Ana Sayfa Blog Sayfa 3985

Kıbrıs Mağusa’da Barış’a Bir Umut Etkinliği

Kıbrıs’ın Mağusa kentinde 58 yıl sonra ilk paskalya kutlandı. Kentimiz Mağusa adlı sivil toplum kuruluşu ile Mağusa İnisiyatifi adlı kuruluşun bilikte düzenlediği ayin 18 Nisan Cuma günü Ay. İkserino Kilisesi’nde gerçekleşti.

photo

Mağusa İnisiyatifi sözcüsü Dr. Okan Dağlı etkinlikla ilgili şu açıklamayı yaptı:

“18 Nisan 2014, Cuma günü,2300 yıllık kentimizde, 58 yıl sonra Paskalya Bayramını kutladı. Ay. İkserino kilisesindeki binlerce insan Hristiyan olsun Müslüman olsun, sadece bayram kutlaması için değil aynı zamanda dostluk ve barış özlemi ile oradaydılar. Dünyanın bir çok ülkesinden adamıza gelen Büyükelçiler başta olmak üzere, BM ve AB Temsilcileri, siyasiler, sivil toplum örgütleri, halk oradaydı. Mağusa o gün aslında Barış’a ev sahipliği yaptı. Kentin binlerce yıllık geleneği yeniden canlandı. Birçok ulusa, dine, kültüre ve medeniyete ait insanlar kentimizde Barış içinde bir arada bulundular. Mağusa’nın ışıkları gece boyunca hiç sönmedi. Barış’a da ışık tutacak bu tür etkinlikler toplumları yakınlaştırmada ve Barış’a ulaşmada en büyük gücümüz olacaktır.”

yesil gazete ayin2
Kuzey Kıbrıs’ta yaınlanan Afrika gazetesinin haberine göre, sözde Mağusa Metropoliti Vasilyos’un yönettiği Paskalya ayinine Din İşleri Başkanlığı’nı temsilen Din İşleri Başkanlığı GirneTemsilcisi Fuat Tosun da katıldı. Tosun ve Vasilyos kilisede birer konuşma yaparak karşılıklı hediye alışverişinde bulundular.

Yorgo Vasiliu ve büyükelçiler ayine katıldı

Ayine, Güney Kıbrs Rum Yönetimi eski başkanlarından Yorgo Vasiliu, AKEL Genel Sekreteri Andros Kiprianu, BM Genel Sekreteri’nin Kıbrıs Özel Danışmanı Lisa Buttenheim, AKEL ve DİSİ partilerinin tüm sözde Maraş Milletvekilleri, bazı eski bakanlar, ABD, İngiltere, İrlanda, İtalya, Portekiz ve Hollanda’nın Güney Kıbrıs Büyükelçileri de katıldı.

Kuzey Kıbrıs’dan da CTP-BG ’nin (Cumhuriyetçi Türk Partisi ve Birleşik Güçler) bazı milletvekilleri, bazı sendika başkanları, Gazimağusa Kaymakamı Şifa Çolakoğlu ile Belediye Başkanı Oktay Kayalp da ayinde bulundu.
Gazimağusa Belediye Başkanı Oktay Kayalp ayin sırasında yaptığı açıklamada, Hristiyanlar için önemli bir günün Gazimağusa’daki bir kilisede kutlanmasına dikkat çekerek, sembolik olan bu etkinliğin, iki toplumun farklılıklarına rağmen birbirlerine hoşgörüyle davranabildiklerini dünyaya göstermesi açısından önemli olduğunu ifade etti.

yesil gazete ayin

Kayalp, etkinliğin, Kıbrıs görüşmelerinin yoğun olarak sürdürüldüğü bir dönemde farklılıklara hoşgörüyle yaklaşılması mesajı verdiğini kaydetti.

Sözde Maraş Belediye Başkanı Aleksis Galanos da, ayine katılımın yüksek olmasından duyduğu memnuniyeti dile getirdi.

Galanos, Kıbrıs ’ta Rumlar ve Türkler arasında hiçbir zaman dinsel çatışma yaşanmadığını belirterek, “Birarada yaşamayı bilmeliyiz. Bir Tanrı var” dedi.

24 Nisan 2014

Haşim Kılıç’tan Anıtkabir’de bireysel başvuru vurgusu

Anayasa Mahkemesi’nin kuruluşunun 52. yıl dönümü nedeniyle Başkan Haşim Kılıç, Anayasa Mahkemesi üyeleri ve raportörler Anıtkabir’i ziyaret etti. Haşim Kılıç’ın, Anıtkabir Özel Defteri’ne yazdığı yazıda, “Anayasa Mahkemesi’nin, hayata geçirilen bireysel başvuru yolu sayesinde Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının özgürlük alanını genişleten anlayışı, devletin ve milletin bölünmez bütünlüğüne olan sarsılmaz inancı ve kararlılığıyla milletimizin güvencesi olmaya devam edeceğini yineliyoruz” ifadelerini kullandı.

Türmen: Erdoğan’ın twitter başvurusu acemice

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Twitter hakkında “özel hayatı ihlal” gerekçesiyle 50 bin lira tazminat talebiyle AYM’ye yaptığı bireysel başvuru, hukukçular tarafından acemice ve hatalı olarak nitelendirildi. Taraf gazetesinden Serra Öğretmen’in haberine göre, eski AİHM Yargıcı ve CHP İzmir Milletvekili Rıza Türmen, “Açılan dava çok acemice ve hatalı. Twitter’ın Türkiye’de ofisi olmadığı için dava ABD’de açılmalıydı” dedi.

BDP ve HDP, DTP’ye mi dönecek?

Milletvekilleri 28 Nisan’da HDP’ye geçecek olan BDP, 8 Haziran’da yapılacak kurultayında ismini değiştirmeye hazırlanıyor. Yerel seçimlerin ardından başlayan ve kurultaya kadar da devam edecek tartışma sürecinde ‘Demokratik Topluluklar Partisi- DTP’ ismi güçlü bir alternatif olarak öne çıktı.

’28 Nisan iş cinayetlerinde hayatını kaybedenler yas günü olsun’

İş cinayetlerinde hayatını kaybedenlerin yakınları 28 Nisan’ın “İş Cinayetlerinde Hayatını Kaybedenleri Anma ve Yas Günü” olarak ilan edilmesi için bir imza kampanyası başlattı. 28 Nisan, Uluslararası Çalışma Örgütü tarafından 2001’de “Dünya Çalışma Güvenliği ve Sağlığı Günü” ilan edildi. 2013 yılı itibariyle dünyada 30’u aşkın ülke tarafından yas günü kabul edilen 28 Nisan’ın resmi  olarak “Anma ve Yas Günü” kabul edilmesi için pek çok ülkede kampanyalar devam ediyor.

Milyonlarca çalışan kaybetti, kamu bankaları kazandı

Hazine ile Maliye’nin Kamu Haznedarlığı Tebliği’nde yaptığı değişiklik, milyonlarca çalışanın prim yatırdığı İşsizlik Sigortası Fonu ile olası afetler için prim yatıran vatandaşı vurdu. İşsizlik Sigortası Fonu’nun 7 milyarlık mevduatı ile DASK’ın 2.5 milyar liralık mevduatı artık sadece üç kamu bankasında tutulabilecek. Bu zorunluluk, İşsizlik Sigortası Fonu’nda yıllık 140 milyon, DASK’ta ise 50 milyon liralık kayıp anlamına geliyor.Böylece üç kamu bankası karlılığını artırırken, milyonlarca çalışandan kesilen primlerle büyüyen İşsizlik Sigortası Fonu ile olası afetler için DASK’a prim yatıran milyonlarca vatandaş kaybeden oluyor.

