Fukuşima nükleer felaketi sonrası, bölgede yetiştirilen ürünlerin pazarlanabilmesi için reklam faaliyetleri başladı. Tokya’da vali tarafından Fukuşima menşeili ürünleri satan bir dükkan açılırken, bir yandan da Fukuşima pirincinin tüketilmesi için çocukların da katıldığı pirinç ekme organizasyonları düzenleniyor.
Geçtiğimiz Nisan ayı içerisinde Fukushima menşeili ürünlerin tüketicilerle buluşturulması amacıyla Tokyo’nun Nihonbashi semtinde açılışı Fukushima Valisi tarafından yapılan Midette adlı dükkan promosyonlu satışlarına başladı.
Promosyonlu satışların amacı Fukushima’da üretilen gıda dahil olmak üzere tüm ürünler hakkında kamuoyunda oluşan olumsuz imajı silmek ve Fukushima ürünlerini sevdirmek. Projenin destekleyicileri arasında Japon Havayolu şirketi JAL da bulunuyor .
Midette adlı dükkanda 2.500 adet ürün bulunmakta; bunlardan en rağbet göreni yiyecek reyonunda indirimli fiyattan satılan Japon makarnası . Fukushima’da üretilmiş pirinç ve süt ise müşterilere ücretsiz ikram ediliyor .
Aynı zamanda restaurant olarakta işletilen dükkanda müşteriler zaten göze görünmeyen radyasyonu Japon ekonomisi için iyice görmezden geliyor.
Fukushima’nın bozulan imajını düzeltmek için diğer bir girişim de Yabuki Kasabası’nda gerçekleştirildi
Fukushima’dan yalnızca 60 km uzaklıkta Yabuki kasabası , 80 çocuk Televizyon karakteri Ohmomo Miyako’nun elinden tutmuş adeta Nükleer kaza sonrası Fukushima hakkında oluşan olumsuz imajı silmekle görevlendirilmiş . 9-10yaşlarındaki 80 kişilik gruba ilaveten Tokyo Üniversitesi Tarım Bölümü’nden de 20 öğrenci bu faaliyette yer almış ,hep birlikte prinç ekiyorlar .
Elleri prinç tarlası içinde ,onlardan beklenen Fukushima’nın princini tüketmeleri olduğu kadar aynı zamanda halkın prince yeniden güven duyması ve insanların kafasındaki dedikoduları dağıtarak olumsuz imajı silmeleri .
Görsel: Aykut İnce / UNDP SGP Arşivi Datça-Bozburun , 1990 yılında Özel Çevre Koruma Bölgesi (ÖÇKB) ilan edildi, bölge için ilk çevre düzeni planı 1994’te onaylandı.
Datça – Bozburun Yarımadası’nı nasıl bilirsiniz? Knidos’uyla, bademiyle, hiç dinmeyen rüzgarı ya da inadına yapılaşmamış koylarıyla mı? Yarımada bir süredir başka bir konuyla bağlantılı olarak anılıyor: Yukarıda saydıklarımızı ve daha nice yerel özgünlüğünü tehlikeye atacak bir çevre düzeni planıyla.
Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Tabiat Varlıklarını Koruma Genel Müdürlüğü tarafından hazırlanan, Datça-Bozburun Özel Çevre Koruma Bölgesi’ne (ÖÇKB) ait 1/25.000 ölçekli Çevre Düzeni Planı 1 Nisan’da askıya çıktı. Yapılaşma yasağı olan kıyı bandını imara açtığı, turizm dolayısıyla yapılaşmayı arttıracağı, arkeolojik, kentsel ve doğal Sit alanlarına göre düzenlenmediği yazıldı, çizildi, tartışıldı.
TMMOB’un açtığı dava devam ederken Datçalıların internette başlattığı imza kampanyası da 27 binden fazla katılımcıya ulaştı. TBMM Başkanlığı, Muğla Valiliği, Muğla Büyükşehir Belediye Başkanlığı, Datça Kaymakamlığı ve Datça Belediye Başkanlığı’na gönderilen imza dilekçelerinden gelecek sonucu beklerken Datça’ya merkezi yönetimin uygulamak istediklerinin yerelle nasıl ilişki kurduğu/kuramadığı ve yerel inisiyatifin aslında Datça’da neleri başardığını konuşmanın tam sırası.
Datça-Bozburun Yarımadası, bir süredir uluslararası öneme sahip bir doğa koruma programınına uygulama alanı. Satoyama İnisiyatifi’nin, Birleşmiş Milletler’in Küresel Çevre Fonu (GEF) kapsamında yürütülen Küçük Destek Programı (SGP) ile işbirliği içinde COMDEKS adıyla yürüttüğü programda sadece Datça değil, biyoçeşitlilik unsurlarıyla öne çıkan Brezilya, Hindistan, Gana gibi 11 ülkeden bölgeler yer alıyor.
Program kapsamına devam eden dokuz farklı projede Datça’nın ekolojik özellikleri ve sosyo-ekonomik durumunu tespit eden ve yerel inisiyatifle işbirliği içinde bu yerel dokuyu koruyan yaklaşımlar uygulamaya konuyor.
COMDEKS’in Datça’da desteklediği projelerden biri de Sorumlu Balıkçılığa Geçiş Projesi. Proje’de Datça-Bozburun’daki deniz koruma alanlarını gösteren posterler alanda çeşitli noktalara yerleştirildi
Daha önce 8 Mart Emekçi kadınlar günü vesilesiyle Yeşil Gazete’de yayımlana kadın balıkçılar projesi gibi, Hızırşah Köyü, yerli bademlerin, memeli hayvanlar ve bitki örtüsünün korunması gibi farklı çalışmaları içeren projeleri bu sitede önümüzdeki günlerde okuyacaksınız. Fakat öncesinde Küçük Destek Programı’nın ne olduğunu Gökmen Argun aktarıyor.
