Ana Sayfa Blog Sayfa 3978

El Nino geliyor

Güney Amerika’nın batı kıyısındaki okyanus sularının periyodik olarak ısınıp soğuması konuyla ilgilenen insanların dikkatini çekmiştir. Bu ısınıp soğuma o bölgede yaşayan balıkçılar için çok önemlidir. Peru açıklarındaki okyanus suyu soğursa dipteki besleyici ve soğuk su yüzeye daha fazla çıkar, bu da balıkçıların avlayabildiği balık miktarını arttırdığından yüzleri güldürür. Tam tersi eğer soğuk su yüzeye az çıkarsa bu sefer de tutulan balık miktarı azalır. Güney Amerika’nın batı kıyısındaki insanlar çoğunlukla balıkçılık ile geçindiklerinden yüzyıllar boyu bolluklar ve kıtlıklar, bunlarla birlikte devletlerin yükseliş ve çöküşleri hep okyanusun yüzey sıcaklığındaki bu değişime bağlanmıştır. Suyun sıcaklığındaki artış genelde kendisini sene sonuna doğru gösterdiği için Hz. İsa’nın doğumuyla bağdaştırılarak bu olaya El Nino (küçük erkek çocuk) denmiştir. Tam tersi olarak suların soğuması da La Nina (küçük kız çocuk) diye adlandırılır.

Yirminci yüzyılın başından beri El Nino’nun sadece Peru kıyılarını etkilemediği dünyanın neredeyse her bölgesindeki iklim olaylarını ciddi biçimde etkilediği ortaya konmuştur. Mesela El Nino görülen yıllarda  ABD’nin orta bölgeleri, yani tarım üretiminin kalbi, normalden daha sıcaktır ve daha az yağış alır. Pasifik’te çok daha fazla tropik siklon görülür. Afrika’nın doğusundaki yağış miktarı artarken batısı daha az yağış alır ve kuraklık Doğu Afrika’dan Batı Afrika’ya taşınır. Güney Asya ve Avustralya’nın aldığı yağış miktarı ise ciddi anlamda azalır. Avrupa’da Alplerin kuzeyi daha yağışlı ve bulutlu olmasına karşın Akdeniz Havzası’nda özellikle kışlar ılıman ve az yağışlı geçer. Genel olarak bakıldığında ise dünyanın ortalama sıcaklığının El Nino’nun hakim olduğu senelerde arttığı, La Nina görülen senelerde ise azaldığı görülür.

1 el nino

Burada üç önemli noktaya dikkat çekmek gerekiyor. Bunlardan ilki, yukarıda görebileceğiniz gibi son yirmi senede görülen en sıcak üç senenin de El Nino evresine denk geldiği. İkinci önemli nokta, son 15 senede La Nina görülen dönemlerin fazlalığı, bu da aslında son 15 senede havaların fazla ısınmadığı anlamına geliyor bizler için. Ama en sonuncusu bu yaz açısından çok daha önemli bir konu. 1998 yılı dünyada “Süper – El Nino” olarak bilinen bir yıldı. O seneki El Nino diğer El Nino’lara göre bile çok daha şiddetliydi, bunun dünya sıcaklıklarına etkisini de çok açık görebiliyoruz. 1998 yılı önceki ve sonraki birkaç yıl ile kıyaslandığında sadece biraz değil, ciddi anlamda daha sıcaktı.

En son El Nino evresi 2009/2010 yıllarında görülmüştü. O zamandan beri Pasifik Okyanusu’nda ya nötr durum ya da La Nina yaşanıyor. Bize epey uzak bir doğa olayı olduğundan El Nino’nun ne zaman başlayabileceği konusunda Meteoroloji Genel Müdürlüğü bir açıklama yapmasa da bu olaydan çok daha fazla etkilenmesi beklenen ülkeler birbiri ardına tahminlerini ortaya koymaya başladılar.

2 el nino

Avustralya Meteoroloji Bürosu bu konuda kullandıkları yedi modelden altısının bu yaz ortasında El Nino’nun görülmeye başlayacağını gösterdiğini söylüyor. Bu ayın başında Amerikan İklim Tahmin Merkezi bu yaz El Nino görülme olasılığını %52’den %65’e yükseltti. Columbia Üniversitesi İklim ve Toplum için Uluslararası Araştırmalar Enstitüsü (IRI) El Nino riskini %60’dan %75-%80 seviyesine çıkardı.

IRI meteorologları El Nino’nun ne derece şiddetli olacağını şimdiden söyleyemiyorlar. Ancak Skeptical Science‘dan Rob Painting ölçümlerden hazırlanan grafiklerle şu andaki okyanus sıcaklıklarını 1998’daki Süper – El Nino ile kıyaslıyor. Bu grafiklere göre şu andaki koşullar aynı 1998 öncesi okyanus koşullarını oluşturmaya başlıyor, bu da gelecek olan El Nino’nun çok şiddetli olacağı düşüncesini kuvvetlendiriyor.

Bir bilgi daha verelim, son 7.000 yıl ile kıyaslandığında son kırk senedeki El Nino evreleri %42 daha şiddetli. El Nino evrelerinin bu derece şiddetlenmesini insan kaynaklı küresel iklim değişikliğine bağlamak da bu durumda gayet doğal sayılmalı.

Ülkemizde ise özellikle sonbahar ve kış yağışlarındaki azalma yaz için gıda ürünleri fiyatlarında ciddi artışa sebep olacaktır. Özellikle Mayıs-Temmuz aralığında ülkemizin özellikle batısında zaten normalin birkaç derece üzerinde seyreden sıcaklıkların bir 2-3 derece daha artması beklenebilir. Pasifik’te başlayacak El Nino evresinin etkilerinin ülkemize ulaşması biraz zaman alabilir. Ancak bu sene zaten ortalamanın altında seyreden yağışlar ve ortalamanın üzerindeki sıcaklıklar El Nino etkisiyle daha da uç değerlere ulaşacağından 2015 yılı özellikle tarım ve su kaynakları açısından ciddi problemler yaratabilir. Bu etkilerin bilincinde olarak şimdiden hazırlıklarımızı arttırmaya başlamak zorundayız.

