ABD’nin Washington eyaletinde bulunan Oso kasabası yakınlarında geçtiğimiz cumartesi günü yerel saat ile sabah 10:45′de meydana gelen toprak kayması sonrasında, salı günü (dün) arama kurtarma çalışmaları genişletildi. 18 olan ölü sayısı, salı günü tespit edilen ancak henüz çıkartılamayan 8 ceset ile birlikte 24’e yükseldi.
Oso ve Darrington kasabalarında 30 civarında evin yıkıldığı, 1,5 km’ye yayılan çamurun bazı noktalarda kalınlığının 9-12 metreye ulaştığı belirtiliyor.
Oso, Washington 25 Mart. Fotoğraf: REUTERS/TED S. WARREN/POOL
Washington Üniversitesi’nden yerbilimci David Montgomery, toprak kaymasını tetikleyen nedenleri şöyle açıklıyor;
-Mart ayındaki yoğun yağışlar.
-Tepenin “zayıf, kaygan materyalli olması”. Yani kumdan ve çamurdan oluşan metrelerce yüksekliğinde bir duvar niteliğinde olması.
-Vadinin dibindeki nehrin eğimi yönlendiren bir çekim noktası oluşturması.
Avrupa’da bulunan ABD Başkanı Barack Obama salı günü yaptığı açıklamada “Çok zor bir durum ile karşı karşıya olduğumuzun farkındayız. Tüm Amerikalılara dualarını Oso’ya göndermelerini diliyorum ” açıklamasında bulundu.
ABD’nin en ölümcül toprak kayması
176 kişinin kayıp olduğu kasabada arama kurtarma çalışmaları devam ederken ölü sayısının artmasından endişe ediliyor. Yaşanan toprak kayması felaketi, ABD tarihinin en ölümcül toprak kaymalarından biri olarak nitelendiriliyor.
Yerel seçime dört gün kala, icraatler ve vaatler meydan mitinglerinde havada uçuşuyor. Hangi parti daha fazla oy oranına sahip olacak bilinmez, fakat 31 Mart’ta başlayan yeni dönemde partilerin ekolojiye ve doğa sorunlarına bakış açıları neydi, çözüm önerileri nelerdi hatırlayabilmek için seçim bildirgelerini bir araya getirdik. İşte HDP, CHP ve AKP‘nin belediyecilik anlayışında doğanın yeri ve İstanbul’un ekoloji sorunlarına önerileri:
HDP
Yerel seçim yarışında demokratik yerelden yönetim anlayışını belediyecilik siyasetinin merkezine koyan HDP, seçim bildirgesinde Kuzey Ormanları, HES, Akkuyu nükleer santrali mücadelerine atıfta bulunarak yerel ekoloji mücadelerine destek vereceğini açıklıyor; çevre, ulaşım ve bayındırlık hizmetlerinde asıl yetkinin yerel yönetimlerde olması gerektiğini belirtiyor.
Ekolojik temelli bir kentsel planlamayı savunan parti, tarım alanları, su, orman, ekosistem ve meraları korumayı, organik tarımı desteklemeyi taahhüt ediyor.
Enerji konusundaysa, nükleer ve termik santraller, HES, kayagazı gibi enerjilerin yerine yenilenebilir eneji anlayışının geliştirilmesi gerektiğini savunuyor.
‘Barajların çevresinde yapılaşma olmayacak’
İçme suyunun ticarileştirilmesine karşı çıkan parti, barajların ve derelerin çevresinde yapılaşmaya izin vermeyeceğini belirtiyor, geçimlik tarımda kullanılan suyun temel ihtiyaç kadarını ücretsiz dağıtacağını belirtiyor. Ayrıca partinin ‘yoksullukla mücadele’ planlarının arasında yereldeki tarım ve hayvancılığın ekonomik ve sosyal olarak desteklenmesi yer alıyor. Ormanlarda her türden ticari faaliyetin yasak olması gerektiğini belirten HDP, orman ekosistemini korumayı hedefliyor.
‘Mega projeler iptal edilecek’
Somut projelerle ilgili olarak, İstanbul’da yapılması planlanan 3. Köprü ve 3. Havalimanı projelerinin iptal edilmesini savunan HDP’nin İstanbul Büyüşehir Belediye Başkan Adayları, seçilirlerse ekolojik dengeyi bozan tüm çılgın ya da mega projelerin iptal edileceğini açıkladı.
CHP
CHP, yerel seçimler için hazırladığı ve seçim vaatlerinin genel çerçevesini oluşturan ‘Taahhütname’de hava, su, gürültü ve toprak kirliliğini ortadan kaldırarak kentin doğasını koruyacağını ve çevreyle uyumlu enerji kaynakları kullanımına özendireceğini savunuyor. Ayrıca kent bitkileri ve hayvanlarına azami özen göstermek de partinin verdiği sözler arasında.
Parti ‘halkçı’ belediye anlayışında önceliklerini tanımlarken, “temiz bir şehir ve temiz bir su sunacağı”, ‘kent peyzajında kullanılacak bitkilerin bölgelerin yakınındaki kırsal alanlarda üretileceği, böylece üreticiye de destek sağlanacağı’ ve ‘hayvan haklarının korunacağını’ belirtiyor.
3. Havalimanı ve 3. Köprü’ye evet
İstanbul’un ekosistemi tehlikeye sokan somut projeleriyle ilgili CHP Büyükşehir Belediye Başkanı Adayı Mustafa Sarıgül, 3. Havalimanı projesini desteklediklerini, yerinin Kuzey Ormanları’ndan Silivri’ye kaydırılması gerektiğini söylüyor. 3. Köprü’nün de devam etmesini savunan Sarıgül’e göre, ağaç kıyımını azaltmak için tünel usulüyle yol açılabilir.
Sarıgül’ün park ve yeşil alanlar konusundaki en ‘iddialı’ vaadiyse Levent’te bulunan Milli Savunma Bakanlığı’na ait olan İstanbul Harp Akademilerinin karşısındaki 370 dönümlük araziye yapmayı planladığı park.