Neden Datça-Bozburun?
COMDEKS Programı’nın uygulama ülkelerinden biri olan Türkiye’de neden Datça-Bozburun Yarımadası’nın seçildiğini, “programın temel yaklaşımını oluşturan peyzaj korumanın ne olduğunu, programı Türkiye’de yürüten ve UNDP SGP Ulusal Koordinatörü Gökmen Argun şöyle cevaplıyor:
“Peyzaj koruma yaklaşım; geleneksel kullanımlarla şekillenmiş insan ve doğanın kurduğu dengeleri peyzajı gözeterek, ekosistem hizmetlerinin sürdürülebilirliğini hesaba katarak koruma adına atılan bir dizi toplu ve paralel yönetim anlayışı demek.
Ayırıcı özelliklerinden biri ekosistemin bir parçası olarak insan faaliyetlerini ve doğayla kurduğu ilişkileri anketler aracılığıyla ortaya koymak ve “mapping exercise” yani haritalama çalışması ile bunları görünür ve erişilebilir ve gerektiğinde de dönüştürülebilir hale getirmek.
Bu uygulama için Datça-Bozburun Yarımadaları, Türkiye’nin Önemli Doğa Alanları Kitabı referans alınarak ön değerlendirmede belirlenen 14 Özel Çevre Koruma Alanı (ÖDA) arasından seçildi. Seçimde, alanın olması, kara ve deniz ekosistemleri arasındaki çarpıcı geçişler, yerel sivil toplum kurumlarının potansiyeli ve nesli tehlike altındaki türler öncelikli olarak dikkate alındı.
Haritalandırma sürecini Argun şöyle anlatıyor:
“Antik tarım terasları, Datça bademi, deniz turziminin getirdiği baskılar, deniz diplerinde hayalet ağların deniz ekosistemine ve balıkçılığa verdiği zararlar, makiler üzerindeki yapılaşma baskıları vb pek çok sorun,haritamıza yansıtıldı. Yapılan anketlerde ise ağırlıklı olarak geleneksel kullanımların ve yerel bilginin kaybolmaya yüz tuttuğu, bu bilginin alanı nasıl yaşayan sağlıklı bir peyzaj olabileceğine dair rehberlik edebilecek özellikleri olduğu vurgusu yakalandı.”
Görsel: DAÇEV Arşivi Hacetevi Projesi’nde antik teraslara bölgenin doğal bitki örtüsüne uygun bitkiler dikildi
Tümü yerelde yürütülen ve özellikle saha çalışmalarını içeren projelerin sahipleri çoğu Datça-Bozburun yöresinde faaliyet gösteren yerel sivil toplum örgütleri. Yerel STÖlerin çözümdeki rolleri ve önemlerine dair sorumuzu Gökmen Argun şu şekilde yanıtlıyor:
“Datça-Bozburun Yarımadası, özellikle yerel sivil kurumları -kooperatifler ve birliklerin tümünü de kastediyorum- açısından çok şanslı bir yöremiz. Sivil toplumun sesi ve o alanda doğal yaşamla dengeyi kuran ortak çalışmalar gerçekte tüm çözümlerin anahtarlarını taşıyor. Yerel sivil toplum kurumlarımız kendi projelerini geliştirme ve yürütme yanında bir yandan da derleyici ve destekleyici bir çalışmanın güvencesi oldular. Alanla ilgili her aşamada bizleri yönlendirdiler ve bazen içerikleri yeniden düşünmek ve yeni yöntemler geliştirmekte bize yol gösterdiler.”
Datça’da DAÇEV, DYTD gibi sivil toplum örgütleri için gönüllü çalışmış ve program kapsamında hazırlanan “Bilgi Paylaştıkça Çoğalır Projesi” belgesel projesinin koordinatörü Sabah Tuzcu’ya göre STKlar günümüz dünyasında çok önemli fikir ve baskı grupları ve başarılı olmaları için mutlaka siyaset üstü olmaları gerekiyor. Tuzcu, “Yerel STK lar benim görüşümde amatör ruhlu olmaları nedeniyle gerçek manada STK’lardır. Ulusal veya uluslararası profesyonelleşmiş STKlar maalesef organizasyon hantallığına , yönetimsel ve fikirsel iç çatışmalarına yenik düşebiliyorlar. Yerelde ise iyi organize olmuş bir STK , seçilmiş veya atanmış yöneticiler üzerinde yapıcı etkilere sahip olabiliyor. Yerel STKların, ulusal veya uluslararası STK ların aktivite paydaşları olmak yerine , yerel sorunlara odaklanmaları; söylem ve aktivitelerini bilimsel ve evrensel standartlara oturtmaları gerekiyor.”
COMDEKS Programı, Datça-Bozburun’da yürütülen 9 yerel projeyi destekledi
Datça-Bozburun ÖÇKB Çevre Düzeni Planı Revizyonu ne getiriyor, ne götürüyor?
Uzun zamandır doğa koruma alanında çalışan bir plancı olarak Gökmen Argun’un gündemdeki Datça-Bozburun ÖÇKB Çevre Düzeni Planı Revizyonu ile ilgili olarak söze “Gerçekte planlama faaliyeti, uygulanacağı alanın sahip olduğu değerleri dikkate alan ortak bir gelecek için bir tür güvence” diyerek başlıyor; “Ancak planlama süreci aynı zamanda gelecekle ilgili talepleri de düzenlemeyi hedeflediği için alandan beklentisi olanların da önünü açan bir işleve sahip. Beklentileri karşılamaya çalışırken ortak faydadan sapan olumsuz sonuçları da beraberinde getirebiliyor.”