Kuzguncuk Bostan’da yeniden belediye ekipleri ziyareti

Geçtiğimiz hafta ot kesme bahanesiyle Kuzguncuk İlia Bostanı’na giren ve yatık olduğu gerekçesiyle bir defne ağacını kesen belediye ekipleri bu sabah saat 09:00 sularında ağaç budama bahanesiyle tekrar bostana girdiler.

Kuzguncuk sakinlerinden aldığımız bilgiye göre belediye ekiplerinin hemen ardından bostana gelen Kuzguncuklular Derneği üyeleri ve semt sakinleri, gelişlerine kadar geçen sürede nar ağaçları dahil olmak üzere 3 ağacın “budandığını” fakat aldıkları tepki karşısında belediye ekiplerinin budamayı durdurduğunu ve beklemeye geçtiğini aktardılar.

Ne olmuştu?

700 yıldır bostan olarak kullanılan arazi son olarak Mart ayında Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından ihaleye çıkarılmıştı. Bostanın ihalesini ayda 21 bin liraya Üsküdar Belediyesi aldı. Belediye Başkanı Kara “Çocuklar organik tarım yapacak” derken Kuzguncuklular Derneği şeffaf ve katılımcı bir proje istiyor.

 

Son gelişmeler

Diren Kuzguncuk facebook sayfasından da duyurulan Kuzguncuklular Derneği’nin bugünkü “budama” faaliyetinden sonra yaptığı açıklamada konuyla ilgili 6. Koruma Kurulu ile görüşerek durumu bildiren bir dilekçeyi ilettiklerini, Cumhuriyet Savcılığına suç duyurusunda bulunulduğunu ve Bostanın yeşil alan olarak korunması ile ilk elden yetkili olan İl Çevre Müdürlüğü Tabiatı Koruma Komisyonu ile iletişime geçtiklerini bildirdiler.

Gelişmeleri takip edeceğiz.

(Yeşil Gazete)

1915’te ne oldu bize? – Sibel Yerdeniz

Milgram, kendi adını taşıyan deneyi ile bizim ‘insan doğası ve kötülük’ ile ilgili standart varsayımlarımıza ‘şiddetli bir darbe’ indirmişti. Deneyinden çıkan sonuç şuydu:

“Sadece kendi işlerine güçlerine bakan, içlerinde özel bir düşmanlık taşımayan sıradan insanlar, korkunç, yıkıcı süreçlerde ‘sıradışı’ eylemcilere dönüşebilir. Çok az sayıda insan otoriteye karşı çıkmak için gereken kaynaklara sahiptir.” *

Milgram böylece, Hannah Arendt’in ‘kötülüğün sıradanlığı’ olarak adlandırdığı tezini de doğrulamış oluyordu.

Kendisi de bir Yahudi olan felsefeci Hannah Arendt, Nazi bürokratı Adolf Eichmann’ın yargılandığı Kudüs’teki mahkemeyi The New Yorker adına izlemiş, sonrasında yayımladığı gözlem raporu kıyameti koparmış, en yakın arkadaşları bile bu ‘küstah ve utanmaz’ kadını ‘hainlik’ ile itham etmişti.

İddia makamının Eichmann’ı ‘sadist bir canavar’ gibi göstermeye çalışmasının temel bir hata olduğa inanan Arendt, raporunda şöyle diyordu:

“Eichmann, fazlasıyla normal, ortalama, sıradan bir devlet memuru. Dünyanın en sıradışı cinayetlerinden sorumlu olan bu adam, tüm bunları, olabilecek en sıradan güdülerle; iyi bir vatandaş olma isteği, terfi etme gayreti, görev duygusu ve nezih toplum inancıyla işlemişti. Eichmann’da ‘kötülük’ bir ihlal, bir yasa-tanımazlık ya da bir kural dışılık değil, tersine daha en başında yasaya boyun eğmekti…”

Mahkemede “Yahudilerin öldürülmesiyle hiçbir ilgim yok. Hayatımda Yahudi olan ya da olmayan hiç kimseyi öldürmedim. Öldürme emri de vermedim,” diyen Eichmann izleyenleri hayrete düşürüyordu çünkü şeytani bir akıl yürütmeyle falan değil, inanılmaz bir sıradanlıkla konuşuyordu.

Milyonlarca insanı ölüme yollamıştı ama en ufak bir sorumluluk hissetmiyordu. Trenler harekete geçtiğinde onun sorumluluğu bitmişti. O sadece ‘öleceklerini’ biliyordu, hepsi bu.

En nihayetinde Eichmann, emirleri yerine getiren bir görev adamı, titiz bir bürokrattı sadece. Görevinin hakkını vermek onun için bir onurdu.

Bir diğeri, Nazi kuvvetlerinin komutanı Heinrich Himmler, “Yahudi karşıtı olmakla zararlı haşereyle mücadele etmek arasında bir fark yoktur. Bitlerden kurtulmak ideolojik bir mesele değil bir hijyen sorunudur,” diyebilmişti.

Tam da Arendt’in gözlemlediği şekliyle, Himmler’in her yere uzanan devasa örgütünün gücü fanatiklere, doğuştan katillere ya da sadistlere değil, işinde gücünde olan sıradan insanlara -aile babalarına- dayanıyordu.

Eylemlerini örgütleyen bürokratik yapı sayesinde vicdanlarını temiz tutan bu insanlar -çoğu kez Tanrı rızasını da yanlarına alarak- kendilerini sadece ailelerine karşı sorumlu hissediyorlardı.

“Emekli aylıkları, hayat sigortaları, eşleri ve çocuklarının güvencesi için kendi inançlarını, onurlarını ve haysiyetlerini feda etmeye hazırdılar. Bu adamların, bahisler yükseldiğinde ve ailelerinin varlığı tehlikeye girdiğinde gerçek anlamda her şeyi yapmaya hazır olduğunu keşfetmek için ihtiyaç duyulan tek şey Himmler’in o şeytanca dehasıydı.” **

Eichmann da o adamlardan biriydi ve Arendt’e göre tüm dünyaya; kötülüğün ürkütücü, akıl almaz, ifadesi güç ‘sıradanlığını’ göstermişti. Ve bu sıradanlık, ‘sıradışı koşullarda’ insanın doğasında var olan tüm kötücül güdülerin toplamından çok daha büyük bir felaket getirmekteydi.

Raporuna yöneltilen ‘ağır’ eleştirilere Hannah Arendt şöyle yanıt vermişti:

“Ben “Eichmann’ın yaptığı şeyi hoşgörüyor ya da savunuyor değilim. Sadece ‘anlamaya’ çalışıyorum. Adamın şaşırtıcı sıradanlığını, adanmışlığını, yaptıklarını. Anlamaya çalışmak ‘affetmek’ değildir. Konuya parmak basmaya cüret edebilen herkesin sorumluluğudur.

Sokrates ve Plato’dan bu yana biz buna ‘düşünme’ diyoruz…”

Hayatımızda bir ‘an’ gelir ki ‘sorumluluğu’ üstlenmekten kaçamayız. Olan-biteni anlamak ve anladığımız şeyin sonuçları ile yüzleşmek durumunda kalırız. Eğer hâlâ düşünebilme ve ‘muhakeme etme’ kaynaklarımızı tüketmediysek elbette…

Çünkü böyle bir anda asıl mesele bazen “canileri normal insanlardan, suçluları masumlardan ayıran sınırların bütünüyle silikleştiği bir halkla, nasıl ilişki kuracağımız ve bu durumla ‘yüzleşme’ deneyimine nasıl dayanacağımız meselesidir…”

Hayko Bağdat, 2013’de bir söyleşide şöyle demişti:

“Yüzleşme kiminle olur? Şimdi 6-7 Eylül’le yüzleşmek gerekiyor. Almanya’da trenlere bindirilen Yahudilerin ölüme giderken, kasabalardan, tren yolunun geçtiği yerlerden, o trendekilerin anlatımları yüzleşme değildir. O trenlere Yahudilerin bindiğini görenlerin anlatımlarıdır yüzleşme. Sen o sırada ne yaptın? Bu çok önemli.

