Ana Sayfa Blog Sayfa 3983

Çernobil’in 28. yılında nükleere hayır demek için 28 neden

Çernobil felaketinin 28. yıldönümü olan 26 Nisan’da, iki nükleer santral projesiyle yüzyüze olan Türkiye’de protesto gösterileri düzenlenecek.

Sinop ve İstanbul’da gerçekleşecek eylemler öncesinde ‘Karadeniz İsyandadır’ Platformu, nükleere karşı olmak için 28 neden sıraladı:

“1. Kazalardan kaçınılamaz. Tasarım kusurları, yıpranma, mekanik ve insani hatalar nedeniyle kaza olasılığı yapısaldır.
2. “Yeni” diye pazarlanmaya çalışılan modeller için başka bir deneme olanağı olmadığı için toplum “kobay” olarak kullanılır. Kaza ve sızıntılar, yüksek toplumsal maliyete yol açar ve sınır tanımaz.
3. Yüzbinlerce yıl radyoaktif kalan atıkların zararsız hale getirilmesi mümkün değildir. Atıkların yeraltı sularına, nehirler ve ırmaklara sızma riski yüksektir. Radyoaktif atıkların çevreden yalıtılma masrafları hem bu atıkların kirlettiği alanların, yeraltı suları ve nehirlerin temizlenme çalışması masrafları ve seçilen depolama alanlarına nakliye masrafları hayli yüksektir.
4. Soğutma suyunun geri verilmesi sırasında nehirlerin, göllerin ve denizin ısıl kirlenmesine neden olur ve sudaki canlı yaşama zarar verir. 2-6 C’lik bir sıcaklık artışı deniz ekosistemindeki dengeyi bozar. Denizdeki canlıların neslinin tükenmesine ve denize yayılan radyasyonun deniz ürünleri yoluyla insanlara geçmesine neden olur. Öte yandan, küresel ısınmaya bağlı olarak suların aşırı ısındığı dönemlerde soğutma işlemi de tehlikeye girer.
5. Normal işleyişi sırasında fark edilmeyen / örtbas edilen sızıntılar nedeniyle, geniş bir alanda radyoaktif kirlilik yaratır. Nükleer santral civarında belirli oranda radyasyon artışı yaşandığı, hava, su, toprak kirliliğine neden olarak canlı yaşamı üzerinde olumsuz etkiler yarattığı bilinen bir gerçektir. Çeşitli şekillerde yarattığı radyoaktif kirlilik hastalıklara, hayvan ve bitkilerde mutasyonlara yol açar. Nükleer santraller bölgedeki tarım, hayvancılık, turizm ve balıkçılık faaliyetlerini bitirir.
6. “Yüksek güvenlik standartları”na rağmen nükleer santraller halen çok riskli bir teknolojidir. Japonya’da olduğu gibi kazalar halen olabilmektedir. %100 güvenli bir nükleer santral bulunmamaktadır. Riski çok büyük olduğu için sigortalanamaz ve finansal riski kamuya yüklenir.

64048_09_39_24 7. Nükleer santrallerin ömrü tamamlansa bile risk devam eder. Nükleer santral kapatılsa dahi, ortalama gücünün belirli bir yüzdesi kadar enerji üretmeye devam eder. Bu nedenle bozunum ısısı önemsiz düzeylere düşünceye kadar, reaktörü soğutmaya devam etmek gerekir.
8. Nükleer pazarlayıcıları tarafından toplumsal / çevresel “dışsal maliyetleri” göz ardı edilerek düşük gösterilen nükleer enerji üretim maliyetleri bir yalandan başka bir şey değildir. Güvenlik, bakım-onarım harcamaları yüksektir. Pahalı yakıt kullanılmasının yanında, yakıt zenginleştirme ve atık depolama gibi ekstra masrafları vardır. İlk yatırım ve işletim maliyetleri yüksektir.
9. Deprem, sel, tsunami ve tayfun gibi afetlerde kaza riski yükselir. Fay hatları yakınına reaktör kurulması ekstra risk yaratır.
10. Teknolojisi, yapım, inşaat ve güvenlik maliyetleri ve süresi çok yüksektir. Yapım süresinin ve maliyetin birkaç katına çıktığına sıklıkla rastlanmaktadır, büyük gecikmeler yaşanır ve zamanında bitmez. Geri ödeme süresi çok uzundur.
11. Kapanan santraller uzun süren söküm aşamasında nükleer atık haline gelir ve söküm maliyetleri çok yüksektir. Kullanılmış yakıt çubukları ve atıklar yerin altında çelik tanklara gömülür. Ancak bu tanklar da 10-15 yıl içerisinde yüksek düzeyli ve sürekli radyoaktif ışıma sonucunda çatlar ve sızıntı meydana gelir. Tam olarak bir yalıtım ve bertaraf teknolojisi henüz bulunamamıştır.
12. Enerji üretimi verimsizdir (soğutma sırasında büyük miktarda enerji kaybı olduğu için üretilen net enerji miktarı düşüktür). Arızalarda üretim çok uzun süre durur, santral atıl hale gelir.
13. Nükleer enerji denildiği gibi iklim değişikliğine çözüm değildir. Nükleer enerji kullanımından kaynaklanan uranyum madenciliği ve santral inşaatında kullanılan tonlarca malzeme yüzünden önemli ölçüde sera gazı salımı söz konusu olmaktadır. Sera gazı salınımı iklim değişikliğini ve küresel ısınmayı tetiklemektedir.
14. Uranyum madenciliği ve yakıt üretimi/zenginleştirme aşamalarında sürdürülebilir olmayan kaynak bağımlılığı yaratır. Nükleer yakıt kaynakları sınırlıdır ve birkaç ülkenin kontrolündedir. Nükleer enerjinin kaynağı olan uranyum az bulunan bir kaynaktır. Tahminlere göre dünyadaki uranyum kaynakları talebe de bağlı olarak 30 – 60 yıl içerisinde tükenecektir.
15. Nükleer santraller, endüstriyalizmin ve yüksek teknolojiye tapınmanın en uç noktalarından birini temsil eder. Teknolojiyi elinde tutan, denetleyen ve dağıtan devletlerin gücünü ve bu ülkelere olan bağımlılığı arttırır.
16. Uluslararası güç dengelerinde barışçıl olmayan bir silah olarak kullanılır. Nükleer silahlanmayla, savaşlarla, militarizmle bire bir ilişkisi vardır, askeri ya da sivil reaktörlerin bazı tipleri nükleer silah hammaddesi üretir.
17. Radyoaktif atıkların konvansiyonel silahlar için mermi yapımı, tanklar için zırh plakası yapımı ve nükleer silah yapımında kullanılması riski mevcuttur.
18. Sabotajlara, saldırılara karşı korunma adına asker ve polis denetimini meşrulaştırır.
19. Şeffaf değildir, yatırım kararından silah yapımına, kazalardan atıklara kadar her aşamada gizlilik esastır, radyoaktif sızıntı ve kazalar örtbas edilir. Toplumu ikna etmek için beyin yıkama / rıza yaratma kampanyalarını kullanır.
20. Yapımına antidemokratik süreçlerle, merkezi olarak ve kamuoyunda özgürce tartışılmasına izin verilmeden karar verilir; aynı şekilde yapılır ve işletilir. Özellikle yatırım aşamasında büyük rüşvetler ve “fon”lar döner.
21. Merkezi denetimi zorunlu kıldığı için enerji üretiminde ve dağıtımında merkezileşmeye ve enerji kayıplarına neden olur. Teknokrasinin ve uzmanlar bürokrasisinin egemenliğindeki, halkın aleyhine toplumsal ve ekonomik düzeni pekiştirir.
22. Yüksek düzeyde uzman iş gücü kullanır, yerel ve ulusal düzeyde anlamlı istihdam yaratmaz (kaza sonrası temizlik işleri hariç). Nükleer enerji, ticari teknolojiler arasında en düşük istihdam yoğunluğuna sahip ve üretilen enerji miktarına göre en az iş olanağı sağlamaktadır. Bu istihdam da büyük oranda uzmanlaşmış ve dışarıdan transfer edilecek işgücüne dayanmaktadır.
23. Nükleer santral potansiyel bir atom bombası fabrikasıdır. Nükleer teknoloji şarttır diyen zihniyetin ardında askeri amaçlarla silah ve atom bombası üretme arzusu yatmaktadır. 1945’te Hiroşima’da, Nagazaki’de kullanılan atom bombalarına, geçtiğimiz 10 yılda Lübnan’da, Irak’ta, Afganistan’da halkın üzerine atılan seyreltilmiş nükleer bombalara sahip olma niyeti savaş endüstrisinin ve egemenlerin bitmez tükenmez kar ve iktidar hırslarının sonucudur; insanların ve doğanın katledilmesine yol açmaktadır.
24. Aşırı enerji tüketimine ve masif (büyük miktarlarda) enerji akışına olan bağımlılığı arttırır, enerji yoğunluğunun düşürülmesi girişimlerini baltalar. Tüketim toplumunu, enerji israfını ve kullan at mantığını alternatifsiz hale getirir.
25. Türkiye nükleer santrallere mecbur değildir. Türkiye’deki enerji arz/talep senaryoları 2-3 kat abartılı bir şekilde açıklanmakta, sanal ihtiyaçlar yaratılıp tüketim pompalanıp enerji krizi yalanıyla sermayeye yeni pazarlar açılması hedeflenmektedir. Enerji oburluğu politikalarıyla enerjiye ihtiyacımız varmış gibi gösterilmektedir.
26. Rusya’nın yapmayı planladığı VVER-1200 modeli üniteler, Rusya tarafından yeni geliştirilmiştir. Daha henüz dünyada VVER-1200 model bir reaktör işletme halinde bulunmamaktadır. 3. nesil olarak dile getirilen bu santrallerin güvenilirliği belirsizdir. Akkuyu’da kurulması planlanan 4800 megavatlık nükleer santralin soğutulması için günde kullanılacak yaklaşık 10 milyar litrelik su bölge atmosferinde ve tarım alanlarında, asit yağmuru, ağır metal kirliliğinin yanı sıra buharlaşmadan kaynaklanan atık tuz ve minerallerin çevrede neden olacağı zararlar kaçınılmaz olacaktır.
27. Nükleer santral bahanesiyle Türkiye bir nükleer atık çöplüğü haline getirilmeye, başka santrallerin atıklarda Türkiye topraklarına gömülmeye çalışılmaktadır.
28. Çernobil’i unutamadan, Japonya – Fukuşima felaketini yaşadık.”

