Avrupa Parlamentosu seçimleri, euro krizinin etkilerinin iyiden iyiye hissedildiği zamanlardan bu yana beklendiği üzere milliyetçi söylemleri ve AB karşıtlığını merkezine alan partilerin oylarının yükseldiğini gösteren yeni bir parlamento aritmetiği ortaya koydu. Bu gelişme, şüphesiz, parlamentoda aşırı sağ partilerin temsil oranının artması, grubu bulunmayan milletvekillerinin sayısının yükselmesi ve dolayısıyla Avrupa içinde AB’ye şüpheyle bakanların gücünün daha çok hissedilmesi gibi anlamlar taşıyor.
2009’da yapılan seçimlere AB genelinde yaşanan bütçe açığı krizi, çok fazla etki etmemişti. Ancak, 2009’dan sonra Avrupa, küresel krizin etkilerini kıta özelinde daha derin yaşamaya başladı, Yunanistan’dan başlayarak genişleyen bütçe krizi Avrupa’da sert kemer sıkma önlemlerini beraberinde getirdi, protestolar, grevler arttı, toplumsal tepki çok yükseldi. Euro karşıtı söylemleri öne çıkaran partilerin parlamento seçimlerinde oylarını artıracağı bekleniyordu.
Avrupa karşıtı partilerin Avrupa Parlamentosu’nda temsil edilmesi tam bir çelişkiler yumağı olmakla birlikte, bu partilerin oyun alanı parlamentodan ziyade kendi ülkelerindeki milliyetçi, yabancı nefretini yükselten, popülist zeminler olacak. Euro krizini fırsat bilerek ortaya çıkan bu partilerin milliyetçi damarı kaşımak dışında ne bir Avrupa vizyonu, ne doğru dürüst programları ne de Avrupa’nın derin meseleleri hakkında söyleyecek sözleri var. Her ülkenin milliyetçisi ayrı telden çaldığı için parlamentoda grup kurabilmeleri de pek mümkün görünmüyor. Bu verilere bakarak, AB’nin geleceğine dair “Avrupa dağılıyor” gibi ifadeler kullanmak doğru değil.
Yeni durum böyleyken, Yeşiller özelindeki duruma bir göz atalım. Yeşiller, artık parlamentonun Hıristiyan Demokratlar, Sosyal Demokratlar ve Liberaller’den sonra dördüncülüğünü sağlamlaştırmış grubu. 2009’daki seçimlerde oyların yüzde 7,44’ünü alarak 57 sandalyeye sahip olan The Greens- European Free Alliance (Yeşiller- Avrupa Özgür Birlik) grubu bu seçimlerde oyların yüzde 6,92’sini alarak 751 sandalyenin 52’sini kazandı. Sandalye sayısında eksilme olsa da, milliyetçiliği ve popülizmi öne çıkaranların yükselişe geçtiği ortamda, bu rakam Yeşiller’in gücünü koruduğunu gösteriyor.
Avrupa’nın en güçlü yeşil siyasetine sahip Fransa ve Almanya Yeşilleri, 2009 ile kıyaslandığında hem yüzdelik olarak hem sandalye sayısı olarak düşüşte. 2009’da yüzde 12,1 ile 14 sandalyeye sahip Alman Bündnis 90/ Die Grünen bu seçimde yüzde 10,7’ye düşerek 11 sandalyeye sahip oldu. Fransız Europe Ecologie (Les Verts) 2009’da yüzde 16,2’lik oy oranıyla 14 sandalyeye sahipken, 2014’te oyu yüzde 8,9’a ve sandalye sayısı da altıya indi. Yeşiller’in güçlü olduğu diğer ülkelerde de düşüş trendi göze çarparken örneğin, Avusturya, Belçika, İsveç’te de yükseliş var.
Burada, şu gerçeği gözardı etmemek gerek. Yeşiller, Avrupa Parlamentosu’nda temsil edilen tüm siyasi akımlar içinde insan ve çevre odaklı olmak üzere sorun çözme hedefli, en uzun vadeli, en kapsayıcı politikalara sahip grup. Avrupa’nın bugün içinde bulunduğu ruh hâlinin yansıdığı sandıktan kısa vadeli düşünen, popülist partilerin çıkması, Yeşiller gibi uzun vadeli hedeflere odaklananların oyunun düşmesi normal.
Yeşiller’in öncelikli konuları arasında iklim değişikliğinin yarattığı sorunlar ve beraberinde giderek büyüyen sosyal adaletsizlikler olacak. AB’nin enerji politikaları, karbon ticareti, GDO mücadelesi, 2015 Paris Anlaşması gibi pek çok konu gündemde. Yeşiller’in hedefi, yeryüzü için insanları harekete geçirmek, bunun yanında sadece onlara sempati duyanların değil, herkesin Avrupa siyasetinin değişebileceğine ve daha iyi olabileceğini anlamalarını sağlamak olacak. İşleri her zamankinden zor gibi.
Gezi Parkı direnişinin birinci senesinde, 27 Mayıs’ta başlayan ve etkilerini halen tartıştığımız bu toplumsal hareketin nasıl başladığını bir kere daha hatırlamak için, Ümit Şahin‘in Bülent Müftüoğlu ve Cenk Levi‘yle yaptığı söyleşiyi* aktarıyoruz.
Fotoğraf: Tolga Sezgin/Nar photos
Gezi Parkı direnişi 27 Mayıs gecesi başladı. Yüz binlerce kişinin sokağa döküldüğü 31 Mayıs’tan önceki dört günde, özellikle de ilk saatlerde yaşananlar olayların niteliğini anlamak için önemli. Taksim Gezi Parkı Koruma ve Güzelleştirme Derneği Başkanı ve Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi İstanbul İl Yürütme Kurulu üyesi Bülent Müftüoğlu ilk andan itibaren Gezi Parkı’ndaydı ve ilk fotoğrafları çekip, olan bitenden herkesi haberdar eden ilk birkaç kişiden biriydi. Greenpeace Akdeniz’den Cenk Levi de ilk saatlerden itibaren Gezi Parkı’ndaydı ve olaylar sırasında ilk gözaltına alınan kişiydi. Bülent Müftüoğlu ve Cenk Levi ile direnişin nasıl başladığını ve sonrasını konuştuk.