Argun’a göre plansız yapılaşma eğilimlerinin olduğu bazı noktalarda sınırlamalar getirilmesi sınır belirlenmesi olumlu. Ancak dönüşüm gerektiren önerilerinde kaygı yaratan unsurlar var; “Örneğin tarım turizmi için bazı standartlar getirilmiş, bu olumlu ancak bu dönüşümü o alanda bulunan gişimlerin ihtyiacı olan finansal destek de düşünülmeli, alanda yaşayanlara ağır gelecek ve el değiştirmeyi tetikleyecek bir sıkıştırma olmaması için tedbirler gerekli. Bu stratejiler plan notlarına alınabilir.”
“Bir de gerçekte hiç yapılaşma olmayan ancak örneğin günübirlik kullanım için adı geçen Akçabük, Akvaryum gibi alanlar hakkında endişeye kapılmamak mümkün değil. Çünkü bu alanlar ekosistemin güçlü noktaları. Bir koruma alanında yeni liman ve çekek yerleri oluşturmak ölçekler küçük bile olsa deniz koruma açısından ciddi sakıncalar doğuracak. Alanın deniz koruma açısından öne çıkan özelliklerini planın incelikle koruması beklenir.
Biyoçeşitlilik önceliği olan bu alanda, her adım -örneğin desteklediğimiz yerel tür eylem planlarına göre- gözden geçirilebilir. Sorumlu balıkçılıkla ilgili uygulamalar planın kararlarına yansıtılabilir. Tabi bir de Kargı Koyu gibi alanlara daha sıkı koruma olması yerel sivil kurumların önemli bir beklentisiydi, alanın tek sulakalanı ve bu elbette hayal kırıklığı yarattı”
Fotoğraf: UNDP SGP Arşivi 25 dakika süren belgesel, alanda yapılan 100 saatlik çekim sonunda tamamlandı.
Argun, yeni düzenlemeyle tehlikeye girebilecek olan belli alanları özellikle işaret ediyor; “Knidosun hemen dibinde Bağlarözü’ne yapılacak liman, duyduğum kadarıyla meşhur Knidos Aslanı’nın bulunduğu yer. Knidos’tan kuzeye doğru ilerlediğinizde Değirmenbükü halihazırda el değmemiş alanlar. Değirmenbükü’nde yerleşim yok, doğal sit alanı, ancak planda balıkçı barınağı düşünülmüş. Kargı Koyu’na tekrar gelirsek, ki orası da arkeolojik sit alanı ama bir yandan da yarımadanın tek sulakalanı denilebilecek bir sazlık. Bu alanlar planla mutlak olarak koruma altında alınmalıydı, bunlar ciddi bir miras”
Bir Datça sakini olarak Sabah Tuzcu’ya göre Datça-Bozburun Yarımadaları’nın bugüne kadar doğal olarak korunabilmesini Özel Çevre Koruma statüsüne borçluyuz ama aynı ÖÇKların yerel halkı ve toprak (arsa) sahibini mağdur ettiği de inkar edilemez; “Dolayısı ile bu plan , mağduriyeti kısmen giderdiği için bir yönüyle ihtiyacı gidermektedir ama diğer yönüyle kamu arazilerini spekülasyona ve dolayısı ile doğal felakete maruz bırakabileceğinin endişelerini de çokça hissediyorum.
Bence ülkemizde imar sorunu izinle veya sadece planlama ile değil , bunlarla birlikte estetik ve çevre duyarlılığı ile çözülebilecek bir konu; mesela yapılaşmanın izinli ve planlı olduğu Datça merkezi son derece çirkin bir yapılaşmaya maruz kalmış, kalıyor.
Bu nedenle ,özellikle bugüne kadar başarı ile korunabilmiş Datça Yarımadası doğal yapısı mevzubahis olduğunda her türlü imar değişikliği sadece şehir plancılarını değil ülkemizin konu ile ilgili tüm kamu ve sivil kuruluşlarını hatta uluslararası paydaşları da ilgilendiren bir konu olmalı”
Yerel inisiyatifin çabalarıyla devam eden sekiz proje, bir belgesel vasıtasıyla da ilgilenenlere ulaşıyor. “Bilgi Paylaştıkça Çoğalır Projesi” belgeleme projesi kapsamında hazırlanan belgeselle ilgili proje koordinatörü Sabah Tuzcu “Datça Yerel Tarih Derneği’nin amacı ve ilkeleri doğrultusunda gündeme geldiğini ama UNDP açısından tamamen yeni bir yaklaşım olduğunu söylüyor; “8 adet projenin hem arka planını hem de çalışma şeklini göstermesi açısından bir ilk oldu.Kanımca bu yaklaşım bundan sonraki tüm projelerde örnek teşkil edecektir.”
Soma’da 301 kişinin öldüğü iş cinayetinden işçiler örgütlü oldukları Türk İş’e bağlı Maden İş sendikasını sorumlu tutuyorlardı. İşçilerin öfkesi önce Maden İş Ege Bölge Temsilcisi Tamer Küçükgencay’ı sonra da tüm bölge yönetimini istifa ettirdi.
İstifaların ardından işçiler madenin sahibi Türkiye Kömür İşletmeleri’ne (TKİ) bağlı Ege Linyit İşletmeleri (ELİ) Müessese Müdürlüğü önüne de gitti. İşçiler, madenlerin kamulaştırılmasını ve ELİ Müdürü Hakkı Duran’ı da istifaya davet ettiler.ELİ önünde konuşan Soma Kaymakamı Bahattin Atçı, kamulaştırmaya ELİ’nin karar veremeyeceğini söyleyerek madenler güvemli hale gelmeden hiçbirinde üretimin başlamayacağını söyledi.