NKP’nin düzenlediği ‘Nükleere Hayır’ eylemleri yarın (26 Nisan) saat 19.00’da İstanbul Kadıköy Boğa Heykeli’nde, saat 12.00’de Sinop’ta Uğur Mumcu Meydanı’nda gerçekleştirilecek.

(Yeşil Gazete)

Çernobil yıldönümü öncesi Bakanlığa çağrı: ÇED onayı verme!

İstanbul Greenpeace Akdeniz, 26 Nisan 1986’da yaşanan Çernobil felaketinin 28. yılı nedeniyle yaptığı açıklamada, Çernobil’in etkilerinin hala devam ettiğini ve felaketin sorumlusu şirketin Akkuyu’da nükleer santral kurması planlanan şirketle aynı olduğunu hatırlattı.

Şirketin Akkuyu’daki santral için sunduğu 3. Çevresel Etki Değerlendirmesi Raporu’nun eksiklerle dolu olduğunu ifade eden Greenpeace, Çevre ve Şehircilik Bakanı İdris Güllüce’yi bu raporu onaylamamaya çağırdı.

greenpeace-ba-bakan-tayyip-erd

Mersin’de %72, Sinop’ta %76 nükleer istemiyor

Çernobil felaketinin Türkiye’yi de fazlasıyla etkilediğini ifade eden Greenpeace Akdeniz Kampanyalar Yöneticisi Hilal Atıcı,“ Bu felaketin mimarı olan Rosatom şirketinin Akkuyu’da bir santral kurması planlanıyor. Rosatom, geçtiğimiz günlerde 3. Kez ÇED raporunu Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na sundu. Bakan İdris Güllüce’yi, çevrenin, insan sağlığının ve çocuklarımızın geleceğinin felaketi olabilecek bu santral planına acilen dur demeye çağırıyoruz” dedi.

Greenpeace’in yaptırdığı araştırmaya göre, nükleer santral kurulması planlanan illerden Mersin’de halkın yüzde 72’si, Sinop’ta ise halkın yüzde 76’sı nükleer istemiyor. Çernobil felaketinden en fazla etkilenen illerden biri olan Sinop’ta Çernobil’in 28. yılı nedeniyle yarın Nükleer Karşıtı Platform tarafından bir miting düzenleniyor.

Çernobil’in Türkiye’deki etkiler üzerinde bugüne kadar kapsamlı bir rapor yayınlanmadı. Yayınlanan sınırlı alandaki çalışmalara göre etkileri şöyle:

• Türkiye’de de Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi, İç Hastalıkları ve Pediatri Ana Bilim Dalları’nda yaptığı çalışmaya göre lösemi vakaları, 1986 öncesi  yüzde 0,7’den, 1986 sonrası yüzde 2’ye çıktı.
Kanserle Savaş Dairesi Başkanlığı’nın verilerine göre Türkiye’de 1984 yılında yüz binde 19,2 olan kanser vakaları, 96 yılında yüz binde 63,46 olarak bildirildi.
• 4 Mayıs günü Kapıkule-Edirne yolunda İstanbul’da havadaki radyasyonun tam 1000 katı olan ve Çernobil nedenli Türkiye’de ölçülen en yüksek değer olarak tarihe geçen, 16 miliröntgen/saat değeri ölçüldü.
• Kaza’dan 5 gün sonra Akçakoca’da havadaki radyasyonun gittikçe arttığı fark edildi. Karasu Bölgesi’nde o bölgenin doğal radyasyon düzeyinin 20 katı fazla olan 150 mikroröntgen/saat düzeyinde ölçüm yapıldı.

(Yeşil Gazete)

‘İtirazım Var’ sansürü +18’den +15’e düştü

Kültür Bakanlığı tarafından 18 yaş altına yasaklanan Onur Ünlü’nün filmi ‘İirazım Var’, yapılan itiraz sonucu 15 yaş sınırına indi.

