Geçenlerde Durukan’ı aradım. Arama sebebim, Yeşil Düşünce Derneği’nin Yeşil Politika Okulu’nda birlikte vereceğimiz ders idi. Dersin adı gıda ve kırsal politikalar.
Ne anlatacağımızı biliyoruz, onda bir problem yok, bu ikinci dersimiz birlikte gerçi. Ama işte saat kaçta buluşalım sanal alemde gibisinden soracak olduydum. Malum Durukan Biga’da köyde, ben Küçükkuyu’dayım.
Ben soruyu soramadan, “naber?” dedim, haliyle. O da “ehh işte noolsun?” gibisinden böyle düşük perdeden, tavaya yayılmış yumurta gibi bir sesle yanıt verince, bir muhabbet başladı ki sormayın.
Kırsal’ın sorunlarından girdik, topluluk oluşturmanın güçlüklerine geldik, insanların bir topluluk içindeki rollerinden, hayatın gerçeklerine kadar bir sürü konuyu konuşmuşuz. Bir ara Mevlana’dan, Yunus Emre’den menkıbeler paylaştığımızı bile hatırlıyorum.
Toplamı iki saat süren bu telefon konuşmasında üç kere hatlar kesildi, bir kere şarj bitti, horoz öttü, köpek kaçtı, kedi düştü, ama konuşmamız engellenemedi! Bayağı bir ihtiyacımız varmış.
Sonra da dedik ki “yau neden kaydetmedik ki şu konuşmayı, sonra döner döner bakardık” (niye dönüp dönüp bakıyorsak?)…
Neyse lafı uzatmayayım. Konu döndü dolaştı, bu sohbetleri bir radyo programında periyodik olarak yapsak, dinleyen de dinlese, olma mı? ya geldi. Sanki hiç işimiz gücümüz yok!
Durukan hemen oradan “e bizim Ormanevi’nde bir radyo hattı var zaten!” diye atlamaz mı?
Bizdeki cevvalliği bir görecektiniz. Ertesi günün akşamına hemen bir ilk programı koyduk. Programa bir saat kala sosyal medyadan duyurduk. 18 kişi katıldı programımızı dinlemeye, valla Allah sizi inandırsın!
Geçen gün de buradan köyden bir arkadaşım “Ya Güneşin sizin program olmadı mı? Ben baktım yoktunuz..” Meğer bizi Açıkradyo’da sanıyormuş.
İşte durum budur sevgili okurlar. Şimdi duyuruyoruz:
Bu Salı (yani yarın) ve her Salı saat 20:00’de şu linki tıklarsanız karşınıza ben, Güneşin Aydemir ve o, Durukan Dudu çıkacağız.
Ve Kırdan Bayırdan muhabbet edeceğiz…
Buyrun, sizi de bekleriz!
Haftasonu Ulaştırma Bakanlığı ile Şehircilik ve Orman Bakanlığı’nın kararıyla gerçekleşen Florya’da ağaç kıyımıyla ilgili çevre örgütleri bugün bir toplantı düzenliyor.
Florya’da yaşları 200 yıla varan 100 civarında ağaç, Marmaray inşaatı projesine bağlantı yolu yapılacak eski tren hattı için kesildi. İşaretli 200’e yakın ağaç ise kesilme tehlikesiyle karşı karşıya. Ağaç katliamı sırasında bölgede bulunan Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi’nden ve HDP’den Mustafa Şiyar Göçeroğlu, “Yol boyunca sıralanan ağaçlar için yetkililer ‘ya kesilecek, ya taşınacak’ açıklamasında bulunmuştu; fakat taşınmayla ilgili hiçbirşey yapılmadı, haftasonu ağaçlar sessiz sedasız kesilmeye başlandı.” diyor.
Göçeroğlu’nun bildirdiğine göre bu akşam saat 18.00’de Bakırköy İstanbul Caddesi üzerindekiBASAD‘‘da konuyla ilgili değerlendirme toplantısı yapılacak. Yarın 17.00’de de geniş katılımlı bir basın açıklaması gerçekleşecek.
Yerel seçime sayılı günler kalmışken, asker yoklama kaçakları ve bakayalar oy kullanmaya gittikleri okul kapısında yakalanma riskiyle karşı karşıya. Vicdani Ret Derneği konuyla ilgili bir açıklama yaparak ‘uygulamanın anaysal bir hak olan seçilme ve seçilme hakkının engellenmesi anlamına geldiğini’ belirtti.
Açıklamada, 2007 yılından beri uygulanmayan “asker kaçaklarının GBT (Genel Bilgi Toplama) ile yakalanması”işleminin 2013 yılı Ekim ayında tekrar başladığı; bu durumda 30 Mart’ta yapılacak olan yerel seçimlerde haklarında mahkemece verilmiş yakalama emri olanlar dışında sayıları 1 milyona varan ‘asker kaçakları’nın büyük bir kısmı yakalanma korkusuyla oy kullanamayacakları vurgulandı.
Vicdani Ret Derneği (VR-DER) adına eşbaşkanlar Merve Arkun ve Oğuz Sönmez‘in yaptığı açıklama şöyle:
“Oy verme hakkının kullanımı engellenmektedir”
“Aileleriyle birlikte milyonlarca insan, evden, işten ya da çıktığı seyahatten polis tarafından gözaltına alınma, 50 bin liraya varan para ve hatta hapis cezası tehditleri ile korkulu bir yaşamın içine sokuldu. Milyonlarca insan ekonomik ve sosyal anlamda bir izolasyona maruz bırakıldı.”
“Anlaşılmaktadır ki; 30 Mart’ta yapılacak olan Yerel Seçimler ile bu kanayan yara bir kez kaşınacak, Anayasal bir hak olan “seçme ve seçilme hakkı”, sayıları 1 milyona varan ‘asker kaçakları’na kullandırılmayacaktır. Yakalanma, askere alınma, para cezası gibi korkularla sandığa gitmeyecek olan ‘asker kaçakları’ için derhal bir açıklama yapılmalı, oy verme hakkının kullanımı engellenmemelidir.