Yani şimdi 6-7 Eylül’le yüzleşmek için ailesinin evi yağmalanmış, üyeleri tecavüze uğramış, mezarlıklardan ölüleri çıkarılmış, kiliseleri yakılmış insanların hikayesi… çok trajiktir dinleriz, bunlardan sinema yaparız, edebiyat yaparız. Ama sen gördün o evin yağmalanmasını. O senin komşundu. Çocuğuna ne söyledin orada? Onun yaşıtı olan arkadaşının evi yağmalandıktan sonra, sabah çocuk o evi gördüğünde ne söyledin? Buna verilen her cevap bir hikayedir bizim için.

Yalan söylediyse, o yalan üzerine tekrar hatırlayın, devletin kurucu döneminin 1915’in üzerine konuştuğumuz şeyi hatırlayın. Bireye indirelim bunu. O eve yalan girmiş halde, o yalanı neden söyledi? Çocuğunun psikolojisini mi korudu? Rum düşmanlığı mı aşıladı? Ne yaptı? Bunu yapan anne-babanın hikayesidir yüzleşme…

Size ne oldu diye mağdura sormaktan vazgeçelim. “Asıl size ne oldu?” diye bunu yapanlara soralım. Bize olan bir şey yok, bizimki kötü hikaye zaten. Sana ne oldu o sırada? Senin psikolojin neydi? Senin davranışından sonra o evde o çocuk nasıl büyüdü? Onun anlatacağı hikayedir yüzleşme…” ***

Bugün, her birimiz kendimize sormak zorundayız “1915’te bize ne oldu?” Yaşımızın, bu tarihi tanıklığa yetmiyor olması bizi yüzleşmeden alıkoymamalı.

1915’de bu coğrafyada ‘insan’a ne olduğunu anlamak zorundayız.

‘Ermeni meselesi’ konusundaki en iyi niyetli tartışmalar bile meselenin özünü ıskalamakta, aynı zamanda felaketin büyüklüğünü açıkça kavrayamamakta zira.

“İnsanların, kitlesel cinayet makinesinin birer dişlisi olarak hareket etmesine yol açan gerçek güdülerin neler olduğunu anlamaya çalışırken, halkların tarihleri hakkındaki spekülasyonların ve ‘bir ülkenin ulusal karakteri’ denilen şeyin bize yardımı dokunmaz. Cinayeti organize eden kişi olmakla böbürlenebilen bir adamın karakterinden öğrenilecek çok daha fazla şey vardır.” **

Misal: “Emri kim verdi diye soruyorlar? Ben verdim!..”

Bunu söyleyebilen bir devlet adamının karekterinden yola çıkarak, 1915’den, 19 Ocak 2007’ye uzanan sistematik ‘Ermeni düşmanlığı’ tarihimize bakınca, toplumumuzun bu resmi günah keçilerinin, aslında ‘tehdit edici’ davranışlarda bulundukları -ya da bulunabilecekleri- için değil, her şeyden önce ‘içerideki düşman’ olarak kabul edildikleri için baskı gördüklerini kavrayabiliriz.

İnsanlık tarihinde çoğunluklar, ‘azınlıkları’ suçlamanın ve telef etmenin yolunu her zaman -bir vesileyle- bulmuştur. Azınlıkların kendilerini ‘kararlı’ bir çoğunluk karşısında savunabilmeleri takdir edersiniz ki hiç kolay değildir. Kaldı ki, bir azınlığın çevresine zarar verme olasılığı, çoğunluğun ona peşinen verdiği zararı haklı çıkarmaz…

Dünya tarihinde, insanın ‘ahlak’ anlayışında yamyamlığı reddetmesi nasıl aşama olarak görülüyorsa, günah keçisinin kurban edilmesine itiraz edebilmesi de -yolu toplumun ve kendisinin bu olaydaki sorumluluğunu fark etmekten geçen herkes için- ahlaki gelişimde önemli bir eşiktir.

“Sistematik kitlesel ‘cinayet’lerde aktif görev alsın ya da almasın herkes şu ya da bu şekilde bu devasa cinayet makinesinin birer dişlisi olmaya zorlanmaktadır -ki bu güçlünün haklı olduğunu vaaz eden bütün ırk teorilerinin ve diğer modern ideolojilerin asıl sonucudur- korkunç olan şey de budur.” **

1915 ‘Ermeni soykırımı’ ne zaman tartışılsa iyi niyetli insanları bile saran o aşırı dehşet ve ‘inkâr’ duygusunun sebebi nihayetinde sadece birkaç adamın değil, çok sayıda seçilmiş katilin de değil, tüm bir halkın, devasa bir cinayet makinasının hizmetine koşulabilmiş olduğu gerçeğidir.

1915’de olanlar yalnızca kötü, haksız ya da zalimce değil, gerçekleşmesine hiç bir koşulda izin verilmemesi gereken şeylerdi.

Türkiye halklarının tamamının, İttahat ve Terakki’nin bilinçli bir biçimde planladığı ve uygulamaya koyduğu ‘Ermeni soykırımı’ meselesinde suç ortaklığı vardır.

‘İnkâr’ etmek tarihi de, hakikatleri de değiştirmez.

O günden bu güne Türkiye’de halklar giderek birbirlerini daha iyi tanıdı. İnsandaki ‘kötülük’ potansiyeli hakkında daha çok şey öğrendiler. Günümüzde öğrenmeye de devam ediyorlar.

Oysa öğrenmemiz gereken en başta, ‘ötekine’ dünyayı dar etmeden, canına kastetmeden de hayatımızı ‘anlamlı’ kılabileceğimiz bir rol, bir yol bulmak…

“1915’de bize ne oldu?”

Kendimizi ‘iyi insanlar-kötü insanlar’ üzerine yapılan harcıalem yorumlara, yalnızca tarihsel bir önyargı, korku ve nefreten beslenen totaliter politikalara -ve eğitimin gücünü aşırı derecede önemseyen dar görüşlülüğe- kaptırmadan ‘düşünebildiğimizde’ yanıtınız ne?

Kendi adıma “Bize ne oldu?” sorusu, elbette yalnızca ‘1915’ tarihi ve bu yazı ile sınırlı kalmayacak. Her birini tekrar tekrar düşünmek, bıkıp usanmadan dillendirmek ve yazmak zorundayız.

Çünkü, insanların yaratmaya muktedir oldukları akla hayale sığmaz kötülüklere karşı her yerde ve her durumda korkmadan ve ödün vermeden mücadele edebilmek için düşünmek ve ‘anlamak’ zorundayız.

Çünkü, nedenlerini anlamadığımız ‘kötülük’ ile mücadele edemeyiz. Hiçbirimiz.

 

Sibel Yerdeniz – www.t24.com.tr

 

* “The Rebel Sell” Andrew Potter, Joseph Heath

 ** “Formasyon, Sürgün, Totalitarizm” Hannah Arendt

 *** “Geçmişle Yüzleşmek” Biletsiz Dergi 2013

 

Belçika’nın Kongo’da yaptıkları Ermeni soykırımını affettirir mi? – Efe Kerem Sözeri

İnsan vicdanı en ufak yükü kaldıramaz oluyor 1,5 milyon damladan sonra dahi taşamadıysa. Sekiz yıl önceki

[Görsel: Huşartsan, 1919'da bugün İstanbul'da Divan Oteli'nin bulunduğu yerdeki Ermeni Mezarlığı'na dikilmiş olan ve 1922 yılında yok edilen ilk Ermeni Soykırımı anıtı.]
[Görsel: Huşartsan, 1919’da bugün İstanbul’da Divan Oteli’nin bulunduğu yerdeki Ermeni Mezarlığı’na dikilmiş olan ve 1922 yılında yok edilen ilk Ermeni Soykırımı anıtı.]
kendime sorsam “Bu yaptığın bir diplomata yakışmaz” derdi; bugün bir diplomat olmadığımı biliyorum ve sekiz yıl sonraki halime biraz huzur diliyorum.