“Büyüyünce dinazor olucam da”

Çocukluğumuzda kendi kendimize keşfettiğimiz ama direk ve net yargı cümleleriyle söyle(ye)mediğimiz bilgiler vardır hani.. Özellikle birini sürekli hatırlatmak istiyorum şu günlerde kendime, çevreme, herkese!

Sanat özgürleştirir.

Gerçi, hatırladığım kadarıyla fikir daha çok özgür olmaktı. Güzel bir fikirdi, hepimiz sevdik, hepimiz istedik. Sonra nasıl özgür olabileceğimizi pek bilmeden – hala en azından harçlığımızı aldığımız birileri vardı sonuçta, yükseklerden uçmayalım – istediğimiz şeyleri yapabilmenin, istediğimiz insanlar olabilmenin yollarını arardık oynadığımız oyunlarda. Müzik dinlersin, şarkı söylersin, koşarsın, düşersin, dans edersin, doktorculuk oynarsın.. Her şey olabilirsin çünkü henüz kim olduğunu bilmiyorsun.

Sonra işte, bize kim olduğumuzu ve ne yapamayacağımızı öğreten hallerin hikayesini hepimiz biliyoruz. Bütün bunlara dışardan bakınca “delilik özgürlükleştirir” tarifi geldi, sanırım Fransızcadan. Kimimiz orda kaldı, kimimiz gerçekten delirdi. İyi de oldu.

Bütün bu bilgileri “Sanat Özgürleştirir!” haliyle hiç unutmamak ve hep hatırlatmak istiyorum. Her geçen gün daha fazla, özellikle de Gezi’den sonra.

Önce özgürlükten başlayalım. “Başlangıç muhtemelen her şeyden zordur; ama dayanın, sonunda her şey çok güzel olacak.”* Hepimiz özgür olmak istiyoruz. Türbanlı kızlar özgürce üniversiteye gitmek istiyor, Kürtler bu ülkede özgür ve eşit yaşamak istiyor. Eşcinseller aşklarını diledikleri gibi ve görünür bir şekilde yaşayabilmek istiyor. İstiyoruz… Çünkü birlikte daha güzel bir dünyada yaşamak, mutlu olmak istiyoruz.

Bugün, aslında her zamanki gibi, ne istediğimiz kadar önemli olan şey onu nasıl istediğimiz. İstemeyi bilmek demek de bu değil mi zaten? Başka bir deyişle, duyduğun sorumluluk hali. Bir süredir 4 – 6 yaş arasındaki çocuklara bale dersi veriyorum. Bir derste büyüyünce ne olmak istediklerini sordum ve onun dansını yapmalarını istedim. En küçükleri, Deniz, büyüyünce dinozor olmak istediğini söyledi ve bir anda kafasını yanındaki arkadaşıyla çarpıştırmaya başladı. O an ben de, bir anda yaşanan aydınlanmalardan birini yaşadım, arkadaşlarıma Deniz’in dinozor olmak istediğini anlattım. Dinozordan bankacı olmayı istemeye giden süreçte ne oluyor, merak ediyorum dedi biri. İşte bütün bunları yazma fikri de o an aklıma düştü.

Siz ne düşünürdünüz mesela, sevinir miydiniz Deniz için? Ya da bankacıya üzülür müydünüz? Yoksa dinozara mı?

Zaten şöyle olmuyor mu, Deniz dinozor olmak, ressam olmak, astronot olmak ve yukarıda sıralanan şeyleri yapabilmek istiyor. Bir yandan zaman geçiyor, Deniz’in ailesinin koşullarına göre “sosyal hayatında” hepsini oluyor, belki birazını oluyor ya da hiçbirini olamıyor.  Bir yandan okula gidiyor, ders çalışıyor. Biraz daha zaman geçiyor, sonra bir serginin sponsorluğunu organize ediyor, film festivallerinin bütçesini hazırlıyor ya da belki reklamlarını tasarlıyor. Sonra bir gün 3 – 5 ağacın kesilmemesi için günlerce o ağacın altında kamp kuruyor.

Özgür olmakla sorumluluk sahibi olmanın birbirimizle ve doğayla olan bağlantısının koparıldığı bir normallik içinde olduğumuzdan, yine özgürlüğün gündelik hayatın konusu olmadığı yanılsamasını yaşıyoruz. Gezi Parkındaki insanlara kendilerini nasıl hissettikleri sorulduğunda en çok söylenen şey, özgür hissettikleriymiş. Özgür olabilmek için birbirimize ve doğaya nasıl da ihtiyacımız olduğunu gördük. Yani, bu kadar sade ve saf olduğundan mı bu kadar zor?

Gelelim sanata.

(Artık Deniz için çoğul eki de kullanmaya başlayacağım. “Denizler” diyeceğim ve sanki büyümüş de Gezi olaylarına katılmışlar gibi konuşacağım. Dinozor olmak da Gezi’de görünce sevinçten tepinmek istediğiniz her an için biraz metaforik bir hal alacak. Geçen yılın 1 Mayıs’ında biri bana LGBTİ bireyler müslümanlarla Gezi Parkında birlikte namaz kılacaklar deseydi, neden olmasın derdim; ama itiraf etmeliyim ki bir yandan da dinozor olmayı istemeye benzetebilirdim.)