“Düşünün ki; toplam seçmenin yüzde 2’si askerlik sorunu nedeniyle oy kullanamayacak. Böylesi bir seçimin adil ve demokratik olduğu söylenebilir mi? Bu durumda seçimin inandırıcılığına ve güvenilirliğine gölge düşmez mi?”
Asker kaçakları için sandık başında tutanak tutulacak
Milli Savunma Bakanlığı ile İçişleri Bakanlığı arasında 4 Aralık 2012 tarihinde yapılan protokol gereği, yoklama kaçağı ve bakayaların yurt genelinde aranma işlemlerine, Jandarma Genel Komutanlığı’nca 25 Eylül 2013 ve Emniyet Genel Müdürlüğü’nce 3 Ekim 2013 tarihinden itibaren başlandı.
Milli Savunma Bakanlığı kaynakları, seçimlerde, bakaya ve yoklama kaçaklarının oy kullanabileceklerini belirti. Fakat oy kullanan yoklama kaçakları ve bakayalar için sandık başında tutanak tutulacak. Asker kaçakları para cezasını ödeyerek asker kaçağı olmayı sürdürecek ya da askerlik şubesine gönderilecek.
Emniyet’in elinde 30 Mart yerel seçimlerinde oy kullanacak bakaya ve yoklama kaçaklarının da bir listesi bulunuyor.
2 milyon 140 bin kişi askerliğini tecil ettirdi
Son ayların verilerine göre 2 milyon 140 bin kişi askerliğini tecil ettirdi. 279 bin 318 kişinin yurt dışında bulunduğu için, 338 bin 954 kişi eğitiminden, 2 bin 856 kişi hapisten, 2 bin 660 kişi hastalıktan dolayı askerliğini tecil ettirdi. 208 kişi de TUS ertelemesinden yararlandı. 6 bin sporcu ile 56 bin 305 polis de tecil hakkını kullanıyor.
Türkiye Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) sınır ihlali yaptığı gerekçesiyle düşürülen Suriye savaş uçağının pilotu, Lazkiye’de tedavi gördüğü hastanede konuştu, sınır ihlali yapmadığını savundu.
Suriye Haber Ajansı SANA’da yer alan habere göre, pilot Türkiye sınırlarından 7 km uzaklıkta uzağında olduğunu ve sınır ihlalinde bulunmadığını savundu.
Lazikiye Kuzey kırsalının Keseb Bölgesinde silahlı teröristleri kovaladığını söyleyen pilot, görevini tamamladıktan sonra dönüşü sırasında bir füzeyle hedef alındığını, uçağının isabet alması ardından derhal paraşütle uçaktan atladığını belirtti.
İsmi belirtilmeyen pilot, “Sağlık durumum çok iyi, buradan çıkıp tekrar karşınıza çıkacağım, silahlı terör gruplarıyla çatışma meydanlarına daha güçlü bir şekilde döneceğim, vatan topraklarında bulunan bütün terör gruplarını tamamen temizleyinceye kadar azmimden zerre eksilmeyecek” diye konuştu.
Dün sabah saatlerinde Türkiye-Suriye sınırında Türkiye Silahlı Kuvvetleri’ne (TSK) ait F-16 savaş uçağı, Suriye ordusuna ait bir savaş uçağını düşürmüştü. Suriye uçağının sınır ihlali yaptığı için düşürüldüğü açıklanmıştı. Suriye Dış İşleri Bakanlığı Sözcüsü, uçağın Suriye topraklarında El-Nusra ve İslami Cephe militanlarına müdahale için sınıra yaklaştığını iddia etti.
Türkiye, Suriye’ye ait uçağın Haziran 2012’de değişen angajman kurallarını ihlal ettiğini ileri sürüyor.
Tinanmen Meydanı’nda 1989 yılında gerçekleşen katliamın 24. yıl dönümünde bir protesto gösterisi yapmak için yetkililere başvuruda bulunan Gu Yimin isimli vatandaş, Çin Mahkemesi tarafından ‘devleti yıkmaya teşebbüs’ suçlamasıyla 18 ay ceza aldı.
Tiananmen Meydanı öğrenci protestosu (1989)
Söz konusu suçlama, Çin Mahkemeleri tarafından ifade özgürlüğünü içeren eylemler için sıkça kullanılıyor. Kararın ardından AFP‘ye konuşan sanığın abukatı Liu Weiguo, temyize başvuracaklarını belirterek “bu karar anayasayı ihlal ediyor. Gu Yimin ifade özgürlüğünü kullanmaktan başka birşey yapmadı” dedi.
Gu Yimin 4 Haziran 2013’te, katliamın 24. yıldönümünde küçük çaplı bir protesto yapmak için yerel otoriteye başvurmuş, internette de 1989 öğrenci ayaklanmalarının fotoğraflarını paylaşmıştı.
Pekin’deki Tiananmen Meydanı’ndan 1989’da yapılan demokrasi yanlısı öğrenci protestoları Çin ordusu tarafından bastırılmış, yüzlerce kişi öldürülmüştü. Komunist Partisi, bu katliamın ardından olayla ilgili tüm tartışmaları yasakladı, kaç kişinin öldürüldüğüyle ilgili net bir açıklama hiçbir zaman yapmadı.
Darbeyle devrilen Mısır Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi taraftarlarında geçen cuma başlayan duruşmada 529 kişiye idam kararı çıktı.
Mısır’da yasaklanan Müslüman Kardeşler hareketi üyesi bu grup 1200‘den fazla Mursi taraftarını kapsayan daha geniş bir davaya bağlı olarak yargılanıyordu.Sanıkların protesto eylemleri sırasında şiddete başvurma ve şiddete teşvik suçlarından yargılandığı bildirildi.
376 mahkum firarda
AP haber ajansı, başkent Kahire’nin güneyindeki Minya‘da görülen davada avukatların savunma yapma fırsatı bulamamaktan şikayetçi olduğunu belirtiyor. Ulaşılan bilgiye göre, idama mahkum edilen sanıklardan 153’ü tutuklu bulunuyor, diğer idam mahkumları ise firarda.