Geçtiğimiz hafta vizyona giren ve Kültür Bakanlığı tarafından 18 yaş altına yasaklanan “İtirazım Var” filminin yapımcısı U10 Film itiraz dilekçesi vermiş ve kararın değiştirilmesini istemişti. Bugün Kültür Bakanlığı’ndan yapımcı şirkete iletilen karara göre artık 15 yaş üstü seyirci filmi izleyebilecek.

‘U10 Film: şiddet, küfür, cinsellik yok’

Kültür Bakanlığı’na bağlı Sınıflandırma ve Değerlendirme Kurulu’nun filmin Kayıt Tescil Belgesi’ne yansıyan kararında yaş sınırlaması gerekçesi olarak “çocukların ve gençlerin ruh ve beden sağlığını etkileyici unsurlar, genel ahlak insan onuru ve şiddet içermesi” ifadesi yer almıştı. U10 Film’in itirazında, filmde şiddet içeren sahnelerin son derece sınırlı olduğu, küfür ve kötü söz kullanımının çok kısıtlı olduğu, filmin hiç bir planında cinsel istismar işaret edecek bir kullanım bulunmadığı, korku öğelerinin hiç yer almadığı bütün bunlara bağlı olarak ahlaka mugayyir, dini değerleri süistimal eden ve insan onurunu rencide edecek bir unsurun olmamasına özellikle itina gösterildiği belirtildi.

Senaryosu ve yönetmenliği Onur Ünlü’ye ait olan film görev yaptığı camide yaşanan bir cinayeti araştırmaya karar veren imam Selman Bulut’un hikayesini anlatıyor. Serkan Keskin’in başrolünde olduğu “İtirazım Var”da Hazal Kaya, Büşra Pekin, Öner Erkan, Osman Sonant, Serdar Orçin ve Umut Kurt da rol alıyor.

İtirazım Var, son olarak Uluslararası İstanbul Film Festivali’nin ulusal yarışma bölümünde en iyi yönetmen ve en iyi erkek oyuncu ödülünü almıştı.

(Ajanslar/ Yeşil Gazete)

IPPNW raporu Türkçe’ye çevrildi: Çernobil kaynaklı genetik hasarlar asıl bundan sonra ortaya çıkacak

Nükleer Savaşın Önlenmesi için Uluslararası Hekimler Birliği’nin (IPPNW) Almanya Şubesi tarafından nükleer felaketin 25. yılında, 2011’de hazırlanan ‘Çernobil’in insan sağlığına etkileri’ isimli rapor Türkçe’ye çevrildi. Rapor, Çernobil nükleer felaketinin hem çok geniş bir alanı etkilediğini, hem de neden olduğu genetik bozuklukların nesiller boyu devam edeceğini ortaya koyuyor.

Dr.Sebastian PflugbeilHenrik Paulitz ve Dr.  Angelika Claussen‘in hazırladığı rapor Yeşil Düşünce Derneği tarafından Türkçe’ye çevrildi. Çalışmada, genetik mutasyon gibi öngörülebilir etkilerin yanında, özellikle tasfiye memurlarında görülen erken yaşlanma, hafıza problemleri ve psikolojik sorunları gibi kanser harici hastalıkların sayısının yüksekliğine dikkat çekiliyor.

chernobyl-03

 

‘Fukuşima’nın etkileri de Çernobil gibi zamanla ortaya çıkacak’

Bugüne kadar Çernobil’in etkilerini araştırmış irirli ufaklı araştırmalardan derlenen raporda, 2050’li yıllarda Çernobil nükleer felaketinin neden olduğu binlerce yeni hastalık vakasının ortaya çıkacağı belirtiliyor. Bu açıdan ‘sona ermekten çok uzak’ olarak tanımlanan nükleer felaketin bir benzerinin Fukuşima’da yaşandığı ve etkilerinin tıpkı Çernobil gibi zaman içinde çıkacağı vurgulanıyor.

En az 9 milyon kişi doğrudan etkilendi

Rapora göre, Çernobil nükleer felaketinden Beyaz Rusya, Ukrayna ve Rusya’da toplam dokuz milyon kişi doğrudan etkilendi. 135,000 kişi tahliye edildi; 400,000 kişi evlerini kaybetti ve taşınmak zorunda kaldı. Dönemin Beyaz Rusya olarak tanımlanan bölgesinde halen yüzde 30, Ukrayna’da yüzde 7 ve Rusya’da yüzde 1.6 oranında kontamine alan bulunuyor. Çernobil’den etkilenen ülkeler raporda  İsveç, Finlandiya, Avusturya, Norveç, Bulgaristan, İsviçre, Yunanistan, Slovenya, İtalya  ve Moldava olarak belirtildi. Türkiye yetkilileri ve doktorlar, bugüne kadar felaketin etkileriyle ilgili bir rapor hazırlamadığı için araştırmada Türkiye yer almıyor.

Felakete özellikle maruz kalan topluluklar ise 830 bin kişiden oluşan tasfiye memurları/temizlik çalışanları, 30 km’lik alanda tasfiye edilenler (350 bin 400), Rusya, Beyaz Rusya ve Ukraynada yoğun radyasyona maruz kalan 8 milyon 300 bin kişilik nüfus ve radyasyona düşük maruziyeti olan Avrupa nüfusu (600 bin)

Ekran Resmi 2014-04-25 13.12.13.png

Sağlığa etkileri: bebek ölümleri, erken yaşlanma, genetik hasar, kanser, cinsiyet dengesizlikleri 

Çernobil’den etkilenen nüfusun sağlık durumlarıyla ilgili bugüne kadar derli toplu bir değerlendirme yapılmadı. Söz konusu raporda, bugüne kadar görece küçük küçük nüfuslar üzerinde yapılmış araştırmalar bir araya getirildi. Buna göre felaketin sağlığa etkileri şöyle özetleniyor:

– Genomik dengesizlik ve radyasyondan direk etkilenmeyen hücrelerde genetik değişiklik gibi hedef alınmamış etkiler bulundu.

– Genomik dengesizlik genlerle aktarılıyor ve her nesilde katlanarak artıyor. Etkilenen her üç cumhuriyetin (Moskova, Minsk, Kiev) araştırma merkezlerinde yapılan ve tasfiye memurları ile radyasyona maruz kalmamış annelerin çocuklarında kromozom anormalliklerini gösteren bulgulara ulaşıldı.

–  Kardiyovasküler ve mide hastalıkları ve nörolojik-psikiyatrik hastalıklar gibi kanser dışı hastalıklarda artış görülüyor.

 

–  Rus yetkililerce verilen sayılara göre, tasfiye memurları erken yaşlanıyor ve ortalamadan çok daha yüksek sayıda çeşitli formda kanser, lösemi, somatik, nörolojik ve psikiyatrik hastalıklara yakalanıyorlar.

– Çernobil nedeniyle 5 bin civarında bebek öldü. 

– Çernobil’den sonra, İsveç, Finlandiya ve Norveç’te bebek ölüm oranlarında %15.8’lik belirgin bir artış görüldü.