İşçiler eylem esnasında 40 madencinin mezarının olduğu Soma şehitliğine yürüyüş yaptılar, “Ölmek madencinin fıtratında yok”, “Taşeron gidecek kamu gelecek” sloganları attılar.
Dayıbaşları SMS ile tehdit edilmişti
Soma Kömür A.Ş.’ye ait Işıklar ve Atabacı ocaklarında çalışan taşeron işçiler “işe dönün yoksa ekmeğinizden olursunuz” SMS’i ile tehdit edilmişti.
Soma Kömür A.Ş.’nin diğer ocağı da güvenli olmadığı için kapatıldı
Soma’da Soma Kömür İşletmeleri A.Ş. bünyesindeki Atabacası Maden Ocağı’nı inceleyen müfettişler, madenin güvenli olmadığına karar verdi. Müfettişler, bunun üzerine ilçedeki tüm madenleri inceleme kararı aldı.
Avrupa parlementosu seçimlerinde Yeşiller’in durumunu yeşil ekonomi konusunda çalışan iktisatçı Ahmet Atıl Aşcı yorumladı.
Yeşil Gazete’ye konuşan Aşçı, Yeşiller’i bekleyen konuları ve aşırı sağın karşısındaki konumlarını şöyle açıkladı:
“2009’da 766 milletvekilliği için yapılan seçimlerde oyların %7.4’ünü alarak 57 sandalye kazanmış olan Yeşiller-Avrupa Özgür Birlik (The Greens-European Free Alliance) Grubu 2014 seçimlerinde %6.9 oy alarak 751 sandalyenin 52’sini kazanmayı başardı.
AB’nin içinde bulunduğu ekonomik kriz ve kimlik bunalımını gözönünde bulundurduğumuzda iki farklı şekilde düşünmek olası. İlki, Yeşiller’in krizi fırsata dönüştürmekte başarılı olamadığı iddia edilebilir.
Öte yanda özellikle Fransa’da birinci parti çıkan ve bir süredir diğer AB üyesi ülkede de yükselişe geçen aşırı sağın popülist söylemleri seçmenleri etkilemiş görünüyor.”
Yeşiller’i bekleyen konular
“52 sandalye ile 2009’da olduğu gibi dördüncü büyük grup gücünü koruyan Yeşiller’i önümüzeki yıllarda bekleyen en önemli konular AB Enerji Politikası, AB ile ABD arasında müzakereleri süren Ticaret ve Yatırım Anlaşması ve sosyal adalet olacak.
Seçimlerin vurgulanması gereken bir diğer önemli noktası ise Yeşiller Grubu’nun Avrupa Komisyonu Başkanlığı seçimlerinde izledikleri tutum. Bilindiği gibi Yeşiller’in adayı olan Ska Keller ve Jose Bove, diğer grupların tersine doğrudan demokrasinin güzel bir örneği olarak, tüm AB vatandaşlarına açık bir oylama ile belirlenmişti. Şu an itibariyle muhafazakarların adayı Jean-Claude Juncker komisyon başkanı olarak seçilmişse de işi bir önceki başkan kadar kolay olmayacak görünüyor.”
Avrupa Parlamentosu (AP) Yeşiller Grubu’nda siyasi danışman olan Ali Yurttagül, parlamento seçim sonuçlarını Yeşil Gazete’ye değerlendirdi.
Avrupa seçimleri beklendiği gibi deprem diyebileceğimiz bir aşırı sağa kayma ile sonuçlandı. Hıristiyan Demokratlar, Sosyalistler, Liberaller ve Yeşillerin oy kaybederek çıktığı bu seçimlerde, AB karşıtı, ırkçı, yabancı düşmanı hareketler oy oranlarını neredeyse üçe katladılar. Fakat beklenen bu siyasi depremin tahribat gücü tahmin edilenin altında kaldı; Fransa, İngiltere, Yunanistan gibi ülkelerde yaşanan yerel tahribat dışında. Yeni parlamentoda bugünkü sayılara göre Hıristiyan Demokratlar 212 Milletvekili ile (-53) yine en güçlü gurup olurken, Sosyalistler 187 Milletvekili ile (+3) ikinci, Liberaller 72 Milletvekili ile (-12) üçüncü olurken, Yeşiller/Regionalistler 55 Milletvekili ile (-+0) dördüncü grup olarak güç ve yerlerini koruyorlar. Fakat aşırı sağ partilerin toplam 104 Milletvekili ile (+77) Genel kurulun sağ kanadında ön sıralara kadar önemli bir yer kaplayacak olmaları ve görünür hale gelmeleri yeni. Bugüne kadar 30 civarında Milletvekili ile en arka sıralarda yer alan bu güçlerin genel kuruldaki oturum düzenini etkileyecek boyutta olacaklarını beklemek yanlış olmaz. Aşırı milliyetçi bu partilerin ortak çalışmaları, birlikte hareket etmeleri ve grup kurmaları kolay olmayacak. Grup olmanın verdiği haklar, mali kaynak ve kadrolar nedeniyle şüphesiz gevşek işbirliği zemininde “birlik” olup grup kurmalarını beklemek gerekiyor.