2006 yazında Ankara’dayım. Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümünde ilk yılım geride kalmış, diplomat olma hayaliyle bir enstitünün açtığı TBMM yaz stajı programına başlıyorum. Henüz Hrant Dink ile tanışmamıza 4 ay, onun öldürülmesine 5 ay var.

Dışişleri Komisyonu beni stajyer olarak seçiyor, Mehmet Dülger’den Zürcher’li Cumhuriyet tarihi dersleri alıyorum sohbetlerimizde, ziyarete gelen yabancı diplomatları izliyorum, komisyonda görüşülen uluslararası antlaşma metinlerini dikkatle okuyorum… Çok kravatlı günler.

Ofiste bakanlık ile ilgili yazışmalarımızın bulunduğu dosyayı izin alarak okumaya başlıyorum. Aralarından unutamadığım bir tanesi şu: Berlin BE’den gelen İRTEMÇELİK imzalı bir bilgi notu tüm misyonlarımıza zincirleme gönderilmiş, hala özendiğim diplomatik diliyle şunu diyor: Avrupa’da size sözde Ermeni Soykırımı ile ilgili sorular yöneltildiğinde Belçika’nın Kongo’da yaptıklarını hatırlatabilirsiniz.

Çok gizli kalmış bir yanı da yok aslında bu yazdığımın. Ermeni Soykırımı’nın 1998’te resmen tanındığı Belçika’da soykırımın inkarını suç sayan bir yasa teklifi 2005’te meclisten geçmişti. Türkiye de “misilleme” olarak İngiliz-Türk Parlamenter grubunun çabasıyla İngiliz Parlamentosu’nda Belçika’nın Kongo’da işlediği soykırımın tanınması için bir tasarı sunmuştu o yaz.

Aynı yılın Ekim ayında Fransa’da da benzer bir tasarının kabul edilmesi üzerine TBMM’de bunu kınayan konuşmalar yapılmış, Adana’da “Cezayir Soykırımı Anıtı” yaptırılması kararı dahi alınmıştı.

TBMM Dışişleri Komisyonu’nun son yıllardaki faaliyetlerine bakarsanız her sene Hocalı Katliamı’nı tanıyan bildiri yayımlamak ile başka ülke meclislerinin Ermeni Soykırımı’nı tanıyan bildirilerini kınamanın artık rutin haline geldiğini görürsünüz.

Acı gerçek, utanmazlık sözde

Dürüst olalım, bütün dünyanın soykırım olarak tanıdığı bir suçun başına “sözde” koymazsak Doğu Anadolu’yu Ermenistan’ın ele geçireceğini düşünen nesiller yetiştiriyoruz.

Emekli büyükelçilerimiz, bireysel olarak soykırımdan utanç duyan ve özür dileme ihtiyacı hisseden vatandaşların davranışını ihanet olarak niteliyor ve başlığa taşıdığım mantıksızlığı yeniden üretiyor: “Ermeni iddialarını tümüyle haklı görürcesine özür dilemek girişimini bir tarafa bırakıp, öncelikle, yakın geçmişte masum Türk diplomatlarını, görevlilerini ve aile bireylerini acımasızca katletmiş olan Ermenilerin Türk ulusundan özür dilemesini sağlamak gerekir.”

Bir de böyle sorayım o zaman: ASALA’nın 1973–1986 arası giriştiği terör eylemleri 1915’te Osmanlı yönetiminin işlediği soykırım suçunu affettirir mi?

Affettirmemiş ve utandırmamış olacak ki, Türkiye ASALA’ya cevaben Abdullah Çatlı gibi kontra-gerillaları MİT desteğiyle Avrupa’ya gönderip Ermeni kültür merkezleri ve soykırım anıtlarına karşı benzeri terör eylemlerini gerçekleştirmişti.

Ben 1915’ten utanıyorum

Devlet mekanizması diplomatından kiralık katiline dek bu büyük suçu inkar etmek için seferber olmuş olabilir. Resmi tarih bu suçun zanlılarını Cumhuriyet’in varlığıyla özdeşleştirmiş, caddelere isimlerini verip milli kimliğe işlemiş olabilir.

Ama ben bugün bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak 1915’te Ermenilere yaptıklarımızdan dolayı utanıyorum. “1915’te Osmanlı Ermenilerinin maruz kaldığı Büyük Felâket’e duyarsız kalınmasını, bunun inkâr edilmesini vicdanım kabul etmiyor. Bu adaletsizliği reddediyor, kendi payıma Ermeni kardeşlerimin duygu ve acılarını paylaşıyor, onlardan özür diliyorum.”

Bunu da her sene 24 Nisan’da tekrar ediyorum. Söylemeye de, oğluma hatırlatmaya da devam edeceğim. Çünkü utancımın kaynağı Ermeni diasporası değil, aşırı milliyetçi Ermeniler değil, Amerika’daki Ermeni lobisi değil, Fransa’daki veya Belçika’daki Ermeni asıllı milletvekilleri değil… Utancımın kaynağı kimliğim. Bu kimliğin henüz geçmişiyle yüzleşemediğini Hrant Dink öldürüldüğünde gördüm ben. Eğer bir katille bir devlet memuru Türkiye bayrağı önünde gülümseyerek poz veriyorsa o bayrağı nasıl benimserim artık? Bir azınlık gazetecisini hedef haline getiren orduya, onun katillerini koruyan hükümete nasıl güvenirim?

Bu toprakların altında sadece Çanakkale şehitleri kefensiz yatmıyor, katledilmiş binlerce Ermeni, Rum, Kürt ve Süryani de var; İstanbul’dan Suriye’ye dek karış karış ölüm. Kendimi en çok ait hissettiğim Gezi Parkı’nın dahi taşları kırılan Ermeni mezarları. Umudum da orada, bir gün Huşartsan’ın altında oğlumla beraber başka çocuklar ansınlar bu günü. Utancım mirasımdır.

 

Gündelik hayat politiktir – E. Attila Aytekin

atilla aytekinDefne Koryürek’in Arkitera’ya verdiği ve tüketim alışkanlıklarıyla iktidarın kent, çevre ve insan düşmanı, rant odaklı politikaları arasındaki ilişkiye değindiği röportajı kanımca yeterince ilgi çekmedi. Oysa röportajın içeriği bir yana, başlığı olarak seçilen cümle gayet çarpıcı: “İndirimden Aldığımız Sekizinci Tişört ile 3. Köprü Arasında Dümdüz Bir Bağ Var”.

Koryürek’in söylediklerinin sol tarafından çok ciddiye alınmaması anlamak belki mümkün. Koryürek televizyonda yemek programları yapan bir kişi, ayrıca sağlıklı ve bilinçli gıda tüketimi platformu Fikir Sahibi Damaklar’ın kurucusu. Pahalı bir kafenin sahibi. Yani, pek çok açıdan tuzu kuru denilip geçilebilecek bir portre. Dahası, Koryürek’in getirdiği öneri de esasen tüketimi sınırlamaya yönelik. Emekçilerin üretimden gelen gücü kullandığı eylemlerin başarılı olduklarındaki muazzam etkisini bilenlerin boykot gibi tüketim eksenli eylemlere soğuk bakmaları da anlaşılır.