– Genetik ve teratojenik hasarlar (malformasyonlar) sadece direk etkilenen üç ülkede değil diğer Avrupa ülkelerinde de belirgin olarak arttı.

– UNSCEAR’a göre dünya çapında yaklaşık 30,000 – 207,000 Çernobil ile bağlantılı genetik hasarlı çocuk var. Toplam beklenen hasarın ise sadece %10’u ilk nesilde görülüyor.

– Aynı zamanda erkek ve dişi embriyo oranında da kayma oldu. 1986 sonrasında belirgin olarak daha az kız çocuk doğdu.

Ekran Resmi 2014-04-25 13.11.36.png

– DSÖ öngörüsüne göre, sadece Beyaz Rusya’nın Gomel bölgesinde, hayatları boyunca 50,000’den fazla çocukta tiroid kanseri gelişecek.

– Bölgede, doğrudan etkilenen tasfiye memurları dışında 1986 – 2056 arasında 92,627 tiroid kanseri vakası olacağı tahmin ediliyor.

– Ukrayna’da Çernobil Bakanlığı tarafından yayınlanan bir bildiride; endokrin sistem hastalıklarında (1987’den 1992‘ye kadar 25 kat), sinir sistemi hastalıklarında (6 kat), dolaşım sistemi hastalıklarında (44 kat), sindirim organı hastalıklarında (60 kat), cilt ve ciltaltı hastalıklarında ( 50 kat daha fazla) , kas-iskelet sistemi ve fizyolojik disfonksiyonlarda (53 kat) daha fazla vaka kayıtlandığı belirtildi.

Raporda, Çernobil nedeniyle oluşan genetik hasarların pek çoğunun ikinci ve üçüncü nesilde ortaya çıkacağı vurgulanıyor.

Raporun tamamına buradan ulaşabilirsiniz.

(Yeşil Gazete)

 

25 Nisan 2014

Sudan hükümeti ile “Halk Hareketi” arasında anlaşma

Sudan hükümeti ile ülkenin kuzeyindeki “Halk hareketi” heyetlerinin Etiyopya’nın başkenti Addis Ababa’da yürüttükleri barış görüşmelerinde, barış müzakereleri için bir çerçeve üzerinde anlaşıldığı belirtiliyor.

Ukrayna Dışişleri Bakanı savaşa hazır olduklarını belirtti

Ukrayna Dışişleri Bakanı Andriy Deşçitsa, Moskova yönetiminin Ukrayna sınırında tatbikat yapma kararıyla ilgili olarak, Rusya ile savaşmaya hazır olduklarını belirtti.

Irak’ta saldırı sonucu 10 kişi öldü

Irak’ın orta kesimindeki Babil ilinde bomba yüklü araçla düzenlenen saldırıda 10 kişinin hayatını kaybettiği, 20 kişinin yaralandığı bildirildi.

Suriye’de bir günde 115 kişi öldü 

Suriye’de, Devlet Başkanı Beşşar Esad’a bağlı ordu birliklerinin çeşitli kentlerde muhaliflere yönelik ağır silahlarla düzenlediği operasyonlarda, 14’ü çocuk, 4’ü kadın olmak üzere 115 kişinin öldüğü bildirildi.

İsrail barış görüşmelerini durdurdu 

El Fetih ve Hamas arasında sağlanan uzlaşmanın ardından İsrail, Filistin yönetimiyle yürüttüğü barış görüşmelerini aksıya aldı.

(Yeşil Gazete)

 

Haşim Kılıç sert konuştu

Anayasa Mahkemesinin kuruluşunun 52. yılı nedeniyle Yüce Divan Salonu’nda düzenlenen toplantıda konuşan Haşim Kılıç, twitter kararı, ‘vicdan yolsuzluğu’ dediği 17 Aralık operasyonu ve bireysel başvuruların artışı gibi gündeme ilişkin çarpıcı açıklamalarda bulundu. Hukukun üstünlüğü, demokratik değerler ve hukuk güvenliği konularına değinen Kılıç,insanların onurlu bir hayat yaşayabilmek için hukuk güvenliğinin egemen olduğu bir devletin varlığına ihtiyaç duyulduğunu vurguladı. Kılıç, ‘Bu ayrışma ve bölünmenin hukuk devletinin hukuk güvenliğini sonunu getireceğini yargıda yaşayacağımız olaylar bizlere açıkça göstermektedir’ dedi.

Anayasa Mahkemesinin kuruluşunun 52. yılı nedeniyle Yüce Divan Salonu’nda tören düzenlendi. Toplantıya Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, TBMM Başkanı Cemil Çiçek, Başbakan Erdoğan ile CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu da katıldı.

Ekran Resmi 2014-04-25 11.35.55.png

‘Sorun üreten değil sorun çözen yargı’

Haşim Kılıç’ın konuşmasının satır başları şöyle:

“Esasen anayasa yargısının varlık nedeni insan olma ortak paydasına sahip olan herkesin var olan onurunu korumaktır. Bu kutsal görevin başarıyla yürütülmesi bağımsız olan yargıçlarla mümkündür. Sorun üreten değil sorun çözen yargı anlayışına destek vereceğine, hukuk devletin tam bir tarafsızlık içerisinde korucuyu olacağına inancımı tekrar belirtmek istiyorum.

‘Hukuk kurallarında sık aralıklarla yapılan değişiklikler hukuk güvenliğini sağlamaz’

Hukuk devletinin en belirgin diğer bir özelliği ise tasarruflarının ön görülebilir, ulaşılabilir açık ve şeffaf olmasıdır. Hukuk devletinin odağında, iktidar gücünün keyfi davranışlarının sınırlandırılması vardır. Bu nedenle kamu gücünü kullananlar da vatandaşlar gibi hukuksal ilkelerle kuşatılmışlardır. Öncelikle yazılı hukuk kurallarının, adli kolluğun ne durumda olduğunun tespiti gerekir. Sisteme dahil unsurlar birbirini engellemeden sorun yok demektir. Haklı bir neden olmaksızın, kamu yararı gözetilmeden, yazılı hukuk kurallarında çok sık aralıklarla yapılan değişikliklerin hukuk güvenliğinin sağlayamaz.

Hukuk devletinin temel bireyi olan yargı aynı zamanda devletin vicdanı olarak da tanımlanmaktadır. İşgal devam ettiği sürece bunları yaşamaya devam edeceğiz. Yargının vicdanını işgal edenlerin kimliği düşüncesi kutsalları ne olursa olsun bu sonuç değişmeyecektir. Dün hak ihlallerine uğramış mağdurlarla, bugünkü mağdurların kimliğinin farklı olması bakışımızı değiştirmeyecektir.

‘Yargı kalesini işgal edenler ideolojilerine lojistik destek sağlamak için kullandı’

Barışın teminatı olan farklılıkların birlikte yaşamasını ancak başkalarının hak ve özgürlüklerini savunan onurlu insanlar hayata geçirebilir. İdeolojik ve siyasi yapılanmaların hedefinde her zaman ele geçirilmesi gereken bir kale olarak görülmüş, ele geçirenlerde kendi vesayetini dayatmanın peşine düşmüştür.

