Ana Sayfa Blog Sayfa 3984

Tangala Çiftliği dayanışmaya çağırıyor

Muğla Fethiye’de bulunan ekolojik yerleşke Tangala Keçi Çiftliği, “Sürdürülebilir Kırsal Yaşam Projesi” kapsamında yaptıkları çalışmalar için kalabalık/dayanışmacı fonlama çağırısında bulundu.

Tangala Çiftliği’nin bağımsız kalabalık fonlama sitesi indiegogo.com’da çıktığı çağrının hedefi, 17.000 TL tutarında fon toplamak.

3 Haziran 2014’de sona erecek olan kalabalık fonlama kampanyasına konu olan Sürdürülebilir Kırsal Yaşam Projesi, “Hep birlikte atölye çalışmaları ve festivaller düzenlemek, hayvancılık ve süt ürünleri alanlarında araştırmalar yapmak, doğal malzemelerle barınak yapımı için projeler oluşturmak, gönüllülük prensiplerinin kültürler arası etkileşimini araştırmak ve arttırmak istiyoruz. Bu proje için farklı ülkelerden birçok insan gönüllü olarak çalıştı. Projenin bir amacı da, sürdürülebilir kırsal yaşam deneyimlerimizi daha çok gönüllüyle paylaşmak.” cümleleriyle tanımlanıyor.

Tangala Çiftliği'nde yapılan kerpiç ev
Tangala Çiftliği’nde yapılan kerpiç ev

Projenin %90’unun gönüllü bir ekip tarafından hali hazırda bitirildiği ve proje kapsamında 35 m2 kerpiç evle 60 m2’lik peynir atölyesi ve mahzenin tamamlandığı belirtiliyor. Toplanması hedeflenen 17.000 TL’nin ise 220 m2’lik gönüllü evinin eksiklikleri ve bazı altyapı çalışmalarının tamamlanması için harcanacağı belirtiliyor. Kampanya kapsamında hedeflenen 17.000 TL’den henüz yalnızca 900 TL’si toplanmış.

Projeyle ilgili detaylı bilgilere ve Tangala Keçi Çiftliği’nin projeye katkıda bulunanlara sunduğu hediyelerin tanımlarına bu adresten ulaşabilirsiniz. https://www.indiegogo.com/projects/sustainable-rural-life-project#home . Aynı adresten projeye destek de olunabiliyor.

Kerpiç ev iç mekan
Kerpiç ev iç mekan

Tangala Keçi Çiftliği’nden Buket Ulukut, sürdürülebilir bir kırsal yaşam tahayyülü için Türkiye’nin farklı bölgelerinde devam eden girişimlerden biri olduklarını belirtiyor ve ekliyor:

Tangala Çiftliği kurucularından Buket Ulukut
Tangala Çiftliği kurucularından Buket Ulukut

“Biz peynir sevdalısıyız. İnsanların peynir yapımı ve hayvan bakımı başta olmak üzere kırsal yaşamı deneyimlemeleri için, bilginin paylaşılarak artması için emek harcamaya devam edeceğiz. Dostlarımız da bu projeye katkıda bulunabilirlerse çok seviniriz”.

Tangala Çiftliği'nin odağında keçi peyniri var.
Tangala Çiftliği’nin odağında keçi peyniri var.

Kalabalık fonlama, bağımsız sanat, kültür, ekoloji ve onarıcı girişimcilik çalışmaları yapanlar tarafından son yıllarda giderek daha fazla başvurulan bir yöntem. Kickstart, indiegogo, projemefon gibi web siteleri tarafından teknik altyapıyla kolaylaştırılabilen kalabalık fonlama (ing: crowdfunding), dayanışma çağrısına çıkan birey veya grupların amaçlarını ve topladıkları parayı nasıl/nereye harcayacaklarını şeffaf bir şekilde sunarak bireylerin katkısını beklemeleri üzerine kurulu. Kimi projelerde, katkıda bulunan bireylere sembolik hediyeler gönderilirken, ortaya konması amaçlanan ürünün gönderilmesinden kurulan girişimde hissedarlığa kadar somut ortaklıklar öneren projeler de olabiliyor.

(Yeşil Gazete)

Tarım-hayvancılıkla Dünya’yı kurtarabilecek bir yöntem: Bütüncül Yönetim – Hakan Ozan Erzincanlı

Bu Nisan başka bir nisan oldu bizim ve umarım/sanırım Dünya için.

Bu Nisan bizler Dünya’ yı kurtarmak için İspanya’ ya gittik.

Evet efendim, gelin sebeplerini klavyem döndüğünce anlatmaya çalışayım.

Bütüncül Mera Yönetimi (Holisticly Planned Grazing)

Biliyorsunuz şu gıda-tarım işleri çok zor ve karışık. Birileri bundan para kazanıp ev geçindiriyor ve bu para kazanma faaliyeti maalesef gıdaların daha zehirli, vitaminsiz, lezzetsiz ve pahalı olmasına yol açıyor uzun uzun inceleyecek olursak.