Öte yandan kanımca Koryürek çok önemli bir noktaya dikkat çekiyor: tüketim pratiklerimizle makro ölçekli politikalar arasındaki bağ. Tüketim elbette gündelik hayatın önemli bir veçhesi ama gündelik hayat tüketimle sınırlanamayacak kadar çok katmanlı ve karmaşık. Bu yüzden söz konusu röportajı daha geniş anlamda gündelik hayat pratikleriyle ülkede uygulanan makro ölçekli siyasi ve ekonomik politikalar arasındaki ilişkiyi düşünmemiz için bir vesile olarak görebiliriz.

Gündelik hayatın önemine en çok dikkat çeken ve konu üzerinde en sistemli biçimde düşünen kuramcı Fransız Marksist filozof ve kent kuramcısı Henri Lefebvre olmuştur. Lefebvre gündelik hayatın ritüel karakteri, kırılganlığı, kahredici rutinliği, ama aynı zamanda zenginliği ve potansiyelini çok iyi kavramış ve “Gündelik Hayatın Eleştirisi” adlı 3 ciltlik anıtsal eserinde işlemiştir. Gündelik hayat asla önemsiz, sıradan, ikincil değildir. Tersine gündelik hayat varoluşun en temel katmanıdır; kapitalizmin doğurduğu yabancılaşma insanlarca en yalın haliyle gündelik hayatta tecrübe edilir. Dahası, Lefebvre’e göre kapitalizm yaşadığı krizlere rağmen sadece kenti değil aynı zamanda gündelik hayatı keşfederek ayakta kalmıştır. Sermaye ve devlet gündelik olanı tüketim üzerinden örgütleyerek sömürür. Denetim ve gözetim yoluyla farklılığı yok eder, arzuyu bastırır ve yerine asla doyurulamayacak bir tüketim güdüsü koyar. Ancak gündelik hayat sermaye ve devletin bütünüyle sömürgeleştirdiği bir alan değildir. O sarsılmaz görünen rutinlik arasında boşluklar ve çatlaklar vardır; gündelik hayat içinde özgürleştirici edimlerin hayat bulabileceği zaman ve mekânlar bulmak her zaman mümkündür. Eğer anlamlı bir toplumsal değişmeden bahsedeceksek bu, gündelik hayattan başlamak zorundadır.

Bugün Türkiye’de gündelik hayatın öneminin toplumsal muhalefet kesimlerince çok az anlaşıldığını söylemek yanlış olmaz. Siyaset ve gündelik hayatın ayrı şeyler olduğu ve günlük pratiklerimizin siyasi olmadığı konusunda iyice yerleşmiş kanı mevcut. Bu kanı öyle kuvvetli ki daha eskiye dayanan ancak özellikle AKP iktidarının son yıllarında kristalize olan bir paradoks yaratıyor: iktidarın özellikle kentlerde yürüttüğü, ancak HES’ler, orman arazileri, en son çıkan büyükşehir kanunu vs. üzerinden kıra da yaydığı rant ve inşaat eksenli ekonomik büyüme ve yandaş zenginleştirme politikalara karşı çıkan kesimlerin önemli bir kısmı gündelik pratikleriyle bu politikalara fiilen destek veriyor.

Lafı esirgemenin gereği yok. Çoğumuz bunu farklı şekillerde yapıyoruz. Mesela her otomobilde bir kişi olmak üzere her yere arabayla gidip sonra sürekli yol yapıyorlar; kaldırımları, yaya geçitlerini ihmal ediyorlar diye şikâyet ediyoruz. Ne yapalım vaktimiz yok, çocuğu alacağız, hava kötü…

Rant eksenli imar politikaları kentlerin kimi merkezi semtlerini geriletiyor diye hayıflanıp sonra merkezden uzak semtlere taşınıyoruz. Evler eski, çocuğun okulu uzak, park yeri sıkıntısı var…

Dağı taşı AVM doldurdular, yeter artık diye söylenip yine de sık sık AVM’ye gidiyoruz. Her şey bir arada bulunabiliyor, vakit kaybı olmuyor, eve yakın, sinemasının perdesi büyük…

Şehir merkezlerindeki kitapçılar kapanınca üzülüp sonra kitaplarımızı internetten alıyoruz. Çok rahat, kapımıza kadar getiriyorlar, hem akşam saatlerinde trafik oluyor, aradığımız kitabı bulmak için dolaşmak lazım…

Kısacası şu ya da bu nedenle sokağa çıkmaya üşeniyor, araçlara, AVM’lere, evlere, internet başına tıkılıp kalıyoruz; aynını bizim gibi pek çok kişi yapınca da sonuçlarından rahatsız oluyoruz.

Elbette mesele bazı bireysel tercihlerin değiştirilmesinden ibaret değil. İktidarın ve sermayenin dayattığı kimi günlük pratikleri kırmak için, alternatif bir gündelik hayat kurmaya başlamak için özgürleştirici zamanlar ve mekânlar yaratmak konusunda kolektif olarak düşünmemiz gerekiyor. Ancak en azından günlük pratiklerimizden daha kolay değiştirilebilir olanları değiştirmeye çalışmak aynı zamanda bir kişisel sorumluluk.

Bir parkı korumak için, bir AVM daha yapılmasın diye sokağa çıkan, gaz yiyen, polis şiddetine maruz kalan, direnişte hayatını kaybedenler için büyük kedere boğulan insanlar ilk fırsatta kendilerini en yakın AVM’ye atıyorlarsa bu çelişkiyi daha fazla görmezden gelemeyiz. Ülkeyi AKP’den kurtarmak için gündelik hayatımızı kurtarmaya başlamalıyız.

E. Attila Aytekin – http://haber.sol.org.tr

 

 

‘Başbakan’ın samimiyetine inanabilmek için Hrant ve Sevag cinayetinde adım atılmalı’

24 Nisan Ermeni Soykırımını Anma Platformu’nun bugün düzenlediği panel programının sonunda ‘Soykırımla Yüzleşme’ forumu düzenlendi.  Yazar Ömer Faruk Gergerlioğlu, öğretim Üyesi Ferhat Kentel, HDP’den Ayşe Berktay, İHD’den Eren Keskin, HDP’den Garo Paylan ve Yüzleşme Derneğinden Cafer Solgun’un konuşmacı olarak katıldığı forumun moderatörlüğünü  Küresel BAK’dan Yıldız Önen üstlendi

20140423_175905

Forum katılımcıları, soykırım konusunda inkar politikasından vazgeçerek yüzleşmenin sağlanmasının toplumsal barışın şartı olduğunu dile getirdi. Eren Keskin ve Ayşe Berktay gibi devrimci hareketin içinden gelen isimler, Türkiye’nin yakın tarihi boyunca sosyalist grupların Ermeni Soykırımı’nı konuşmayı ötelediğini; bu durumun da inkarın bu kadar geniş bir alana yayılmasında payı olduğunu vurguladı. Ömer Faruk Gergerlioğlu ise kendisinin de bir müslüman olduğunu belirterek müslümanların soykırımla ilgili kamuoyu oluşturulması için ikna edilmeleri gerektiğini söyledi. Ferhat Kentel’e göreyse memleketteki lanetin sorumlusu soykırım: ‘ Belki de Ermeni meselesini halledemediğimiz için bu laneti yaşıyoruz. Belki de travma içindeyiz, hastayız. İyileşmemiz lazım artık.’

Forumun tek Ermeni katılımcısı Garo Paylan ise yüzleşmeyi ve ayrımcılığı kendi hikayesi üzerinden anlattı. Soykırım kurbanı üçüncü kuşak olan Paylan, soykırımdan kurtulan babaannesini anlatarak başladığı konuşmasında Başbakan’ın Ermenilere taziye mesajına da değinerek ‘Hrant Dink’in Sevag’ın katilleri bulunmadan taziyeyi samimi göremeyiz’ dedi.

‘Ölenler öldü, geride kalanlar ne yaşadı?’