Ümit Şahin: Bülent, biz Gezi olayını ilk kez senin 27 Mayıs’ı 28’ine bağlayan gece sabaha karşı attığın bir emailden öğrendik. Gezi Parkı’na gelen ve ağaçları sökmeye başlayan iş makinasını ilk görenlerden birisin. O gece neler olduğunu anlatır mısın?
Bülent Müftüoğlu: Biz Taksim Gezi Parkı Derneği olarak son zamanlarda toplantılarımızı her Pazartesi Gezi Parkı içindeki Gezi Kafe’de yapıyorduk. O gün de ayın 27’sinde akşam 7 buçuk gibi Gezi Parkı’nda buluştuk, derneğin işlerini konuştuk, 10 buçukta da toplantıyı bitirdik. Ayaküstü sohbetler falan derken insanlar ayrılmaya, herkes evlere dağılmaya başladı. Ben de üç kişiyle birlikte Gümüşsuyu’na doğru yürümeye başladım. Başka üç arkadaş da Elmadağ’da oturdukları için Mete caddesi üzerinden Divan Oteli’nin oradan evlerine gidiyorlardı. Alman Konsolosluğu’nun önüne geldiğimde dernekten Işıl Ertüzün beni aradı, “parkta bir şeyler oluyor” dedi, “Nasıl bir şey?” diye sordum, “Valla bir hareketlilik var” dedi. Herhalde Divan Oteli’nin oradan kepçelerin ışığı falan görünüyor ama ne olduğu tam görünmüyor. “Bir baksak iyi olur” dedik. Ben ağır ağır parka geri döndüm, parkın ortasından geçerek arkaya yürüdüm, banklarda uyuyanlar falan vardı, arka tarafa bir geldim, bir kepçe duvarın yanından toprağı kaldırıyor, orayı boşaltıyor. Duvarın iç tarafında olduğu için Gezi Parkı’nın toprağını atıyor tabii. O tarafta olan üç arkadaş, ben ve o arada bir arkadaş daha geldi, biz beş kişi olduk. Ben orada çektiğim ilk fotoğrafa bakıyorum şimdi, saat 23:38’de çekmişim. Sonra arkadaşlardan biri duvarın üstüne çıktı, en ucuna kadar geldi, ben fotoğraf çekerken de bir hafriyat kamyonu geri geri gelmeye başladı. Ben de Divan Otel’e giden merdivenlerin oradan aşağıya indim, kepçeyle hafriyat kamyonunun arasına girdim. Kepçe toprağı alıp kamyona atacak, ben arada durunca kepçe havada asılı kaldı, kamyon şoförü indi aşağıya. Daha önceden bir kısım toprak atılmış zaten, götürülmüş bile. Önce duvarın yanındaki arkadaşın yanına gitti soför, biz o sırada kepçe operatörüne “sen kanunsuz iş yapıyorsun” diyoruz. Bir tane de güvenlikçi vardı. Polis yok tabii. Güvenlik görevlisi o sırada herhalde şantiye müdürlüğünü aradı ve bunlar durdular. Bizim kepçeyi durdurmamız beş dakika içinde olmuş. Daha sonra fotoğraflara bakarak söylüyorum tabii bunu, yoksa bize daha uzun gelmişti. Bir de şok edici bir şeydi tabii Gezi Parkı’nda böyle bir şey olması.
Fotoğraf: Tolga Sezgin/Nar Photos
Ü. Şahin: Siz onlara bu işi neden yapıyorsunuz diye sorduğunuzda ne dediler?
B. Müftüoğlu: Burası zaten izin kapsamındaydı dediler. Hatta iki ağacı çıkarttık başka yere dikmek için götürdüler, bunları da yollayacağız dedi adam. Olabilir, çünkü merdivenlerin başında da ağaçlar vardı önceden.
Ü. Şahin: Toplam kaç ağaç kesilmiş oldu?
B. Müftüoğlu: Şimdi 8 ağaç kaldı orada. 28’inden önce bir 8 tane daha vardı. Yani toplamda 8-10 ağaç kesilmiş oldu. O arada şantiye şefi geldi, “Burada Taksim yayalaştırma projesi kapsamında yol genişletme çalışması yapılacak, planda var zaten”, dedi. Dernekten Nahide Ilgın da adamın yanına gidip, “Ben mimarım, Gezi Parkı Derneği’ndenim, planları görebilir miyim?” diye sordu. Adam durdu biraz, sonra “Planlar belediyede” dedi. Tabii, ben bu arada hem fotoğraf çekiyorum, hem de hepimiz oraya buraya telefon ediyoruz, mesaj falan atıyoruz. Neticede şantiye müdürü daha oradayken önce Radikal’den Elif İnce, sonra da A1 Haber’in kameraları geldi. A1 Haber röportaj yapmaya başladıktan sonra, herhalde şantiye müdürünün direktifiyle olacak, hafriyat kamyonu kayboldu, bir süre sonra kepçe de geri geri gidip Cumhuriyet caddesindeki şantiyeye girdi. Bu arada insanlar geliyordu. Müşterekler’den bir ekip geldi, gelirken caddeden belediyenin bez afişlerinden birini sökmüşler, oturup arkasına hemen Taksim İçin Nöbetteyiz yazısını yazmaya başladılar: Böylece o gece 50-60 kişiyle nöbet başlamış oldu, bir de çadır geldi, nöbet sabaha kadar sürdü.
Ü. Şahin: Peki Mayıs’ın 28’indeki ilk müdahale nasıl oldu?
B. Müftüoğlu: 28’inde öğle saatlerinde tam gece kepçenin çalıştığı yerde bazı sivil adamlar, şirket çalışanları diyorlar ama bence belediye görevlileri, aralarında da çok fark yok zaten, bir barikat oluşturmaya çalıştılar. Onlar gelmeden biraz önce bir grup polis gelip Cumhuriyet caddesindeki suntaların önünde dizilmişlerdi, ama uzakta duruyorlardı. Polisin müdahale etmesi için bir neden olması lazım aslında, parkta durmak yasak değil tabii. Sivillerin yaptığı da o nedeni yaratmaktı büyük ihtimalle.
Ü. Şahin: Cenk, sen ilk ne zaman gittin Gezi’ye?