Sanıklar arasında darbenin ardından yasaklanan Müslüman Kardeşler’in önde gelen isimleriyle ruhani liderleri Muhammed Badie de bulunuyor.
Protesto eylemleri, Müslüman Kardeşler’in kurduğu iki kampa yapılan ve yüzlerce kişinin öldüğü kanlı müdahale nedeniyle başlamıştı. Mısır yönetimi tarafından terör örgütü olduğu gerekçesiyle yasaklanan Müslüman Kardeşler’in darbeden bu yana en az bin 400 ölü verdiği tahmin eriliyor. Mursi’nin Genelkurmay Başkanı Abdülfettah Sisi öncülüğündeki ordu tarafından indirilmesi üzerine başlayan protestolarda ise binden fazla kişi öldü.
Mursi hakkında da farklı suçlamalarla 4 ayrı dava açıldı.
Yerel seçimlere bir hafta kala, İstanbul’un en kalabalık ilçelerinden Zeytinburnu’nun HDP Belediye Eş Başkan Adayı Dr. Hüseyin Güngör’le buluştuk; ilçenin ekonomik yapısı, demografik özellikleri ve kentsel dönüşüm alanlarıyla ilgili bilgi alıp sorunları ve çözüm önerilerini konuştuk.
Politik anlamda kişisel geçmişinizdenden bahseder misiniz?
Benim politik yaşamım aslında Yeşiller ile başladı denilebilir. Ama Kürt siyasi hareketine de daima gönül eğilimi, bir fikirsel eğilimim vardı. Yeşiller ve EDP birleşmesi, yani ‘Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi’ kuruluş aşamasında BDP’ye geçtim. Şimdi de HDP’nin Zeytinburnu Belediye Eş Başkan adayıyım.
Yeşiller Partisi’nin kuruluşunda da emeğiniz var bildiğimiz kadarıyla.
Yeşiller Partisi’nin kurucularından biriyim. Eş sözcülük yaptım, bir dönem de genel sekretaryasını yürüttüm. BDP’ye geçişimle birlikte genel merkez düzeyinde, parti meclisi üyesi olarak çalıştım. Marmara’da sivil toplum örgütlerinden sorumlu parti meclisi üyesi olarak, yani genel merkez sorumlusu olarak çalıştım.
‘Zeytinburnu’nda en büyük sorun yeşil alan eksikliği’
Zeytinburnu’nda yeşil alanların durumu hakkında bizi biraz bilgilendirebilir misiniz? Yeşil alanlara halkın ulaşımıyla ilgili ne tür girişimleriniz olacak?
İstanbul’da kilometre kare başına düşen insan sayısı 1528 iken Zeytinburnu’nda 25 bin. Yani nüfus yoğunluğu İstanbul’un 15 katı. Kazlıçeşme ve tamamına yakını sanayi bölgesi olan Maltepe dışındaki 11 mahallede bırakın yeşil alanı bir çocuk parkı yok, bir oyun alanı yok. Sokakları son derece dar, çıkma binalar, bitişik nizam aynı şekilde yapılar ve yaya olarak da yürümek bile son derece zor; kaldırımları son derece dar. Nüfusun tamamına yakınının oturduğu bu 11 mahallenin kıyıda kenarda kalmış az sayıda yeşil alanı var. Kazlıçeşme’de yeşil alan miktarı oldukça fazla, çünkü burada Surp Pırgiç Balıklı Rum Hastanesi gibi özel alanlar ile kültür vadisi olarak sur çevresindeki alan şimdilik koruma altinda.
Kültür vadisindeki bostanların durumu son zamanlarda çok tartışılıyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Bizans’tan beri var olan 1500 yıllık bu bostanlar, sonraki dönemde sadrazam bostanları olarak addedilmiş. Yüzlerce yıldır meyve sebze üretimi yapılan bir yer halinde. Bugün bile gittiğinizde kıyı tarafında bahçecilik yapıldığını görürsünüz Ama bugün bu bolgenin imara açıldığı konusunda duyumlar alıyoruz.
Bu bostanların korunmasıyla ilgili bir sivil toplum girişimi var. Siz bu sivil toplumun mücadelesini destekleyecek misiniz?
Biz zaten destekliyoruz ve broşürlerimizden bir tanesi de bu konuyu ele alıyor.En fazla değindiğimiz noktalardan hatta olmazsa olmazımız buranın yeşil alan sorunu. Şöyle bir broşürümüz var örneğin, bundan 10 bin tane bastırdık : “Altınkapı’dan Topkapı’ya dünya mimarisi surlarımıza ve bostanlarımıza sahip çıkıyoruz.” Bunu da kamuoyunda, medyada çıktığımızda her yerde halk toplantılarında muhakkak dile getiriyoruz.
‘Kazlıçeşme’de kent içi tarım projemiz var’
Kazlıçeşme denilen geniş alanla ilgili ne yapmayi düşünüyorsunuz? Şimdilik otopark ve miting alani olarak kullaniliyor.
AKP ve CHP adaylarının kamuoyu ile paylaştıkları projelerden anlaşıldığı kadarıyla betona yatırım yapmayı düşünüyorlar. Gökdelenler, kuleler ve AVM lerle doldurulmuş bir Kazlıçeşme’den söz ediyorlar. Sahile yapılacak yat limanının tasarımından anladığımız kadarıyla Zeytinburnu halkının denize ulaşımı da engellenecek gibi gözüküyor.Bizse küçük yatay işletmeleriyle halka açık bir yeşil alarak düzenlemek iddiasındayız. Halen inşaatı devam eden liman projesini de izole bir bölge olarak değil, Zeytinburnu’yla özellikle ekonomik açıdan bütünleşebilecek bir şekilde yeniden düzenleyeceğiz. 16 /9 adıyla anılan İstanbul siluetini bozan yeni gökdelenler yapılmasına da asla izin vermeyeceğiz.
Otopark konusunda; biz kent ulaşımını araçlarla yapılmasına karşıyız, felsefi olarak yani zihniyet olarak hakikaten buna karşıyız. Biz toplu taşımadan, raylı sistemden yanayız. Ama şöyle bir gerçeklik var tabii insanlar gelip genişçe bir alana araçlarını park ediyorlar. Bu parklar yeraltına alınabilir.