Kaleyi işgal edenler de yargıyı siyasi düşüncelerle ideolojilerine lojistik destek sağlamak için, rakiplerinden intikam amacı olarak kullanmışlardır. Bu anlayış ve işgalden kurtulmadıkça bağımsız yargının oluşması hayaldir. Vesayet altındaki yargıdan hukuk güvenliğinin sağlanması beklenemez.

‘Anayasa yargısının varlık nedeni insan onurunu korumaktır’

Hukukun evrensel ilkelerine göre hareket ettiğimiz açıktır. Dostluk ve düşmanlık alanlarına kapalı olduğu gibi, bireysel inançların da dışındadır. İnsanlık onurunun varlığı, temel hak ve özgürlükleri de evrenselleştirmiştir. Tehditler karşısında savunmak anayasa mahkemelerinin en temel görevidir.

Hemen her toplumda sorunların temel kaynağı, yasama yürütme ve yargının neden olduğu hak ihlalleridir.  Anayasa Mahkemesi’nin hak ve özgürlükler mahkemesi olarak tanımlanmasının ancak etkin ve sürekli çalışmasıyla bağlı olduğunun bilincindeyiz. Bireylerin her türlü endişe ve korkudan arınmış bir topumda hayat sürmeleri en temel anayasal haklarıdır.

Esasen anayasa yargısının varlık nedeni insan olma ortak paydasına sahip olan herkesin var olan onurunu korumaktır. Bu kutsal görevin başarıyla yürütülmesi bağımsız olan yargıçlarla mümkündür. Sorun üreten değil sorun çözen yargı anlayışına destek vereceğine, hukuk devletin tam bir tarafsızlık içerisinde korucuyu olacağına inancımı tekrar belirtmek istiyorum.

‘Yargıya paralel devlet suçlaması yapışık kaldığı sürece bağımsız olamaz’

Tarih olanları kaydeder. Gerçekleri itiraf etmek cesaretle çözüm bulmak zorundayız. Daha önceki konuşmalarımın bir bölümünde şunları dile getirmiştim. Yargı milletin iradesine tuzak kurulacak yer değildir ve olmamalıdır. Son dönemde yargı, paralel devlet ve çete diye nitelendirilen çok vahim ağır bir suçlamayla karşı karşıyadır.

Bu suçlama üzerinde yapışık kaldığı sürece yargının ayakta kalması mümkün değildir. Bugün itibariyle en basit alacak davasına ilişkin kararlar bile tartışma açılmış, yargıya güven ağır yara almıştır.

‘Herkes iddialarla ilgili delilleri ortaya koymak zorunda’

Herkes bu iddialarla ilgili bilgi belge ve delilleri zaman geçirmeden ortaya koymak zorundadır. Gerek yargıda gerek yürütmede var olduğu iddia edilen bu kişilerin, tayin edilerek sorunu çözmenin anlamsızlığı açıktır. Söz konusu iddiaların yargıda psikolojik travma yarattığı, hakim ve savcılar arasında önemli ayrışma ve bölünmelere sebep olduğu hepimizin saklayamayacağı gerçeklerdir.

Bunun adaletin sonunu getireceğini olaylar bizlere göstermektedir. İddia edilen kayıt dışı yapılanma, korku, endişe, belirsizliklerin doğmasına, mesleki ilişkinin çok olumsuz etkilenmesine yol açmaktadır. Yargının karşı karşıya kaldığı bu iddianın adı vicdan yolsuzluğudur. Hukuk devletine yakışan yöntemler, gerçekliğinin ispat edilmesi halinde, faillerine bir saniye bile beklenmeden.

Twitter kararıyla ilgili: ‘mahkemeler dostluk ve düşmanlıkla yönlendirilemez’

Belirtilen davalarda şikayetçilerin, kanunun yolunu tüketme yolu aranmaksızın, AYM’nin ihlal kararlarını verdiğini altını çizmek istiyorum. AYM, bir internet sitesine erişimin engellenmesine karşı verdiği kararda, yoğun eleştiriyle karşı karşıya kalmıştır. Uzun yargılama, uzun tutukluluk ya da şikayete konu hakkın, yeterli hukuk yoluyla korunup korunmadığı yönünde yapılan değerlendirmeler bunun istisnalarını oluşturmuştur.

AYM’nin, AİHM’in içtihatları doğrultusunda kanun yolları tüketilmeden verdiği kararlara karşı hiçbir eleştiri yapılmamasına rağmen, bir internet sitesiyle ilgili kararıyla ilgili ölçüsüz şekilde eleştirilmesi dikkat çekicidir. Hukuk devletinde mahkemeler emir ve talimatla çalışmadığı gibi dostluk ve düşmanlıkla da yönlendirilemez.”

(Yeşil Gazete)

KPSS kalkıyor

Başbakan Erdoğan’ın talimatı ile yapılan çalışma kapsamında, merkezi sınav sistemi yerine bakanlıklar kendi sınavlarını yapacak. 

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik, son Bakanlar Kurulu toplantısında bakanlık çalışmaları ve Meclis’e sevk edilmek üzere hazırlanan yasa taslakları hakkında bilgi verdi. Sunumda KPSS ile ilgili yapılan hazırlık da konuşuldu.

Mevcut sisteme göre, devlete alınacak personel ile ilgili ÖSYM tarafından belirli aralıklarla sınav yapılıyor. Atamalar bu sınavda en yüksek puanı alandan aşağıya doğru sıralanarak gerçekleştiriliyor.

Cumhuriyet gazetesinin haberine göre Başbakan Erdoğan’ın isteği doğrultusunda başlayan çalışma kapsamında KPSS kaldırılacak. Bakanlıklar ve diğer kamu kurumlarının ÖSYM tarafından yapılan tek bir sınav ile personel alması dönemi sona erecek.

Yapılan çalışmaya göre; merkezi sınav sistemi yerine tüm bakanlık ve kurumlara kendi ihtiyaçlarına göre alacakları personel için sınav yapma hakkı verilecek. Üzerinde çalışılan sisteme göre, her kurum alacağı personel için kendi sınavını açıklayacak. Alınacak personel için duyuru yapılacak. Başvuranlar, kurumun ihtiyaç duyduğu kadroya uygun soruların yer aldığı yazılı sınava girecek. Gerek duyulursa sözlü sınav da söz konusu olacak.

Memur olarak göreve alınanların özlük hakları ve çalışma şekilleri ile ilgili de bazı düzenlemeler gündeme gelecek. Sınav kazanıp ataması yapılan bir kişi, atandığı yerde en az 3 yıl çalışmak zorunda olacak. Örneğin; Milli eğitim Bakanlığı’nın sınavı ve gerekli eğitim programlarından geçip öğretmen olarak Güneydoğu başta olmak üzere ülkenin herhangi bir yerine atanan kişi burada en az 3 yıl kalacak. Bu süreden önce tayin isteyemeyecek.