Geçen yıl Temmuz, Ağustos ve hatta Eylül aylarında yayınlanan hemen hemen bütün dergilerin teması Gezi olaylarıydı. Hepsinde Denizlerin neden Gezi olaylarına katıldıklarını, eylemlerde neler yaptıklarını ve parkta hangi aktivitelere katıldıklarını okuduk. Hala okuyoruz. Konuştuk. Neyseki hala konuşuyoruz. Ağaçların katliamı, parkın AVM’ye dönüştürülmesinin istenmemesi, polis şiddeti, Tayyip Erdoğan’ın söylemleri ve parktaki dayanışma hali en çok belirtilen nedenler arasındaydı. Denizlerin bugün Gezi’den bahsederken kendi aralarında konuştuklarıysa – başka bir deyişle Gezi’yi hatırlama halleri – bunlar üzerinden ilerlemiyor aslında. Yaptıkları kütüphaneyi, söyledikleri şarkıları ve sloganları, edilen dansları, izledikleri filmleri, yedikleri sarmaları, okudukları kitapları, bağımsız radyo yayınlarını, altında uyudukları ve sohbet ettikleri o ağacı, meydandaki piano resitalini konuşuyorlar kendilerinden bahsederken, bir şekilde orada olabilmenin güzelliğinden. Biber gazı, ana akım medyanın hali, Erdoğan’ın tavrı değişmedi. Ve zaten bunların hiçbiri Gezi Olaylarına özgü de değildi. İktidarın gerçekliği bu. İnsanların eyleme katılma nedenleri bu gerçeklikken, katılım gösterme biçimleri (ne istediklerini “nasıl” ifade ettikleri) Gezi’ye özgüydü. Bir çok konuda da bir ilkti. Başka türlü bir sorumluluk aldılar aslında istedikleri şeyle ilgili. Daha da önemlisi – ve bu sorumluluğun doğal bir sonucu olarak – dediler ki, biz parkın herhangi bir siyasi akım ya da parti tarafından sahiplenilmesini istemiyoruz. Tam da bu yüzden böyle bir dayanışma hali mümkün olabildi. Denizler parkta dinozor olabildiler. (Çekinmeyin, burada gülümseyin)

68 Bahar’ının da Paris’te bir üniversitenin sinema bölümünde başlamasıyla Gezi Parkında olan bitenin bize benzer şeyler söylediğini düşünüyorum. Öncelikle direniş zamanlarını neden sevdiğimi çok iyi anlatan bir durum bu. Geçmişi değerlendiren, nasıl bir gelecek istediğini anlatan cesaretli filmler çekersin, üzerinde tartışırsın, o fikrin siyasetini yaparsın, sen öncelikler ve gerekliliklerle insanları ikna ederek karınca kararınca ilerlerken bir anda bir yerde bir patlama olur ve kurtardığın küçücük bölgende istediğin gibi yer, içer, sevişirsin ve bunları hep müzikle, dansla, aşkla belki yine filmle yaparsın. Çünkü tarihin hangi döneminde nasıl bir sisteme doğmuş olursan ol, güzel müzik ve lezzetli tatlarla her an her yerde karşılaşabilirsin. İnsanlar bunun birikimini tarih boyunca bir şekilde yapabildiler. Tarih boyunca derken, sanat tarihinden değil de; tabii ki onun da mümkün kıldığı (ama biraz da sıktığı) kendi müzik listelerimizden bahsediyorum daha çok. Babanızın gece yattığınızda söylediği ilahiden ya da uzaklardan gelen mektuplardan bahsediyorum.

Peki sanatın üretim ve paylaşım yollarının bir sektör olmaktan çıkarılması, sanatçıya desteğin de sermaya merkezli olmaması ve sanatın sokaklarda dolup taşması için ne yapabilirim? Yine gidip bir ağacın altında hikaye yazıp onu gelip geçene okutmaktan başka yapabileceğim daha iyi bir şey yok. Bu uzun bir süre daha böyle devam edecek gibi görünüyor. Biz alternatif paylaşım alanları yaratamadıkça da, zaten, bizi özgürleştirenin tam da bu paylaşımlar olduğunu hem doğruluyoruz; hem de sadece bu paylaşımlara kısıtlanmış oluyoruz. Çünkü mesela İstanbul Modern’de barbar olup olmadığını annene sorarak özgürleşememen pek tesadüf değil ve herkes de bunun farkında. (tam da yapmaya çalıştığın sanat olayının tam tersi yönünde giderek üstelik) Sanatın özgürleştirdiği bilgisi, tam da bu yüzden çocukluğumuza ait bir bilgi olarak kaldı en saf haliyle. Denizler büyüdüğünde kültürün ve sanatın da kendi sektöründe sınıflara, bölgelere ve ön – arka raflara ayrıldığını gördü. Bugün de alternatif olduğunu iddia eden hiçbir siyaset henüz buna bir çözüm getirebilmiş değil. Zaten pek ilgi alanları da değil. Çünkü Gezi, orta ve orta-üst sınıf bir hareketti; nitekim, sanat ve onu paylaşma yolları da öyle. Bu yüzden Gezi’de bu kadar fazla “kültür – sanat” vardı. Evet. Ayrıca bugün şirketler birbiriyle Denizlerin işinden memnuniyetinin hep üst seviyede olması, en çok çalışılmak istenen şirket olmak gibi “ciddi” rekabetler içerisindeler ve bu yarışın en yoğun yaşandığı alan yine kültür ve sanat. Resmin, edebiyatın, müziğin, dansın ve hatta bilimin, siyasetin gençleşemediğine hayıflanan ve alternatif olduklarını iddia eden söylemler tarafından bu derece sermayenin kollarına bırakılması hepimiz için çok acı.

Geçmişi hatırlarken neyi değiştirebildik diye sorduğumuzda yaşadığımızı hissedebilmek için hikayelere geri döneriz, şarkı söyleriz…  Çok önemli bir hafızadır toplumlar için sanat. Ama işte, bizim ne olmayı tercih ettiğimizle alakalı bir durum bu. Bir o kadar da özgürlüğü nasıl yorumladığımızla ilgili.

Tam da en çok şey söylenebilecek yerinde bırakmak lazım ki güzel bir müzik açılsın, çaylar demlensin, muhabbetin şanı yürüsün ertesi sabahlara.  Zaten yazının bittiğine bakmayın, sadece en zor yerine geldim ve tek başıma devam etmek istemiyorum çünkü bu daha başlangıç!