Kazlıçeşme’de şu da yapılabilir aslında; mesela dünyada başka yerlerinde yapılan, bizim Türkiye’de pek görmediğimiz kent içi tarım denen bir sistem var. Yani bizim çocuklarımız hala domatesi Carrefour’da, Migros’ta satılan bir nesne olarak algılıyorlar. Yani onun ekim süreçleri, büyüme sürecini bilmiyorlar. Mesela bu bölgede niçin olmasın? Yani olabildiğince organik tarzda yani kimyasallar ya da işte GDO’lu tohumlar kullanılmadan niçin kent içi tarım yapılmasın? Hem insanlar dinlenir hem toprağa çocuklarımızın elleri değer. Böyle bir projemiz de var.
“Kentsel dönüşüm değil rantsal dönüşüm mağduriyet yaratıyor”
Peki, kent içi ulaşım sorununun çözümü için bu kadar yoğun nüfusun olduğu bir yerde yürüme yolları, bisiklet yollarını bir alternatif olarak düşünüyor musunuz? Böyle bir şans var mı Zeytinburnu’nda?
Zeytinburnu’nun ulaşım sorununu, kent sorunu, konut sorununu çözmek mümkün değil. Burada hakikaten radikal, insanı sürecin içerisine katarak, insanla birlikte bir değişim ve dönüşüm sağlanabilir. Zeytinburnu 1940’lı yıllarda özellikle Balkanlardan ve Karadeniz’den gelen göçle, sonraki yıllarda 1970’lerde tüm Anadolu’dan gelen göçle, özellikle 1990’lardan sonra da kirli savaştan dolayı Kürdistan’dan gelen göçle İstanbul’un kaderi olan ya da Türkiye’nin kentlerinin kaderi olan aşırı bir nüfus göçüyle karşı karşıya kalıyor. Tabii çarpık kentleşme var. Özellikle 70’li yıllardan kalma 40-50 yıllık binalar var. Depremde de son derece çürük yani herhangi bir statik, jeofizik, herhangi bir şehir planı ya da mimari birikim olmadan tamamen anlık olarak yapılmış, plansız, programsız, sağlıksız konutların, yapıların çok yoğun olduğu bir yer burası.
O zaman Zeytinburnu’nun kentsel dönüşüm programına ihtiyacı var değil mi?
Kentsel dönüşüm olumsuz bir şey değil. Ama bunu rantsal dönüşüme çevirirseniz insanların evini alıp ömür boyu borçlandırıp hatta eğer yetmiyorsa çoluk çocuğundan almak gibi bir düşünceye sahipseniz ve sadece beton üzerinden, rant üzerinden düşünüyorsanız bunun adı rantsal dönüşüm olur. Çünkü mağduriyet yaratıyor, kentin dokusunu değiştiriyor. Siz sağlıklı konutlar yapıp, mesela yeşil alanlar açabilirsiniz. Bakın, yeşil alanlar açabilirsiniz. Caddeler, sokakları genişletebilirsiniz. Daha sıhhi, daha geniş evlerde, konutlarda insanların kalmalarını sağlayabilirsiniz. Ve mahalle kültürünü bozmadan insanları yerinde tutarsınız. Site tarzı, gettolaşmış, kapalı değil tamamen hayatın olduğu, yaşamın olduğu bir kent, hayvanları da düşünen bir kent tasarlayabilirsiniz. Gerçekten böyle bir düşüncemiz var.
HDP yerel seçim afişi
Zeytinburnu halkının demografik özelliklerinden söz eder misiniz?
Zeytinburnu halkı yüzde 80 civarında gerçekten yoksul insanlar. Atölyelerin, merdiven altı sektörü denilen sektörün yoğun olduğu bir yer. Burada çalışan 10 yaşında, 11 yaşında 14-15 yaşında genç kadınlar ve erkekler var. Yani hakikaten çok trajedi ama burada bir sistem sömürüsü de var. Patron – işçi ilişkisi yok, bir abi abla ilişkisi var. Çünkü insanların hayata tutunacak başka şeyleri yok, meslekleri yok, herhangi bir tahsil görmemişler. Örneğin Suriye’den gelen Kürtler’in, Araplar’ın İstanbul’daki sayıları şu anda yün binlerle ölçülüyor. Zeytinburnu’na gelip burada iş bulup karın tokluğuna çalışıyorlar.
Kıyıda bir de deri sektörü var. Deri sektöründe emekçi – çalışan patron ilişkisi biraz daha farklı; patronlar da aslında tekstil emekçileri. Yani 3-5 kuruşlarını toparlayıp bir şekilde bir yer tutuyorlar ve çoğu da aileleri çalışır yani eşi, kızı bu şekilde çalışırlar. Çoğu sosyal güvencesizdir. Bu insanların burada bu yapılaşmayı sağlayacak maddi olanakları yok. Bu durumda yerel yönetim ekstra kaynak nasıl sağlayabilir? Merkezi idarelerden gelen kaynaklar yeterli değil. Sınırlı anlamda bir şeyler yapabilir. Ama diyelim 20 yıla yayılmış bir dönüşüm, kentleşme modeli burası için şarttır. Çünkü depremde gerçekten zarar görecek yerlerden bir tanesi.
Peki sizce Zeytinburnu’nun en önemli çevre sorunu nedir?
Zeytinburnu’nda bir toplanma alanı bile yok. Yani depremde biliyorsunuz mesela en son Kobe depreminde Japonya’da, en son değil bir süre önce olmuştu, 6 bin civarında insan öldü. 3 bin kişi depremlerden öldü, 3 bin kişi de yangınlardan öldü. Ve Zeytinburnu’nda da mesela deprem sonrası çıkacak yangınlarda ya da yaralıları bulundurmak için toplanma alanları yok. Kent dediğim gibi üç tane şeyden mütevellit; cadde, bina, araba. Yani toplanma alanı da yok son derece sıkışık olduğu için bu yüzden Zeytinburnu’nun bu anlamda hızlı bir şekilde yapı yenilenmesine ihtiyacı var.