AKP
‘Zenginleşme uğruna tabiatın tahribi gelecek nesillerden çalmak’
AKP, yerel seçim bildirgesinde çevreyi “ata mirası, ana kucağı ve biricik hazine” olarak adlandırırken ‘zenginleşme uğruna insanın, tabiatın ve kültürel varlıkların tahrip edilmesini gelecek nesillerin haklarının çalınması’ olarak tanımlıyor.
Çevre ve ekonomik değer arasında denge kurarak yaşam standartlarını yükselteceğini savunan parti, çevre sorunlarıyla ilgili yapılacaklardan ziyade şimdiye kadar yaptıklarını ortaya koymayı tercih ediyor: parklar, atık su araçları, kanalizasyon ve arıtma sistemleri, bisiklet yolları, su tesisleri ve çevre temizlik araçları partinin çevreyle ilgili icraatleri olarak sunuluyor.
‘2040’a kadar su sorunu yok’
Su kaynakları konusunda İstanbul’da Gördes, Melen ve Yeşilçay barajlarının su ihtiyacına çözüm olduğunu savunan AKP, 2040’a kadar su ihtiyacının karşılanmasını hedefliyor.
Enerji konusunda ise yenilebilir enerjiye yönelmek amacında olduğunu savunan parti, yenilenebilir enerjinin enerji üretimindeki payının en az yüzde 30 olacağını belirtiyor.
Dikilecek ağaçlar, 8.175 hektarlık yok olacak orman
AKP orman alanları konusundaysa ‘orman gelirlerini’ arttırmakla övünürken dikilen ağaç sayısının çoğaldığını savunuyor.
Somut olarak, iktidara geldiği 2002 yılında beri İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ni yöneten AKP, bilim insanları, meslek odaları ve bazı vatandaşların muhalefetine rağmen devam eden 3. Köprü, 3. Havalimanı ve Kanal İstanbul projelerinin müellifi. Ayrıca Gezi Parkı’na Kışla projesi de kentlilerin direnişiyle şimdilik geri çekilmiş gibi görünüyor. Dolayısıyla partinin belediyecilik anlayışı, Kuzey Ormanları’nın 8.175 hektarı da dahil yok edecek projelerin doğrudan ve dolaylı ekolojik zararlarının da temel sorumlusu.
Diyarbakır Silvan’da BDP mitingi sonrası düzenlenen gösteriye polis biber gazı ve tazyikli suyla saldırdı. Başına gelen gaz kapsülü nedeniyle 10 yaşındaki bir çocuk, Mehmet Ezer ağır yaralandı. Son gelen haberler Ezer’in bilincinin açık olduğu, durumunun iyiye gittiği fakat 24 saat müşahade altında tutulması gerektiği yönünde.
Mehmet Ezer, Silvan Devlet Hastanesi’nde yapılan ilk müdahalenin ardından Diyarbakır Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesine sevk edildi. Doktorlar Ezer’in kulak arkasına sert bir cismin isabet ettiğini, buradaki kemiği kırdığını ve kırıktan beyne mikrop girme riski olduğunu aktardı.
Al Jazeera Türk’e bilgi veren BDP Eş Genel Başkanı Gültan Kışanak yakınlarından aldığı bilgiye dayanarak, Mehmet Ezer’in başına gaz fişeği isabet ettiğini aktardı. Al Jazeera Türk’e konuşan görgü tanıkları da çocuğun başına gaz fişeği isabet ettiğini belirtti.
Anadolu Ajansı, müdahalenin miting sonrası düzenlenen “izinsiz gösteri” sırasında yapıldığını duyurdu. Ajans yüzleri kapalı bir grubun polise havai fişek ve taşlarla saldırdığını yazdı. Polisin bunun üzerine tazyikli su ve biber gazı kullanarak grubu dağıttığını duyurdu.
Dünya Sağlık Örgütü, (WHO), hava kirliliğiyle ilgili korkutucu rakamları bugün açıkladı. Örgütün raporuna göre, 2012 yılında dünyada 7 milyon insan hava kirliliği bağlantılı hastalıklar nedeniyle öldü. Bu rakamlar sigara ve araba kazaları nedeniyle ölen insan sayısından daha fazla.
Ölümlerin yaklaşık altı milyonu Güney Doğu Asya ve Batı Pasifik bölgesinde görülürken WHO bu bölgelerde yaklaşık 3,3 milyon kişinin kapalı mekanda hava kirliliğinin sonucu olarak, 2,6 milyon kişinin de dış mekanda hava kirliliği ile bağlantılı şekilde öldüğünü belirtti.
Rapora göre, dışarıda trafik ve kömür yakma yakma, içerideyse odun ve kömür sobası kaynaklı kirlilik nedeniyle insanlar kalp krizi, akciğer hastalıkları ve kansere yakalanıyor.
Ölümlerin 19 bininin görüldüğü zengin ülkelerde hava kirliliği nedenleri arasında trafik öne çıkıyor.
Fransa’da hava kirliliğine suç duyurusunda bulunuldu
Paris’in kirli günlerinden biri
Dünya Sağlık Örgütü’nün raporuyla hava kirliliğinin ölümcül etkileri bir kere daha ortaya çıkmışken, gezegenin farklı bölgelerinden hava kirliliği dozlarıyla ilgili tehlike çanları çalmaya devam ediyor. Çin ve Hindistan’da görülen ölümcül hava kirliliği artışının ardından geçtiğimiz hafta Orta Avrupa’da, özellikle Fransa, Belçika ve Almanya’da hava kirliliği alarmı verildi. 10 mikrogramın altındaki partikülleri tanımlamak için kullanılan PM10 seviyesi AB standartlarının maksimum seviyesi olan 50’ye çıkınca Fransa Ekoloji Bakanı haftasonu Paris’te toplu taşıma araçları ücretsiz yaparak halkın araba kullanımını kesmesi teşvik etti. Fransa’da son olarak ‘Ecologie Sans Frontiere’ isimli bir çevre örgütü, bu ay yaşanan hava kirliliğiyle ilgili olarak suç duyurusunda bulundu.
Dünyada hava kirliliği, WHO’nun da belirttiği gibi ‘dünyanın en büyük çevre sağlığı sorunu’ haline gelmişken İstanbul’da durum nedir sorusunu Meteoroloji Mühendisliği Bölümü’nden Prof.Dr. Selahattin İncecik’e sorduk.