Garo Paylan’ın konuşmasını olduğu gibi yayınlıyoruz:

 

‘Okuduğum bir kitapta “Ermeni Soykırımı’ndan kimse sağ kurtıulamaz” diyordu. Hep bir buçuk milyon ermeni öldürüldü diyoruz. Rakamlar istatistiktir; bir kişinin hikayesi trajedidir. Benim hikayemde Malatyalı bir aile İstanbul’a göç ediyor. Evde babaanne var, sessiz bir kadın. 1905 doğumlu, soykırımda 10 yaşında ve 7 kardeşli ailesinden geriye kimse kalmıyor. Müslüman bir ailenin yanına sığınmış.
Ben o kadınla 12 yıl yaşadım, sonra hikayesiyle ilgili hiçbir şey öğrenemeden öldü. Şimdi bunun ağırlığını düşünüyorum. Ölenler öldü ama geride kalanlar ne yaşadı?

Babaannemi annesi çocuğunu bir müslüman komşuya emanet etmiş. Babaannem hizmetçilik yapmış, sonra bir Ermeni bulup evlenmiş. Ama Malatya’daki mahallede gayri Ermeniler ne yaşadı? Komşun mahalleden alınıp katlediliyor. Birileri gelip onların malı için ‘bu mal senin’ diyor. O evde oturuyor. Bu toprakların yüzde 99’u müslüman deniyor ya; kul hakkı yeniyor ve buna eyvallah deniyor. Siyanuş’tu yayamın ismi. Beş çocuk doğurdu, beşi de Ermenice bilmiyor. Soykırımı yöneten kişin Malatya’ya vali olduktan sonra o kadın elbette çocuklarına Ermenice öğretemeyecekti.

‘Baba bize Türk’üm dedirtiyor, biz Ermeni değil miydik?’ 

Üçüncü kuşak olduğum evde, üç kuşağa, Siyanuş, Avadis ve bana, Garabet‘e neler yaşattı bu soykırım ona bakmak lazım.

Ermeni okuluna başladım. Birinci sınıfta müdür yardımcısı andımızı ezberletiyordu. Bağırtıp bir kere daha okutturuyordu. Bağırttığı bir akşam babama gidip ‘baba bize Türk’üm dedirtiyor, biz Ermeni değil miydik?’ diye sordum. Bu soruya bile bir babanın cevap veremediği bir toplumda yaşadık.

‘Ahparig Hrant ortaya çıktı, barışın diliyle konuştu’

Yetiştim, üniversiteye gittim. Devrimci yoldaşlarımız var. Emek mücadelemizden bahsediyorlar. Onlara ‘bu memlekette 1915’te bize bir kötülük etmişler, bununla ilgilenmeyecek miyiz?’ diyorum. Yoldaşlar şunu dediler: ‘kimlik meseleleri devrim yolunda bizi zayıflatır.’

1996 yılında bir ahparigimiz çıkıyor: Hant Dink. Alışık olmadığım şekilde kamusal alanda ‘sizin bildiğiniz hikaye öyle değil, benden dinleyin diyor’ ve barışın diliyle konuşuyor. Bu çok ufuk açıcı birşey ve etkili de oluyor.

‘Yedi yıldır yaptığım çoğu şey Hrant ve Sevag’la ilgili’

Ahparig yazıyor sen de onunla mücadele ediyorsun. Sonra bir gün gelip o ahparigi öldürüyorlar. İşte o zaman Ermeniliğin içinde hapsolma meselesi gündeme geliyor. Halbuki ben bir sosyalist olarak yola çıktım ama Hrant ahparigimiz katledildiği gün biraz daha Ermeniliğe hapsolduk.

Katiller, yol verenler tutuklandı , güya yargılanacaklardı. Hepsi serbest bırakıldı. Zirve Yayınevi katilleri gibi.

Bugün Başbakan bir açıklama yaptı ve kıyamet kopmadı. Bence olumlu ve ezberler dışında bazı cümleler vardı. En son cümlede Ermenilerin torunlarına taziyelerini sundu. Bunu elbette kabul edebiliriz. Kabul edilmelidir zaten. Ancak bunu yazan 12 yıldır Başbakan. Hrant Dink bu hükümet döneminde katledildi. Ve aynen soykırım hikayesindeki gibi bir planla katledildi. Başbakanın böyle bir taziye sunarken dilini ısıması lazım. Hrank Dink cinayetinde sorumlu olan 35 kamu görevlisi içinde vali, miletvekili, bakan ve bürokratlara terfi kararlarına imza attı. Davanın gidişatı en kötü halinde şu an. Sevag Şahin Balıkçı üç sene önce katledildi. Yeterli soruşturma yapılmadı.
Ben yedi yıl önce iş adamıydım. Toplumla ilgili çabalar gösteren bir insandım aynı zamanda. Yedi yıldır ise yaptığım çoğu şey Hrant Dink ve Sevag’la ilgili.

‘Talat Paşa’nın çağrısına rağmen yayamı kurtaran müslümanların ismi caddelere verildiği gün iyileşeceğiz’

Soykırımdan kurtulmuş üçüncü kuşak bir Ermeni’yi ‘arkadaş buraya bir bak’ diyen çağrılara mahkum etti. Samimiyete inanabilmek için cinayet hakkında adım atılması esasır. Bunun gereği yapılmadığı sürece açkıklamadaki laflar samimiyetten uzak, soğuk, donuk ve ‘işi tarihçilere bırakalım’ şeklinden öteye gitmez. Metindeki insani kıvılcımları ortaya çıkarabilmek için adım atılmasını bekiyoruz.

Ermenlerin ağırlıklı olarak yaşadığı Tatavla’da (Kurtuluş) sokakların ismi Ergenekon Caddesi, Türk Beyi Caddesi, Bozkurt Caddesi var, Talat Paşa okulu var. Ermenileri bu isimlerle yaşatmak farkında olunmayan bir işkence. Bazı işkenceler o kadar sistematiktir ki farkına varmazsınız. Bunları yaptığınız sürece taziye mesajındaki samimiyeti göremeyiz.

Talat Paşa’nın ‘Ermeileri kurtarmayın’ çağrısına rağmen benim yayamı kurtaran müslümanların isminin caddelere verildiği gün taziyeleri kabul edip iyileşeceğiz.

(Yeşil Gazete)

Yeşiller ve Sol Gelecek: Demokratik, halkların kardeşçe yaşadığı bir ülke için soykırımla yüzleşmek elzemdir

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi, Ermenni Soykırımı’nın 99. yılında bir açıklama yayınladı.  ‘Katliamın tarihsel sorumluğunun üstlenilmesi için tek koşulun her şeyi açıkça konuşmak olduğunun’ altını çizen parti, Türkiye toplumunun bu tarihi borcuyla yüzleşmesi gerektiğini vurguladı.

yesiller-ve-sol-gelecek-manisadaki-radyasyon-skandali-icin-cagri-yapti-21551

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi Eş Sözcüleri Sevil Turan ve Naci Sönmez imzasıyla yayınlanan açıklama şöyle

“1915. Yazıyla: Bin Dokuz Yüz On Beş…

Anadolu’nun kadim halkı Ermenilerin 1890’lardan itibaren bu topraklardan silinme sürecinin doruk noktası olan soykırımın başlangıç yılı!

Doksan dokuz yıl önce, İstanbul’daki Ermeni aydınların ve toplumun önde gelenlerinin ilk grubunun sürgüne gönderildiği tarih olan 24 Nisan 1915, sonraki günlerde Anadolu’da her bölge ve her kesimden bir milyonu aşkın kişiye ulaşan sürgün, talan, kırım ve katliam zincirinin başlangıcı.

2014. Yazıyla: İki Bin On Dört…

Soykırımın üzerinden doksan dokuz yıl geçti!