“Zeytinburnu’ndaki kültür merkezini yıkacağız”
Daha önceki sohbetlerimizde bir kültür merkezinden bahsetmiştiniz. Bugün gördük çok geniş, kocaman bir bina. O binayı yıkacağınızı söylüyormuşsunuz. Yıkıp ne yapacaksınız?
Zeytinburnu merkezinde oldukça geniş ve boş olan bu alanda geçmişte ağaçlar ve kendince bir yeşil alan vardı. Bir şekilde ağaçlıklı korunmuş bu yeri belediye alıyor. Bu yere devasa bir bina, yanına 6-7 katlı devasa bir kaymakamlık binası diktiler. Kültür merkezi de aynı şekilde devasa kaymakamlığın iki katı büyüklüğünde bir bina. Tüm alanı da şu andaki Taksim gibi sırf betondan mütevellit, dibinde ışıklandırma yapıyorlar. Yani göz boyamaya dönük tuhaf bir hilkat garibesi. Burada amaçlanan şey bir kültür merkezi yaratmak değil. Buranın kenarında tarihi binaları var. Mesela Kazlıçeşme sınırları içerisindeki tarihi binalardan birini kültür merkezi olarak yapabilirsiniz. Ya da o alana kültür merkezi yaptığınızda mevcut binanın dörtte biri büyüklüğünde, mütevazi, insanların ihtiyaçlarını görecek, Zeytinburnu’nun ihtiyacını görecek bir kültür merkezi yapabilirsiniz. Fakat buradaki amaç şudur: binanın dibin onlarca dükkan, kafeler yapılacak. Meydan sadece bir yerden bir yere geçiş için kullanılabilir. Bir dinlence, bir eğlence alanı olmayacak orası, bir nefes alma alanı olmayacak. Biz kazandığımız takdirde bu beton yığınını mutlak surette yıkacağız. Daha ekolojik yani insanın gözüne de, ruhuna da iyi gelen büyüklükte bir kültür merkezi, 300-400 kişilik mütevazı bir amfi tiyatro, etrafı tamamen ağaçlıklı, yeşillikli bir alan; iki tane kültür kafe.. hakikaten bunu öngörüyoruz. Boğulan bir kentte böyle bir meydan düzenlemesi nasıl yapılır, anlayabilmek mümkün değil. Onu kesinlikle yıkacağız.
“Belediye meclisini karar makamı olarak değil onay makamı olarak işleteceğiz”
Tarihsel mimariden bildiğimiz kadarıyla bu dev binalar otoriter rejimlerin mevcut varlıklarını sürdürmek ve halk üzerinde kontrollerini devam ettirebilmek için kullandıkları sembollerden bir tanesi. Sizin bu sembolü yıkmaya aday olmanız aynı zamanda halkın yerel yönetime katılımını arttıracağınız belediyenin de demokratikleşmesine katkıda bulunacağız anlamına gelir mi? Veya bununla ilgili bir projeniz var mı?
Bizim yerel yönetim anlayışımızın üç tane temel esası var. Bir tanesi demokratik özerk yerel yönetimler. Nedir bu? Merkezi idareden oldukça bağımsızlaşmış, bazen ‘defacto’ olarak kanunları, yasaları, yönetmelikleri zorlayan, tanımayan bir anlayış. Bedeli ne olursa olsun açıkça söyleyeyim bunu yapacağız. Mesela kentin içerisinde Çapa’da bir tıp profesörü, değerli bir insan Ziya Gün, kendi adına bir vakıf kuruyor. Oldukça geniş sayılabilecek, ‘Surp Pırgiç Ermeni Hastanesi’nin karşısındaki bu yeri bir yeşil alana çevirip o şekilde vakfa devrederek tutuyor. Şimdi özel mülk olduğu için bazı ellerin yapılaşmaya açma gibi girişimleri var. Biz yerel yönetimleri aldığımız takdirde açık ve net olarak söyleyeyim özel mülk dahi olsa orayı kesinlikle yapılaşmaya açmayacağız. Ya kiralama yoluna gideceğiz, ki şu anda belediye burayı vakıftan kiralamış, ya bu kiralama sürecini devam ettireceğiz ve kati surette oraya hiçbir çivi çakılmayacak. Demokratik yerel yönetimlerin tabii en önemli esası şu; iki belediye başkanı olacak, eş başkanlık sistemi. Ben ve Filiz Özçakır. Biz yetki kullanmayacağız. Yani başkanlık yapmayacağız. İşleri koordine edeceğiz. 37 kişilik bir belediye meclisi var Zeytinburnu’nda, belediye meclisi de tamamen bir onay makamı gibi işleyecek, karar almayacak. Asla ihale ulufe dağıtılır gibi bir mekanizma işlemeyecek belediye meclislerinde.
Yerel yönetimler en fazla yolsuzluğun, talanın yapıldığı yerlerdir, bunu herkes bilir. O yüzden kavga etmezler sürekli bir rant dağıtılır orada; rant paylaşıldığı içinde herkes hakkını alır ve susar. Biz bu nedenle belediye meclisini karar alma organı olarak değil, gerçek halk demokrasinin gereği bir onay makamı gibi işleteceğiz sadece. Peki karar alma otoritesi ne olacak? Mahalle meclisleri kuracağız. Gücümüzü de oradan alacağız. Merkezi otorite burasıyla ilgili herhangi bir tasarrufta bulunduğunda halkla karşısına çıkacağız.
Yerel yönetimlerde bir de şöyle bir sorun var : Türkiye’de yerel yönetimlere ödenek dünya ortalamalarının çok çok altında. Merkezi idare yerel yönetimlere yüzde 9 civarında ödenek ayırıyor. Bu oranın çok daha yükselmesi gerekiyor. Çünkü insana dair esas işler yerelden yapılıyor. İkinci şey mesela TOKİ, KİPTAŞ, Ali Ağaoğlu, Taş Yapı gibi kurumların yani kamu ya da özel bu gibi şirketlerin kurumların yetkileri belediyelerden daha fazla. Yani hükümetin son dönemlerde yapmış olduğu bütün yasal değişiklikler, düzenlemeler tam da sizin bahsettiğiniz otoriteleşmeye, merkezileşmeye, hegemonik bir anlayışa, bir zihniyetin yerleşmesine sebep oluyor. Demokratik özerk yerel yönetimleri, yani halkın söz ve karar sahibi olduğu bir mekanizmayı bu yüzden önemsiyoruz.