 *Van Gogh

Bahar Topçu

 

 

Bahar Topçu

Oruç Aruoba’nın evinde

Bayramiç Tohum Takas Şenliği’nde iken Zerrin abla (Boynudelik) bahsetti Oruç abinin (Aruoba) de şenliğe gelme ihtimalinden. İzmir’de yaşadığını söyledi ardından. E ben de burdan sonra oraya geçeceğim, Yeşil Gazete’ye yazması için görüşeyim diyorum kendisi ile, var mıdır çaresi dedim. Mahmut abi (Boynudelik) yetişti imdada. Oruç abiyi aradı benden, niyetimden (Yeşil Gazete’ye yazılar istemek) ve İzmir’e uğrayacağımdan dem vurdu, bana da Oruç abinin telefon numarasını verdi.

Pazartesi sabahı 11 küsur saatlerde aradım Oruç abiyi. “Oruç Bey merhaba, ben Yeşil Gazete’den …” diye başlayıp ikinci söz alışta, “Oruç abi o halde ben sizi yarın bir daha arıyorum” deyişim ile hayli eğlendi İzmir’de beni misafir eden arkadaşlarım Çiğdem ile Sevil. Oruç abi o gün Aydın’da olduğunu, akşam saatlerinde döneceğini, kendisini yarın bir kez daha aramam gerektiğini söylemişti. “Bey”li başlayıp iki saniye sonrasında “abi”li devam etmem ise benim kendi alışkanlığım. Hiç tanışmadığım, daha önce bir vesile hiç konuşmadığım birisine hali ile samimi şekilde hitap edemezdim, ama bir lafın beli kırılmayagörsün “bey”i de atarım “paşa”yı da, hiç bakmam “ustedes”lerin gözünün yaşına.

Pazartesi bir kez daha aradığımda oyunu bozan Çiğdem oldu. İzmir cahili olduğumdan adres tarifi için telefonu kendisine vermiştim. Oruç abi otobüsten indikten sonra 2 kilometre kadar yol var, yürüyebilir misiniz diye sorunca, “Ben yürürüm yürümesine de Alper zorlanabilir engelli olduğu için” dedikten sonra karıştı bence işler. Oruç abi birkaç kez daha arayıp “Bilal’e anlatır gibi” tek tek anlattı kendi evinin yerini, bizim hangi durakta inmemiz gerektiğini, durağa varmadan kaç dakika önce arayınca çok fazla bizi bekletmeden bizi almaya gelebileceğini vsr.

Oruç abi (Aruoba) ile pek çok şeyden konuştuk.

Kimisini not aldım kimisi muhabbetin demi oldu kaynadı

Çok güzel bir bahçesi var balkonunda, bahçeli bir ev olaydı daha iyi olurdu der.

Oruç abi'nin eviningeniş balkonunun ön kısmında adım atacak yer yok neredeyse çeşit çeşit btkiden. Her birinin hikayesini bize de aktardı
Oruç abi’nin geniş balkonunun ön kısmında adım atacak yer yok neredeyse çeşit çeşit bitkiden. Her birinin hikayesini de bize aktardı


Bize kumkat ikram etti, Hindistan menşeili olduğunu belirttiği bu bitki portakal ve mandalina arası bir tür, ebadı ise erik kadar, kabuğu ile birlikte yenebiliyor.

Açık Radyo’da fi tarihi zamanlarında “Filozof Dedikoduları” isminde bir program yaptığını aktardı Ömer abi (Madra) ile birlikte

Çiğdem hemşire olduğu için o sularda da yüzdük, İzmir’de misafir olduğum Çiğdem ve Sevil’in evindeki dolapta “Nursing is art” magnetini görmüştüm, konuyu ordan açtım. Nurse fiilinden girdik Ebe Gümeci’nden çıktık.

16 Oruç Aruobanın evinde
Oruç abi bize kendi elleri ile hazırladığı ve “Menemenin hammaddesi olur” diye sunduğu yemeği ikram ederken

Çiğdem’in “İle“yi bir dönem elinden düşürmediğini sıkıştırdım ben arada bir yerde. Çiğdem de “İle”nin bir dönem kendisini çok etkilediğini, (tam ne söylediğini hatırlayamasamda mealen) hem can simidi olduğunu hem de yaralarını derinleştirdiğini eklediğinde Oruç abi, “Demek ki okuyan kişide yaratmak istediğim etkiyi becerebilmişim” dedi. 

Oruç abi ile işim henüz bitmedi ama. Yeşil Gazete'ye yazı yazdırana kadar bana durmak yok!
Oruç abi ile işim henüz bitmedi ama. Yeşil Gazete’ye yazı yazdırana kadar bana durmak yok!


Dümeni Yeşil Gazete’ye kırdım sonra. Bayramiç Tohum Takas Şenliği, Kaz Dağları Buluşması, ekolojik hareket derken ÇEYO, Huriye Hoca (Kara) ve solucanlara, solucan kelimesinin kökenine, tekilaya sarkıtılan solucana yol aldık. Böyle hararetli hararetli muhabbeti koyultmuşken bi ara Oruç abi, “Biz buraya nerden geldik yahu” diye başını kaldırıp hemen ardına parmağını bana doğru sallayarak, “Hep senin başının altından çıkıyor bunlar” diyerek sevimli sevimli payladı. Yeşil Gazete’ye yazma konusunda ise kesin bir yanıt vermedi. 

Sinema da konuştuk edebiyat da. Orhan Veli’yi de andık Can Yücel’i de. 