Cenk Levi: O gece Takim Dayanışma’dan arkadaşlar mesaj atmışlar, gece 12 gibi, “Gezi Parkı’na kepçeler girdi, gelebilen gelsin” diye. Ben 1 buçukta falan gördüm. Arkadaşlarla konuştum, “Sabah destek için gelin” dediler. Salı sabahı saat 7-8 gibi gittiğime 50-60 kişi vardı ve sonradan bostan kurulan yerde kurulmuş bir çadır gördüm. Orada oturmaya başladık, arkadaşlar saat 9-10 gibi bir toplantı yapalım dediler, ne yapacağımızı kouşmak için. Saat 11 gibi Greenpeace ofise bir mail attım, fotoğraflar gönderdim, sonra ofise gittim.
B. Müftüoğlu: Ben sabah 5 gibi eve döndüm, sağa sola fotoğraf yolladım, dediğin maili attım. Saat 7 gibi biraz uyuyayım dedim, ama 8’e 20 kala Açık Radyo’dan aradılar, telefon bağlantısı yapmak için. Açık Gazete’ye bağlandım sonra olan biteni anlatmak için. Öğle saatlerinde tekrar parka gittiğimde sözünü ettiğim o sivil kişiler gelip dolanmaya başladılar, sonra kepçenin toprağı attığı yerin önüne gelip durdular, tabii insanlar irkilmeye başladı. Bunlarla bir konuşma ve gerginlik oldu.
C. Levi: Ben 11’de ofise geleyim dedim, ama facebook’ta müdahale olacağı lafları dolaşınca hemen geri döndüm. İri yarı, kendilerini tanıtmayan insanlar blokaj kurmaya başladılar. O sırada 200 kişi kadar vardı. Kepçe şantiye yakınında, orada duruyordu ama sabah çalışmamıştı. Bir kısım insanlar ağaçlara sarıldılar, bir kısmı da itiraz etmeye başladı, biz de derdimizi anlatmaya çalışıyorduk, “Burada bir doğa katliamı yapılıyor, bu sizin de ağacınız, bizim de”, dedik, “Yasal dayanağınız nedir?”, diye sorduk. Almış olduğumuz tek cevap “Lütfen işimizi zorlaştırmayın” oldu. Biz ise “Burada bir haksızlık var, savunma yapılması gerekiyor, insanlar burada kalacaklar” diye yanıt verdik. Bir zaman sonra o siviller ağaçlara sarılan insanları oradan çıkarmak için müdahaleye girişti, o sırada da kepçe gelip ağaçları topraktan çıkarmaya başladı. Bu aşağı yukarı bir saate yakın sürdü. Her şey gözümüzün önünde oldu.
B. Müftüoğlu: O müdahale sırasında siviller aniden çadıra saldırdılar ve söküp kenara koydular, orada da bir gerginlik yaşandı. Sonra geri çekildiler, ama insanlar itiraz ediyordu. Bu tartışma sürerken kepçe çalışmaya başladı. İnsanlar kepçeye doğru gidince polis araya girdi. Bu sırada polisle bir itişme oldu, polisin kalkanlarına vuranlar oldu, bunun üzerine de polis gaz sıkmaya başladı. Bu olay saat 13:00 sularında oldu.
C. Levi: O sırada bazı arkadaşlar arkadan dolanıp kepçeyi durdurmaya çalıştılar, bir arkadaş da kesilecek olan ağaçlardan birine tırmandı. Bazı arkadaşlar da çitlembik ağaçlarına sarıldı. Polisin barikat kurmasından itibaren olayın rengi de değişmeye başladı.
B. Müftüoğlu: Kepçe Intercontinental Otel tarafından gelip ağaçları sökmeye başlamıştı, bu arada polis kepçeyle bizim aramıza girdi, zaten çok yakın bir mesafe. Direnişçilerin bazıları hem ağlıyor, hem mücadele ediyordu. Kepçe bir iki kez durduruldu, ama o arada bir emniyet müdürü yardımcısı var, o geldi. Sonraki günlerde de o göründü mü TOMA’ların müdahalesiyle gaz oluyordu zaten; o gelince müdahele başladı, kırmızılı kadın fotoğrafı o sırada çekildi.
Fotoğraf: Serra Akcan/Nar Photos
Ü. Şahin: Sırrı Süreyya Önder ne zaman geldi?
C. Levi: 2-2 buçuk gibi. Önce bizim yanımıza geldi, olayın ne olduğunu anlamaya çalıştı. Sonra polislerin yanına gitti ve “Elinizde çalışma izni var mı?” diye sordu, konuşuyorlardı, birkaç dakika konuştuktan sonra bir baktım, polisleri yararak gitti kepçenin önünde durdu. “Biz bu ağaçları kestirmeyeceğiz” demeye başladı. Biz de beklemeye başladık. Bir yarım saat, 45 dakika böyle bekledikten sonra yanımıza geldi, “Bu ağaçlar kesilmeyecek ve bu kepçe buradan gidecek” dedi; güvence almış. O sırada orada 200-300 kişi olmuştuk. Ondan sonra akşama çadırınızı alın gelin ve burada kalın çağrısı yapılmaya başlandı. Akşam 6 gibi tekrar gittiğimde binlerce kişi vardı parkta.
B. Müftüoğlu: Salı günü polisle mücadele paintball savaşı gibiydi, bir onlar ilerliyor, bir sen, sonsuza kadar sürecek bir şey gibiydi. Sırrı Süreyya’nın gelişi çok kritikti. Benzetme ama, sanki Anka kuşu gibi bir şey geldi, araya indi ve bir anda herkesi sakinleştirdi, polisleri ikna etti, kepçeyi durdurdu, aramızda provoke etmek isteyenler çıkabilir ama sakin olalım, çimlerde hep beraber oturup bekleyeceğiz diyerek direnişçileri de sakinleştirdi. Yani Sırrı Süreyya Önder’in çok önemli bir rolü ve katkısı olduğunu söyleyebiliriz. O gelmeseydi çok daha ciddi şeyler olabilirdi. Bu arada 28’inde öğle saatlerinde oraya çok fazla gelen de olmamıştı, bizim de, polisin de sayılarımız aşağı yukarı değişmiyordu. Müdahele sırasında herkes birbirine soruyordu, insanları neden çağırmıyorsunuz diye.