Aşırı sağ depremin AB düzeyindeki etkileri sınırlı kalsa da, sonucun bazı üye ülkelerde yıkım boyutunda olduğunu izliyoruz. “Front National” Fransa tarihinde ilk defa seçimlerden en güçlü parti olarak çıktı ve oyların %25,4 gibi bir bölümünü alarak Fransa siyasi mimarisini kökünden sarstı. Tüm veriler gelecek Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Marine Le Pen’in ikinci turda yarışacağına ve Ulusal Cephe’nin Fransa Millet Meclisinde önemli sayıda milletvekili ile temsil edileceğine işaret ediyor. Bu veriler Fransa politikasının fırtınalı bir hava sahasına doğru yol aldığını gösteriyor. İngiltere’de de AB karşıtı bir parti %30 oy oranı ve 24 milletvekili ile seçimleri kazandı diyebiliriz. Avrupa’nın en oturmuş demokrasisi de fırtınalı politik gelişmelerine gebe görünüyor. Yıllardır tartışılan, sonuçları bilinen, fakat ekonomik gerekçelerden ötürü yapılmayan AB referandumu göndeme gelebilir ve büyük bir ihtimalle halkın ezici bir çoğunluğu AB’den ayrılma yönünde oy kullanır. Böylece AB’nin köşe taşlarından biri değil belki, ama bir bölümünde yıkımı izleriz sanıyorum.
AB düzeyinde yıkımın sınırlı olması AB’nin kurumsal mimarisinden kaynaklanıyor. AB’den kopma kararının ekonomik faturasının AB düzeyinde sınırlı kalırken, kopan ülkede derin yaralar açacağından şüphe yoktur. Bu yüzden aşırı sağın güçlü olduğu Fransa, Hollanda, Avusturya gibi ülkelerde referandumlar genellikle AB lehine sonuçlanır sanıyoruz. Buna rağmen aşırı sağın seçim başarısını küçümsememek gerekir. Bu partilere kayan seçmeni tekrar kazanmak için Muhafazakar ve Sol partiler kitlelerin korkularını ciddiye alan politikalar üreteceklerdir. Avrupa önümüzdeki yıllarda giderek sağa kayan milliyetçi duyguları seslendiren, göçme politikasında katı ve içine kapalı bir politika izleyecektir şüphesiz. AB’nin genişleme politikası, Balkanlar ve Türkiye ile üyelik müzakerelerinin bu süreçten olumsuz etkileneceğini düşünüyoruz.
Çevre hareketi ve Yeşiller açısından seçim sonuçları bir nevi sürpriz oldu diyebilirim. Liberaller gibi Yeşillerin de sağ ve sol kaymalardan etkileneceği, Milletvekili sayısında %30 gibi bir kaybın yaşanacağı bekleniyordu. Özellikle Fransa ve Almanya’da beklenen kayıplar korku kaynağı idi. Seçim sonuçları Yeşillerin üye sayısını koruyacağını, hatta ‘Regionalist’lerin başarıları ile artırabileceklerini gösteriyor. Hollanda veya Belçika gibi küçük ülkelerde yaşanan önemli oy kaybı milletvekili sayılarına pek yansımadı. Beklenenin aksine Almanya Yeşilleri oy oranlarını artırarak çıktılar ve 11 Milletvekili (-3) ile meclise girdiler. Fransa dan 6 Milletvekilinin (-10) gireceği bekleniyor. Bu sayı ‘Regionalistler’ ile değişebilir. Kayıplar İngiltere (4), İrlanda(1), Macaristan(2), Hırvatistan(1), İsveç(3), Avusturya(3) da yaşadığımız başarılar ile kısmen giderildi ve Yeşillerin Parlamentodaki konumu korundu diyebiliriz.
Yeşillerin en güçlü dördüncü parti olmaları siyasi açıdan oldukça önemli. Zira bu seçimler ile ilk defa AB Komisyon başkanını seçimler ve Avrupa Parlamentosu belirleyecek görünüyor. AB için önemli bir demokratikleşme adımı gerçekleşiyor diyebiliriz. Ekonomik krizin derin yaralar açtığı Avrupa’da AB reform sürecinin devam etmesi ve Yeşillerin güçlerini koruması, siyasi depremin sınırlı bir tahribat ile atlatılacağına işaret ediyor.
Mersin’de 25 Mayıs Pazar günü akşamı Cansu ismli trans kadının yolunu kesen, kendisine, “Kandil gününde de mi sokaktasın? Kandil günü sokakta işin ne? Sizi burada barındırmayacağız. Defolun gidin. Sokaklarımızı temizleyeceğiz” diyerek saldırıda bulunuldu.
Transfobik nefret saldırısı sonucu kafasında kırıklar oluşan ve Devlet Hastanesi tarafından kabul edilmeyen Cansu’nun tedavisi arkadaşları tarafından evinde devam ettiriliyor
Transfobi Mersin Devlet Hastanesi’nde de devam etti
Transfobik nefret saldırısı sonucu kafasında kırıklar oluşan ve acil müdahale için Mersin Devlet Hastanesi’ne götürülmek istenen Cansu’ya karşı transfobik nefret hastane personeli tarafından sürdürüldü. Hastaneye alınmak istenmeyen, arkadaşlarının ısrarı sonucu ilk müdahalesi yapılan Cansu’nun hastaneye yatışının işe “Yerimiz yok” gerekçesi ile geri çevrildiği iddia edildi.
Transfobik nefret saldırısının ardının Kaos GL‘nin sorularını yanıtlayan Mersin LGBT 7 Renk Derneği Başkanı Yağmur Arıcan yaşananlar hakkında şunları aktardı:
Polis saldırıya uğrayayanın trans kadın olduğunu görünce ilgilenmedi
Mersin LGBT 7 Renk Derneği Başkanı Yağmur Arıcan
“Polis olayın üstünü kapatmaya çalışıyor. Saldırıdan sonra ilk gelen polis ekibi ilgilenmiyor bile. ‘Bir kadın saldırıya uğradı’ anonsu geçiliyor. Polis olay yerine gelip, saldırıya uğrayanın trans kadın olduğunu görünce ilgilenmiyor. Cansu ısrarla araç plakasını ve kaçtıkları yeri tarif etmesine rağmen dinlemiyorlar, ‘Yanlış görmüşsündür’ diyorlar”
Transfobi Mersin Devlet Hastanesi’nde de devam etti
“Polis ambulans dahi çağırmıyor. Cansu’yu arkadaşları hastaneye götürüyor. Transfobi hastanede de devam ediyor. Sağlık görevlileri saldırıya uğrayan bir trans kadın olunca ilgilenmek istemiyor. Tepkiler üzerine Cansu tedavi altına alınıyor.