#anavarrza

 

 

Musluk suyu dert, şişelenmiş su derman mı? – Cansu Birgen

SU HAKKI! Temiz ve güvenilir, ucuz hatta bedava su, en doğal haktır! Doğada bol bulunan ve canlılık için elzem olan bir maddenin dağıtım ve kullanımı, nasıl böyle karmaşık bir hale geldi? Su, ne zaman doyasıya içebildiğimiz bir canlılık kaynağı olmaktan çıkıp son derece yüksek fiyata satılan, çevreye ve sağlığımıza yüksek tehdit oluşturan plastik şişelere hapsedildi? Ve biz, ne zamandan beri normal karşılıyoruz bunu?

4 su

Su şirketlerinin çok başarılı reklam kampanyaları yüzünden, zaten içme kalitesinde olması gereken musluk suyuna zehir, şişelediğimize şifa gözüyle bakıyoruz! Plastik şişelerdeki suların sağlıksız ve kalitesizliğine yönelik haberlere, plastik su şişeleri kaynaklı sağlık ve çevre problemlerinin basında sürekli işlenmesine rağmen daha sık ve düzenli denetlenen musluk suyu, içmek için tercih edilmiyor. Şişelenmiş su için artan talep, kamu malı olması gereken su kaynaklarının üzerinde, kar odaklı çalışan büyük şirketlerin daha çok söz sahibi olmasına, dolayısıyla da kaynakların adaletsiz kullanımına neden oluyor.

Bu konuda bir şeyler yapma ihtiyacının ortaya çıkardığı bir proje ‘Back to the Tap Water’ (musluk suyuna geri dönüş)! En önemli sorun, bilinçli ve sistematik bir biçimde yaratılan musluk suyu paranoyası olduğundan, öncelikle bu algının kırılması gerekiyor. Bu değişiklik için gerekli eğitim ve yeniden bilinçlendirme kampanyası okul çağındaki çocukları (7-14 yaş) hedef alıyor. Okullarda kantinlere ve yemekhanelere, düzenli analizleri yapılan güvenilir içme suyu muslukları yerleştirilecek ve tüketim, eğitimlerle desteklenecek. Bu şekilde, çocukların daha sağlıklı, ucuz ve sık su içmeleri sağlanacak. Çünkü, çocuklar, günün büyük bir bölümünü okulda geçiriyorlar ve şişe suyu tüketiminin bedeli, öğrenci harçlıkları için yüksek bir miktarı oluşturuyor. Bu durum, plastik şişelerin sebep olduğu sağlık ve çevre sorunlarının yanı sıra onların sağlıklı gelişimleri için çok gerekli olan suyu daha az tüketmelerine ve maddi sıkınıtlar yaşamalarına sebep oluyor.

3 su...

Yurt dışındaki benzer uygulamalardan esinlenen ‘Back to the Tap Water’ projesi, içme suyu yoluyla daha adil, sürdürülebilir ve temiz bir dünyada yaşayan, daha sağlıklı nesiller yetişmesini amaçlıyor. Bu projeye katkıda bulunmak için aşağıdaki linkte açılan sayfanın sağında yer alan ‘Vote now!’ (şimdi oy ver) butonuna tıklamanız yeterli!

‘Back to the Tap Water’ projesini desteklemek için:

https://www.youth-competition.org/groups/entrepreneurship-competition-2013/contests/2/356

Cansu Birgen

 

 

Cansu Birgen

17 Aralık yolsuzluk soruşturması savcılarına soruşturma

HSYK, 17 Aralık rüşvet ve yolsuzluk operasyonunu yürüten savcılara soruşturma başlattı.

Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) 3. Dairesi, İstanbul merkezli soruşturmaları yürüten savcılar Zekeriya Öz, Celal Kara, Muammer Akkaş ile operasyondaki şüphelilerin malvarlıklarına el konulması kararı veren hakim Süleyman Karaçöl hakkında soruşturma açılmasına karar verdi.

HSYK 3. Dairesi, savcılar ve hakim hakkındaki ihbar ve şikayetler nedeniyle inceleme yapılmasına karar vermiş ve inceleme kararı izin için Adalet Bakanlığına gönderilmişti. Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’ın inceleme iznine onay vermesinin ardından kurul müfettişlerinin başlattığı çalışma tamamlandı.

HSYK 3. Dairesi, müfettiş raporu doğrultusunda, Zekeriya Öz, Muammer Akkaş, Celal Kara ve Süleyman Karaçöl hakkındaki soruşturma açılmasına oy çokluğuyla karar verdi.

Daire üyeleri Ahmet Kaya, Bülent Çiçekli ve Resul Yıldırım soruşturma açılmaması yönünde oy kullandı. Daire Başkanı ve HSYK Başkanvekili Ahmet Hamsici ile üyeler Ömer Köroğlu, Ahmet Karayiğit ve Zeynep Kavlak ise soruşturma açılması yönünde oy verdi.

Soruşturma kararı onay için Adalet Bakanı Bozdağ’a gönderilecek. Bozdağ’ın onay vermesi durumunda soruşturma işlemleri HSYK 2. Dairesince yürütülecek.

(AA)

Antalya’da pıynar meşesi kıyımı

Gölcük Köyü Halkı, Antalya Kumluca’da 3 günde yüzlerce pıynar meşesinin kesildiğini söylüyor. 100 yılda 2 metre boy atabilen pıynarlar, kömür haline getirilip satılıyor. “Bu ormanlar yüzlerce yıldır burada. Biz tek dal bile koparmıyoruz, ama orman yok ediliyor” diyen Gölcüklüler, Orman Müdürlüğü’nden ormanı korumasını istedi.

fft81_mf2147064

Antalya ’nın Kumluca ilçesine bağlı Gölcük Köyü halkı, pıynar meşe ormanının kıyımının acilen durdurulması çağrısında bulundu. Gölcük Köyü halkı, Beydağları ve Yaban Hayatı Koruma Gönül Dostları Platformu ve A Platformu ortak bir basın açıklaması yaparak, yüzlerce pıynar meşesinin 3 gün içinde kesilerek yok edildiğini, bu meşelerin kömüre dönüştürülüp satıldığını belirtti.