C. Levi: Enteresan olan bir şey daha var aslında. Bir yandan Gezi’de olaylar var, bir yandan da 29’unda üçüncü köprünün temel atma töreni yapılıyor. Polisin de odaklandığı yer orasıydı herhalde. Durum öyle bir hale geldi ki, ortada o kadar çok sayıda yıkıcı proje var ki, düşün Salı günkü müdahaleden sonra Çarşamba öğlen üçüncü köprünün temeli atılıyor. Ama Çarşamba günü iş çıkışından gece 12’ye kadar on binlerce kişiydik artık.
Ü. Şahin: Cenk, sen Gezi direnişi tarihinde gözaltına alınan ilk kişisin, 29’unu 30’una bağlayan gece sabaha karşı, çadırların yakıldığı müdahalenin olduğu sıralarda gözaltına alındın. Senin gözaltına alınman nasıl oldu?
C. Levi: Ben Çarşamba gece geç saatlere kadar Gezi Parkı’nda kaldım, gece yarısı eve gideyim, biraz dinleneyim dedim. Ama bir iletişim listesi vardı, eğer bir müdahale olursa kimler gelebilir, yakında kimler var diye, ben de o listedeydim. Perşembe sabah saat 4 buçuk-5 gibi bir mesaj geldi, müdahale başladı diye. Ben de mesajı alınca hemen çıktım evden, ama Harbiye’deki TRT binasınıın oraya kadar gidebildim. Gördüğüm tek şey Gezi Parkı’ndan alevler yükseldiğiydi. Herkes kaçışıp bir yerlere dağılmaya başlamış. Ben çadırların yandığını görüyorum, ama oraya gitmek imkansız, çok ağır bir müdahale var, gaz da var, TOMA da var, orayı tamamen dağıtmak ve insanların bir daha gelmesini engellemek istercesine bir müdahale… İnsanların bir kısmı da Harbiye istikametine doğru kaçıyor. Ben de TRT binasının oralarda durmuş kamerayla görüntü alıyordum, müdahalenin fotoğrafını çekiyordum. Tam orada gözaltına alındım ve Harbiye polis karakoluna götürüldüm. O gün başka kimse gözaltına alınmadı. Oysa bence orada olmak, o ağaçların hakkını savunmak hepimizin hakkı ve göreviydi.
Ü. Şahin: Peki, seni ne kadar gözaltından tuttular?
C. Levi: 12-13 saat kadar.
Ü. Şahin: Suçun neymiş?
C. Levi: O civarda taş atan bir grup vardı. Beni de taş atan grubun yanında bulunmaktan aldıklarını söylediler. 2911’e muhalefetten de dava açıldı. Dava 3 Ekim günü, hepinizi beklerim. Tabii insanların protesto etme hakkı Anayasa’nın bize vermiş olduğu bir hak. Bu hakkın kullanılması için bilinçli olmamız ve haklarımızın ne olduğunu da bilmemiz gerekiyor.
Ü. Şahin: Sizce sonraki günlere göre nispeten çok daha az kişinin olduğu o ilk 2-3 gün neden bu kadar sert müdahale ettiler?
C. Levi: İstanbul’un kültürel simgelerinin merkezinde Taksim var; Emek, İnci Pastanesi, Gezi Parkı gibi. Benim hissettiğim şu: Bu şehri İstanbul yapan bütün simgeler insanlardan alınıp onların yerine başka bir tarih, başka bir kültür, başka bir gerçeklik yansıtma isteği var. Buna verilen mücadeleye verilen tepki de büyük oluyor. Çünkü orada insanlar sadece ağaçlar için değil, bu şehrin artık büyük bir alışveriş merkezine dönüşmemesi için de mücadele ediyorlar.
B. Müftüoğlu: Benim emniyet müdür yardımcısı dediğim o kişi ilk gün sürekli olarak telefonla konuşuyordu, en başlarda. Büyük ihtimalle olayı yukarıdan yönlendirdiler. Bir ara bizle de konuştu. Bildiğimiz şeyleri söyledi, yaptığınız şey kanunsuzdur, gibi. İlk gün gaz sıkan adamı da o yönlediriyordu. Kırmızılı kadın fotoğrafında gaz sıkarken görülen o polis de çok tecrübeli bir adam değildi doğrusu, bahçe sular gibi suluyordu. Bir kişiyi yakaladı mı baştan aşağı yıkıyordu. Bayağı tecrübesizdi yani. Ama o emniyet müdürü sürekli yukarıya sordu ilk başlarda.
Ü. Şahin: Yani bu kadar sert müdahale emrini yukarıdan aldıklarını söylüyorsun.
B. Müftüoğlu: Evet.
C. Levi: Bir de ilk gün müdahale oluyor, insanlar gitmiyorlar, ikinci gün yine oluyor, yine gitmiyorlar, ben buna da bağlıyorum. Eminim yukarıdan bir emir vardır, ama burada bir diretme ve dayatma oldu ve insanlar yıllar sonra ilk defa şehirlerini bu şekilde savunmaya başladılar. Biz bunları Anadolu’da, Karadeniz’de, HES mücadelelerinde, termik mücadelelerinde hep görüyorduk, hep bir tepki vardı, ama o tepkiler bir şekilde hep şiddetle bastırılıyordu ve bize, büyük kentlere yansımıyordu. Bu kez İstanbul’un göbeğine, Türkiye’nin kalbinin attığı yerdesin yani…
Fotoğraf: Tolga Sezgin/Nar photos
Ü. Şahin: Yani bu kez baltayı taşa vurdular…
B. Müftüoğlu: Bir süre önce gece yarısı Gezi Parkı’ndaki yaya köprüsünü yıkmışlardı mesela, ama o sırada orada kimse yoktu, ertesi sabah haber internette yayıldı, gazetelere çok daha sonra çıktı, aradan zaman geçince tepki koymak, tabii güçleşiyor. Emek Sineması da biraz öyle aslında. Emek Sineması kapatıldı, önüne demirler kondu, daha kapatılmadan oraya girip oturmaya başlamak lazımdı belki, biz Emek’in içine girdiğimizde neredeyse yıkılmıştı bile.
Ü. Şahin: O gün kepçeyi durdurmak ve direnişin o ilk başarıyı kazanması devleti de öfkelendirdi yani…
B. Müftüoğlu: Tabii kepçe o gece devam edecek ve Intercontinental’in oraya kadar geleceklerdi, o arada duvarı da yıkmış olacaklardı zaten ve orada duracaklardı, hesapları buydu.