Kafatasında kırıklar olan Cansu hastanede diğer hastaların transfobisine de uğruyor. Cansu hastanede yaşadıklarını ise şöyle anlatıyor: “Bana bakıp gülüyorlardı. Parmaklarıyla işaret ediyorlardı.”
Gece müşahade altında tutulması gerekiyor Cansu’nun. Ancak sağlık görevlilerinin umursamaz tavırları ve hastanedeki transfobiden dolayı hastaneden çıkıyor. Bilinci yarı açık biçimde eve geçiyor. Mide bulantıları ve iç kanama riskiyle birlikte evde dinleniyor Cansu…”
Mersin LGBT 7 Renk Derneği bu akşam 18:00’de Cansu’nun hastanede yatmasını kabul etmeyen Mersin Devlet Hastanesi önünde bir basın açıklaması yapılacağını duyurdu.
Şu birkaç yıldır ülke gündeminin kötülükteki istikrarına bakınca ister istemez “başka ülkelerde olsa yer yerinden oynardı” mukayesesine kafalarımızı gömüyoruz ki sahiden de böyle dedikçe baktık ki “hiçbir şey olmamış gibi yaşanabilir”i öğrenmişiz.
Alevi’den ne kız alınır ne kız verilir, en iyi Kürt ölü Kürt, mum söndürme fantastik yaftası ilk anda aklıma gelen ve herkesin bildiğine emin olduğum şeyler. Sofistike bir toplum olmadığımız ortada. İslami anlayışın keskinliğinin vardırabileceği sonuçlara, her türlü onayı verecek çoğunluklara sahip olduğumuz da biliniyor.
Hekiminin, muayene öncesinde kadın hastasına evli olup olmadığını soran ahlaki damar, anlamak için bir örnek. Allah’la, imanı duydu mu ötesine bakmayan; bakası geldiğinde de kör bir inatla görmeyiverip evrensel yanlışa bağlılığını bozmayan ciddi sayıda insanlar var, bu da başka bir örnek.
Avrupa görmüşlerin “bura 100 yıl geride oralardan” demeleri böyle küçük örneklerden işte.
M. Hardt ve A. Negri’nin Duyuru’su şöyle başlıyor: “Finansın ve bankaların egemenliği borçlandırılanları yarattı. Bilişim ve iletişim şebekeleri üzerindeki kontrol medyalaştırılanları yarattı. Güvenlik rejimi ve genelleştirilen istisnalar devleti korkunun pençesine düşmüş ve korunmak için yalvaran bir figürü, güvenlikleştirilenleri yarattı. Ve demokrasinin yozlaşması garip, depolitize edilmiş bir figürü, temsil edilenleri ortaya çıkardı”
İtalik yazılanların hepsinin bizde karşılığı var ve hatta fazlası.
Refah içinde yaşamak için borçlanmak, neoliberal düzenin ilk şartı. Ev kredisinden, taşıt kredisine ve dahi yaz tatili kredisine kadar çeşidinden bankalara bağımlı hayatlarımız. Kredi kartsız bir yaşam yok neredeyse. “Borç sizi kontrol ediyor” diyor Hardt ve Negri: Tüketiminiz disiplin altına sokuluyor, hayatta kalma stratejilerinizi geriletiyor ama en önemlisi borç size çalışma ritmi ve birtakım tercihler dayatıyor.
Görünürde sırtınıza inen bir kırbaç yok. Borçlu- alacaklı ilişkisi yenidünyanın, yeni kölelik sistemi. Sözleşmeli kölelik denileninden. Borcunun bitmesini beklediğimiz mal varlıklarının bize sağladığı memnuniyetle, esaret zincirlerini pırlanta gibi görüyoruz boynumuzda.
“Duyuru” burada, Deleuze’un işaret ettiği politik paradoksa bağlanıyor: Bazen insanlar sanki kurtuluşlarıymış gibi kölelikleri için çabalar.
Ekran aracılığıyla sürekli haberdar olmak, biliyor olmak, takipte olmak etkin olduğumuza dair bir hissiyat uyandırıyor. Odaklanabiliyor muyuz örneğin? Parça parça olmuş, dağınık bir zihin. Hardt ve Negri ters köşe yapıyor burada. Müjdeli habermiş gibi kötü haberi veriyorlar:
“Medya sizi edilgen kılmaz. Tam tersine, medya sürekli olarak sizi katılıma, neyi istiyorsanız seçmeye, fikirlerinizle katkıda bulunmaya, hayatınızı yorumlamaya davet eder. Sürekli dikkat kesilmiş halde olmak.”
Ne aktif ne pasif, sürekli dikkat kesilmiş halde olmak. Kabacası TDK sözlükte de karşılığının bizi tatmin edeceği gibi bön olmak, bön bön bakmak.
“İnsan güvenliğin nesnesi değil aynı zamanda öznesidir de. Gözünüzü dört açın çağrısına yanıt verirsiniz; metroda sürekli, kuşkulu davranışları gözlersiniz; uçakta yanınızda oturan adamın şeytani planları olduğunu, komşunuzun kötü niyetler beslediğini düşünürsünüz.”
Atraksiyonlu bir memleket oluşumuzdan dolayı kuşkusuz bu paragrafın bin katı beter kurgu şeyler yazabiliriz.