Oysa hayatını çölleşmeyle mücadeleye adamış 1935 doğumlu Güney Afrika, Rodezya’ lı biyolog Allan Savory, geniş arazilerin doğal ve yapay etkiler ile ne hale geldiğini gözlemledikten sonra çölleşmeyi önleyecek bir teori ortaya attı. Ve 80’lerin ortalarında teorisi iyice sağlam temeller üzerine oturmaya başladı ve onun “bütüncül yönetim” diye adlandırdığı bu yöntem bilimini izleyen arazi-çiftlik yöneticileri, sayısız toprak ve çiftlik hayvanı üzerinde tutarlı sonuçlara ulaşmaya başladılar. Zimbabwe’deki iç savaş sırasında, milletvekilliği ve muhalefet partisi liderliği yapan Savory, 1979’da hükümet karşıtı tutumu yüzünden ülkesinden sürüldü. Bunun üzerine Amerika’ya iltica etti. Orada karısı Jody Butterfield ile kâr amacı gütmeyen, “Uluslararası Bütüncül Yönetim Örgütü”nün temellerini attı. Allan halen kendi adıyla kurduğu Savory Enstitüsü’nün başkanı.

İşte bizler de bu “bütüncül yönetim” konusunu öğrenmeye, hatta eğitmeni olup Anadolu bölgesinde bunu öğretecek kadar iyi öğrenmeye gittik ve 10 gün boyunca İspanya’ nın Acebo köyünde güzel bir vadide, çok çeşitli ve eğlenceli 10 kişilik bir Dünya karması ile harika bir eğitim aldık.

Benim eğitimden özetle öğrendiklerim şu sınırlı satırlarda şunlar:

  • Öncelikle ne istiyorsun ve ileride nerede olmak istiyorsun, bunları yazılı bir beyan haline getir. Bu beyan olmadan yola çıkma. Diğer tüm faaliyetlerinde kararsızlığa düştüğünde bu beyana bakacaksın.

  • Ekonomik plan olmadan para kazanmayı hayal etme. Düzgün bir iş yapabileceğini umma. Bir araziyi yöneterek karlı ve sürdürülebilir tarım/hayvancılık yapılacaksa bir finansal planın olmalı. Yılda 5-10 gün planlamaya harcanmalı.

  • Ekonomik planla bağlantılı arazi yönetim-iş planını da hazırla

  • Planla-izle-kontrol et-yeniden planla

İşte eğitimimizin çok kısa özeti bu aslında. Bu arada 20.000 yıl önce doğada canlılar nasıl bir döngü içerisinde idilerse de kopyalamaya çalışıyoruz. Hayvanlar aracılığı ile araziyi tedavi ediyor, tedavi olan arazi aracılığı ile hayvanları besliyor ve gıda üretiyoruz.

Buna göre, bu tekniği global olarak uygularsak atmosferde “fazla” olduğu için iklim değişikliğine yol açan karbondioksiti, “eksik” olduğu toprağa gömerek hem iklim değişikliğiyle mücadele edip hemde dünyanın tüm topraklarını zenginleştirip bereketlendirebileceğiz.

Sonuçta bu işleyen, çalışan; kapitalist Dünya’ nın karşısına ciddi karlılık da üreterek çıkabilen harikulade bir ekolojik felsefe ve birçok hayvancılık işletmesi hatta tüm tarım işletmeleri (sanırım) zamanla ya bu yöntemi ya uygulayacak, ya da yavaş yavaş batacak. Hatta erozyonla mücadelede ağaçlandırma yerine veya yanı sıra bu yöntem uygulanmak zorunda kalacak. Çünkü bu yöntem işe yarıyor, hayvanlar bizler için mahvettiğimiz Dünya’ yı kurtarıyorlar.

Söz bir yere kadar. Bazı görselleri buraya ekleyip bitireyim makaleyi. Bütüncül yönetimin farkını bunlar üzerinden inceleyin. Bu arada bu konu ile ilgileniyorsanız, eğitim almak, uygulamak istiyorsanız tüm gelişmeleri http://anadolumera.com/ sitesinden takip edebilirsiniz.

bütüncülmerayönetimi1 bütüncülmerayönetimi2 bütüncülmerayönetimi3

Hakan Ozan Erzincanlı

Kuraklık var mı yok mu? – Levent Kurnaz

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız’ın “Kuraklık nedeniyle elektrik ithal etmeyi düşünüyoruz” açıklaması üzerine Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu’nun “Sıkıntı yok” açıklamaları insanların kafasında kuraklığın varlığı konusunda ciddi bir soru işareti yarattı. Hatta bu soru işareti üzerine CHP de, mecliste “Hanginize inanalım” diye soru önergesi verdi. Bu soru önergesi üzerine bugün Bakan Yıldız “aslında ikimiz de aynı şeyi söylüyoruz” diyerek kafaları daha da karıştırdı. Aslında bu karışıklığa geçmişte olduğu gibi bir de Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı Mehdi Eker de görüş beyan ederek katılırsa durum olabilecek en karışık noktaya çıkmış olur. Ancak bakanların bu çelişkili açıklamaları hükümeti de rahatsız etmiş olacak ki bugün biraz daha uyumlu bir söyleme ulaşma çabası vardı.

Bizler her ne kadar arka planını bilmesek de kuraklık aslında bu üç bakanın da konusuna giriyor. Kuraklık önce meteorolojik kuraklık olarak başlıyor, yani yağan yağmur miktarı azalıyor. Bu Meteoroloji Genel Müdürlüğü’nün bağlı olduğu Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu’nun görev alanına giriyor. Bu kuraklık uzun sürecek olursa ve sulama imkanları da yeterli olmazsa kuraklık tarım üretimini de etkileyerek tarımsal kuraklık halini alıyor ki bu da Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı Mehdi Eker’in sorumluluk alanı. Gene uzun süren kuraklık barajlardaki su seviyesini etkileyerek elektrik üretiminde azalmaya neden olursa bu da aslında Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız’ın sorunu olmaya başlıyor.

Bu noktada iki önemli soru sormamız gerekiyor, ülkemizde kuraklık var mı ve bu kuraklık ne kadar zamandır sürüyor?