Ü. Şahin: Eğer o gece kimse farketmeseydi bitmiş olacaktı yani… Büyük bir şans aslında o gece yıkımı farketmiş olmanız. Peki Cenk, Mayıs’ın 31’inden sonra Greenpeace nasıl bir rol izledi?
C. Levi: Bizim en temel çabamız, birincisi protesto hakkının tanınması, ikincisi de direnişin barışçıl eylemler üzerinden sürmesini sağlamaktı. Bu da demokrasinin olmazsa olmazlarından bir tanesi. Greenpeace olarak diğer STK’lar gibi stand açtık. Zaten önemli olan şey orada bulunmaktı. Sizden çok farklı olan, başka zaman birlikte durma imkanınız olmayan fikirlere sahip gruplarla, insanlarla birlikte olmak önemliydi. Ayrıca şiddetsiz eylem üzerine atölye çalışması yaptık. Güneşle çalışan bir ocak koyarak güneş enerjisini anlatmaya çaıştık.
Ü. Şahin: Bülent, Taksim Gezi Parkı Derneği ne zaman ve neden kuruldu, biraz anlatabilir misin?
B. Müftüoğlu: Dernek 2013’ün Şubat ayının sonlarında kuruldu. Taksim yayalaştırma projesinin ilk ayağı 29 Ekim 2012 gece yarısı Zambak sokaktan başlamıştı. Haber geldi yine, ben de kalktım geldim. Kepçe girmiş, taşlar kaldırılmış, çalışma başlamış, orada ne yapalım diye konuştuk ve 4 Kasım’da PTT’nin önünde Taksim Dayanışması olarak sürekli eylem kararı alındı. Her gün imza toplanıyordu, ama bu arada yayalaştırma inşaatı yürümeye ve imza çalışmasına katılım azalmaya başlayınca her Cumartesi olmak üzere imza toplama işini haftada bire indirdik. Taksim Dayanışması toplantıları da ilk başlarda kalabalıktı, ama zamanla ona da ilgi kayboldu. 1 Mayıs’ın Taksim’de yapılmaması için bu inşaatın bir engelleme bahanesi olarak kullanılacağının söylenmesine ve sendikalara falan toplantı çağrısı yapılmasına rağmen bir türlü yeterli ilgi toplanamıştı. Dayanışma’nın sekreteryası da ağır işliyordu, hâlâ da öyle. O nedenle o imza kampanyasını sürdüren, daha aktif, olaylara anında tepki verebilecek insanlar olarak, 20 kişi kadar insan, bir dernek kurmaya karar verdik. Bu arada Gezi Parkı’nda bir müzik şöleni planlanmıştı, Taksim Dayanışması ona da pek sıcak bakmadı. Biz 50 bin kişi hedefliyorduk, onu pek gerçekçi bulmadılar anlaşılan, ama sonuçta 13 Nisan’da yapılan şenlik polis kayıtlarına göre girip çıkanlarla birlikte toplam 35-40 bin kişinin katıldığı, Gezi Parkı’na o güne kadar toplanan en büyük kalabalığı çeken etkinlik oldu.
Fotoğraf: Eren Aytuğ/Nar photos
Ü. Şahin: Davalar da açıyor herhalde dernek?
B. Müftüoğlu: Bölge İdare Mahkemesi’ne yürütmeyi durdurma için açılan davada mahkeme Mimarlar Odası ve Şehir Plancıları Odası’nı kabul etmediği için dernek açtı. Ama imar planının iptali davasını Mimarlar ve Şehir Plancıları Odaları açmıştı.
B. Müftüoğlu: Uluslararası “Planet Gezi” diye bir şey kurmak istiyoruz. Dünyada 4-5 tane Gezi Parkı var şimdi. Hamburg’da Gezi Park Fiction St. Pauli var, aynısını Duisburg’da ve Berlin Krauzberg’de kurdular, bir de Lyon ve Strassburg’da… Dünyada 200 tane Gezi Parkı kurmak ve 2014 Mayıs ayında burada, Gezi Parkı’nı kaplayan büyük bez afişli uluslararası bir etkinlik yapmak şimdiki en büyük projemiz.
Ü. Şahin: Son sorum şu: Sizce Gezi direnişi ekoloji hareketlerini nasıl etkiler? Anadolu’daki yerel hareketler ve İstanbul’daki kent hareketleri arasında bir etkileşime ve güçlenmeye yol açar mı?
B. Müftüoğlu: Aslında bu başladı bile. Anadolu’yu etkilemesinin nedeni insanlara o direniş ruhunu kazandırması olacak. Mesela Yedikule bostanlarına sabahın saat 8’inde 30-35 kişinin gidip nöbet tutması, önceden düşünülemezdi bence. Önceden basın açıklaması falan yapılırdı, ama yeterli olmuyordu. Gezi, insanları harekete geçmeye yöneltti. Diğer ekoloji hareketleriyle de bir sinerji yaratabilir. Mesela Kardeniz’deki vadiler arasındaki iletişimin yükseldiğini duyuyorum.
C. Levi: Türkiye’de muazzam bir ekoloji mücadelesi var, termiklere, HES’lere karşı olduğu gibi, tabii köklü bir nükleer karşıtı mücadele de var. Bu kadar mücadele olmasına rağmen bunlar ana akım medyada kendilerine yer bulamıyorlardı. Belki Gezi bunu değiştirebilir. Bir de kalkınma-ekonomi argümanlarıyla ekolojinin nasıl beraber gitmeyeceği ve yeni bir söyleme ihtiyaç olduğu ortaya çıktı. İnsanlar önce kalkınalım, sonra düşünürüz noktasından, önemli olan yaşam alanlarımızdır noktasına geldiler. Bizim yapmamız gereken çok fazla şey var ama, çevremizdeki bütün mücadeleleri en ufağından en büyüğüne kadar sahiplenmemiz lazım. Bize çok uzak da olsa, o mücadeleleri desteklememiz, bir parçası olmamız lazım. Artık bu tartışmaların açılması gerekiyor. Ben umutluyum, ama çok çalışmak gerekiyor.