Ulaşım araçları giriş turnikelerinde görevli olmamasına rağmen bilet atan ya da yeşil ışık yanarken, etrafta kimsecikler olmadığı halde bekleyen sorumlu yurttaşlardan değiliz. Şükür derim, tartışmaya açık. Devletin varlığı başka türlü omuzlarımızda. Sosyal devlet anlayışı ile tanışıklığımız sıfır. Bizim devletimiz belli belirsiz. Ortaya çıkacağı zamanlar konusunda hepimizin tecrübeleri var. Ne birbirimize güveniyoruz ne devlete. Milliyetçi düşüncelere sahip biri için de devlet içine sızmış kötü güçler vardır, solcusu için de. Bunlardan dolayı, dış tehlikelere karşı “genelleştirilmiş bir toplumsal korku” sayesinde yönetici güçlere ve onların polisine güvenmek çoğu Türkiyeli vatandaşın çok uzun zamandır vazgeçtiği bir şey. İyi ya da kötü kendi yaratmış olduğu hukukun daha hızlı işleyeceğini düşünüyorlar. Hırsızına, tecavüzcüsüne, dolandırıcısına, gaspçısına duyulan korku için de korunaklı, steril konutlarımız var. Yakın gelecekte en yakın mesafeler için geçiş belgelerine sahip olmadan yerimizden kımıldayamayacağız belki de. Bunlara rağmen -ataerkil toplum oluşumuzun payını da hatırlatarak- baba figürü devlet, olmazsa olmazımız. Ve bir de Hardt ve Negri’nin anlayamayacağı bir kaygımız da var: bölünebiliriz her an.
“… Temsilin kendisi, tanım gereği, nüfusu iktidardan, komuta edeni komuta edilenden ayıran bir mekanizmadır. (…) Düşünülen şey daha çok, temsilin aynı anda hem halkı iktidar yapılarına bağlayan hem de bu yapılardan kopararak bir mekanizma işlev görmesi anlamında, ‘göreli’ bir demokrasidir.”
J. J. Rousseau’nun toplumsal sözleşmesini hatırlatıyor Hardt ve Negri: “Temsil herkesin hizmetinde olacak, herkesin olduğundan kimsenin olmayacak. (…) Carl Schmitt’in dediği gibi, temsil etmek bir yoklukta ya da aslında kimsenin olmadığı bir durumda var etmektir.”
Bu temsilci sanrısı içinde, kalabalıklar-sız toprağa verilen Ayhan Yılmaz’ın aidiyetsizliğini peki nereye koymalı. Mesele Kürt olmaması, Alevi olmaması, bir LGBT-İ birey olmaması mı? Hangi temsiller yalandır, hangi temsiller toplumsal muhalefet açısından popüler olduğu için kitleleri çağırmaya uygundur? Aslına bakarsanız pek de önemli olmayan sorular. Çünkü Hardt ve Negri’den anlıyoruz ki temsili olanlar da desteklenerek düzenin içine eklemlendiriliyor:
“Tek şaşırtıcı olan, bu sistemin bu kadar uzun süre işlemiş olmasıdır ve muhtemelen bunun tek nedeni de önyargıları ve şiddeti vaaz eden güçlülerin, servet sahiplerinin, enformasyon üreticilerinin ve korkunun avukatlarının iradesi tarafından desteklenmiş olmasıdır.”
Soma’da Başbakan tarafından yumruklandığını iddia eden kişi birkaç kez ifadesini değiştirdi. Hangi temsilden korkacağı hangi temsile güvenip yaşadığını iddia ettiği şeyi anlatacağı belirsiz olduğu için olayı birkaç değişik versiyonuyla okuduk.
Hukuk ile halk arasında temsil eden güçler var. Hukuka ulaşması gereken şeyin içeriği, temsil edenin istediği tarifle hazırlanıyor. Hakikat denilen şey de ele avuca sığmaz, peşine düşülen, yana yakıla sorup soruşturacağınız bir şey haline geliyor. Kendisinin ne olduğu tartışılamayacak hakikate destek arayan gazetecisi, avukatı, işçisi de gerçeği bildiği ve göstermek istediği için de engellenmeye çalışılıyor.
Hala şaibeli mesela, Soma’da kaç insan öldü? Ölen insana oksijen maskesi takan kurtarma görevlilerinin ruh halleri kadar hüzünlü bir ülke burası.
Gezi eylemleri sırasında Ankara’da öldürülen Ethem Sarısülük davasının beşinci duruşmasında sanık polis Ahmet Şahbaz’ı tutuklama talebi yine reddedildi. Duruşma 7 Temmuz’a ertelendi.
Ankara’da 1 Haziran’da polis kurşunuyla vurulan ve 14 gün sonra hayatını kabeden Ethem Sarısülük’ün ölümüne sebep olan polis memuru Ahmet Şahbaz’ı tutuklama talebi yine reddedildi. Duruşma 7 Temmuz’a ertelendi.
Ankara 6. Ağır Ceza Mahkemesi’nde bugün (26 Mayıs) görülen duruşmaya, bu kez sanık Şahbaz da getirildi. Şahbaz ilk duruşmada peruk ve gözlükle kendini gizlemeye çalışmış, sonraki duruşmalarda da mahkemeye gelmemişti.
Duruşma yoğun güvenlik önlemleri içerisinde başladı. Onlarca polis ve jandarmanın bulunduğu duruşmayı Berkin Elvan’ın annesi Gülsüm Elvan ile babası Sami Elvan, CHP milletvekilleri Mahmut Tanal, İlhan Cihaner, Aylin Nazlıaka ve Hüseyin Aygün izledi.