Meteoroloji Genel Müdürlüğü’nün yayınladığı Standart Yağış İndeksi’ne göre son üç aylık dönemde ülkemizin %21.4’lük bölümü hafif kurak, %27’lik bölümü orta kurak, %9.3’lük bölümü şiddetli kurak, %8’lik bölümü çok şiddetli kurak ve %3.1’lik bölümü de olağanüstü kurak iklim şartları yaşıyor. Dolayısıyla Meteoroloji Genel Müdürlüğü’nün verilerine göre ülkemizin %68.8’lik bir bölüme bir seviyede kuraklıkla boğuşurken tartışmamız gereken kuraklığın varlığı değil ancak boyutu ve etkileri olabilir.

Gene Meteoroloji Genel Müdürlüğü ile Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’na bağlı Tarla Bitkileri Merkez Araştırma Enstitüsü’nün ortak hazırladıkları Agrometrik Verim Tahmin Bülteni’ne göre 1 Ekim-31 Mart tarihleri arasında ülke genelinde yağışlar uzun yıllar ortalamalarına göre %28.1 oranında azalmış. Geçtiğimiz yıl ile kıyaslandığında ise azalma neredeyse %38. Özellikle kış aylarında beklenen yağışın gelmemesi buğday rekoltesinde önemli bir düşüş beklentisini de beraberinde getiriyor. Ülke genelinde buğday üretiminde beklenen verim kaybı şu an için %10.8. Raporda iller bazında bakıldığında Konya’da %32, Eskişehir’de %34 ve Kilis’de %64 verim kaybı öngörülüyor. Bu verim kaybının daha da artmaması için Mayıs ayında yağışların normal seviyelerde yağması gerekiyor. Mayıs ayında yağışların gene düşük seviyede seyretmesi yaz aylarında ülkemizde ciddi buğday ithalatı ihtiyacı doğmasına sebep olabilir.

Kuraklığın etkilediği bir başka alan da büyük şehirleri besleyen barajlardaki içme suyu miktarı. İSKİ verilerine göre (24 Nisan) İstanbul’daki barajların doluluk oranı sadece %31.37. Eğer suyu tasarruflu kullanmayacak olursak artan tüketim ve buharlaşma ile birlikte yaz aylarında ciddi su sıkıntısı içerisine giriyor olacağız.

İçme suyu barajlarındaki bu durum her şehirde kendisini aynı şekilde ortaya koymuyor. İstanbul barajlarının depolama kapasitesi 775 milyon m3 iken bu barajlarda sadece 240 milyon m3 su var. Ankara’nın 640 milyon m3’lük kapasitesinin 345 milyon m3’lük kısmı dolu. İzmir ise 270 milyon m3 kapasitesinin 219 milyon m3 ile doldurmaya yakın. Ama burada dikkat etmemiz gereken önemli konu şehirlerimizin nüfus/depolama oranları. Nüfusu İstanbul’un üçte biri civarındaki Ankara’nın içme suyu depolama kapasitesi İstanbul’a hayli yakın. Bu probleme bir de Marmara Bölgesi’ne düşen yağışın azalmasını da ekleyecek olursak uzun vadede İstanbul’un artmakta olan nüfusuna daha uzun süre içme suyu sağlayamayabileceği gibi bir sonuçla karşılaşıyoruz.

Son olarak Toprak, Su ve Enerji Çalışma Grubu’nun verilerine göre 23 Nisan itibariyle enerji üretiminde kullanılan barajlardaki doluluk oranları %51 seviyesinde. Bakan Yıldız’ın açıklamaları da aslında iki bakanın açıklamalarının örtüştüğü yönündeydi ki, haklılar. İki bakan da doluluk oranlarını benzer sayılarla ifade etti. Sadece bir bakan bunun yeterli, diğeri de yetersiz olduğu görüşünde, yani bardağın dolu tarafıyla boş tarafı problemi. Ama her iki bakanın da açıklamadıkları temel bilgi, enerji üretiminde kullanılan bu barajların geçen sene bugünlerde %74 dolu olduğuydu. Yani geçtiğimiz seneye oranla kuraklık barajlardaki su miktarını %31 azaltmış durumda. Bu da belki bu seneyi sorunsuz geçirmemize yeterli olabilir, ancak yaz sonunda barajlar neredeyse tamamen boşalmış olacağı için gelecek sonbahar ve kış yağış miktarları gene düşük seyredecek olursa 2015 yazında konuşacağımız esas konu siyaset olmayabilir.

Ülkemiz artan nüfusuyla her geçen gün su fakiri olmaya doğru hızla yol alıyor. Burada hepimize düşen ana görev ortada bir sorun yokmuşçasına kafamızı kuma gömmek değil, ortadaki problemin farkında olup el birliği ile çalışmak ve olabildiğince tasarruf etmektir. Gelecekte ülkemizi daha da kurak yıllar bekliyor.

Levent Kurnaz

24 Nisan’da Kuzguncuk’ta 100 yıllık nar ağacını kestiler – Bülent Müftüoğlu

0

24 Nisan Anadolu coğrafyasında kara bir leke. İstanbul günü, sanki o günün utancıyla, kasvetli bir hava ile karşıladı. Gün içinde gerçekleşecek anmalara katılmak için kendimi hazırlamaya çalışırken Kuzguncuk Bostanı’ndan gelen telefonla başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Daha bir gün önce Bostan’a gitmiş, orada çocuk, genç,erişkin ve yaşlıların bir arada hem eğlenip hem de bir taraftan geçen yaza göre üç dört misli büyüyen ufak bostanlarında neşe içinde çalıştıklarını görünce bir anda Türkiye’de arada sırada da olsa karşıma çıkan hoş sürprizlerden birinin parçası olmanın keyfini çıkarmıştım. Ortam o kadar olumluydu ki bir gün önce gelen belediyenin budama adı altında birkaç ağaçta yaptığı tahribatı bile unutup fotoğraflamaktan vazgeçmiştim. Konuştuğum Kuzguncuklular ve bostan dostları olaya en kısa sürede sahip çıktıklarını, her ne kadar tahrip olan ağaçlar varsa da Belediye’nin bu tepki nedeniyle alanı terk ettiğini söylediler.