“Emek eksenli bir yerel yönetim anlayışımız olacak”
İkinci ayağı emek eksenli bir yerel yönetim. Elbette emekten yana olacak, taşeronluk asla yapmayacak. Taşeronluk sistemine kesinkes son vereceğiz. Yani merkezi otoriteye rağmen, Ankara’ya rağmen taşeron sistemi ortadan kalkacak. Yeni işe alımlarda mutlaka en az yüzde 50 kadın kotası olacak. Her alanda kadınlar ve erkekler gerçekten eşit oranda işe alınacak. Bu merdiven altı atölyelerle ilgili neler yapılabilir? Bu atölyeleri tabii biraz daha sıkı denetlemek ama destekleyici yönde denetlemek ve onların daha sağlıklı koşullarda çalışması için belediye görev üstlenecek burada. Örneğin tekstilde ve kimyasal kullandıkları için deri sektöründe solunum yolu hastalıkları biraz daha sık görülüyor, ortalamanın üzerinde. Bunu ortadan kaldırmak için gerçekten sıkı denetimlerin yapılması lazım. Mesela yangın tertibatlarının alınması lazım çünkü merdiven altında çıkışları genelde dar oluyor. 20 kişi, 30 kişi, 50 kişi çalışıyor.
Üçüncü ayağı da, ekolojik yerel yönetim anlayışıdır ki tüm uygulamalarımızda ekoloji gözlüğünden bakmak gerektiğini düşünüyoruz.
Burada görebildiğimiz kadarıyla birçok dil konuşuluyor. Zeytinburnu genelinde de herhalde aynı şekilde birçok kültür bir arada yaşıyor. Yerel yönetim de bunun bir karşılığı olacak mı? İnsanlar kendi dillerinde hizmet alabilecekler mi?
İyi bir noktaya temas ettiniz, hatta broşürlerimizin hepsinde şu yazar başında: “Halkların ve kültürlerin limanı Zeytinburnu”. İstanbul’da Türkiye’yi bulabilirsiniz. Yani Kürdistan’ı bulursunuz, Karadeniz’i bulursunuz, Trakya’yı bulursunuz, İç Anadolu, Akdeniz, Ege’yi bulursunuz. Ama artık İstanbul bunu da aşmış; İstanbul’da dünyayı bulmak mümkün. Yani burada siz Kafkasları buluyorsunuz Türkiye’nin dışında, burada siz Ortadoğu’yu buluyorsunuz. Burada Balkanlar’ı buluyorsunuz. Şimdi iklim değişikliği ya da iç savaşlar, yoksulluk nedeniyle Afrika’dan buraya ciddi bir göç var. Sokaklarda günbegün siyah insanların arttığını gözlemlemek mümkün. Pazarlarda çalışıyorlar, merdiven altı sektöründe çalışan siyahlar var ve gittikçe artıyor bu. Tatarlar var burada, Afganlar var binlerle ifade edilen sayıda. Arnavutlar, Boşnaklar var yine Balkanlardan gelen. Dolayısıyla burada gerçekten bir barış ve kardeşleşme süreci Türkiye’nin bütün iklimine olumlu etki yaratabilir. Bu anlamda da belediyeyi almamız gerçekten Türkiye’deki bu Kürt sorunundan kaynaklı çatışmalı sürecin bitmesi, barış ve kardeşleşme için önemli bir fırsat sunuyor bize aslında. Buradan bir temel kurulabilir diye düşünüyorum.
‘Hayvanların haklarını esas alacağız’
Bir çevreyle ilişkin bir genel değerlendirmeyle bu güzel sohbeti sonlandıralım. Zeytinburnu’nda hava, su ve toprak kirlilik kaynakları neler sizin gözlediğiniz kadarıyla buna ilişkin bir çözüm öneriniz var mı? Düşündünüz mü?
Zeytinburnu rüzgarı çok fazla almıyor olabilir kent içerisinde. Sokaklarda taşıt trafiği yoğun. Bazen yürümek çok zor, böyle bir ilçe. Ekolojik ayakta neler yapacağız? Her yerde vurguladığım bir şey var: eğer burada ola ki belediye başkanı seçilirsem yapacağım ilk şey insandan daha çok burada sokaktaki hayvanları korumak, hayvan haklarını esas almak. Broşürlerimizden iki tanesi de mesela o da hayvan haklarına ilişkindir. Yani hayvanlarını katleden, eziyet eden bir Zeytinburnu değil hayvanlarını koruyan, sahiplenen Zeytinburnu diye. 11 tane tarihi çeşmesi var buranın, 1500 yıllık Bizans’tan kalan, Osmanlı’dan kalan tarihi çeşmeler.
Onlar şu anda aktif mi, çalışıyor mu?
Aktif değiller. Onların hepsine su vereceğiz. Çünkü çeşmeaslında son derece neşeli bir kent yaratmada önemli bir araçtır. Hayvanların su içmesi için de önemlidir. Yoksul olan insanların gidip oradan su alması için de son derece önemlidir diye düşünüyorum. Biz bunu yapacağız. Hayvan hakları konusunda gerçekten bir insanlara dönük bir bilinçlendirme, bir farkındalık yaratmak yani hayvanları sevmekten öte hayvan haklarını korumak, kollamayı önemli buluyoruz.
Kent bahçeciliğini gerçekten çok önemli buluyorum. Yani insanları toprakla haşır neşir etmek çok önemli ve kentin ihtiyacını en azından kısmen oradan karşılamak mümkün olabilir.