Gölcük köylüleri adına konuşan Feyzullah Köleoğlu, köyün çevresinde yüzlerce yıldır varolan pıynar ormanının gözlerinin önünde kıyıma uğradığını, köyün hayvancılıkla geçindiğini ve geçim kaynakları hayvanların pıynar yaprağıyla beslendiğini dile getirdi. Ormandan kendilerinin tek bir dal bile koparmadığını ama şimdi yok edilmekte olduğunu anlatan Köleoğlu, “Burada yapılan kıyım, ekmeğimizi de elimizden alan bir kıyımdır. Ormanımızı kesip yakanlar ekmeğimize göz koymuş durumdadır. Buradan yetkililere sesleniyoruz, bu kıyımı durdurun” diye konuştu.

Şubat ayından beri kesimi durdurmaya çalışıyorlar

Beydağları ve Yaban Hayatı Koruma Gönül Dostları Platformu adına konuşan Bilgehan Yellice de Şubat ayında başlayan ağaç kıyımı nedeniyle 06 Şubat 2014 tarihinde 180 köylünün imzasıyla kesimin durdurulmasını için Antalya Orman Bölge Müdürlüğü’ne dilekçe verdiklerini ve kesimin durdurulma kararı alındığını söyledi. Yellice, şunları kaydetti: “Müdürlük, 06 Mart 2014 tarih ve 35183439.663.5/2 sayılı yazısı ile kesimi durduğunu ilgililere tebliğ etti. Ancak Müdürlük sözünde durmadı. SİT alanı içinde olan, 100 yılda 2 metre büyüyebilen bu kıymetli ağaçları kesip kömür haline getirerek satışını yapıyor.”

‘ORMAN MÜDÜRLÜĞÜ’NÜN ÖNÜNDE YATARIZ’

Antalya Isparta Burdur Denizli Kaş Platformu (A Platformu) adına konuşan Hediye Gündüz, “Ormanlarımızı Orman Bakanlığı’na, dolayısıyla Orman Bölge Müdürlüğü’ne ‘koru’ diye emanet ediyoruz ancak onlar ‘kesin, yakın’ diye izin veriyorlar. Sizler, köylüler ormanları koruyorsunuz ama Orman Bakanlığı korumuyor. Eğer buradaki kıyımı Orman Bakanlığı durdurmazsa çevreciler ve köylüler olarak Antalya Orman Bölge Müdürlüğü’nün, Kumluca Orman İşletme Müdürlüğü’nün önüne yatarız. Yetkililer bu katliamı hemen durdurulmalıdır” dedi.

(DHA)

Gökçeada sel nedeniyle afet bölgesine döndü

Çanakkale’nin Gökçeada ilçesinde gece etkili olan kuvvetli sağanak yağış, sel felaketine neden oldu. Felaketin boyutları günün ilk ışıkları ile birlikte ortaya çıkarken MHP’li Belediye Başkanı Ünal Çetin, ilçede durumun çok kötü olduğunu ve acilen afet bölgesi ilan edilmesini istedi.

İlçe Kaymakamı ise zarar gören işyerlerinin dere yatağı üzerine kurulduğunu söyledi.

Yaşanan sel felaketinden ilçenin yüzde 60’ı etkilendi.

İlk tespitlere göre, yaşanan selden 54 araç, 156 işyeri, 18 ev, çok sayıda bağ-bahçe zarar gördü, sayısı henüz tespit edilemeyen çok sayıda büyük ve küçük baş hayvan öldü.

images

Belediye Başkanı: Acilen yaralar sarılması

Gökçeada Belediye Başkanı Ünal Çetin, yağıştan en çok ilçe merkezinin etkilendiğinin söyleyerek ‘Yaşadığımız tam bir doğal afetti. Can kaybı olamaması sevindirici ancak Gökçeada’da durum çok kötü’ dedi. Çetin sözlerine şöyle devam etti:

‘Yağışın şiddetini artırmasından 5-10 dakika sonra dağlardan sular inmeye başladı. İlçe merkezine inen sular çok sayıda araç sürüklenip, zarar gördü. Yine çok sayıda ev ve iş yeri sular altında kaldı, her yer çamur deryasına döndü. Mahsur kalan vatandaşlar ise kepçe ile buldukları yerden alınıp kurtarıldı. Ancak, Gökçeada’nın kendi başına bu durumun altından kalkması mümkün değil. Yaklaşan bir turizm sezonu var. Özellikle işyerleri kullanılamaz durumda, İl Afet ve Acil Durum Müdürlüğü bugün bir komisyonla adaya gelip zarar tespitine başlamalı. Acilen yaralar sarılmalı”

Yaşanan sel felaketinde çok sayıda büyük ve küçükbaş hayvanın da öldüğü öğrenildi. İlçede yaşanan elektrik kesintisi vatandaşların can güvenliği gerekçesiyle devam ediyor.

(Hürriyet / Yeşil Gazete)

Sürdürülebilir ulaşımı Orhaniye Köyü okulundan dinleyin

Muğla’nın Marmaris ilçesine bağlı Orhaniye köyündeki bir ortaokulun öğrencileri, Milli Eğitim’in çevr konusundaki kısır müfredatına inat sürdürülebilir ulaşım konusunda hem kendilerini hem de köylerini bilinçlendiriyor. Ulaşım anketi yapan, karbon ayak izlerini dengelemek için ağaç diken ve sürdürülebilir ulaşım konusunda çalıştay düzenleyip fikir üreten İnci Narin Yerlici Ortaokulu öğrencilerini son olarak güvenli bisiklet kullanımıyla ilgili bir video hazırladı. Öğretmen Cihan Şen‘e bağlandık, öğrencilerin bugüne kadar neler yaptığını konuştuk.