1505562_10202887546202121_8614639748509528033_n

Gelelim bugüne. Türkiye’de bu tür olaylara şüpheci yaklaşan ben, bu sabah aynı Belediye’nin bu kadar erken saatte işi kaldığı yerden bu hızla sürdüreceğini beklemiyordum.Fotoğraflarda da görüleceği üzere Belediye bu sefer budama bahanesine sığınamayacak şekilde yüzyıllık NAR ağacını kesip üstüne de pek çok ağacı tahrip ederek işi kaldığı yerden sürdürmüş.

Konu ve tartışmalar bayağı uzun bir yazı konusu. Kısaca söylemek gerekirse; Kuzguncuk halkı Belediye’nin bir proje ile gelmesini, bundan hareketle mahallelinin de katılacağı bir tartışma toplantısı hazırlanmasını istiyor. Belediye görevlileri ise, Gezi Direnişindeki Dolmabahçe Camii olayını hatırlatan bir şekilde, buranın içki vs. içilen bir yer olmaktan çıkartılmasını, hemen yanı başındaki Fethi Paşa Korosu gibi nezih,soylu (!) bir yere dönüştürülmesini istiyor. Ayrıca mahallelinin uzun emekleri sonrası gerçekleşen mini bostanları da işgal eylemi olarak değerlendiriyorlar.

Sonuç itibari ile Kuzguncuk Bostanı da Gezi Parkı’nda olduğu gibi sabır ve direnerek korunması gereken bir yeryüzü parçası. Bu nedenle her ne kadar mahallelinin hakkını ve emeğini görmezden gelmememiz gerekirse de buranın tüm İstanbul’lulara hatta yeryüzü canlılarına ait bir yer olduğunu da unutmamamız gerekir. Bu sabah NAR ağacının kesildiği saatlerde diğer bazı ağaçlara da yapılan kısmi müdahaleler sonucu Bostan gönüllülerinin yerlerden, bizim gibi canlı bir tür olan, kuşların yuvalarını ve de yavrularını üzüntüyle topladıklarını ekleyeyim.

10271560_10202887573282798_6767341793570009323_n

T.C Başbakanı’nın 1915 için Ermeni’lere taziyelerini sunduğu ve tehcirin başlangıcı kabul edilen 24 Nisan’da Ermeni’lerin simgesel meyvesi Nar ağacının da kesilmesi de ayrıca günümüzün sıkça kullanılan kelimesi ile MANİDAR.

1383284_10151907887029670_664617645_n
Bülent Müftüoğlu

Bergama Davası’nda avukat cübbeli sanık !

Bergama’da altın madenlerine karşı mücadele verenlerin yargılanması devam ediyor.  5 Haziran 2005 Dünya Çevre Günü’nde Koza Altın madeni görevlileri tarafından darp edilen ve mağdur olan çevrecilere maden şirketi dava açmıştı. Yıllardır devam eden davaya geçtiğimiz duruşmada yeni bir sanık dahil edildi: yıllardır çevre mücadelesi için avukatlık yapan ve Bergamalı altın madeni karşıtlarının da avukatı olan Arif Ali Cangı. Cangı’nın hem sanık hem de avukat olacağı birleştirilmiş davanın yeni duruşması bugün görüldü.

Bl_Uku2IQAAZ6Y1
Bergama savunucularından duruşma sonrası hatıra pozu

Hem saldırıya uğradılar hem de sanık oldular

Arif Ali Cangı’yı Bergamalıların hem savunucusu, hem de davanın sanığı getiren süreç, 5 Haziran 2005’te, Dünya Çevre Günü programı kapsamında yaşananlardan dolayı başladı. Aralarında Avukat Arif Ali Cangı’nın da bulunduğu yaşam hakkı savunucuları Dünya Çevre Günü programı kapsamında Bergama Çevre Platformu’nun çağrısıyla düzenlenen şenliğe katılmak üzere Çamköy’e doğru yola çıktı. İzmir-Çanakkale yolu kavşağından Bergama-Ovacık Altın Madeni yakınlarındaki Çamköy’e doğru yürüyen yaşam hakkı savunucuları, Koza Altın yetkilileri tarafından örgütlendiği iddia edilen bir grubun taşlı ve yumurtalı saldırısıyla karşılaştılar.

Gün içerisinde yaşanan olaylardan ötürü, saldırıya uğrayan Bergamalılar ve Koza Altın yetkilileri birbirlerinden şikâyetçi oldular. Ancak hakkında şikâyette bulunulanlar arasında Cangı’nın ismi yoktu.

Yargıtay Cangı’yı sanık yaptı

Yargıtay, “Dosyadaki fotoğraflarda topluluğa köy meydanında konuştuğu, yolun trafiğe açılması için olay yerine gelen Bergama Kaymakamı ve İlçe Jandarma Komutanının yanında olduğu” gerekçesiyle, müşteki-şüpheli Bergama sakinlerinin avukatlığını yapan Arif Ali Cangı’nın da sanıklar arasına eklenmesini sağladı. Cangı’nın sanık olmasına yol açan Yargıtay kararı, “olağanüstü yollarla kanun yararına bozma” yoluyla alındı.