(Cumhuriyet)

Yargı Senoz’da HES’i iptal ediyor, bakanlık ÇED veriyor

Rize’nin Çayeli ilçesinde bulunan Senoz Vadisi’nde yapılmak istenen HES için ancak Danıştay 14. Dairesi tarafından ‘Su Kullanım Hakkı Anlaşması’ ve ‘Enerji Üretim Lisansı’ iptal edilen Kayalar HES Projesi’ne Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından ‘ÇED Olumlu Kararı’ verildi.

senoz-vadisi-nde-yuzlerce-yillik-simsir-3198134_o

ÇED olumlu kararına köylüler itiraz etti 

2007 yılında dönemin Çevre ve Orman Bakanlığı tarafından verilen ‘ÇED Gerekli Değildir‘ kararıyla İYON Enerji Üretimi Sanayi ve Ticaret A.Ş. tarafından vadide yapılmak istenen HES projesi, yöre köylülerinin açtığı davanın ardından Rize İdare Mahkemesi’nce Kasım 2009’da iptal edildi. Mahkeme, oybirliğiyle aldığı iptal kararında, projede çevresel etkilerin göz ardı edildiği ve vadide havza planlaması gerektiği gerekçelerini haklı buldu.

Yerel mahkemenin kararını temyiz etmek isteyen dönemin Çevre ve Orman Bakanlığı’nın bu talebi, Danıştay tarafından reddedilerek Aralık 2012’de HES’le ilgili iptal kararı kesinleşti. Ancak HES şirketi mahkemenin iptal kararına rağmen yeni bir ÇED süreci başlattı. Yoğun tartışmalar eşliğinde yapılan bilgilendirme toplantısının ardından Ağustos 2013’te ilan edilen ÇED Nihai raporuna ise yöreden 159 köylü yazılı olarak itiraz etti.

Senoz Vadisi’nde ÇED tartışmaları sürerken, Senoz Derneği’nin HES firmasına karşı açtığı ‘Su Kullanım Hakkı’nın iptaline ilişkin davayı gören Danıştay, Kasım 2013 tarihli kararında, firmaya verilen ‘enerji üretim lisansı’ ve su kullanım hakkı ve işletme esaslarına ilişkin anlaşmada hukuka uygunluk bulunmadığına hükmederek, üretim lisansı ve su kullanım anlaşmasını iptal etti.

Yargı kararlarının ardından vadilerinin HES’ten kurtulduğunu düşünen Senozlular, geçen ay Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’ndan aldıkları yeni bir duyuruyla adeta şoke oldular. Çünkü Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, geçen ay yayınladığı bir ilanla, Danıştay’ın iki ayrı kesinleşmiş iptal kararı bulunan Kayalar HES Projesi için ‘ÇED Olumlu’ kararı verildiğini duyurdu.

Kork: Senozlular doğasını paraya çevirmeyi düşünmez

Bakanlığın duyurusunun ardından yeniden yargı yoluna gitmeye hazırlanan Senoz halkı öfkeli ve tedirgin. Konuyla ilgili konuşan TEMA Vakfı Çayeli Temsilcisi Ahmet Ali Kork; Senoz halkının bu hukuksuzluğa geçit vermeyeceğinin altını çizerek, “Senoz’un binlerce insanını aş, iş için gurbete gönderdiğini ama hiçbir zaman doğasını suyunu paraya çevirmeyi düşünmediğini belirterek Senoz halkının doğa korumadaki yüksek bilinci bu hukuksuzluğa geçit vermeyecek” dedi.

(Birgün / Yeşil Gazete)

25 Nisan 2014

Ermeni soykırımında ölenler polis kuşatması altında Taksim’de anıldı

Ermeni soykırımın 99. yılı Taksim Fransız Konsolosluğu’nun anıldı. 24 Nisan Ermeni Soykırımı Anma Platformu’nun düzenlediği anma etkinliği saat 19.15’te başladı. Bu yıl Taksim Meydanı’nda yapılmasına izin verilmemesi nedeniyle anma polisin iki taraftan kuşatması altında ve konsolosluk önünde yapıldı.

HDP Beşiktaş Meclisi “Ermeni komşularımız buradaydı, soykırımı unutma” tabelaları astı

Halkların Demokratik Partisi (HDP) Beşiktaş Meclisi Ermeni Soykırımının 99. Yılı sebebiyle Beşiktaş Kartal Heykeli önünde basın açıklaması yaptı. Grup sonra eski bir Ermeni evine ve Mahrukyan Ermeni okuluna tabela astı. Evin ve okulun önüne soykırımda yaşamını yitirenler için karanfil bırakıldı.

Beyoğlu’nda transfobik cinayetin zanlısı yakalandı

20 Nisan Pazar gecesi Beyoğlu’nda trans Çağla Joker’i tabancayla öldüren ve Nalan’ı da yaralayan zanlı Asayiş Şubesi ekipleri tarafından silahıyla birlikte yakalandı. 17 yaşındaki H.T ilk ifadesinde ilişki kurmak için evlerine gittiği kişileri kadın zannettiğini, odaya girdiklerinde trans bireyi olduğunu görünce silahını çekip vurduğunu söylediği öğrenildi.

Adalet Bakanlığı’nda erkek şiddetinin istatistiği yokmuş

Barış ve Demokrasi Partisi Batman Milletvekili Ayla Akat Ata’nın 8 Ekim 2013’te dönemin Adalet Bakanı Sadullah Ergin’in yanıtlaması istemiyle verdiği soru önergesinde 2008 yılından itibaren erkek şiddeti sonucu öldürülen kadınların, açılan davaların, yargılananların sayılarını sormuştu. Adalet Bakanlığı Kanunlar Genel Müdürlüğü’nden Bakan Bekir Bozdağ imzasıyla 18 Nisan 2014 tarihinde gelen cevapta talep edilen bilgilere dair Bakanlıkta istatistik bulunmadığı söylendi.

KCK ana davada tüm tutuklular tahliye edildi

İstanbul 3. Ağır Ceza Mahkemesi bugün yaptığı tutukluluk incelemesinde, KCK ana davada tutuklu yargılanan 33 Kürt siyasetçinin tahliyesine karar verdi. Davada tutuklu sanık kalmadı.

Bitkilere kulak verin!

Kat McGowan imzasıyla slate.com’da yayınlanan yazıyı, Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Pınar Güzel‘in çevirisiyle sunuyoruz.

***

Böceklere karşı verdiğimiz savaşı kaybediyoruz. Her yıl üzerlerine 1 milyar ton böcek ilacı boca ediyoruz; onlarsa her yıl yetiştirdiğimiz ürünlerin beşte birine kadarki kısmını yiyorlar. Bu bir “lose-lose (kaybet-kaybet)” senaryosu. Böcek ilaçlarının üretimi ve kullanımı pahalı: Örneğin elma ağaçlarının yılda 20 kez ilaçlanması gerekiyor. Zehirlerin yan etkileri var: hasta çiftçiler, kâbus gibi endüstriyel kazalar, hatta kelebeklerin ve arıların sayılarının önemli ölçüde azalması.

Neticede, zararlı böcekler evrimleşiyor, böcek ilaçlarına dayanıklı hale geliyor ve böcek ilaçları artık işe yaramıyor.

Başka bir yol daha var. Bu yol söz konusu mücadeleye bizden çok daha uzun süredir devam eden bitkilere kulak vermekten geçiyor.