“İstanbul’un en riskli bölgesi Kağıthane”
İncecik, hava kirliliğinden PM10 adı verilen partikül madde, kükürt dioksit, azot, ozon ve karbonmonoksitin sorumlu olduğunu belirterek, bu moleküllerin hava içindeki oranlarına göre bölgelerdeki hava kirliliğin azalıp arttığını söylüyor.
“PM10’un standardı, yani bir günlük değeri 50’dir. İstanbul’da bu değerin fazlaca aşıldığı bölgeler var. Bu bölgeler Kartal civarı ve Haliç merkezine yakın bölgelerden özellikle Alibeyköy. Bunun dışında azot dioksitin uzun vadeli ortalaması de AB değerlerinin üstünde.”
İncecik’e göre İstanbul’un en riskli bölgesi ise Kağıthane: “Akşam Kağıthane’ye gittiğinizde ağzınızı kapatarak dolaşırsınız. En önemli nedeni sanayi ve bölgenin topografik yapısı. Vadi özelliğinde olduğu için hava kirliliğinin seyrelmesi çok zor. O bölgeden sanayi kuruluşlarının uzaklaştırılması gerekiyor.”
Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın İstanbul’da kurduğu hava izleme istasyonlarının verileri. Kağıthane’nin verileri listede görünmüyor
Hava kirliliğinin sonucu solunum ve kalp-damar hastalıkları
İncecik, PM10 partiküler madde artmasının temel kaynağının trafikte kullanılan dizel motor, yanı sıra sanayi kaynaklı gaz salınımı ve kömür olduğunu söylüyor.
Hava kirliliğinin insan sağlığına etkilerini sorduğumuz Hacettepe Üniversitesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Doç. Dr. Cavit Işık Yavuz, en klasik etkilerin solunum yolu ve kalp damar hastalıkları olduğunu belirtiyor: “Hem yeni solunum hastalıklarına neden oluyor, hem de hava kirlilik düzeyi arttıkça hastalığı olanlar, yani alerjik solunum rahatsızlığı olanlar, astımlılar, KOAH’lılar, bronşitliler zarar görüyor.”
“Hava kirliliği artışının kalp krizi riskini yüksettiğiyle ilgili çalışmalar da var. Biz 2004’te Kocaeli’nde yaptığımız çalışmada bölgedeki hava kirliliği artışının özellikle yaşlılarda kalp krizini tetiklediğini bulduk. Yani kronik hastalığı olanlar için ciddi riskler taşıdğını söyleyebiliriz.“
Işık, kısa dönemde görülen etkilerinin yanı sıra hava kirliliğinin akciğer kanseri, erken doğum ve genetik bozukluklara da yol açtığının araştırmalarda kanıtlandığını belirtiyor.
Hava kirliliğini oluşturan müleküllerin AB ve Türkiye limit değerleri. Türkiye’nin PM10 limit değeri AB’nin 6 katı
Işık, Türkiye’nin konuyla ilgili acil eylem planı bulunduğunu fakat bunun ne kadar uygulandığının soru işaretleri yarattığını belirtiyor.
“Türkiye’deki yönetmeliklerde belirlenen sınır değerler AB’nin belirttiği değerlerden oldukça yüksek. Bakanlık dökümanlarında 2020 yılına doğru AB hedeflerine çekilmesi öngörülüyor. Bizim ülkemizdeki uygulamaları heralde Paris gibi boğucu bir kirlilikle karşı karşıya kalınca göreceğiz.”
Büyük, yeni, dik, iri, diri…Oldum olası eril büyüklük, azamet, prim yapmıştır bu memlekette. Ezikliğin, bir baltaya sap olamamışlığın, taşralılığın ilacıdır büyük olan. “Büyük” senin olmasa da vatanın yani bi parça da senindir… AKP’nin 2009 yerel seçim sloganı “Sen Türkiye’sin büyük düşün” bu ruh hâlini en güzel özetleyen slogandı. Bu defa büyüklük AKP’nin ve büyük ustasının seçimdeki temel dayanağı. 2009’daki düşünce aşamasından icraat aşamasına geçmiş partinin memleketi donattığı ucubeler vatan sathında satışta. “Hayaldi gerçek oldu”! Zira iktidarın gösterebilecek pek başka bir icraatı kalmadı. Kürdistan’da ateşkes büyük ölçüde Kürt siyasî hareketinin tasarrufuyla oluştu ve bu sayede sürüyor. Dolayısıyla gelsin dubleyollar, köprüler, tüneller, tokiler, şehirler ve tüketim yağması… Başbakan’la görüşen Avrupavekili Daniel Cohn-Bendit’in dalga geçtiği gibi “HSYK’yı sorduk, dubleyol yaptık dedi”…
Büyüklük hastalığı ne AKP’ye ne de Türkiye’ye mahsus. Ekonomiyi her şeyin önüne koyan her yerde mevcut. Diğerlerine de “azgelişmiş” deniyor zaten. Bu memlekette gelmiş geçmiş bütün merkezî ve mahallî hükümetlerin takıntısı. Ancak bir zamanların “Böyyük Türkiye” sloganıyla bugünkü büyüklüğün farkı, hakikaten iriliğinde ve tükettiğinin miktarında. Memleket büyüyor da büyüyor, her bakımdan… Buna karşılık küçük olan ve doğal olan her şey yok oluyor. Köyler şehirleşiyor, şehirler gökdelenleşiyor, küçük esnaf avmelerce yutuluyor. İki havaalanı yetmiyor, üçüncüsü ihale ediliyor. Ama bedava oldukları farzedilen hava, su, toprak, deniz, kent ve kültürün tahribatı büyümenin bedeli olarak burada ve her yerde er veya geç karşımıza çıkıyor.