*Üç Ekoloji’nin Ağustos 2013 tarihli 10. sayısında (Gezi Direnişi Özel Sayısı) yayınlanmıştır
Mersin Ayrımcılıkla Mücadele Platformu’nu (MAYRIP) oluşturan 23 Sivil Toplum Kuruluşundan (STK) temsilciler 24 Mayıs Cumartesi günü Sahil Martı Oteli’nde tüm gün süren Savunuculuk ve Lobi Atölyesi‘ne katıldı.
Kozmopolit bir şehir olan Mersin’de temel amacını dezavantajlı birey ve gruplara karşı yapılan her türlü ayrımcılıkla mücadele etmek olarak açıklayan MAYRIP 3 Mayıs’ta Mersin Gazeteciler Cemiyeti’ndeki basın açıklamasının ardından Savunuculuk ve Lobi Atölyesi için biraraya geldi.
İnsan Hakları Ortak Platformu‘ndan (İHOP) Feray Salman‘ın kolaylaştırıcılığında gerçekleşen atölyenin ardından Eşit Haklar için İzleme Derneği‘nden (ESHID) Nejat Taştan iki hafta önce kendisi tarafından MAYRIP’ı oluşturan 12 stk temsilcisi ile birebir yaptığı anket çalışmasının sonuçlarını aktardı.
“Savunuculuk Görünmez Olanı Görünü Hale Getirme Çabasıdır”
Atölyeye savunuculuğun tanımı ile başlayan Feray Salman, savunuculuğun asıl olarak görünmez olanı görünür hale getirebilme çabası olduğunu belirterek dezavantajlı grupların karşı karşıya kaldığı hak ihlalleri ve ayrımcılık ile mücadele edebilmenin yegane yolunun bu tutumları görünür hale getirmek, yasal zeminde yapılması elzem tüm hukuki yolları kullanmak ve yurtiçi / yurtdışı platformlara ayrımcılık örneklerini taşımak olduğunu söyledi.
Dezavantajlı grupların sokaktan çekilmek yerine bilakis sokağın içinde daha çok ve daha gür var olabilmesinin önemine değine Salman, bunu sağlamak için de ayrımcılığı görünür hale getirmek ve ortadan kaldırmak gerektiğini sözlerine ekledi.
Ölçülemeyen hiçbir şeyin sonucunun meşru olamayacağını bu nedenle de her türlü ayrımcılığın raporlanması, yerel ve/veya ulusal medyada haber olmasının önemine de değine de İHOP’tan Feray Salman, Savunuculuğun örgütlenebilmesi için gerekli aşamaları da Hazırlık, Tanımlama, Haritalama, Harekete Geçme, Yöntem Seçme ve Değerlendirme olarak sıraladı.
“Sivil Toplumun Mağdur Edebiyatı Yapma Lüksü Yoktur”
Savunuculuk yaparken ayrımcılığa uğrayan mağdurun yanısıra ayrımcılığa ya da hak ihlaline yol açan kurum mensubunu da kimi zaman kendi tarafımıza çekmemiz gereken durumlar ile de karşılaşabilineceğini söyleyen Feray Salman, bu yapılmadığında karşımıza çıkanın “düşmanlar arası çatışma”ya döneceğini ve çözümsüzlüğe yol açabileceğini sözlerine ekledi.
“Sivil Toplumun mağdur edebiyatı yapma lüksü yoktur” diyen ve her ayrımcılığın hak ihlali olduğunu ancak her hak ihlalinin ayrımcılık olmadığını, bu farkın net olarak anlaşılması gerektiğini de vurgulayan Salman, MAYRIP’ın ayrımcılıkla mücadele için yapabileceklerini de, Baro kanalı ile hukuksal temsili harekete geçirmek, raporlama yapmak, şikayet dilekçeleri hazırlayarak idari ya da adli yargıda işlemler başlatmak olarak sıraladı.
Anket Sonucu: Ayrımcılığa En Fazla Uğrayan Kesim LGBTİ Bireyler
Savunuculuk ve Lobi Atölyesi’nin ardından MAYRIP’ı oluşruran stk’lardan 12’sinden temsilciler ile yaptığı ankete dair sonuçları paylaşan ESHİD’den Nejat Taştan ise stk temsilcilerinin kendi alanlarında ulusal ve uluslararası mevzuata hakim olamadıklarının gözlemlendiğini söyledi.
12 stk temsilcisine de “Sizce ayrımcılığa en fazla uğrayan kesim hangisi?” sorusunu yönelttiklerini, biri hariç hiçbirinin kendi kesimini listenin başına yerleştirmemesinin MAYRIP’ı meydana getiren stklar arası empati açısından memnuniyet verici olduğunu aktaran Nejat Taştan, hemen hemen tüm sivil toplum kuruluşlarının en fazla ayrımcılığa uğrayan kesim olarak LGBTİ bireyleri göstermiş olmasının da önemine değindi.
Etkinliklerinin tamamını görme, işitme ve ortopedik engelliler için erişilebilir bir altyapıda hazırlayan Ankara Engelsiz Filmler Festivali, 25 Mayıs Pazar akşamı düzenlenen kapanış töreniyle sona erdi.
Gözümün Nuru, Engelsiz Yarışma’da en iyi film ödülüne değer görüldü
Festivaldeki “Engelsiz Yarışma” adlı bölümde, Melik Saraçoğlu ve Hakkı Kurtuluş’un yönettiği Gözümün Nûru En İyi Film ödülünün sahibi olurken, Onur Ünlü Sen Aydınlatırsın Geceyi ile En İyi Yönetmen ve En İyi Senaryo ödüllerine layık görüldü. Seyirci Özel Ödülü de yine Sen Aydınlatırsın Geceyi filminin oldu.
Engelsiz Yarışma’da bu sene Alphan Eşeli’nin Eve Dönüş Sarıkamış 1915 (2013), Melik Saraçoglu ve Hakkı Kurtuluş’un Gözümün Nûru (2013), Ramin Matin’in Kusursuzlar (2013), Onur Ünlü’nün Sen Aydınlatırsın Geceyi (2013) ve Reha Erdem’in Şarkı Söyleyen Kadınlar(2013) adlı filmleri yer aldı.