Arif Ali Cangı
Arif Ali Cangı

‘Adeta rövanş için sanık durumuna düşürüldüm’

Önceki duruşmada birleşen iki davanın yeni duruşması bugün Bergama 2. Asliye Ceza Mahkemesi‘nde görüldü. Duruşmada söz alan dava sanık ve avukat Arif Ali Cangı ‘bu davada mağdur olan çevreciler aynı zamanda sanık yapılmıştır.(..)İlk açılan davada saldırıyı örgütleyen, yönlendiren ve azmettiren şirketin yönetim kurulu başkanı Akın İpek hakkında karar verilmemesi üzerinde onun sanık olması için de dava açtık. Bunun üzerine adeta rövanş almak istercesine bu davada avukat olan şahsıma yönelik itirazlarda bulunuldu ve yazılı emirle bozma yoluyla sanık durumuna düşürüldüm’ dedi.

Sanıkların olay mahallinde keşif yapılmasını talebini mahkeme reddetti. Cangı’nın sanık olduğu için duruşmaya katılmayıp sanık sırasına geçme yönündeki talebi de reddedildi. Yani Cangı, aynı davada hem avukat cibbesini giyip avukat, hem de cübbeyi çıkarıp sanık olacak.

Bir sonraki duruşma 18 eylül 2014‘te saat 10.00’da görülecek.

(Birgün / Yeşil Gazete)

Sevag Balıkçı’nın babası: Oğlumuz ırkçı cinayete kurban gitmiştir

24 Nisan 2011’de askerlik yaptığı sırada Batman’ın Kozluk ilçesi jandarma karakolunda başka bir askerin silahından çıkan kurşunlarla hayatını kaybeden Sevag Şahin Balıkçı, mezarı başında anıldı.

535902dc800acaee7a8df058

Bugün Şişli’deki Ermeni Mezarlığı’na gelen Balıkçı’nın babası Garabet, annesi Ani Balıkçı ile kız kardeşi Lema Balıkçı başta olmak üzere ailesi, yakınları ve 24 Nisan Soykırımla Yüzleşme Plarformu anma törenine katıldı. Anma töreninde konuşan anne Ani Balıkçı, oğlunun öldürülmesinde kaza değil kasıt olduğunu söyleyerek Erdoğan’ın 24 Nisan açıklamasıyla ilgili ‘olumlu ama umaırm ağzımıza bir parmak bal çalmak değildir ; cinayetlerle ilgili adaletin yerini bulmasını istiyoruz’ açıklamasını yaptı.

Ani Balıkçı: ‘Başbakan şimdiye kadar bizden hiç bahsetmiyordu’

Başbakan Erdoğan’ın 1915’te hayatını kaybeden Ermenilerle ilgili dün yaptığı açıklamayı “memnuniyet verici” olarak yorumlayan anne Ani Balıkçı, “Sevag’a olan duygularımız, sevgimiz, özlemimiz hiç bitmedi. 24 Nisan’da bu katmerleniyor. Onun için hasretimiz büyüdü, yıllarca da büyüyecek biz ölene kadar; Sevag’a kavuşana kadar. Başbakan şimdiye kadar hiç bahsetmiyordu, Ermeni’den, Rum’dan, Süryani’den. Hristiyan bile demiyordu. Bu sefer dillendirdi. Kitleler de bunu duysun. Bize sevinç verdi bir yerde diyeceğim. Ama bu bize inşallah bir parmak bal çalmak değildir. Bunun devamını istiyoruz. Bu tür cinayetlerin de adaletin yerini bularak cezalandırılmasını istiyoruz. Diğer nesillere örnek olmasını istiyoruz. Evet, bir soykırım olmuştur. Ben de mesela bir Kılıç Ali torunuyum. Bunu çok fazla dillendirmezdik, konuşmazdık. Ama şimdi konuşabiliyoruz. Savaşarak değil, anlamasını istiyoruz diğer halkların. Bilmeyenler var. Yüz yıl önce olmuş, bilmeyen gençler var. Bilsinler. İstediğimiz bu bizim. Soykırım diyeyim, bizim şehidimiz burada” dedi.

’24 Nisan ve Sevag; niye?’

Oğlu Sevag Şahin Balıkçı’nın kasıtlı olarak öldürüldüğünü dile getiren Ani Balıkçı, “Kaza olarak dedikleri işte burada yatıyor. Delil bulamadılar, kaza dediler. Delil toprağın altında” şeklinde konuştu. Olay ile ilgili süren dava üzerine de değerlendirmelerde bulunan Balıkçı, son durum hakkında “Dava savcının mütalaasıydı. Yargıtay’ın herhalde savcıya yönelttiği bir soruydu; şimdi Yargıtay ona göre ne diyecek bilmiyoruz. Bana da kaza olduğunu inandırabilselerdi keşke. Keşke kaza olduğuna inanabilseydim. Yok öyle bir şey. Kasıt olduğuna eminim, çünkü 24 Nisan ve Sevag; niye? Nasıl kasıt değil” diyerek sözlerini noktaladı.