Bir tırtıl veya böcek herhangi bir yaprağı çiğnemeye başladığında, bitki, böceği uzaklaştırmak amacıyla kendi savunma kimyasallarını sentetize ederek cevap veriyor. Ayrıca bitki, havaya kimyasal bir duman bulutu salgılayarak yakındaki canlılar tarafından algılanabilen bir mesaj veriyor. Diğer bitkiler bu işaretlere kendi kimyasal silahlarını üreterek cevap veriyor, yaprak yiyen böcekleri geri püskürtüyor. Zararlı böcekleri yiyen avcı hayvanlar da bu sinyalleri tespit ederek avlarının yerini belirlemek için bir işaret olarak kullanıyor.

Bu titreşim etrafımızda sürekli devam ediyor. Tarlada uçuşan bir güve, yaban arısı veya kuş, hangi bitkilerin ve canlıların yakında olduğu ve bunların ne yapmak üzere oldukları hakkındaki sürekli durum güncellemeleri vasıtasıyla engelleniyor. Bu, Dünya üzerindeki en büyük ve en önemli iletişim. Ancak yakın zaman öncesine kadar bunun gerçekleştiğinden hiç haberimiz yoktu, çünkü insan burnu söz konusu kimyasal iletilerin çoğunu tespit edemiyor. (Biçilmiş çim kokusu bunun bir istisnası. Bize göre yaz gibi kokuyor, ancak diğer bitkiler için bu yaklaşan bir saldırıya karşı bir uyarı.)

Yetişkin bir turunçgil kök kurdu. Foto: Keith Weller/USDA
Yetişkin bir turunçgil kök kurdu. Foto: Keith Weller/USDA

Bitkilerin birbirleriyle iletişim kuruyor olabileceğine ilişkin ilk kanıt 1983’te söğüt ağaçlarının savunma mekanizmaları hakkında yapılan bir çalışma ile ortaya çıktı. Araştırmacılar bir söğüt ağacının yaprakları tırtıllar tarafından yendiğinde sadece o ağacın değil, yakındaki söğütlerin de böcekleri uzaklaştıracak kimyasal bileşimler sentetize etmeye başladığını keşfettiler. Bu çok ilginç bir bulguydu: Ağaçlar bir şekilde, kulakları, gözleri veya beyinleri olmadan bilgi paylaşımında bulunabiliyordu. Ve kısa zamanda ortaya çıktı ki, hepsi olmasa da bitkilerin çoğu söz konusu hava yoluyla iletilen kimyasal sinyalleri alabiliyor ve gönderebiliyor.

Bitki kodunu kırmak, tarımımızın geleceği için yeni bir fırsat sunuyor. Bitki sinyalleri üzerinde çalışan araştırmacılar şimdi ekinlerin zararlıları tespit ederek doğal böcek-savar kimyasal bileşimler salgılayacakları ve kendi böcek-yiyen korumalarını kullanacakları, zararlı kimyasallardan ari bir çağ öngörüyorlar.

Bu çalışmayı yürüten ilk isimlerden kimyager John Pickett’a göre “Şu anda dünyayı bu teknolojiyle doyuramayız. Ancak yarın dünyayı bugünün teknolojisiyle doyuramayacağız.”

Bu özelliğe ulaşmak için böceklere karşı yürütülen savaşı yeniden kavramsallaştırmamız gerekiyor. Şu anda bunu, kazanmak için daha fazla düşmanı öldürmek amaçlı daha fazla ve daha ölümcül silahlar üretmek gereken normal bir savaş gibi değerlendiriyoruz. Bu savaşı düşmanlarımız hakkında casusluk yaparak ve onları şaşırtmak ve alt etmek için kendi kodlarını kullanarak kazanılacak bir bilgi savaşı olarak görmeye başlamamız gerekiyor

Yonca bitkisi böceği yerli olmayan bir bitki zararlısı. Foto: Scott Bauer/USDA
Yonca bitkisi böceği yerli olmayan bir bitki zararlısı. Foto: Scott Bauer/USDA

İlk adım dili öğrenmek olacak. Bitkiler binlerce değişken kimyasal bileşim üretebiliyorlar ve sadece bir emisyonda 200’den fazla farklı kimyasal bir arada bulunabiliyor. Yanlış mesaj iletmek bir felaket olabilir: Bir araştırmada bazı değişken kimyasal bileşimler kullanılan mısır bitkileri ordu tırtılları ve salatalık böcekleri için daha çekici hale geldi.

Pickett’in Rothamsted Research, Birleşik Krallık’taki ekibi, kimyasal bileşenleri ayrıştırmak için gaz kromotografisi gibi teknikleri kullanarak çoğu bitkinin cevap verdiği cis-jasmone gibi birçok değişken kimyasalı tespit ediyor. Parfüm endüstrisinde tanınan cis-jasmone maddesi yasemin çiçeğinin yoğun ve hoş kokusunun sebeplerinden biri, ama aynı zamanda bitki savunmalarını aktive etmeye yarayan bir sinyal. Pickett sentetik cis-jasmone’u soya fasulyesinden pamuğa kadar çeşitli bitkilere uyguladığında bitkiler yaprak biti ve diğer böcekleri uzaklaştıran bileşimler üretmeye başladılar.

Bu mesajları dinleyen sadece bitkiler değil. Avcı böcekler ve tırtıl parazitleri, yenmekte olan bitkinin salgılarının kokusunu alıyor ve Batman’in gece gökyüzünde bir yarasa sinyaline karşılık verdiği gibi kurtarma amaçlı olarak müdahalede bulunuyor. Hollanda Wageningen Üniversitesi’nden kimyasal ekolojist Marcel Dicke, bitki özsuyu yiyen örümcek maytları ile çevrilmiş Lima fasulyesi bitkilerinin avcı maytları bu şekilde çektiğini keşfetti. O ve diğerleri hangi böceklerin hangi kimyasallara cevap verdiğini tespit etmeye çalışıyor. En çok başvurdukları yöntem, avcı böceklerin antenlerini kesip, kesilen antenin üzerine bitki emisyonlarını taşıyarak koku-alıcı hücrelerin elektronik cevaplarını izlemek için elektrotlar kullanmak. Onlar, bitkilerin imdat çağrılarını algılayan ve kirpikkanatlı böcek, avcı süne, böcek, uğur böceği, ufak solucanvari kurtlar, yumurtalarını tırtıllar üzerine bırakan parazitoid yaban arısı ve hatta kuşları da içeren canlıların uzun bir listesini yaptılar.