IMG_2080

Sürdürülebilir ulaşımın belkemiği: bisiklet

Eko Okullar ‘ oluşumunun düzenlediği ‘Çevre ve Yenilikçi Fikirler Projesi’ne katılan  İnci Narin Yerlici Ortaokulu öğrencileri sürdürülebilir ulaşım konusunda bir süredir eğitim alıyor ve fikir üretiyor. 21 öğrenci ve iki öğretmenden oluşan ekipteki öğretmen Şen, işe önce anket yaparak başladıklarını söylüyor:’ Öğrencilere, velilere ve öğretmenlere anket yapıp sürdürülebilir ulaşım anlamında ne durumdayız bir baktık. Sıfır noktasına yakındık.’ Yapılabilecekler konuşulurken,  yakın mesafelere yürümek ve bisiklete binmek; uzak mesafelere toplu taşıma kullanmak hakkında kampanyalar yapılmasına karar verildi.

Konuya ilgi çekmek için öğrenciler önce köyde bisiklet turuna başladı. Muhtarlığa yaya ve bisiklet yolu taleplerini de aktaran öğrenciler bisikleti teşvik etmek için kask ve forma kullanmaya başladı. ‘En önemli amaçlarımızdan biri motora olan ilgiyi bisiklete kaydırmaktı. Bisikleti daha afili hale getirmek için forma ve kask çok yerinde oldu’ diyor Şen.

“Kirlete kirlete kalmadı temiz hava, en sağlıklısı toplu taşıma!”

Bisiklet kullanımının yanı sıra toplu taşıma, Orhaniye köyünü düşünürsek dolmuş kullanımı arttırmak için öğrencilerin anket çalışması yaptığından bahsediyor Şen. Dolmuşların doluluk oranı az çıkınca nedenleriyle ilgili çalışmalar yapılıp dolmuş şoförleri ve yolcuların talepleri bri araya getirilmiş. ‘Dolmuş tercih etmenin kişinin özel aracı olmadığı için zorunlu kaldığı birşey değil de “tercih” de olabileceğini göstermek için çalıştık.Bir de dolmuşların dışına reklam etiketi yaptıracaktık ama bürokrasi engel oldu. Oysa öğrencilerim ne güzel slogan bulmuştu bi sürü uğraşıp: “Kirlete kirlete kalmadı temiz hava, en sağlıklısı toplu taşıma!” Ayrıca ortaokulun öğretmenleri ikna edilerek araba yerine dolmuş kullanmalarını sağlamış. Şen, böylece günde dokuz litre benzin tasarrufu sağladıklarını belirtiyor.

IMG_2370

Ortaokul öğrencilerinin başardığı en önemli işlerden biri de Sürdürülebilir Ulaşım Çalıştayı. Altı okulun katılımıyla düzenlenen çalıştayda çıkan fikirler yetkililer tarafından dikkate alınması gereken cinsten: bisiklet fiyatlarının ve bisikletlerin vergi oranlarının düşürülmesi, deniz taşımacılığının yaygınlaştırılması, köylere kaldırım ve bisiklet yolu yapılması..

Ekolojik ayak izini hesaplayan ve bunu dengelemek için ağaç diken ortaokul öğrencileri son olarak sürdürülebilir ulaşım konusunda öğrendiklerini, yaptıklarını Marmaris ve Muğla halkına anlatmak üzere  el ilanları hazırlayıp dağıtıyor.

Öğrencilerin her sene bir sayı yayımladıkları ‘Yeşil İnci’ dergisine de buradan ulaşabilirsiniz.

Bisiklet güvenliğiyle ilgili video ise aşağıda:

(Gözde Kazaz / Yeşil Gazete)

Öldürülen leoparla ilgili ilk duruşma gerçekleşti

Diyarbakır’ın Çınar İlçesi’nde geçen yıl Kasım ayında kendilerine saldırdığı iddasıyla öldürdükleri leoparla ilgili Kasım Kaplan ve Mahmut Kaplan hakkında açılan kamu davası başladı.

leopar_davasi_basladi

30 Nisan tarihinde gerçekleşen ilk duruşmada  mahkeme, leoparın saldırdığı Kasım Kaplan’ın vücudundaki izlerin pençe izi olup olmadığının tespiti için dosyayı Adli Tıp Kurumu’na göndermeye ve olay yerinde keşif yapmaya karar verdi.

Diyarbakır’ın Çınar İlçesi’nde çobanlar Mahmut Kaplan’ın hayvan otlatırken, kuzeni Kasım Kaplan’a saldırdığı gerekçesiyle leoparı tüfekle vururak öldürmüştü. Çınar Asliye Ceza Mahkemesi’nde görülen davanın ilk duruşmasına tutuksuz yargılanan ve 2 yıldan 5 yıla kadar hapis istenen Mahmut Kaplan ile Kasım Kaplan katıldı.

Yanı sıra Antalya, Gaziantep ve Ankara Barosu Hayvan Hakları Komisyonu, Hayvanların Yaşam Haklarını Koruma Derneği, Doğal Hayatı Koruma Vakfı ve Yaban Hayatı Eylem Grubu’nun müdahillik başvurusu da kabul edildi.

‘Korumak amacıyla ateş ettim’

Leoparı öldüren Mahmut Kaplan, olay günü kayalık bir bölgede hayvanlarını otlatmaya götürdüklerini belirterek, “Ben birden arkamda bir ses işittim. Döndüğümde daha önce bu civarda görmediğim bir vahşi hayvanın Kasım’a saldırdığını gördüm. Boğuşma esnasında Kasım yaklaşık 2 metre kayalıktan aşağıya düştü. Leopar bir tarafa, Kasım bir tarafa yuvarlandı. Leopar tekrar Kasım’a saldıracağı sırada ben Kasım’ı korumak amacıyla ateş ettim. 30-40 saniye can çekiştikten sonra yere yığıldı. Daha önce bu hayvanı civarda hiç görmemiştim. Sadece televizyonlarda görüyordum. Ben gördüğümde leopar Kasım’ın sırtına ve koluna pençesini geçirmişti. Ateş etmeseydim yeniden saldıracaktı” dedi.