Garabet Balıkçı: ‘Oğlumumz ırkçı cinayete kurban gitmiştir’

Anma töreninde gözleri yaşlı şekilde oğlunun mezarında dua eden baba Garabet Balıkçı ise, Başbakan Erdoğan’ın dün sarfettiği 1915 olayları ile ilgili sözlerinden dolayı teşekkür ederek söze başladı. Garabet Balıkçı, “Geç de olsa Sayın başbakanımıza teşekkür ederiz. 24 Nisan; bizim de oğlumuzun kayıp günüdür. Ve ırkçı bir cinayete kurban gitmiştir. Bunu kesinkes, üstüne basa basa söylüyorum. Çünkü hiç bir şeyimiz mahkeme huzurunda kale alınmadı. Tatbikatlar kale alınmadı. Bu tüfeğin tutuşu, kaldırışı ortada. Sayın savcının Yargıtay’daki mütalaası; tüfeği bir müddet ona (Sevag’a) doğru doğrultmuştu. Bu ne demek? Nasıl kaza olur. Sorum bu. Soruyorum, cevabını da bekliyorum. Yargıtay’dan iyi bir sonuç çıkmasını bekliyorum inşallah” şeklinde açıklama yaptı.

(onedio/ Yeşil Gazete)

1 Mayıs’ta eylem hakkı için AYM’ye başvuru

Ankara Barosu avukatlarından Sedat Vural 1 Mayıs’ın Taksim’de kutlanmasına izin verilmemesi üzerine Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru yaptı.

149624-taksim-1-mayis--16

Başbakan Tayyip Erdoğan ’ın 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlanmasına ilişkin sendika ve sivil toplum kuruluşlarının taleplerine ilişkin partisinin grup toplantısında yaptığı konuşmada, “Taksim’den ümidinizi kesin” sözleri ve İstanbul Valiliğinin 1 Mayıs’ın Taksim’de kutlanmasına izin vermemesi üzerine Ankara Barosu Avukatlarından Sedat Vural Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru yaptı.

T24’ten Arzu Yıldız’ın haberine göre Vural’ın AYM’ye bugün yaptığı başvuru dilekçesinde, 1 Mayıs’ın Taksim’de kutlanmasının engellenmesi AİHM ve Anayasaya aykırı olduğu ileri sürüldü.

Dilekçede şu hususlara dikkat çekildi:

* Anayasa’nın 34. maddesi gereğince, herkes, önceden izin almadan, silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 11. maddesine göre, herkes barışçıl olarak toplanma hakkına sahiptir.

* Anayasa’nın 90. maddesinin son fıkrasına göre, usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası antlaşma hükümleri esas alınır. Anayasa’nın 148. maddesinin üçüncü fıkrasında, herkes, Anayasada güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerinden, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamındaki herhangi birinin kamu gücü tarafından, ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine başvurabilir denilerek bütün idari ve yargısal makamlarca Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve haliyle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına uyulması gerektiği bir kez daha vurgulanmıştır.

‘Yasal dayanağı bulunmayan keyfi uygulamaların önlenmesi hukuki zorunluluktur’

* Hukuksal bu hüküm ve kararlar gereğince, asıl olanın “Hukukun Üstünlüğü” olup, Hukuka aykırı hatta yasal dayanağı bulunmayan keyfi Başbakan ve İstanbul Valisinin emir ve talimatı ile Sözleşme ve Anayasaca güvence altına alınan Toplantı, Gösteri ve İfade Temel Hak ve Özgürlüğümün ihlalinin önlenmesi hukuksal ve toplumsal zorunluluktur.

* Başbakan ve İstanbul Valisinin temel görevi; Anayasal haklarını kullanan Yurttaşlarının, bu haklarını kullanımını kolaylaştırıcı önlemler almak, Taksim Meydanı’nda yasal İşçi Bayramı’nın kutlanması ve şahsım ile diğer katılanların can güvenliğinin korunmasını sağlamaktır. Yoksa keyfi emir ve talimatla Anayasal Görev suçu olan Toplumsal Barışı ve Kamu Düzenini bozmak değildir.”

Anayasa Mahkemesi’nin bu başvuruya ilişkin vereceği karar beklenirken bugün itibariyle Taksim Meydanı çevresine polis bariyerleri yığılmaya başlandı.

(T24 / Radikal / Yeşil Gazete)

Sapanca’dan çekilecek su bitti, sıra gölü besleyen derelere geldi

Sapanca Gölü’nü besleyen kaynaklardan Balaban Deresi’ne set çekme hazırlığı başladı. Su seviyesi tehlikeli sınıra düşmüş olan gölün suları artık bölgeye yetmeyince, İSU (Kocaeli Su ve Kanalizasyon İdaresi) arıtma tesislerine göndermek için Balaban Deresi’nden de su çekmek için harekete geçti. İçme suyu ve Kanalizasyon Dairesi Başkanlığı ‘kuraklık döneminde tek çözümün yer altı ve yer üstü sularını kullanmak olduğunu’ savunurken Balaban köyü sakinleri geçici susuzluğu önlemek için devamlı su çekilmesinin tarım alanları ve yaşam açısından felaket olacağı görüşünde.

10154126_230276343837864_7298857403799354899_n

Sapanca kururken endüstri ve su şirketleri su çekmeye ediyor

devam Dünyada suyu doğal olarak içilmeye elverişli birkaç golden biri olan Sapanca Gölü ve onu besleyen dereler için tehlike çanları uzun süreden beri çalıyor. Günden güne kuruyan gölün seviyesi son olarak göl 30.10 koduna gerileyerek kritik eşik olan 29,90’a yaklaştı. Su seviyesi 20 santim daha düşerse ekolojik denge büyük zarar görecek. Ülkenin özellikle son bir yılda yaşadığı kuraklık suyun çekilmesine neden olsa da suçun büyük ortağı soğutma ve temizleme için gölden su çeken civardaki sanayi ve enerji tesisleriyle akarsuların başını tutup suyu şişelemesi ambalajlı su şirketleri.