Bu eril hoyratlığın sonucu, memleketteki dev ama yanlış, lüzumsuz ve kiç “eserler”. Yüzlercesi arasından dört misal: Kış çiçeklendirmesi, Beyoğlu’nun kaldırımı, Melen Çayı boru hattı, Antakya Havaalanı. Yıllardır kışın yapılan yüzmilyonlarca dolarlık çiçeklendirme çöpe atılan kaynaktır. Beyoğlu gibi hafta içinde günde ortalama iki milyon insanın geçtiği bir caddeye zengin ülkelerde asfalt atılır. Melen Çayı Düzce’nin suyunu “çalmakla” kalmıyor, muhtemelen 185 km. çift boru hattı susuzluktan döşendiğiyle kalacak. Amik Gölü üzerine inşa edilen Antakya Havaalanı’nı ise devamlı su basar. Dünyanın en büyük bilmem kaçıncı ekonomisinden kesitler böyle. Hedef daha irileşmek, tüketmek ve ilk ona girmek mâlum.
Oysa bir memlekette yaşayan insanların esenliğini değerlendirmek için para saymak yetmiyor. İktisatçı ve istatistikçi Simon Kuznets’in icadı, tam 70 yıldır hüküm süren gayrisafi millî hâsıla denen ölçümün yetersizliğinden hareketle son üç yılda yirmi kadar yeni kıstas çalışması geliştirildi. En eskisi, BM Kalkınma Teşkilâtı’nın İnsanî Gelişme Endeksi’dir. Nedeni basit: ekonomik büyüme sonunda beşerî gelişmenin ve doğanın canına okuyacak! Buralar daha bu derse gelemedi.
Alman asıllı İngiliz iktisatçı Fritz Schumacher’in 1973 tarihli Small is Beautiful, Küçük Güzeldir denemesinden bir alıntı: “Bir modern iktisatçı için hayat standardı yıllık tüketimle ölçülür, zira her durumda daha fazla tüketenin daha az tüketenden evlâ olduğu farzedilir. Bir Budist iktisatçı bu yaklaşımı tamamen akıldışı bulacaktır zira tüketim, insanın esenliği için basit bir araçtır; amaç asgarî bir tüketim ile azamî bir esenlik olmalıdır. Modern iktisatçı içinse bunu anlamak çok güçtür. O yaşam düzeyini yıllık tüketim miktarlarıyla ölçmeye alışkındır; daha çok tüketen insanın daha az tüketenden daha iyi durumda olduğunu varsayar.”
Hâsılı kelam, muhalefet yalnız “büyütmeci” AKP’ye değil, tohum aşamasındaki Yeşil Hareket dışında bütün partileri ve tüketim sarhoşu toplumu kuşatan büyümeciliğe.
Kazlıçeşme’deki Rum Ayazması’na Pazar günü kimliği belirsiz kişilerce saldırı düzenlendi. Polis saldırıya müdahale etmezken, kilisenin zangoçu saldırıyı HDP‘lilerin gerçekleştirdiğini iddia etti. HDP iddiaları yalanladı.
Al Jazeera’den Vercihan Ziflioğlu’nun haberine göre, Kazlıçeşme’de Doğu Roma (Bizans) dönemine ait Agia Paraskevi Rum Ayazması, Pazar günü kimliği belirsiz bir grup tarafından tahrip edildi. Ayazmanın 60 yıllık çanı çalındı, kutsal kitaplar yırtılıp yerlere atıldı, mum kutusundaki 400 TL bağış çalındı. Olay sırasında ayazmanın avlusundaki zangoçun kulübesi de tahrip edildi.
Kazlıçeşme Polis Karakolu’nun karşısında bunlar yaşanırken polisin, Halkların Demokratik Partisi (HDP) mitingine gelen grup ile polis arasında yeni olaylar olabileceği gerekçesiyle müdahale etmediği iddia ediliyor.
Polis saldırıya müdahale etmedi
Ayazma’nın zangocu F.H. saldırıları gerçekleştiren grubun HDP’li olduğunu iddia etti. Pazar günü öğle saatlerinde çatıdan maskeli bir grubun ayazmanın bahçesine atladığını söyleyen F.H. uyarılarının işe yaramadığını belirtti.
“Yaklaşık 150 kişilerdi, kalabalık gittikçe artmaya başladı” diyen F.H. güvenlik nedeniyle ailesini de yanına alarak binayı terk ettiklerini söyledi. F.H. polisi aradıklarını ama sonuç alamadıklarını da iddia etti:
“Polise neden müdahale etmediklerini sorduğumuzda, müdahale ettiklerinde olayın daha da büyüyeceği şeklinde açıklama yaptılar. Bahçeye doluşan kalabalığı uzaktan seyretmek zorunda kaldık.”
Agia Paraskevi Rum Ayazması bahçesi
HDP: Zan altında bırakmaya çalışıyorlar
İddialarla ilgili Al Jazeera’ya konuşan HDP İstanbul İl Eşbaşkanı Şamil Altan, saldırıyı yeni duyduklarını, Rum toplumu temsilcilerinden randevu almaya çalıştıklarını söyledi.
Altan, “Bizi zan altında bırakmaya çalışıyorlar. Newroz yapıp halkların kardeşliğine vurgu yaparken neden böyle bir saldırı HDP tarafından yapılsın? Saldırıları biz de kınıyoruz. Saldırılar üzerimize yıkılmaya çalışıyor. Fakat eğer bunu gerçekleştirenler bizdense bunun da hesabını verirler” dedi.
HDP İl yönetimi Çarşamba günü Rum Vakıfları Derneği (RUMVADER)’e geçmiş olsun ziyaretinde bulunacak.
Dünya’da nesli tükenme tehlikesi altındaki 120 memeli arasında yer alan kedigiller familyasından karakulak, Muğla’nın Marmaris İlçesi’nde avını yerken görüntülendi.
Turizmci Ramazan Coşkuner’in Marmaris-Datça Karayolu kenarında bir tavuğu yemeye çalışırken farkedip görüntülediği karakulak, bazı insanların da merakla yaklaşması üzerine ürküp ormana geri kaçtı.
Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi Fethiye Meslek Yüksekokulu Çevre Koruma ve Kontrol Bölümü Öğretim Görevlisi Yasin İlemin, AA muhabirine yaptığı açıklamada, görüntülen vahşi kedinin genç bir karakulak olduğunu söyledi.