Kurtulanların asla unutmadıkları ve her anını derin bir acı ve travmayla yaşadıkları ama dünyanın genel bir duyarsızlık ve sessizlikle geçiştirdiği tam doksan dokuz yıl…

Türkiyeli Müslümanların ise unutma çabası ve inkâr travmasıyla geçirdikleri, rejimin ve servetin kökenlerine sinmiş dehşetin kol gezdiği doksan dokuz yıl…

Mal-mülkün Müslüman elit arasında paylaşılması, kadınlara el konulması ve insanların sırf Ermeni oldukları için katliama tabi tutulması anlamına gelen bu Ermeni-kırımı üzerine inşa edilmiş bir ulus-devletin bugünkü yurttaşları olarak, bu utanç verici gerçekle yüzleşmek ve gereğini yapmak bugün hepimizin yurttaşlık görevidir.

El konulan mal-mülkün hesabının verilmesi, katliamların tarihi sorumluluğunun üstlenilmesi ve soykırımdan kurtulanların bugün yaşayan evlatlarının tüm haklarının iadesi demokrasi, insan hakları ve adalet gibi evrensel insani değerler üzerinde yükselecek yeni bir toplum ve yeni bir yaşam için zorunludur.

Bu amaçla verilecek mücadelenin ilk ve hayati adımı, her şeyi tüm açıklığıyla konuşmaktır! Aslında halk, 1915 ve sonrasında ne olduğunu zaten biliyor ve kamusal olmayan ortamlarda inkâr etmiyor. Sosyal, psikolojik, siyasi, yasal, vb tüm engellerin kaldırılması durumunda, ülkenin bütün yurttaşları her ortamda konuşabilecek ve bu utançla yüzleşecektir.

Daha özgür ve mutlu bir ülke için, Ermeni Halkına karşı sorumluluğumuzu kabul etmenin ve bunun gereği olan bedeli ödemeye hazır olmanın zamanı gelmiştir.

Bu konuda üzerine büyük görev düşen devlet ise ilk adım olarak tüm soykırımdan kurtulmuş kuşaklara vatandaşlık hakkı tanımalıdır!

2015. Yazıyla: İki Bin On Beş…

Soykırımın yüzüncü yılı!

Elbette tüm dünyada vicdanın artık ayaklandığı bir yıl olacak; adalet için, yüzleşme için vicdanlı insanların seferber olduğu bir süreç yaşanacak… Bu yılı nasıl atlatırız kaygısıyla hararetle çalışma veya bu vicdan ayaklanmasını bastırmak için karşı-seferberlik hazırlıkları yapma yerine, yüzleşme/hesaplaşma için fırsata dönüştürülmeli yüzüncü yıldönümü.

Değil 99 yıl veya 100 yıl, yüzlerce yıl geçmesi bile bu sorumluluğu ortadan kaldırmaz. Yüzleşme/hesaplaşma olmadığı sürece tüm Ermeniler için bu acı ve Türkiyeliyim veya Müslüman’ım diyen tüm insanlar için bu sorumluluk da devam edecektir.

Avrupa Birliği üyesi, gerçek demokrasinin hâkim olduğu, halkların kardeşçe yaşadığı bir ülke için soykırımla yüzleşmek, halk ve devlet olarak sorumluluğumuzu kabul etmek elzemdir.

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi; bu konuda son Genel Kurulunda aldığı karar doğrultusunda, bunun insan olarak tarihi borcumuz olduğunu ve toplumun hangi kesiminden olursa olsun bu ülkede yaşayan tüm Müslümanlar için hesaplaşmanın gerekli olduğunu savunmaktadır.

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi, yine bu ulus-devlette faaliyet gösteren bir siyasi parti olarak, vicdanı rahat ve adaletin hâkim olduğu bir ülke için , devlet ve toplum tarafından bu geçmişle hesaplaşmanın önünü açma mücadelesi vermektedir,vermeye devam edecektir. ”

(Yeşil Gazete)

Başbakan’ın açıklamasını Ermeniler yorumladı

Başbakan’ın 1915 açıklamasıyla ilgili Jaklin Çelik, Hayko Bağdat, Sarkis Paçacı, Mıgırdiç Margosyan, Yetvart Danzikyan Bianet’e açıklamalarda bulundu.

April-24

Nilay Vardar’ın görüş aldığı isimler arasında genel eğilim açıklamanın olumlu fakat yetersiz olduğu yönünde.

‘Bir üzüntü beyanı varsa buna amin derim’

Hayko Bağdat (Yazar): Bu ülkede bir acı var; mezarlıklar üzerine kurduğumuz bir ülke burası. Toprakların altında usulüne göre gömülmemiş ölülerimiz var. Doğuluların istediği yegane şey, bu acının usulüne uygun şekilde karşılanması, ona dua edilmes, o ölülerin huzur kavuşmasıdır.

Bu açıklamayı reel politik olarak değerlendirmek istemiyorum. Buna ne kadar mecburdu, niyeti ne, arkasında ne var diye bakmak istemiyorum. Bir üzüntü beyanı varsa, ölmüşler için huzur içinde yatsınlar duası varsa, buna amin derim; Allah razı olsun derim. Bu bizim miladımız olsun. Hayırlı bir gelişme. Zaten bu iş buradan çözülür, başka bir yöntemi yok. Bu yöntemi, bu dili nasıl devam ettireceğimize hep beraber bakacağız; hepimizin üstüne sorumluluk düşüyor.

‘Çözüme yönelik yolun başlangıcı olduğunu umut etmek istiyorum’

Jaklin Çelik (Yazar): Başbakanın açıklaması, 1915 Soykırımı için küçük ama AKP hükümeti tarafından Türkiye için atılmış önemli bir adım. 2015 yılı, soykırımın yüzüncü yılı olması sebebiyle tüm dünyada bir dizi etkinliklerin gerçekleştirileceği bir anma yılı olacak. Bu doğrultuda hükümetin, meseleye ilişkin çıkacak uluslararası çoksesliliğe karşı böylesi esnek/dokunaklı bir dille duruş belirlemesi bir anlamda herkesin hayrına olmuştur. Bu mesaj ve içeriğindeki duygu tonlaması bundan sonraki süreçte sorunun farklı platformlarda konuşulması adına ayrıca önem taşıyor. Başbakanın işaret ettiği tarih komisyonu ise daha çok Türk toplumunu rahatlatmak adına verilmiş bir mesaj gibi duruyor. Sonuç itibariyle Ermeni Soykırımı Türk coğrafyasında gerçekleşmiş bir trajedidir. Çözümün dili de acının yaşandığı bu topraklarda yolunu bulmalı. Bu açıklamanın çözüme yönelik böylesi bir yolun başlangıcı olduğunu umut etmek istiyorum.

“1915 olayları” denmesi sorunlu, faili belirsiz gibi tarif edilmiş’

Yetvart Danzikyan (Yazar): Sorunlu ve olumlu. Ölenler ve torunları için taziye dilenmesi çok olumlu bir gelişme. Biz de bu mesajı alıyoruz. Ancak metin içindeki bazı noktalar dikkatimizden kaçmıyor. 1915 olayları denmesi mesela. Sanki faili belirsiz kendi kendine olmuş olaylar gibi tarif edilmesi sorunlu. Ortak tarih komisyon gibi aslında Türkiye’nin klasik politikasının terk edilmediğini görüyoruz. Bunlar önemli kısımları ancak toplamına baktığımızda bunun önemli, tarihi bir dönemeç olduğunu söylemek lazım. İlk kez böyle bir açıklama yapılıyor.

‘Sempatik görünmesine rağmen tehdit de içeriyor’

Sarkis Paçacı (Karikatürist): Özür dilemiyorsa Amerika’nın baskısıyla yapılmış fasulyeden bir açıklamadır. Ermeni lobisinin Amerika’nın soykırım olduğunu kabul etmesi için yaptığı bir baskı var Türkiye’de bu gerilimi almak için böyle bir baskıyla açıklama yapmış.