Bir de yaya yolları tabii. Bisiklet yolları yapmak şu anda Zeytinburnu’nda son derece zor açıkçası. Ama dediğim gibi, rantı değil, işgali değil insanı esas alan bir yapılaşma mümkün olursa bütüncül bir yaklaşımla kentte bisiklet yolları olmazsa olmazımızdır.
Haritadan görebildiğimiz kadarıyla Kazlıçeşme alanı aslında kentin önemli bir bölümünü kapsıyor. Onun içerisinde çok rahat bütün bir kenti dolaşabilecek bisiklet yolları yapmak mümkün sanki.
Kesinlikle, burada sahilde belki kullanmak mümkün olabilir. Ama kent içi ulaşımda bisikleti esas kılmak için şu andaki yollar hiç müsait değil, kaldırımlar müsait değil. 58. bulvar var kent merkezinde, örneğin biz onu tamamen yayalaştırmayı düşünüyoruz, trafiğe kapatmayı düşünüyoruz.
“Zeytinburnu’nda karbon salınımını azaltan evler yapacağız”
Çok genel bir soru sormak istiyorum Zeytinburnu ile ilgili; iklim dostu bir Zeytinburnu yaratmak mümkün mü sizce?
Bence yaratmak mümkün. İklim değişikliği insanların, gezegenimizin en büyük sorunu esasında. Gerçekte pek farkında değiliz ama hakikaten en büyük sorunu olduğunu düşünüyorum iklim değişikliğinin. Zeytinburnu’nda yeni süreçte bilgi ve teknoloji bu anlamda kullanılabilir. Yani rüzgar yönleri, güneş enerjisinden faydalanan, kendi enerjisini üreten iyi yalıtılmış binalarda enerji tüketimi, enerji sarfiyatını minimalize etmek mümkündür. Teknoloji buna uygundur, bu yapılabilir. Karbon tüketiminin olabildiğince azaltılması gerekiyor. Biz geçenlerde burada altı meslek örgütüyle toplantı yaptık bir hafta önce. Yani Mimarlar Odası, Şehir Plancıları Odası, Çevre Mühendisleri Odasından, İnşaat, Peyzaj Mimarları ve Makine Mühendisleri Odasından temsilciler geldi. Kentleşmeyle ilgili bize bir perspektif sunmalarını istedik. Bununla ilgili hatırı sayılır bir literatür var, birikim var. Bunlar yapılabilir. Yani bahsettiğim şekilde hani olabildiğince karbon üretimini, atığı azaltan konutlar yapmak mümkündür günümüz koşullarında gereklidir de zaten olmazsa olmazımızdır. Bunu da hedefliyoruz.
Son günlerde HDP-CHP meselesi bizim çevremizin önemli bir bölümünde, Türkiye’nin geneli için ise ufak bir çevrede tartışılmaya başladı. 30 Mart’a kadar yoğun şekilde devam edecektir, 30 Mart sonrası sonuçlara göre de devam edebilir. Bu tartışmayı kısaca özetlemek gerekirse bir bölüm HDP’liler ve bir bölüm CHP’liler belirli noktalarda oyların CHP’ye, belirli noktalarda ise HDP üzerinden BDP’ye verilmesi gibi bir fikri ortaya sürdüler. En son HDP Danışma Kurulu üyesi Zeynep Gambetti’nin son gelişmeler ışığında İstanbul’da HDP’nin CHP lehine seçimden çekilmesini önermesiyle tartışma daha da yaygın bir alan kazandı.
Fakat burada tartışmanın iki tarafı için de gözden kaçırılan önemli bir nokta olduğunu düşünüyorum. Bu nokta, partilerin tüm seçmenleri kendilerinin “kemik kitlesi” gibi görmesi ve bunun hayatta hiçbir karşılığının olmaması. Evet, her partinin bir kemik kitlesi var. Seçimlere bu kitle kaç kişi saymak için bile girebilir bu partiler. Fakat bu kazanmak için yeterli olmayacaktır. Bir de seçmenin büyük bölümünü oluşturan herhangi bir partiye doğrudan bağı olmayan seçmenler var. Kazanmak için onların da oyunu almak gerekli. Ya da kazanmak için olmasa da yüksek oy almak için, siyasi fotoğrafta önemli bir yer elde etmek için onların bir bölümünün oyunu almak gerekli. HDP-CHP tartışmasında ise bu kitle hiç düşünülmeden hareket ediliyor. HDP’nin ya da CHP’nin alacağı her oyun o partinin kemik oyu olduğu sanılarak analiz ediliyor ve toplumsal bir olaya matematik işlemi yapılır gibi bakılıyor. Böyle bakıldığı için de bu seçmen kitlesinin kimseden işaret beklemeden bir şeyler yapabileceği, oylarını değiştirebileceği gibi bir ihtimal de tartışma dışı bırakılıyor.
17 Aralık’tan sonra AKP’nin baskıyı giderek arttırması ve son günlerde Twitter’ı yasakladıktan sonra DNS’lerle köşe kapmaca oynaması zaten bizim çevremizde tartışılan HDP-CHP problemini de bir bakıma çözmüş durumda. AKP’nin attığı her adım, HDP’nin ismi etrafında toplanan, “herhangi bir partiye doğrudan bağı olmayan seçmen”i, ister istemez CHP’ye oy vermeye itiyor. Bakın, dikkat! CHP’li yapmıyor, CHP’ye üye yapmıyor sadece ve sadece CHP’nin altındaki boşluğa EVET mührünü vurduruyor ve o seçim bölgesinin bir beş sene daha AKP tarafından yönetilmemesi isteğini ortaya koyuyor. Aslında bu yönelimin bu doğrultuda olduğunun ve başladığının da herkes farkında. Örneğin İstanbul’da HDP’nin alacağı oyların kendi kitlesinin tahminlerinde bile %12′lerdeyken; şimdi “Sarıgül ile Topbaş arasındaki fark”ın baz alınması bu farkındalığın en önemli göstergesi.