Nesli azaldıkça tecrübesiz karakulakların bu şekilde insan alanlarına yaklaşıp evcil hayvanlar üzerinden beslenebildiğine işaret eden İlemin, “Popülasyon azaldıkça özellikle tecrübesiz ve genç bireylerin bu şekilde insan alanlarına yaklaşıp evcil hayvanlar üzerinden beslendiklerini biliyoruz. Bunun önüne geçebilmek amacıyla karakulak gibi nesli tehdit ve tehlike altında olan türlerin yaşadıkları doğal habitatların korunması ve bu habitatlarda insan etkisinin en az seviyede olması gerekmektedir. Böylece insan-yaban hayatı çatışmalarının önüne geçmiş oluruz” dedi.
Tavuk gibi kümes hayvanlarının karakulakların doğal avları olmadığını, bu durumun nadir rastlanan bir olay olduğunu vurgulayan İlemin, vatandaşların bu konuda kaygı duyarak bu hayvanlara zarar vermemesi gerektiğini kaydetti.
Dünya çapında önemli 200 ekolojik bölgeden, Avrupa’da ise acil korunması gereken 100 ormandan biri olarak kabul edilen Kuzey ormanları da dahil bölgenin ekosistemini tehdit eden ‘çılgın projeler’ halen gündemde. 3. Köprü’nin iki ayağı da karşılıklı yükselmeye başladı, 3. Havalimanı hakkında yürütmeyi durdurma kararı çıkmasına rağmen jet hızıyla ÇED’ler hazırlanıyor; İstabul’a geri dönüşsüz zararlar verecek Kanal İstanbul projesiyle ilgiliyse hükümet ser verip sır vermiyor.
TEMA Vakfı, İstanbul’un geleceğini etkileyecek bu üç proje hayata geçirilirse oluşacak etkileri kapsamlı bir bilimsel raporda bir araya getirdi. 16 bilim insanın katkılarıyla yedi aylık bir çalışma sonucu hazırlanan rapor bugün bir basın toplantısında tanıtıldı. TEMA Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Deniz Ataç’ın koordinatörlüğünde düzenlenen toplantıda Prof. Dr. Nuran Zeren Gülersoy, Prof. Dr. Doğanay Tolunay, Prof. Dr. Emin Özsoy ve Prof. Dr Haluk Gerçek, projelerin İstanbul’un yaşam destek sistemleri olan kuzey ormanları, su havzaları, tarım ve mera alanları, yer altı suları ile biyolojik çeşitlilik üzerinde oluşturacağı tehditler hakkında bilgi verdi.
Belgrad’ın iki katı yok olacak
İTÜ Mimarlık Fakültesi, Şehir ve Bölge Planlaması Bölümü’nde Prof. Dr. Nuran Zeren Gülersoy, İstanbul’un son yıllarda hızlanarak artan kentleşme sürecinden bahsederek projelerin etkileneceği alanlarla ilgili genel bilgi verdi. Buna göre; 3. köprü ve bağlantı yolları 7650 hektarlık bölümünden geçecek. Bu alanın %80’i orman, %5’i madencilik alanı, %3’ü ise mera. Üçüncü havalimanı için kesilecek ağaçalar da hesaba katılınca, 8.175 hektarlık bir alan yok olacak. Bu da 8 bin futbol sahası, ya da Belrad’ın iki katı kadar alana karşılık geliyor.
ÇED Raporu’na göre havalimanının etki alanı 12 kilometre
Gülersoy, 3. Havalimanı projesinin yapılacağı Yeniköy- Akpınar köyleri arasındaki alanın İstanbul’un su ihtiyacını karşılayan 7 havzadan ikisinin, Terkos ve Alibeyköy Barajı’nın bulunduğunu belirterek, ÇED raporunda barajların su seviyesinin azalacağının tespit edildiğini, etki alanının 12 kilometre olacağını sözlerine ekledi.
“İstanbul’da yapılması öngörülen bu projelerin yer seçimi kararlarının verilmesinden önce Kuzey Ormanları, su havzaları, tarım ve mera alanları, biyolojik çeşitlilik ve denizler üzerindeki dikkatle araştırılması gerekirdi. İstanbul’u geleceğini ekileyecek bu üç proje düzenli bir sisteme oturtulmazsa beklenen yarardan çok çok daha fazla olumsuz etkiler yaratacaktır.”
“4. proje kurulacak yeni şehir”
İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi Orman Mühendisliği Bölümü’nden Prof. Dr. Doğanay Tolunay, 15 milyonu geçen ‘taş duvar metropolde’ planlanan üç projenin yanında havalimanın yanına kurulacak yeni şehrin de dördüncü bir proje olduğunu vurguladı. Tolunay tehlikeleri şöyle sıraladı:
“Yılda ortalama 400 bin leylek, 200 bin yırtıcı kuş istanbul’un üstünden geçiyor. 160-200 arası kuş türünden bahsediyoruz. Bern Sözleşmesi Ek2’ye dahil olan türler var, bunların yaşam alanlarını bozmak kesinlikle yasak. 3. Köprü inşaatı sırasında kuşlara yönelik önlemler alınmadı. Endemik bitkilere dikkat edilmeden kesildi. ÇED raporunda endemik bitki varsa tohumları toplanıp gen bankasında saklanacağı, başka alanda ekileceği söyleniyor. O yeni yerde bu bitkiler yetişecek mi bilmiyoruz.“ Tolunay, üç projeyi ancak ayrı ayrı değerlendirebildiklerini, üçünün sinerjisini öngöremediklerini sözlerine ekledi.
İTÜ İnşaat Fakültesi İnşaat Mühendisliği Bölümü’nden Prof. Dr. Haluk Gerçek projelerin temellendiği çarpık ulaşım politikalarına değindi, 1980’den bugüne üç kat artan nüfusun yanında araba sayısının 11 kat arttığını vurguladı ve ekledi: “Biz bugüne kadar şehirlerimizi otomobillere uydurmaya çalıştık. Otomobili kente uydurmamız gerekir. Trafik sorununu çözmek için yol kapasitesini arttırmak obez bir insanın kendini tedavi etmesi çin kemerini genişletmesi gibidir” dedi.
İBB’ye göre 3. Köprü 2023’te tıkanacak
İBB Ulaşım Anaplanı’na göre 3. Köprü’nün de 2023 yılında tıkanacağını vurgulayan Gerçek, “bu veriler de gösteriyor ki bu köprü yeni bir kentin inşasına hizmet için yapılıyor. Bunlar ulaşım projesi değildir, birkaç yıl içimde 4. Köprüyü de duyarsam şaşırmayacağım” dedi.