Sanık polis Şahbaz, Sarısülük’ün avukatlarının sorduğu tüm sorulara karşı susma hakkını kullandı. Şahbaz’a şu sorular soruldu:
“Ethem’i vurduktan sonra geride duran polis birlikleri arasına kaçtığını biliyoruz. Kaçtıktan sonra nereye gittin? Hastaneye nasıl götürüldün? Ambulans içinde tek miydin? Kaçtıktan sonra kaskını çıkardın mı? Hangi amirinin yanına gittin? Hastaneye kaçta gittin? Kaç defa rapor aldın? Silahı hangi tarihte teslim ettin? Tutanakta Ethem’i vuran şahıs olarak tespit edildin, 24 Hazirana kadar nerede kaldın?”
Tutuklama talebinin reddedilmesi üzerine Ethem’in ailesi ve yakınları karara tepki götererek salondan ”Ethem’in hesabı sorulacak!” sloganlarıyla çıktı.
Avrupa Parlamentosu seçimlerinin en çarpıcı sonuçlarından biri Fransa’da ortaya çıktı. AB karşıtı aşırı sağcı Ulusal Cephe (FN) oyların yüzde 25’ini alırken iktidardaki Sosyalist Parti’nin oy oranı yüzde 17.4’te kaldı. Elysee Sarayı’nda Başbakan Manuel Valls ve bakanların katılımıyla toplantı kararı alındı.
Parlamentoya Marine Le Pen’in liderliğindeki aşırı sağcı Ulusal Cephe 24, merkez sağdaki Halk Hareketi Birliği (UMP) 20, iktidardaki Sosyalist Parti ise 13 parlamenter gönderecek.
Sonuçları değerlendiren Ulusal Cephe’nin kurucusu Jean Marie Le Pen, zaferlerini “Bu bir depremdir” sözleriyle ilan ederken kızı ve Ulusal Cephe’nin şu anki lideri Marine Le Pen, Cumhurbaşkanı François Hollande’ın bu sonuçların ardından meclisi lağvederek erken seçimlere gitmesini istedi.
Gençler ve işçiler FN’yi seçti
Eski Milli Eğitim Bakanı olan UMO milletvekili Luc Chatel ise bir televizyon programında yaptığı değerlendirmede Avrupa seçimlerinden çıkan sonucun, “dışlandığı için kızgın hisseden vatandaşlar tarafından iktidara verilmiş bir mesaj” olduğunu ifade etti.
Le Monde’un değerlendirmesin parlemento seçimlerinde Ulusal Cephe’ye oy verenlerin yaş ağırlıklı genç ve işçilerden oluştuğu belirtiliyor. İktidarda bulunan Sosyalist partiye oy veren 30 yaş altı seçmen oranı yüzde 15’te kalırken gençlerin yüzde 30’u FN’ye oy verdi. Sosyalist Parti’ye 60 yaş üstü oy verenlerin oranı yüzde ise 21. Öte yanda, seçim anketlerine göre işçi ve çalışanlar da seçimlerini FN’den yana kullandı.
Bu seçim sonuçlarına rağmen IFOP’un yaptığı ankete göre, Fransa vatandaşlarının yüzde 42’si Ulusal Cephe’nin iktidar olma ihtimalini ‘hayal kırıklığı’ olarak nitelendiriyor.
Bugün Elysee Sarayı’nda Bakanların bir araya geldiği toplantıda ‘alınacak derslerin’ konuşulacağı söyleniyor.
Avrupa Birliği’ne üye 28 ülkede gerçekleşen,400 milyon seçmenin oy kullandığı AP seçimleri sona erdi. Fransa’da Le Pen’in aldığı oylarla ırkçı yükselişin işaretini veren seçimlerde Yeşiller yüzde 7.32 oyla 2009’a göre düşüş yaşadı.
Beş senede bir gerçekleşen seçimlerde parlamentonun 751 koltuğu için aşırı sağdan radikal sola, feminist hareketten korsan partiye toplam 524 partiden 17 bin aday yarıştı.
İsveç Yeşilleri’nin başarısı
2009 yılındaki seçimlerde 42 sandalyeye sahip olan Yeşiller, yüzde 7.32 aldı. Yeşiller’in parlamentodaki sandalye sayısında İsveç’in büyük bir payı var. Ülkede oyların yüzde 24.5’ini alan İsveçler Sosyal Demokratlar’dan sonra İsveç’in ikinci en çok oy alan partisi oldu.
Yüzde 43 oranında oy kullanılan seçimlerde Fransa ve Almanya’da iktidar partileri sandalye kaybetti. Avrupa genelinde, oy kaybeden Hristiyan Demokratlar AP’ye 211 üye göndererek en büyük grup olmayı sürdürecek. Oylarını artıran ırkçı partiler ise AP’de 40 milletvekili ile temsil edilecek.
Fransa’da Marine Le Pen’in yönetimindeki aşırı sağcı Ulusal Cephe (FN) oyların yaklaşık yüzde 26’sını alarak birinci parti oldu.
Almanya’da Başbakan Angela Merkel liderliğindeki Hıristiyan Birlik partileri oy kaybına uğradı ve AP’de sahip olduğu 42 sandalyeden 7’sini kaybetti. Koalisyon ortağı Sosyal Demokrat Parti (SPD) ise oy oranını 6.8 puan artırıp 27.6’ya çıkarttı.
Yunanistan’da Sol Koalisyon (Syriza) yüzde 26.7 ile ilk sırayı alırken, iktidardaki merkez-sağcı Yeni Demokrasi yüzde 22.8, aşırı sağcı Altın Şafak da yüzde 9.3 oranında oy aldı. Altın Şafak üçüncü parti olurken, ilk kez AP’ye milletvekili gönderme hakkı kazandı.