AKP demokrasiden uzaklaştıkça, 30 Mart sonrası yapabileceklerinin ufak bir tanıtımını bu günlerde halka yaşattıkça seçmen davranışlarını da şekillendiriyor. Bunun üzerine 17 Aralık’tan beri AKP’de başlayan bir çözülme de eklendiğinde partisiz ve hoşnutsuz seçmenlerin zihninde büyük şehirler başta olmak üzere bir “AKP’yi yenme” ihtimali beliriyor. Bu belirme de tekrar seçmen davranışlarına şekil veriyor. Bir sarmal şeklinde… Kısaca AKP’yi yenecek parti etrafında bir kümelenme kimsenin işaret vermesine gerek kalmadan kendiliğinden gerçekleşiyor. Bu sadece HDP özelinde de olmuyor. HDP daha yaygın bir parti olduğundan tartışma burada yoğunlaşmış olsa da TKP’nin İstanbul adayı da ya da “Solun Ortak Adayı” sloganıyla Ankara’da yarışan aday da bu çekim sarmalının etkisini hissediyor. Aynı tartışmalar, aynı seçmeni kendinde tutma çabası o adaylarda da var.
Sonuç olarak bu tartışmaları ortaya çıkartan aslında iktidar partisinin baskıcı yöntemleri oldu. Sadece Gezi’den beri yaşananlar, Gezi’den beri söylenenler ve yapılanlar bile AKP’nin yenilmesi gerekliliği fikrinin insanlarda oluşmasını sağladı. Ethem Sarısülük’ün öldürüldüğü yere teşekkür pankartı astıranların, İstanbul’u metre metre paylaşanların, Twitter’ı yasaklatmak için dava açıp seçim çalışmasında özgürlükten bahsedenlerin, 15 yaşında 16 kilo olarak ölen bir çocuğun 9 ay boyunca erimesini izleyen bir anneyi meydanlarda yuhalatanların yenilmesi gerektiği fikri insanların zihninde oluştuğu için ve buna yönelik olarak da bir “seçmen eğilimi” sergiledikleri için sanırım kimseyi suçlayamayız.
Türk Silahlı Kuvvetleri yaptığı açıklamada Suriye uçaklarının Türk hava sahasına yaklaştığına dair dört kez uyarıldığını, uçaklardan birinin döndüğünü diğerinin ise Türk hava sahasına girerek yaklaşık bir kilometre kadar Türk hava sahasını ihlal ettiği, daha sonra batıya doğru yönelerek 1,5 kilometre kadar uçtuğu, bunun üzerine devriye F-16’ların füzeyle uçağı vurduğunu söyledi.
Vurulan Suriye uçağının pilotu: “Geri dönmek üzere manevra yapıyordum”
Türk savaş uçakları tarafından vurulan Suriye savaş uçağının pilotu paraşütle atlayarak kurtuldu, sağlık udrumu iyi. Pilot Türk savaş uçakları kendisine füze attığında Suriye toprakları içindeki Keseb civarında terörist hedeflere karşı görev icra etmekte olduğunu, vurulduğu sırada terörist hedeflerle görsel temas kurduktan sonra üssüne geri dönmek üzere manevra yaptığını söyledi.
CHP Ankara Büyüşehir Belediye Başkan adayı Mansur Yavaş’a saldırı
İvedik Organize Sanayi Bölgesi’nde bir toplantıya katılan CHP Ankara Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Mansur Yavaş ve ekibi iddiaya göre Melih Gökçek’in oğlunun koruma ekibinde bulunan kişilerce saldırıya uğradı.
Gül: “Herhangi bir şekilde bu platformların kapatılması aslında kanunen mümkün değil”
Gazetecilerin sorularını yanıtlayan Cumhurbaşkanı Gül Twitter’a erişimin yasaklanmasıyla ilgili olarak: “Herhangi bir şekilde internetin ve bu tip platformların tamamen kapatılması kanunen aslında mümkün değil. Bazı mahkeme kararları, özel kişilerle ilgili, siyasi ve ifade özgürlüğüyle ilgili olmayan, haklı gerekçelerden bahsedildi. Ben inanıyorum ki bunlar zaten Twitter merkezi tarafından anlayışla karşılanacaktır ve bunların hepsiyle ilgili gerekli tedbirler alınıp bu tip yasaklar en kısa süre içinde kalkacaktır. İnanıyorum ki kısa süre içerisinde bu problem zaten bitecek” dedi.
Kazlıçeşmede kutlanan Newroz bu yıl da HDP ve BDP nin çağrısıyla yapıldı. Gerçek bir bayram coşkusunun yaşandığı bu yık ki Newroz’daki temel tema Abdullah Öcelan’a özgürlük idi.Tüm bayraklar flamalar ve sloganlar bu talebi dile getiriyordu.Sabah saatlerinde sınav nedeniyle bölgedeki okulların çevresinden geçerken sessiz olmaya gayret eden on binler öğlen saatlerinde yüz binler olarak Kazlı çeşme meydanını doldurmuştu. Tam bir panayır havasındaki meydanda halaylar çekildi, şarkılar söylendi. Hatta bir grup genç dört katlı kuleler kurarak kalabalığı coşturdu.
Newroz’a katılanlar için korku duvarı çoktan aşılmış gözüküyordu, mobesalara el sallayıp polis araçlarının önünde Abdullah Öcalan bayraklarını sallamaktan hiç tedirginlik duymuyorlardı.Seyyar satıcılar, hem standart yiyeceklerini, köfte pilav kuru yemiş vb. hem de Newroz ve Kürdistan’a ait sembolleri satıyorlardı. Her zamanki gibi tekerler yakıldı.
İstanbul’daki kutlamalarda dağılma saatlerinde polisin tahammülsüzlüğü nedeniyle yaşanan gerilimi saymazsak Newroz bayramı bu yılda neşeyle kutlandı.kutlandı. Newroz’a katılanlarla yaptığımız kısa söyleşilerde herkez genel olarak gelecekten umutluydu. Barışa giden yolun Abdullah Öcalan’a özgürlükten geçtiğine inanıyorlardı.Bazıları da laf arasında Tayyip Erdoğan ve AKP hükumetini hırsızlıkla suçlamaktan geri duramıyor, Devletin ve Başbakan’ın katliamların hesabını vermek zorunda olduğunu dile getiriyorlardı.