TEMA Vakfı tarafından hazırlanan 160 sayfalık rapor, merkezi yönetim tarafından yapılmak istenen projenin İstanbul’a vereceği zararları uzman görüşleriyle aktarıyor. “Felaket senaryosu”yla ilgili diğer çarpıcı bilgiler ise şöyle:
– 3. Havalimanı kapsamında planlanan pist, apron, üst yapılar vb. ünitelerin hafriyat çalışmaları ile doğal orman alanları, canlı yaşamı barındıran yaklaşık 70 adet büyüklü küçüklü göl, gölcükler ve özellikle Terkos Gölü’nü besleyen dereler, tarım alanları ve mera alanları zarar görecek.
– Projelerin hava ve iklim olay ve düzeneklerinde oluşturacakları değişiklikler önce yöredeki küçük ölçekli iklimi, sonra da bölgesel iklimi etkileyecek. Projeler, yakın çevrelerindeki ısı ve nem akıları, sıcaklık, nemlilik, buharlaşma, bulutluluk ve rüzgar rejimleri ile alansal dağılış desenlerini etkileyerek, bu alanların birer kentsel ısı adasına dönüşmesine neden olacak.
– Kanal İstanbul projesi ile ilgili kamuoyuyla paylaşılan güzergah alternatifleri arasından yapılması en olası gözüken alternatif güzergahın Sazlıdere havzasından geçmesi durumunda, su varlıkları açısından sınırlı imkanlara sahip olan İstanbul ciddi bir tehditle karşı karşıya kalacak.
– Türkiye’nin 122 önemli bitki alanından biri olan Terkos-Kasatura kıyıları Kanal İstanbul projesinden olumsuz etkilenecek.
– Tarım arazileri hızla yapılaşmaya açılarak, tarım arazisi kaybı sadece kanalın geçtiği güzergahtaki tarım arazileri ile sınırlı kalmayacak. Aynı zamanda kanal çevresinde oluşacak denetlenemez yapılaşmalar nedeniyle çok daha vahim boyutlara ulaşacak.
– Uluslararası sözleşmelerle koruma altına alınan alanlarda yapılacak projeler ile Büyükçekmece Gölü, Küçükçekmece Gölü, Terkos Gölü, Ömerli havzası ve Batı İstanbul meraları zarar görecek.
– Karadeniz sahilindeki Kilyos kumulları, Ağaçlı kumulları, Alibeyköy Barajı çevresindeki Batı İstanbul meraları, Terkos havzası, İstanbul Boğazı, Şile kıyıları, Ömerli havzası ve Pendik vadisi gibi önemli doğa alanlarındaki ekosistemler de zarar görecek.
-Projeler Türkiye’nin taraf olduğu birçok uluslararası sözleşme ihlal edilerek hayata geçirilecek. Türkiye’nin taraf olduğu çevrenin korunması ile ilgili uluslararası sözleşmeler esas alınması ve uygulanması gereken kanun hükmündedir. Köprü ve bağlantı yolları projesi ile Türkiye’nin taraf olduğu birçok uluslararası sözleşme ihlal edilmektedir.
– Taraf olunan İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi ve Kyoto Protokolü gereği herhangi bir sera gazı indirimi vaadinde bulunulmasa da, önemli karbon yutak alanları olan orman alanlarının tahrip edilmesi açıkça bu sözleşmelere de aykırıdır.
Marcus Chown‘un The Rationalist Association’da yayınlanan yazısını Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Süreyya Hekim‘in çevirisiyle sunuyoruz.
***
Marcus Chown “ Durmak bilmez yeniliklerin çağındayız, bunlar hep atalarımızın ekimleri sayesinde.” der.
Bu makale New Humanist dergisi Bahar 2014 basımının derlemesidir.
1.4 milyon yıl boyunca el yapımı taştan yapılma el baltası tasarımlarında hiçbir değişiklik olmamıştı. Bu sıradışı bilgiyi, en son kitabım için araştırma yaparken Londra’daki Doğal Tarih Müzesinde çalışan Chris Stringer’dan öğrendim. Stringer’ın dediğine göre paleoantropologlar bu devre “1.4 milyon yıllık can sıkıntısı” atfında bulunuyorlar.
Tabii ki, toprakta hemen çürüyüp giden tahtadan aletlerin veya hemen hemen onları doğal kemik parçalarından farksız kılan kemikten yapılmış aletlerin öncüsü “hominid” (insanımsı) atalarımız olabilir. Ayrıca hemen hemen şüphesizdir ki, atalarımızın toplumlarında ateşin bulunması, dil kullanımının başlaması ve sosyal etkileşimde istikrarlı yükseliş gibi fosil kaydı olmayan değişiklikler meydana gelmiştir.
Fakat şu bir gerçektir – ve inanılmaz bir gerçektir- ki yaklaşık 60,000 kuşaktır, kimse taştan yapılmış el baltası tasarımlarında bir gelişme düşünememiştir. Buna karşın iPhone’un yeni versiyonlarının çıkmasını beklediğimiz bir dünyada yaşıyoruz. Fakat nadiren bu emsalsiz devrin kusurlarını bulmaya çalışıyoruz. İnsan tarihi boyunca çoğu zaman hiçbir şey değişmemiştir, eğer değiştiyse de, bu çok yavaş olmuştur. Genel anlamıyla, milyonlarca yılın yüzde 90’ını Buzul Çağı oluşturmaktadır.
Gıda üretimi, her şeyin değişmesinde öncülük etmiştir. Son buz devrinin bitiminden kısa bir süre sonra, yani 13,000 yıl önce başlayarak, insanlar mahsul yetiştirme deneyimlerine başlamışlardır. Milattan önce 8,500’de Ortadoğu’da bulunan Bereketli Hilal bölgesinde insanlar buğday, bezelye ve zeytini keşfetmiş, aynı zamanda koyun ve keçileri tüketmeye başlamışlardır. Çin’de MÖ 7,500’de akdarı ve pirinç kullanımıyla beraber domuz ve ipekböceğinden faydalanılmaya başlanmıştır. Birden avcılık ve yaban çileği toplamak dışında uzmanlaşabilmelerini sağlayan ihtiyaç fazlalığı ile birlikte insanlar için orta büyüklükte yerleşkelerde yaşamak mümkün hale gelmiştir.