‘Hayvan avlamak için arazide değildik’

Duruşmada ifadesi alınan ve leoparın saldırısı sonucu yaralanan Kasım Kaplan ise 20 yıldır çobanlık yaptığını belirterek, “Mahmut önden ben arkadan yürüyorduk. Bu sırada arkadan birşeyin bana çarptığını hissettim. Bu nedenle dengemi kaybedip yüksek yerden yuvarlanarak düştüm. Leopar 2-3 metre uzağımdaydı. Kuzenim Mahmut tekrar saldırmak üzereyken ateş etti. Şu an halen sağ kolumda ve sırtımdı pençe izleri var. Biz o gün hayvan avlamak için arazide değildik. Garip bir hayvan olduğu için traktörle köye götürdük. Yaşlılara gösterip ne olduğunu anlamak istedik. Yapabilecek bir şeyimiz yoktu. Yuvarlanmasam zaten beni parçalayacaktı” diye konuştu.

İfadeler çelişkili

Müdahil olan avukatlar ve çevre örgütleri, sanıkların ifadelerinin çelişkili olduğunu belirtti. Antalya Barosu temsilcisi avukat Lider Tanrıkulu, “Bunun bir sürek avı olduğunu düşünüyoruz. Bize göre yaraları hayvanı vurduktan sonra kendileri yaptı. Tüfeği hazırlayıp ateş etmesi bile bir kaç saniye sürer” dedi. “Sanıkların anlattığı süreç olan olaya uymamaktadır. Leoparın saldırı karakteristiği, 4 ayağını da kullanarak saldırması şeklindedir. Yaralanmalar ve leoparın saldırı şekli arasında çelişki bulunmaktadır.Öldürülen leopar 90 kilo ağırlığındadır. Saldırdıklarında kurbanlarında çok ağır yaralanma meydana getirirler. Yaralanmaların vahşi hayvan saldırısı ile olup olmadığının tespiti için Adli Tıp Kurumu’ndan rapor alınmalıdır. Ayrıca olay yerinde keşif yapılmasını talep ediyoruz” dediler.

Yaşanan tartışma üzerine tarafları sakinleştiren Mahkeme Hakimi Ömer Aykut Özdoğan, kendisinin de Greenpeace üyesi olduğunu söyledi.

Yaralanmanın leopar kaynaklı olup olmadığı araştırılacak

Çınar Asliye Ceza Mahkemesi Hakimi, delillerin tespiti ve olayın aydınlatılması için leoparın öldürüldüğü yerde keşif yapılmasına hükmetti. Mahkeme, Diyarbakır Valiliği ve Dicle Üniversitesi’ne yazı yazılarak bölgede daha önce leopar görülüp görülmediğinin de araştırılmasına karar verdi. Mahkeme olayda yaralanan sanık Kasım Kaplan’ın tedavi kayıtlarının alınarak vücudundaki yaralanmanın leopar pençesi olup olmadığının tespiti için Adli Tıp Kurumu’na sevk edilmesine karar vererek, duruşmayı erteledi.

Çınar Cumhuriyet Savcılığı’nca hazırlanan iddianamede şüpheliler Mahmut Kaplan ile Kasım Kaplan hakkında, avlamak suretiyle bir canlı türünün yok olması tehlikesine, ya da ekolojik dengenin bozulması tehlikesine neden olmak suçundan, 2 yıldan 5 yıla kadar hapis cezası istendi.

‘Nesli tehlike altında olan türü öldürmenin cezası hapis olmalı’

Duruşmadan sonra gazetecilerin sorularını yanıtlayan Antalya Barosu Hayvan Hakları Kurulu üyesi avukat Lider Tanrıkulu leopar davasının sonuna kadar takipçisi olacaklarını belirterek, “Bu savaşı sonuna kadar götüreceğiz. Hayvan Hakları Evrensel Sözleşmesi’nin açık ihlali söz konusudur. Nesli tehlike altında olan bu hayvanın öldürülmesi fiilinin cezası hapis olmalıdır. Sanıkların savunmalarının gerçekçi bir tarafı yoktur. Leopar saldırısına uğrayan kişinin sağ kurtulması mümkün değildir. Bunların cezalandırılması gerekmektedir. Verilecek ceza kamu vicdanını rahatlatıcı olmalıdır” dedi.

(Milliyer/ Yeşil Gazete)

Malatya’daki darp olayı homofobik mi?

Malatya’da geçtiğimiz akşam (29 Nisan) kimliği belirsiz kişiler bir LGBTİ bireyi darp ederek sözlü tacizde bulundu. Kentin LGBTİ’leri dayanışmaya çağırıyor.

10260029_248452552009622_4298570880677580428_n

Malatya Homofobi Ve Transfobi Karşıtı Gençlik İnisiyatifi’nden Emir Eyüp Çoban’ın Yeşil Gazete’ye verdiği bilgiye göre,geçtiğimiz akşam saat 22.00 sıralarında bir arkadaşlarının önü kimliği belirsiz kişilerce kesildi. Saldırganlar cep telefonunu çaldıkları LGBTİ bireyi ‘burada örgütlenmeyin, sonunuz kötü olur’ diyerek tehdit etti.

Çoban, olaydan sonra şikayette bulunmak için şehirde dört karakol gezdiklerini, polislerden ‘işlemi diğer karakollarda yapın’ cevabı aldıklarını söyledi. Karakolların kabul etmemesi nedeniyle henüz şikayette bulunmamış olan mağdur bugün karakola gidip şikayet dilekçesi verecek.
Yaklaşık 15 kişiden oluşan ‘Malatya Homofobi ve Transfobi Karşıtı Gençlik İnisiyatifi’ kentte daha önce pek çok etkinlik düzenlemiş; herhangi bir saldırıyla karşılaşmamıştı. İnisiyatif üyeleri en son İstanbul Tarlabaşı’nda transfobik cinayette hayatını kaybeden Çağla Joker’in ardından bir basın açıklaması yapmıştı.

(Yeşil Gazete)