Pickett, Dicke ve dünyadaki başka birkaç ekip bu bilgileri ekin bitkilerimize unutulmuş kendini savunma sanatını öğretmek için kullanmak istiyor. Gıda amaçlı olarak yetiştirdiğimiz bitkilerin çoğu nesiller boyunca tatlarının veya kokularının güzel olması için çoğaltıldı ve bu süreçte atalardan kalma iletişim becerilerini kaybetti. Büyük ölçüde aynı türden üretilerek çoğaltılan ve Amerika Birleşik Devletleri’nde yaygın olarak yetiştirilen mısır türleri mesajlara artık cevap vermiyor, ancak dünyanın başka yerlerindeki çiftçiler tarafından tercih edilen türler hala bu hünere sahip. Onların genleri ticari amaçla kullanılan ekinlere yeniden yerleştirilebilir. Dicke, avcı maytları çekmede Hollanda’da ticari açıdan yaygın olarak kullanılan türlerden iki kat daha başarılı olan bir salatalık türü tespit etti ve bu beceriyi bitkiye yeniden kazandırabilmeyi umuyor

Pamuk kurdu masraflı ekin zararlılarından biri. Foto: Scott Bauer/USDA
Pamuk kurdu masraflı ekin zararlılarından biri. Foto: Scott Bauer/USDA

Bu stratejinin işe yarayabileceğine dair gerçek hayat kanıtı, sap kurdu denen güve larvalarının mısır ekinlerinin yüzde 80’ine kadarını yediği Kenya ve Doğu Afrika’daki komşu bölgelerde 1995’ten beri sürdürülen bir proje ile ortaya çıktı. Kenya’daki Böcek Fizyolojisi ve Ekoloji Uluslararası Merkezi tarafından Rothamsted Research ile işbirliği içinde geliştirilen “itme-çekme” sistemi çerçevesinde, çiftçiler, sinyal ileten bitkileri larvaları ekinlerinden uzak tutmak için şaşırtmak amacıyla kullanıyor.

“İtme” için mısır veya süpürge darısı bitkilerinin arasında desmodium isimli çalı şeklinde yonca türünden bir bitki yetiştiriyorlar. Bu bitkinin emisyonları sap kurtlarını itiyor ve tanelerden uzak tutuyor. “Çekme” ise yumurtalarını bırakmak isteyen güveleri çeken ve güveleri mısırdan uzak tutmak için tarlanın etrafında yetiştirilen Napier çiminden geliyor. Sinyalleri sap kurdu larvalarını yok eden küçük parazit özellikli yaban arılarını çeken Molasses çimi de ek bir silah olarak mısırın etrafında yetiştirilebiliyor. Böcek Fizyolojisi ve Ekoloji Uluslararası Merkezi’ne göre 75.000 küçük çiftçi şu anda kazançlarını üçe katlayabilecek olan bu sistemi uyguluyor.

Bu sistem dünyada küçük ölçekli çiftçilerin geleneksel olarak birden fazla bitkiyi bir arada yetiştirdiği birçok bölgeye uyarlanabilir. Peki ya Amerika veya Kanada usulü, makineler, tek yönlü ekin ekme ve böcek ilaçları sayesinde önemli ölçüde kar edilen yoğun çiftçilik

CINVESTAV Irapuato Meksika araştırma enstitüsünde bitki-böcek sinyalleri üzerinde çalışan ekolojist Martin Heil, ekinleri tarım zararlılarını avlayan avcıları çeken kimyasallarla basit şekilde ilaçlamanın işe yaramayacağını söylüyor. Bu bütün sistemi bozabilir. Avcı böcekler önceleri yardım çağrısında bulunuyor gibi görünen bir bitkinin etrafında toplanacaktır. Ancak bitki yanlış alarm veriyorsa ve lezzetli av böcekler mevcut değilse, avcılar ya oradan ayrılacak ya da açlıktan ölecektir.

Heil “Güvenilir, dürüst bilgi çok kritik bir öneme sahip.” diyor. Heil, köklerinden ve yapraklarından doğal olarak sıvı salgılayan ve et-obur böceklerin özellikle hoşuna giden türlerin yetiştirilmesi vasıtasıyla ekin bitkilerini ziyaret eden avcı böcekleri beslemek için başka bir yöntem üzerinde çalışıyor.

Bitkileri daha iyi iletişim yetilerine sahip olmak üzere çoğaltmak bitki sinyalleri biliminden ilham alan düşüncelerden yalnız biri. Genetik olarak tasarlanmış nöbetçi bitkiler, saldırıya uğrayacak ve alarm verecek ilk bitkiler olmak üzere kömür madenindeki kanaryalar gibi tarlalara yerleştirilebilir, bu şekilde değerli ekinler kendi savunmalarını yapmak üzere bir uyarı almış olacaktır. Buna karşılık doğal olarak zararlıları çeken değişkenleri üreten ekinler ise genetik olarak sessizleştirilebilirler, bu yolla gizlenebilirler ve böcekler onların nerede olduğunu bile bilmeyecektir

Benekli bitki biti tohum için yetiştirilen yonca için ciddi bir zararlı. Foto: Scott Bauer/USDA
Benekli bitki biti tohum için yetiştirilen yonca için ciddi bir zararlı. Foto: Scott Bauer/USDA

Ancak bilgiye dayalı zararlı böcek-kontrol stratejisinin işe yaraması için tarımın daha verimli hale gelmesi gerekiyor. Bitkiler, zararlılar ve avcılar arasındaki iletişim üçgenlerinin tümüyle anlaşılması şart. Ayrıca zamanlama da kilit noktalardan biri: Avcı böceklerin zararlı böceklerin önemli zararlar vermesinden önce hızlı davranmak üzere yönlendirilmesi gerekiyor.

Böcekleri öldürmeden onları yanıltmaya geçiş sadece baskı altında, böcek ilaçları işe yaramamaya başladığında veya bunların kullanımı çok pahalı olduğunda veya tüketiciler tepki duyduğunda, gerçekleşebilir. Dicke İspanya’nın Almeria bölgesinde domates ve biber yetiştiricilerinin Almanlar 2006’da bunu öğrenene dek seralarında hukuka aykırı böcek ilaçları kullandıkları olaya dikkat çekiyor. Bu olayda birdenbire Avrupa piyasası İspanyol biberlerini satın almayı bıraktı ve yetiştiriciler avcı böceklerden faydalanılan bir metoda geçmek zorunda bırakıldı.

Şu anda bölgedeki tüm biberler ile salatalıkların ve kavunların çoğu bu şekilde yetiştiriliyor ve bu yöntem oldukça başarılı. Yapılan bir ankette, yetiştiricilerin yüzde 97’si biyokontrolün kimyasal böcek ilaçlarından çok daha fazla işe yaradığını belirtiyor. Dicke “Bu seçenek kimyasalların yerini büyük ölçüde tutabilecek nitelikte. Bunun için gerekli olan “Bunu kimyasallar olmadan da yapabiliriz, herkesin imkânsız dediği şeyi yapmak mümkün.” dedirtecek bir zihniyet değişikliği.” diyor.

Bu bitkilerin dünyası, biz sadece bu dünyanın içinde yaşıyoruz. Bu durumda onların düşmanlarını nasıl tespit ettiğini ve koruyucularını nasıl devreye soktuğunu anlamak, zayi olan mahsullerimizi geri kazanmak için gerçekten tek şansımız olabilir. Bizi besleyen ekinlerin kendi savunma mekanizmalarını nasıl harekete geçirdiğini anlayarak onların bunu daha iyi yapmasına yardımcı olabiliriz. Bitkileri, onların dilini konuşmayı öğrenerek müttefiklerimiz haline getirebiliriz.

Kat McGowan New York City ve Kaliforniya’da sağlık ve bilim gazetecisi ve Discover dergisi yardımcı editörüdür.

Yeşil Gazete için çeviren: Pınar Güzel

Yazının özgün hali (ingilizce)

(Slate.com, Yeşil Gazete)