Buna karşın, insanlık tarihi boyunca insanlar 50 kişiyi aşmayan küçük topluluklar halinde yaşamışlardır. Birisi bir şey icat ettiğinde, örneğin taş el balta tasarımı gibi- bu buluş onun ölümüyle yok olabilirdi. Belki de ateş birçok kez bulunmuştu; ve tekrar tekrar bu buluş yok olmuştu.
Fakat, tarımın bir ürünü olan büyük toplumların ortaya çıkmasıyla, birden fikirlerin ve yeniliklerin yayılması kurtulmaya ve yayılmaya başladı. Ayrıca gıda üretimi insan nüfusunun her yerde büyümesini sağlamış, insan etkileşiminin istikrarlı bir şekilde büyümesine yardımcı olmuştur. Son 13,000 yılın geçmişini özetleyen tek bir kelime varsa o da “etkileşimdir.”
Bugün, her şeyin her zamankinden daha hızlı değişmesinin sebebi büyük ölçüde daha fazla insanın olması, daha fazla etkileşim imkanının ve daha fazla fikirlerin virüs gibi yayılma şansının olmasıdır. Ve şu an, genellikle coğrafi açıdan birbirinden uzak milyonlarca insan arasında sosyal mübadeleyi sağlayan internetin ortaya çıkmasıyla insan etkileşimi adeta fırlamıştır.
Bu hayret verici bir şey. Son 13,000 yılın insan tarihi için eşsiz olduğu gibi, son 50 yıl da teknolojik gelişim açısından öyle. Bunun sebebi, Amerikan bilgisayar çipi üretim şirketi Intel’in kurucularından biri olan ve Moore kanununa kendi soyadını veren Gordon Moore tarafından 1965’te bulunan trenddir: Bilgisayar gücünün her 18 ayda ikiye katlanması. Bu bilgisayarları 15 yıl içinde 1000 kat daha güçlü yapacak devamlı ikiye katlanma tabii ki sonsuza kadar sürmeyecek. Bilgisayarların ne kadar küçük ve hızlı olmasını engelleyecek fiziksel sınırlamalar mevcuttur. Bu yüzden biz insanlık tarihinin sıradışı bir döneminde yaşıyoruz – bilgisayar gücünün üst düzeyde büyüdüğü bir dönem. Bunu bir daha asla böyle görmeyeceğiz. Ve değişikliklerin topluma neler getireceğini bilmemiz neredeyse imkansız.
Bilgisayarlar bir kenara, asıl dünyaya bir dönelim. Modern dünyamızı yaratan, ve iPhone’un değil 1.4 milyon yıl değil, 1.4 yıl değişmemesini imkansızlaştıran etkileşim sadece ve sadece bir şey tarafından mümkün olmuştur: Tarım. Anonim bir yazarın dediğine göre; “İnsan, sanatsal eğilimlerine, kültürüne ve birçok başarısına rağmen, varlığını altı inç katman toprağa ve bu toprağa yağan yağmura borçludur.”
Mark Tran imzasıyla The Guardian’da yayımlanan yazıyı, Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Ebru Bayhan‘ın çevirisiyle sunuyoruz.
***
Yerel gıda üretimine ve zengin ülkelerde aşırı üretim, fakir ülkelerde ise ithalatı zorunlu kılan ticaret politikalarının tekrar gözden geçirilmesi gerektiğine dikkat çeken Birleşmiş Milletler uzmanı halihazırdaki gıda sisteminin çöktüğü ve acil bir reformun gerektiği görüşünde.
Birleşmiş Milletler Özel Gıda Hakkı Sözcüsü Oliver de Schutter, nihai raporunda endüstrileşen tarım sistemiyle ilgili detaylı kritikler sunuyor: Geçtiğimiz 50 yılda gıda üretiminin ivmeli artışına rağmen dünyada hala 842 milyon- Dünya nüfusunun 12% si- aç insan var.
BM İnsan Hakları Konseyi’ne durumu şöyle anlatıyor : “Gıda hakkının gerçekleşmesi yolunda sunmaları gereken destekle, gerçekte ortaya koydukları katkıyı kıyasladığımızda sonuç açık: 20. yüzyıl tarım sistemi başarısız oldu. Tabi ki, tarımsal üretimdeki artış kaydadeğer ilerleme sağladı fakat aç insan sayısı neredeyse hiç azalmadı.”
Gıda hakkı, her bir bireyin her daim sürdürülebilir olarak üretilen ve tüketilen gıdaya yeterli, uygun ve kültürel açıdan kabul edilebilir şekilde fiziksel ve ekonomik erişiminin olması şeklinde tanımlanıyor. Bu hak, gelecek kuşakların da gıdaya ulaşımını muhafazayı da kapsıyor.
Belçika’daki Louvain Üniversitesi’nde hukuk profesörü olan De Schutter, 2008’de -küresel gıda fiyatlarının keskin bir şekilde arttığı dönemde- raportör olarak atandı ve gıda sistemini neyin böylesine etkilediğini incelemek için çokça vakit harcadı. De Schutter, en büyük suçlunun yüksek verimli bitki cinsleri, sulama, makinalaşma, suni gübre ve böcek ilacı kullanımı ile tarımsal üretimi arttıran ‘ yeşil devrim’ olduğunu söylüyor. Madalyonun öbür yüzünde ise monokültürün-tek tip tarım (buğday,mısır,soya fasülyesi) artması, tarımsal biyoçeşitlilik kaybı, hızlanan toprak erozyonu ve suni gübrelerin aşırı kullanımından kaynaklanan tatlı su kirlenmesi var.
Brezilya’daki Mato Grosso’da bir soya üreticisi. Ülkedeki aile çiftlikleri, şehirli nüfusu doyurmak için üretim yapmaya iteleniyor. Foto: Paulo Whitaker/Reuters
Endüstriyel tarımın potansiyel tahrip edici etkisi, insan kaynaklı sera gazı üretiminin 15% ini oluşturuyor olması. De Schutter, iklim değişikliğimim, geleceğin tarımsal üretimini etkileyeceğini söyleyerek uyarıda bulunuyor .