İçerikte insani şeyler olmasına ve sempatik görünmesine rağmen tehdit de içeriyor. Yani kışkırtmayın, rahatsız etmeyin diyor. Sonuçta soykırım olduğunu açıklaması gerekiyor. Belki de kısa sürede bunu yapacak; bu açıklama ile daha geriden başlamak istiyorlar. Ancak özür dilemediği için gerçek bir sorumluluğunu yerine getirme değil.

‘Açıklamada yeni birşey yok’

Mıgırdiç Margosyan (Yazar): Bu açıklamada hiçbir yenilik göremedim. Daha önce söylenenlerin tekrarı. Yıllardır bildiğimiz aynı lafları okuyorum. Değişen bir şey yok. Güya iyi niyetle söylenmiş, söylenmesi gereken politik laflar.

(Bianet)

Başbakan’dan 1915 taziyesi

Başkaban Recep Tayyip Erdoğan, Ermeni Soykırımı’nın 99.yıl dönümünden bir gün önce bir mesaj yayımladı. Erdoğan, açıklamada “20. yüzyılın başındaki koşullarda hayatlarını kaybeden Ermenilerin huzur içinde yatmalarını diliyor, torunlarına taziyelerimizi iletiyoruz” diyerek 1915’te yaşananların araştırılması gerektiğini belirtti.

nm_24nisan2012_anmaist_8_0335

Başbakan Erdoğan’ın 24 Nisan mesajı* şöyle:

‘Ermeni vatandaşlarımız ve dünyadaki tüm Ermeniler için özel bir anlam taşıyan 24 Nisan, tarihi bir meseleye ilişkin düşüncelerin özgürce paylaşılması için değerli bir fırsat sunmaktadır.

Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarının hangi din ve etnik kökenden olursa olsun, Türk, Kürt, Arap, Ermeni ve diğer milyonlarca Osmanlı vatandaşı için acılarla dolu zor bir dönem olduğu yadsınamaz.

‘Ermenilerin yaşadıkları acılarını anlamak ve paylaşmak  insanlık vazifesi’

Adil bir insani ve vicdani duruş, din ve etnik köken gözetmeden bu dönemde yaşanmış tüm acıları anlamayı gerekli kılar.
Tabiatıyla ne bir acılar hiyerarşisi kurulması ne de acıların birbiriyle mukayese edilmesi ve yarıştırılması acının öznesi için bir anlam ifade eder.

Atalarımızın dediği gibi “ateş düştüğü yeri yakar”.

Osmanlı İmparatorluğu vatandaşı herkes gibi Ermenilerin de o dönemde yaşadıkları acıların hatıralarını anmalarını anlamak ve paylaşmak bir insanlık vazifesidir.

‘1915’e ilişkin farklı görüşlerin ifade edilmesi demokrasi gereği’

Türkiye’de 1915 olaylarına ilişkin farklı görüş ve düşüncelerin serbestçe ifade edilmesi; çoğulcu bir bakış açısının, demokrasi kültürünün ve çağdaşlığın gereğidir.

Türkiye’deki bu özgür ortamı, suçlayıcı, incitici, hatta bazen kışkırtıcı söylem ve iddiaları seslendirmek için vesile olarak görenler de bulunabilir.

‘Acılı tarihe hafıza perspektifinden bakılmalı’

Ne var ki, tarihi meseleleri hukuki boyutlarıyla birlikte daha iyi anlamamız, kırgınlıkları yeniden dostluklara dönüştürmemiz mümkün olacaksa, farklı söylemlerin empati ve hoşgörüyle karşılanması ve bütün taraflardan benzer bir anlayışın beklenmesi tabiidir.

Türkiye Cumhuriyeti hukukun evrensel değerleriyle uyumlu her düşünceye olgunlukla yaklaşmaya devam edecektir.

Fakat 1915 olaylarının Türkiye karşıtlığı için bir bahane olarak kullanılması ve siyasi çatışma konusu haline getirilmesi de kabul edilemez.
Birinci Dünya Savaşı esnasında yaşanan hadiseler, hepimizin ortak acısıdır. Bu acılı tarihe adil hafıza perspektifinden bakılması, insani ve ilmi bir sorumluluktur.

Her din ve milletten milyonlarca insanın hayatını kaybettiği I. Dünya Savaşı esnasında, tehcir gibi gayr-ı insani sonuçlar doğuran hadiselerin yaşanmış olması, Türkler ile Ermeniler arasında duygudaşlık kurulmasına ve karşılıklı insani tutum ve davranışlar sergilenmesine engel olmamalıdır.

Bugünün dünyasında tarihten husumet çıkarmak ve yeni kavgalar üretmek kabul edilebilir olmadığı gibi ortak geleceğimizin inşası bakımından hiçbir şekilde yararlı da değildir.

Zamanın ruhu, anlaşmazlıklara rağmen konuşabilmeyi; karşıdakini dinleyerek anlamaya çalışmayı; uzlaşı yolları arayışlarını değerlendirmeyi; nefreti ayıplayıp saygı ve hoşgörüyü yüceltmeyi gerektirmektedir.

‘1915 için ortak komisyon çağrısında bulunduk’

Bu anlayışla biz Türkiye Cumhuriyeti olarak 1915 olaylarının bilimsel bir şekilde incelenmesi için ortak tarih komisyonu kurulması çağrısında bulunduk. Bu çağrı geçerliliğini korumaktadır. Türk, Ermeni ve uluslararası tarihçilerin yapacağı çalışma, 1915 olaylarının aydınlatılmasında ve tarihin doğru anlaşılmasında önemli bir rol oynayacaktır.

Bu çerçevede arşivlerimizi bütün araştırmacıların kullanımına açtık. Bugün arşivlerimizde bulunan yüzbinlerce belge, bütün tarihçilerin hizmetine sunulmaktadır.

Türkiye, geleceğe güvenle bakan bir ülke olarak tarihin de doğru anlaşılması için ilmi ve kapsamlı çalışmaları her zaman desteklemiştir. Etnik ve dini kökeni ne olursa olsun yüzlerce yıl bir arada yaşamış, sanattan diplomasiye, devlet idaresinden ticarete kadar her alanda ortak değerler üretmiş Anadolu insanları, yeni bir gelecek inşa edebilecek imkân ve kabiliyetlere bugün de sahiptir.

Kadim ve eşsiz bir coğrafyanın benzer gelenek ve göreneklere sahip halklarının, geçmişlerini olgunlukla konuşabileceklerine, kayıplarını kendilerine yakışır yöntemlerle ve birlikte anacaklarına dair umut ve inançla, 20. yüzyılın başındaki koşullarda hayatlarını kaybeden Ermenilerin huzur içinde yatmalarını diliyor, torunlarına taziyelerimizi iletiyoruz.

Aynı dönemde benzer koşullarda yaşamını yitiren, etnik ve dini kökeni ne olursa olsun tüm Osmanlı vatandaşlarını da rahmetle ve saygıyla anıyoruz.’

Reuters: beklenmedik taziye

Açıklama uluslararası baısn ajanslarında da yankı buldu. AP, Başbakan Erdoğan’ın “I. Dünya Savaşı esnasında, tehcir gibi gayr-ı insani sonuçlar doğuran hadiselerin yaşanmış olması, Türkler ile Ermeniler arasında duygudaşlık kurulmasına ve karşılıklı insani tutum ve davranışlar sergilenmesine engel olmamalıdır.” sözlerine yer verdi.

Reuters ise açıklamayı ‘Erdoğan’dan beklenmedik taziye’ başlığıyla geçti. Erdoğan’ın 1915 olayları için ‘insanlık dışı’ dediğini belirten Reuters, “1915’te ölen Ermenilerin torunlarına taziyelerimizi iletiyoruz.” sözlerine yer verdi.

* Ara başlıklar Yeşil Gazete tarafından konulmuştur.