Sapanca Gölü’nü besleyen 15 dereden biri olan sekiz kilometrelik Balaban Deresi de kontrolsüz su politikalarının yeni mağduru olacak. İSU, Yuvacık Barajı’ndaki suyun azalması üzerinde Sapanca Gölü’nden su çekmeye başlamıştı. Sapanca Gölü’nün seviyesi hızla azalınca bu kez, hazırlanan acil eylem planı kapsamında Sapanca Gölü’nü besleyen Balaban Deresi’ne set çekerek dere suyunu arıtma tesisine gönderme planını açıklamıştı.

Balaban halkı geçtiğimiz günlerde dere için bir eylem yapmıştı
Balaban halkı geçtiğimiz günlerde dere için bir eylem yapmıştı

 

Bölgede 70 tane kuyu açıldı

Geçtiğimiz cumartesi Balaban deresi için eylem yapan köylüler, özellikle tarım alanlarının susuzluk nedeniyle zarar göreceğinden endişeli.
Su hakkı aktivisti ve İzmit Halkevleri Şube Başkanı Yaşar Seğmen, ‘İSU dereleri kurutmanın yanında bir de kuyu açıyor’ diyor ‘Yeraltı suyu çıkarmak için 70 tane kuyu açıldı; 40 tanesi sapanca gölü havzasında geri kalanı merkezde. Yanı geçici susuzluğu önlemek için yeraltı suyu çekiliyor.’

‘Kuraklığı atlatmak için tüm kaynakları kullanmaya çalışıyoruz’

İçme Suyu ve Kanalizasyon Dairesi Başkanlığı’ndan Ali Sağlık ise kuraklığı atlatmak için her türlü önlemi aldıkları görüşünde: ‘Malum Kocaeli’nde aşırı kuraklık var, biz de il sınırları içindeki yer altı ve yer üstü kaynaklarını kullanıp bu yazı atlatma çalışmaları yapıyoruz. Bu kapsamda yer altı ve yer üstü sularını, tüm kaynakları sisteme dahil etmeye çalşıyoruz.’

‘İhtiyacı karşıladıktan sonra su almayacağız’

Balaban Deresi’nin suyunun da arıtma tesisine götürüleceğini belirten Sağlık, köylülerin sıkıntısının tarımsal sulama olduğunu belirterek, sulama konusunda sıkıntı çıkmayacağını savunuyor. ‘Arazilerin sulanabilmesi için Balaban’ın en alt noktasından su alıyoruz. Ayrıca yeni çıkan Büyükşehir Kanunu’yla tarımsal sulama da İSU’nun görevi haline geldi. Su ihtiyacını karşıladıktan sonra su almaktan vazgeçeceğiz.’

Başkanlık yetkilisinin verdiği bilgiye göre ise su kaynaklarından ne kadar miktarda su alınacağı henüz belli değil.

Balaban muhtarlığına iş makinelerinin yakın zamanda geleceğine dair  tebligat yapıldı. Köylülerin bekleyişi devam ediyor.

Soykırım kurbanları için ilk anma sürgünün başladığı Haydarpaşa’da

Ermeni Soykırımı’nın yıldönümünde İstanbul’daki ilk anma töreni, 99 yıl önce Ermeni aydınlarının sürgüne gönderildiği Haydarpaşa Tren Garı’nda dzenlendi.

Anma etkinliğine yaklaşık 50 kişi katıldı. Diaspora temsilcileri, insan hakları aktivistleri ve vatandaşlardan oluşan grup ellerinde sürgüne gönderilen Ermenilerin fotoğraflarını taşıdı.

Dünyada Ermeni Soykırımı’nın başlangıç tarihi olarak kabul göre 24 Nisan 1915’te Haydarpaşa Garı’nda 220 Ermeni aydın sürgüne gönderilmişti.  Sürülenlerin çoğu sürgünde öldü ya da öldürüldü.

April24Victims
24 Nisan 1915 de tutuklananlardan ve öldürülenlerden bir grup: Krikor Zohrab, Taniel Çubukkâryan, Rupen Zartaryan, Ardaşes Harutünyan, Adom Yercanyan, Rupen Çilingiryan, Dikran Çöğüryan, Diran Kelekyan, Tlgadintsi, Yervant Sırmakeşhanlıyan

‘Türkiye’deki düşünsel çoraklıkta katliamın payı var’

’24 Nisan Ermeni Soykırımını Anma Platformu’ adına konuşan Yıldız Önen ise şunları söyledi:

“Büyük bir tarihi miras izi bile kalmayacak şekilde yok edildi. İstanbul’un en güzel camilerini yapan mimarların çocukları, Anadolu’nun muhteşem taş ustaları, terziler, dişçiler, yoksul Ermeni köylüleri ve büyük ölçüde Osmanlı toplumunun beynini oluşturan Ermeni bilim insanları, yazarlar, gazeteciler, yayıncılar, milletvekilleri katledildi. Bugün bize acı veren Türkiye’deki düşünsel çoraklıkta bunün büyük rolü vardır.