‘Hali hazırdaki alışıla gelmiş üretim anlayışıyla devam edersek, her on yılda bir ortalama 2%’lik üretim azalması bekliyoruz ki bu başlıca hasatın büyük bir kısmına sahip gelişen ülkelerde -27% den +9% a değişen bir ürün verimi değişimine işaret ediyor.’ diyor De Schutter.
Artan et talebi de olayın başka bir boyutu. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Organizasyonu (FAO) tahminlerine göre 2050’ye kadar planlanan et tüketimi 470 milyon tona ulaşmalı. Bu miktar 2005-07 arasında tüketilen etten 200 milyon ton fazla demek.
Hali hazırda besin ihtiyaçlarını karşılamak için gereğinden fazla et tüketmiş olan hükümetlerin bundan vazgeçmesi konusunda ısrarcı olan De Schutter; ‘Bu hiç bir şekilde sürdürülebilir değil…. Ete olan talep, parası tahıl dışında hiç birşeye yetmeyen fakir insanları gıdadan mahrum bırakıyor. Büyüyen rakamlarla, çiftlik hayvanlarını tahıl ile beslemeye devam etmek yoksulluğu arttırır ve çevresel bozunmayı hızlandırır.’
Zengin ülkelerin ete karşı olan tutumunun değişeceği konusunda optimistik olsa da, et yemenin toplumsal bir statü gibi algılandığıı Çin gibi gelişen ülkelerde durum o kadar da iç açıcı değil.
Var olan sisteme alternatif olarak, De Schutter ekolojik tarım modelleri, aynı alanda farklı ürünlerin yetiştirilmesi, doğal gübre kullanımı ve yemek artıklarının gübre olarak kullanılması ve sürdürülebilir, beslenme amacı da taşıyan ormancılığı öneriyor. Bu sadece çevreye faydalı olmakla kalmayan, aynı zamanda farklı diyetlere katkıda bulunan ve beslenmeyi geliştiren bir yaklaşım. Dahası küçük ölçekli çiftliklerde daha kolay uygulanabilir olmasına rağmen, ekolojik tarım, büyük çiftlikler için de uygun.
Sistemi değiştirmek için diğer ölçüler ise biyoyakıtlar için yapılan düzenlemelerin değiştirilmesi ve zengin ülkelerde gıda israfının ve fakir ülkelerde ki hasat sonrası kayıpların önlenmesi.
Fakir ülkelerdeki küçük ölçekli çiftçilere destek amaçlı yapılan değişimler -toprağa erişim, yerel tohum bankaları için destek, depolama altyapıları- tarım sektörünün büyük düzeyde )2012’de 259 milyar dolar) devlet desteğine bağlı olduğu zengin ülkeler tarafından desteklenmeli. Ucuz girdi, ambarlar ve imalat fabrikaları gibi tesisler sayesinde gıda imalat fabrikaları genişleme gösterdi.
Ölçek ekonomisi sayesinde ve çeşitli bağlantı etkileri nedeniyle, büyük tarım ticareti şirketleri global markete giderek artan bir şekilde egemen olmaya başladı.. Egemen pozisyondaki büyük tarım ticareti şirketleri bu şekilde aslında politik sistemde veto gücü elde ettiler.’
De Schutter, birbirinden oldukça uzak olan üretici ve tüketiciyi birbirine bağlama konusunda son derece etkili olan tarım ticaretine tamamen karşı olmadığını söylüyor.
De Schutter: ‘Tarım ticaretini tamamen ortadan kaldırmak cazip değil. Birbirine uzak olan tüketici ve üreticiyi buluşturmada oldukça etkili ve bir çok ihtiyaç tarım ticareti sayesinde giderilebilir. Fakat, farklı ihtiyaçlara cevap verebilmek için alternatif sistemlere ihtiyacımız var. Büyük ölçekli tarımda öncelik olduğu sürece ve yerel gıda pazarlarına yeterli yatırım yapılmadığı taktirde bir dengesizlik durumu söz konusudur.Farklı sistemlerin bir arada olması daha gerçekçi bir yaklaşımdır. Brezilya gösteriyor ki örnek teşkil eden geniş ve verimli aile çiftliklerine sahip olabilirsin, fakat küçük çiftlikler için yüksek politik taahhüte ve katılımcı bir geleneğe sahip olmalısınız.’
De Schutter değişim için olanaklar öngörüyor. Mesela yerel gıda sisteminin yeniden yapılanması, gıda sisteminin bir merkezden yönetlmesini engeller, onları daha esnek kılar ve kırsal iç kesimler ile şehir arasında bağlantı kurulmasını sağlar. ‘Aile çiftçileri’ nin şehir popülasyonunu beslemek için desteklendiği Montreal ve Toronto, Kanada, Durban, Güney Afrika ve Belo Horizonte, Brezilya gibi şehir tarım insiyatiflerini işaret ediyor.
Ulusal düzeyde, devletler yerel gıda paketleme ve imalat endüstrilerini desteklemelidirler.Muhtaç aileleri yoksulluğa sürüklenmekten korumak için sosyal güvenlik ağı sunan sosyal koruma planlarının oluşturulması gerektiğini söylüyor. Bu esnada, global olarak uluslararası ticarete olan güven kısıtlanmalı ve küçük ölçekli çiftçiler gözetilerek, tüketimi karşılayacak üretim için kapasite oluşturulmalıdır.
De Schutter:’ Ticaretin genişlemesi, dünyanının lüx tatlara sahip en zengin bölgelerinin kendi temel ihtiyaçlarını sağlamaya çalışan fakir insanlara karşı yarışmasını mümkün kılması ile sonuçlandı.’
Tarım ticareti şirketlerinin gücü gibi, devletler de gücün kötüye kullanımını kontrol etmek için rekabet kanununu kullanmalıdırlar. ‘Bu, Zirai-tarım sektöründe fazla alım gücünün yer rekabetine duyarlı hale gelmesini gerektiriyor, korku ya da dominant alıcılar tarafından misilleme olmaksızın, mekanizması olan rekabet güçlerini düzenliyor ve etkilenen satıcıların şikayetlerini sunmalarına izin veriyor.’