artık maymun taşımayacağını duyurduğunu belirtti. Hayvan özgürlükçülerinin kampanyaları, şu ana kadar Lufthansa’dan United Airlines’a kadar onlarca büyük havayolu şirketini ikna ederek vahşi hayvanların doğal ortamlarından koparılıp laboratuvarlarda eziyete maruz kalmasını önledi.

Her yıl yaklaşık 100 milyon hayvan öldürülüyor

Köpekler ve kediler dâhil olmak üzere her yıl yüz milyondan fazla hayvan, deneylerde öldürülüyor. Asya ve Afrika’daki ormanlardan laboratuarlara getirilen maymunların beşte dördünün yakalanma ve taşınma esnasında ölmesi, bu ticaretin ‘ıskarta’sı sayılıyor.  Eylemciler, mikrodoz veya bilgisayar modellemesi gibi hayvan deneylerine alternatif ve işe yarayan yüzlerce metot olduğunu belirtiyor.

(Yeşil Gazete)

Malezya Başbakanı: Uçak Hint Okyanusu’na düştü, kurtulan yok

8 Mart’ta ortadan kaybolan ve o günden beri haber alınamayan Malezya Havayolları’nın MH-370 sefer sayılı uçağıyla ilgili olarak Malezya Başbakanı Necip Rezak bugün bir açıklama yaptı. Rezak, ellerindeki verilen ışığında uçağın Hint Okyanusu’nun güneyine düştüğünü belirlediklerini, uçaktaki yolcularının hepsinin öldüğünü ve derin üzüntü duyduklarını söyledi.

malaysian-plane-hacked

Rezak, Kuala Lumpur-Pekin seferini yaparken kaybolan uçağın Hint Okyanusu’na düştüğüne dair uydu bilgilerinin İngiliz havacılık yetkilileri tarafından aktarıldığını söyledi.

Malezya Havayolları’nın, MH-370 sefer sayılı uçakta bulunan 239 kişinin ailelerine gönderdiği telefon mesajında şöyle dediği bildirildi:

“MH370 sefer sayılı uçağın kaybolduğunu ve uçaktakilerin hiçbirinin kurtulamadığını varsaymak zorundayız. Uçağın, Hint Okyanusu’nun güneyinde düştüğünü gösteren delilleri kabul etmek zorundayız.”

Ne olmuştu?

239 yolcusuyla 8 Mart’ta Kuala Lumpur’dan Pekin’e doğru yola çıkan MH370 sefer sayılı Boeing 777 uçağı, uçuşun birinci saatinde radardan yok olmuş, buna neyi yol açtığı ve uçağın akıbeti bugüne kadar ortaya çıkarılamamıştı.

Kuzey Ekvator’dan Hint Okyanus’a uzanan alanda binlerce kilometre aranmış, son olarak bu sabah Çin haber ajansı ‘Xinhua’, Çin’in ‘Ilyushin IL-76’ uçağının Hint Okyanusu’nda iki yüzen objeye rastladığını açıklamıştı.

(Reuters/Yeşil Gazete)

 

24 Mart 2014

Rusya Kırım’da Ukrayna askeri üslerini ele geçiriyor

Rus birlikleri, Kırım’da Ukrayna’ya ait bir deniz üssünün kontrolünü ele geçirdi. Ukraynalı yetkililer, BBC’ye yaptıkları açıklamada, Feodosia üssünün denetiminin Rus askerlerine geçtiğini, bunun son iki gün içinde düzenlenen üçüncü benzer saldırı olduğunu söyledi. Rusya Kırım’da Ukrayna’ya ait askeri tesislerin çoğunda hakimiyeti sağlamış durumda.

Nükleer güvenlik zirvesi toplanıyor

Üçüncü Nükleer Güvenlik Zirvesi,  53 ülkenin, 4 uluslararası örgütün ve 58 liderin katılımıyla Lahey’de toplanıyor. İlki 2010’da Washington’da ikincisi ise 2012’de Seul’de düzenlenen NSS’nin üçüncü toplantısında gündem maddeleri tehlikeli nükleer malzemeleri azaltarak nükleer terörizmi engellemeye çalışmak, tüm nükleer malzemelerin ve radyoaktif kaynakların güvenliğinin iyileştirilmesi ve nükleer güvenlik alanında uluslararası işbirliğinin geliştirilmesi. Türkiye’yi Cumhurbaşkanı Abdullah Gül temsil edecek.

Zirve öncesi alınan geniş güvenlik önlemlerine rağmen nükleer karşıtı eylemciler protesto gösterilerinde bulundu. Yaklaşık 50 kişilik bir bisikletli grubu nükleer silahlara karşı şehrin etrafında tekerlek çevirdi; 250 kişilik bir grup ta nükleer enerjiyi protesto etmek için yürüyüş yaptı.

Gine’de Ebola salgınından 59 kişi  öldü

Kuzeybatı Afrika ülkelerinden Gine’de Ebola virüsünün yol açtığı viral hemorajik ateş salgını sonucu yaşamını yitirenlerin sayısının 59’a yükseldiği bildirildi.UNICEF’in Gine’deki temsilcisi Dr. Muhammed Ag Ayoya, sağlık hizmetlerinin yetersiz olduğu ülkede bu tür bir salgının son derece yıkıcı sonuçlara yol açabileceğinden endişe duyulduğunu dile getirdi.Yetkililer, halkı hijyen kurallarına uymaları, gerekmedikçe dışarı çıkmamaları, vahşi hayvanların etini yememeleri konusunda uyarıyor.

ABD’deki heyelanda 8 kişi öldü

Geçtiğimiz cumartesi günü şiddetli yağışlar nedeniyle Washington eyaletinde meydana gelen heyelanın ardından ölü sayısının sekize yükseldiği bildirildi. Yetkililer, eyalet başkenti Seattle’ın 88 kilometre kuzeyindeki Snohomish bölgesinde meydana gelen heyelanda, Stillaguamish nehri kenarında yer alan bir mahallenin tamamen göçük altında kaldığını açıkladı. Kayıp 18 kişinin bulunması için çalışmalar devam ediyor.

İspanya’da ‘ekonomik krize yeter’ eylemi 

Yüzde 20 oranında işsizliğin olduğu İspanya’da halk haftasonu sokaklara çıktı.  Endülüs İşçileri Sendikasının (SAT) çağrısı ve 300 STK’nın desteğiyle organize edilen gösteriye yüzbinlerce kişi katıldı. Başkentte 35 ayrı gösteri düzenlendi. Kesintilerin, işsizlik ve yolsuzluğun protesto edildiği ‘Onur Yürüyüşü’nde çıkan çatışmalarda 67’si polis 101 kişi yaralandı, 29 kişi gözaltına alındı.

Şili’de devlet başkanına “sözünü tut” çağrısı yapıldı

Şili’de devlet başkanlığına geri dönen solcu Bachelet’in göreve gelişinin 10. gününde, vaat ettiği reformları yapması için taraftarları sokağa döküldü. Cumartesi günü başkent Santiago’da yüz bin kişinin katıldığı eyleme katılanlar, Şili’yi 1973-90 arasında askeri dikatörlükle yöneten Augusto Pinochet’den kalma anayasanın kullanımdan kalkması, yerine tüm yurttaşların haklarını koruyan bir metnin getirilmesini talep etti.