Ama aynı zamanda bu süreçte Ermenilerin sadece taşınmaz mal varlıklarına değil bankalardaki paralarına el konuldu. Soykırım aynı zamanda büyük bir soygundu. Devlet eliyle yapılan aklın alamayacağı kadarbüyük bir hırsızlıktı. Günümüzdeki yolsuzlukların kökeninde bu büyük talan yatıyor. 1915 soykırımıyla başlayan Anadolu’yu önce hristiyanlardan arındırarak müslümanlaştırma ardından kürtleri hedef alarak türkleştirme sürecinde Anadolu’nun çok dilli çok kültürlü çok kimlikli dokusu tek tip, tek dilli, tek kültürlü, tek kimlikli bir yapıya dönüştürülmesi hedeflendi. 99 yıldır inkar edilen soykırım kanayan bir yara olarak duruyor. Biz 99 yıllık inkara artık yeter, diyoruz. Soykırımın hukuki gerekleriyle birlikte tanınmasını hesaplanamayacak kadar büyük derin kayıplarının telafi edilmesine yönelik dünyanın dört bir yanındaki Ermenilerin çeşitli önerilerine Türkiye Cumhuriyeti devletinin kulak vermesini, dinlemesini, adaleti yerine getirecek adımları atmasını talep ediyoruz” dedi.

nm_haydarpasaaa_55550_JPG_1256

Diaspora: Erdoğan’ın açıklaması yetersiz

Etkinlikte konuşan Ermeni Genel Hayırseverler Birliği (Armenian General Benevolent Union/AGBU) Avrupa Sözcüsü Nicholas Tavitian, yaşananların üzerinden 99 yıl geçtiğini belirterek, özellikle İstanbul’daki törenlere, diasporadan giderek çok daha fazla kişinin katılmaya başladığını söyledi. Tavitian, “Mücadelemize destek veren tüm Türklere teşekkür etmek, istiyoruz” dedi. Tavitian, Erdoğan’ın açıklamalarını ise yetersiz bulduğunu söyledi.

Tavitian’ın ardından söz alan, Ermenistan’ın ilk Dışişleri Bakanı ve muhalefet lideri Raffi Hovhannisyan da, Erdoğan’ın açıklamalarının söz oyunundan ibaret olduğunu söyledi. Açıklamasını Ermenice ve İngilizce yapan Hovhannisyan, “Bugün aydınlarımızın ölüm yolculuğuna çıkarıldığı yerde onları anıyoruz” diye konuştu.

Bugün İstanbul’da iki anma etkinliği daha düzenlenecek.

Saat 13.00’de, 24 Nisan 2011’de askerliğini yaparken öldürülen Sevag Şahin Balıkçı’nın Şişli Ermeni Mezarlığı’ndaki mezarı ziyaret edilecek.

Ardından  saat 19:15’te Taksim Meydanı’nda her yıl düzenlenen anma gerçekleşecek.  

(Agos / Yeşil Gazete)

AİHM, cezaevinde Kürtçe’yi yasaklayan Türkiye’yi mahkum etti

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), mahpusların aileleriyle Kürtçe konuşmasının yasaklanmasının “özel yaşama saygı ve aileyle haberleşme hakkını ihlal” olduğuna karar vererek Türkiye’yi tazminata mahkum etti.

cezaevi-katibi

AİHM, cezaevinde aileleriyle Kürtçe konuşulmasına izin verilmeyen Muş ve Bolu Cezaevlerindeki mahpusların başvurusunu sonuçlandırdı. Mahkeme, Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin “özel yaşama saygı ve aileyle haberleşme hakkını ihlali” düzenleyen 8. maddesini ihlal ettiğine karar verdi. Türkiye mahpuslara manevi tazminat ödemeye mahkum oldu.

Mahkeme: Türkçe konuşun!
Bianet’ten Ayça Söylemez’in  haberine göre, Muş ve Bolu cezaevlerinde kalan Nusret Kaya, Ahmet Gerez, Mehmet Şirin Bozçalı, Mehmet Nuri Özen ve Mesut Yurtsever’in akrabaları ve aileleriyle telefonda Kürtçe konuşmaları yasaklandı.

Mahpuslar, “aileleriyle kendi istekleri doğrultusunda Kürtçe konuşmak istediklerini” belirterek İnfaz Hakimliği’ne başvuru yaptı ve yasağın kaldırılmasını talep etti.

Başvuruları, 29 Mayıs 2006 ve 10 Haziran 2010’daki çeşitli mahkeme kararlarıyla reddedildi. Mahkemeler, cezaevi yetkililerinin yönetmelik ve kanunlara uygun davrandığına, mahpusların telefon konuşmalarını Türkçe yapmaları gerektiğine karar verdi.
Mahpusların sırasıyla Ağır Ceza Mahkemelerine ve Yargıtay’a yaptıkları başvurular da sonuçsuz kaldı. Bunun üzerine, AİHS’in “özel yaşama saygı ve aileyle haberleşme hakkını ihlali” düzenleyen 8. maddesi ile “adil yargılama ve makul sürede etkin soruşturmayı” düzenleyen 6. maddesini gerekçe göstererek AİHM’e başvurdular.

AİHM: Mahpuslara dayatılan uygulama demokratik toplumda zorunlu olamaz

AİHM, 4 Ekim 2006’da 24 Haziran 2008’de, 24 Temmuz 2008’de ve 25 Kasım 2008’de yapılan farklı başvurularla ilgili verdiği ortak kararı dün açıkladı. AİHM 8. maddeden yapılan başvuruyu kabul ederken, 6. maddenin ihlal edilmediğine karar verdi.

Türkiye, dört mahkuma 300′er Euro manevi tazminat ödeyecek.  AİHM kararında, “cezaevi yetkililerinin, mahpusların aileleri ve yakınlarıyla ilişki kurmasını sağlamak yükümlülüğünde olduğunu” belirtti:
“Mahpuslara dayatılan bu uygulama, demokratik bir toplumda ‘zorunlu’ olarak tanımlanamaz.”

(Bianet)