Tayfun Pirselimoğlu, Bennu Yıldırımlar ve Selen Uçer’in yer aldığı Engelsiz Yarışma jürisi, En İyi Film, En İyi Yönetmen ve En İyi Senaryo ödüllerini belirledi.
Gösterimleri Ulucanlar Cezaevi Sinema Salonu ve Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde yapılan Engelsiz Yarışma kapsamında seyirciler, filmlerin yönetmen ve oyuncuları ile buluşarak onlara merak ettiklerini sordular, filmlerle ilgili görüşlerini paylaştılar ve filmleri oylayarak Seyirci Özel Ödülü’nü belirlediler.
Suzanne Goldenberg‘in Guardian’da yayınlanan yazısını Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Ezgi Enis‘in çevirisiyle sunuyoruz
* * *
Yeni bir araştırmaya göre; Antartika’nın büyük bir bölümünde devam etmekte olan buz örtüsünün çöküşü tarım arazilerini sular altında bırakarak dünya çapındaki yiyecek stoklarını harap edebilir.
Advancing Global Food Supply in the Face of a Changing Climate raporu, Obama yönetimini özellikle gelişmekte olan ülkelerde , gelecekte karşılaşılacağı öne sürülen yiyecek sıkıntısına engel olunması için kaynak arayışına yönlendiriyor.
Bu rapor ayrıca eğer tarımda, daha sıcak havalarla, değişen yağış miktarıyla ve iklim değişikliği sebebiyle artan vahşi otlar ve böceklerle baş etmek için yeni önlemler alınmazsa, Orta Batı Amerika’da Corn Belt denilen mısır yetiştirilen bölgede yüzyılın yarısına kadar yüzde yirmibeş’ten fazla bir düşüş olabileceği konusunda uyarıyor.
Yeni bir rapor, Obama yönetimini özellikle gelişmekte olan ülkelerde , gelecekte karşılaşılacağı öne sürülen yiyecek sıkıntısına engel olunması için kaynak arayışına yönlendiriyor.
Washington’da üst düzey bir konferansta Perşembe günü gösterilen rapor, Batı Antartika’daki buz örtüsünün yavaş yavaş çöküşünün gelecekteki yiyecek güvenliğini tehdit eden ilk faktör olduğunu ortaya koyuyor.
Geçen hafta iki bağımsız çalışma, Batı Antartika’daki buz örtüsünün gerilemesinin durdurulamaz boyutta olduğu ve bu durumun gelecek yüzyıllarda deniz seviyesinin 4 metreye (13 feet) kadar yükselmesine yol açabileceği konusunda uyardı.
Illinois Üniversitesi ekonomisti ve Thursday’s report yazarı Gerald Nelson, bu yükselen denizlerin , deniz seviyesinden alçak karasal alanlarda yaşayan milyonlarca insanı yerinden edeceğini ve Asya civarındaki pirinç yetiştirilen alanları yok edeceğini söyledi.
Nelson, The Guardian gazetesine, deniz seviyesinin yükselişi Bangladeş’in yarısını yok edebileceğini ve Vietnam’ın çoğunlukla verimli bölgelerine zarar vereceğini söyledi. ” Bunun Mısır’ın tarım arazilari üzerinde büyük bir etkisi olur ” dedi.
Nelson, Batı Antartika’da buzulların geri çekilişi nedeniyle öngörülen deniz seviyesindeki yükselmenin, gelecekteki yiyecek tedariği açısından, Mart ayında Birleşmiş Milletler IPCC -(Hükümetler Arası İklim Değişimi Paneli) raporundan çok daha büyük bir tehdit oluşturduğunu söyledi.
Rapora göre, “ipcc nin düşündüğü olasılıktan daha fazla olarak, önümüzdeki yüz yıl içinde deniz seviyesinin 3 metre(10 feet) kadar yükselecek.
Toprak kaybına bağlı olarak, Çin 3 milyon hektarlık araziyi kaybetme riskiyle karşı karşıya kalacak. Rapor, Vietnam, Hindistan, Bangladeş ve Myanmar’ın 1 milyon hektar kaybedebileceğini söylüyor.
Raporda, ekilebilir topraklarda meydana gelebilecek kayıpların, artan dünya nüfusuna yeterli olunabilmesi için tarımda verimi arttıran yeni teknolojilere acilen ihtiyaç doğurduğundan söz ediliyor.
Bill Clinton altında tarım bakanı ve konferansın başkan yardımcısı olan Dan Glickman, The Guardian’da “Tarım dünya çapında istikrarlı havaya ihtiyaç duyan bir endüstridir, eğer durum böyle olmazsa, alternatiflerin düşünüleceği bir döneme gireriz” dedi.
Besin güvenliği raporu, Bangladeş tarım arazilerinin deniz seviyesinin yükselmesi riskiyle karşı karşıya olduğu konusunda uyarıyor.
‘’Sorun şu ki: ‘Acaba üniversitelerimizde tarım alanında ve özel sektörde bu sorunlarla başa çıkmak adına doğru bir şekilde araştırma yapıyor muyuz? Rakamları yükseltebilmemiz için daha fazla uygulamalı araştırmaya ihtiyacımız var. Bu bilim insanları için önemli bir görevdir.’’
Son 50 yılda artan ürünler bile yavaşlamaya ya da duraksama göstermeye başladı.
-İklim değişiminin öncesi bile dikkate alındı. Yüzyılın ortasına kadar, bu düşüşler çiftçilerin büyüyen nüfusun ihtiyacı olan ürünleri yetiştirmesini giderek zorlaştıracak.
Raporun içerdiği bazı bilgisayar modellerine göre, eğer tarım araştırmalarında yeni buluşlar ortaya çıkmazsa, iklim değişiminin yarattığı yüksek sıcaklıklar, değişken yağışlar, artan vahşi çalılıklar ve böcekler nedeniyle Amerika’nın Corn Belt bölgesindeki artış göstermesi beklenen ürünlerin 20150’ye kadar yüzde 25 oranına kadar düşebileceği iddia ediliyor.
Nelson, ‘’Ortalama sıcaklık yükseldiği zaman bitkilerin nasıl gelişimine devam edebileceklerini bulmalıyız ve bunu nasıl yapacağımızı bilmiyoruz,’’ dedi. ‘’Genel olarak yüzde 60 oranında daha fazla besine ihtiyacımız var ve içinde bulunduğumuz durum bu hedefe ulaşmamızı zorlaştırıyor,’’ şeklinde konuştu.
Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Serkisyan bu yıl seçilecek Türkiye’nin yeni cumhurbaşkanını, 2015’te gerçekleşecek Ermeni Soykırımı’nın 100. yılını anma etkinliklerine davet etti. Serkisyan 100. yıl anma etkinlikleri için hazırlıkları yürüten komitenin toplantısında yaptığı açıklamada, “Türkiye Cumhurbaşkanını 25 Nisan 2015’te Ermeni Soykırımı’nın çarpıcı kanıtlarıyla yüzleşmesi için resmen Ermenistan’a davet ediyorum” dedi.
Afhanistan’dan 10 bin asker kalacak
Gazetecilere konuşan üst düzey bir Amerikalı yetkili, 9 bin 800 Amerikan askerinin bu yıldan sonra da Afganistan’da kalacağını söyledi. Bu askerlerin Afgan ordusunu eğitmesi ve “terörle mücadele” amaçlı operasyonlara katılmaları bekleniyor. Haftasonu Afganistan’a giden Obama’nın Afganistan’daki ABD askerlerinin sayısının 2015 sonunda da yüzde 50 azaltılacağını, 2016 sonuna dek ise Irak’takine benzer bir süreç kapsamında 1000’den az bir sayıya ineceğini açıklayacağı sanılıyor.
Tayland’da 100 küsur siyasiye tutukalama emri
Tayland’da askeri darbe öncesi görevden alınan eski Başbakan Yingluck Şinawatra askeri yönetim tarafından tutuklandı. Yingluck ve ailesinin askeri birlikte tutulduğu belirtildi. Devrik Başbakan Yingluck, yolsuzluk soruşturması nedeniyle geçen hafta gözaltına alınmış ve ardından serbest bırakılmıştı. Yönetime el koyan ordunun yayınladığı tutuklama emri, Yingluck’ın yanı sıra 100’den fazla siyasi lideri de kapsıyor. Ülkede ordunun yönetime el koyması nedeniyle sıkıyönetim devam ederekn ABD ve Avrupa gelişmeleri kınadı. Adı sürekli askeri darbelerle anılan Tayland’da ordu 1932 yılından bu yana 12. kez yönetime el koydu.
NF, Avrupa’nın aşırı sağcılarını topluyor
Avrupa Parlemento’su seçimlerinden zaferle çıkan Ulusal Cephe’nin (NF) lideri Marine Le Pen, parlementoda temsil edilcek edilceke Avrupa’nın diğer aşırı sağ partileriyle bugün toplantı yapacak. Yunanistan’dan Altın Şafak, Macaristan’dan Jobbik ve Bulgaristan’dan Ataka’nın katılacağı toplantının gündeminde parlamentoda oluşturulacak bir blok olacağı tahmin ediliyor.
Çin’de hava kirliliğine çözüm: 6 milyon araba piyasadan kaldırılacak
Çin Hükümeti, ülkenin hhava kirliliği sorununa çözüm olması için yıl sonuna kadar karbon salınım strandartlarını karşılamayan altı milyon arabanın piyasadan kaldırılacağını duyurdu. Devletin haber ajansı Xinhua’nın aktardığına göre söz konusu arabaları ortadan kaldırmanın enerji tasarrufu gibi yeşil hedeflerini kolaylaştırması, sene sonunda sülfür doksitin yüzde ikisini, nitrojen dioksitin yüzde beşini azaltması planlanıyor. Yapılan araştırmalara göre, ülkedeki hava kirliliğinin yüzde 31.1’i arabalardan geliyor.
Datça-Bozburun Yarımadası’nda sivil inisiyatiflerin çabasıyla devam eden projeleri aktardığımız dizinin ikinci bölümünde Datça-Bozburun Yarımadası Korumada Öncelikli Memeli Hayvan Türleri Eylem Planları ‘na yer veriyoruz. Bir önceki dosya haberini okumak için tıklayınız.
COMDEKS Programı kapsamında Datça-Bozburun Yarımadası’nda yürütülen dokuz projeden biri de Doğa Araştırmaları Derneği’ne (DAD) ait. DAD, Datça-Bozburun Yarımadası Korumada Öncelikli Memeli Hayvan Türleri Eylem Planlarının hazırlanması için kolları sıvamış durumda. Levent Erkol ve Yasin İlemin’le rpjeyi ve Datça ekosisteminin memeli hayvanlar için önemini konuştuk.
Fotoğraf: Yasin İlemin Koruma altındaki türlerden Karakulak. İlemin, çalışmalarına yürüttüğü 9 yılda toplamda 7500 memeli kaydı elde etmiş.
Tek memeli için değil, ekosistem temelli yaklaşım
Orman ve Su İşleri Bakanlığı Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü, (DKMPGM) Tür Eylem Planı’nı “Türün doğal yaşam alanında kendi kendini sürdürebilir popülasyonlarının sağlanmasına yönelik olarak; türün biyolojik ve ekolojik ihtiyaçlarını ve koruma ve yararlanma ilkelerini tanımlayarak alandaki insan faaliyetlerinin ekonomik, kültürel ve sosyal boyutlarını düzenleyen plan” olarak tanımlıyor. DAD’dan Levent Erkol’un verdiği bilgiye göre Türkiye’de ilk tür eylem planları, Akdeniz foku, deniz kaplumbağası, toy, kara akbaba için hazırlandı ve Orman ve Su İşleri Bakanlığı’nın girişimleri ile bu sayı hızla artıyor. Ayrıca geçtiğimiz dönemde GEF SGP’nin desteği ile bir Turna Ulusal Eylem planı DAD tarafından tamamlanmış durumda.
Fotoğraf: Yasin İlemin Yaban kedisi için en büyük tehditlerden biri evcil kedilerle çiftleşmesi
Ancak Datça-Bozburun Yarımadası için yapılan bu çalışmanın bahsedilen örneklerden farkı, tek türe odaklanmayıp aynı coğrafyayı yüzyıllardır birlikte kullanan memeli türlerini bir arada yönetmeyi amaçlaması. Çünkü günümüzde bir memeli türü için mevcut olan bir tehdit diğer türler için de geçerli. Levent Erkol, DAD’ın bu planları hazırlarken yaklaşımının diğer planlardan farklı olarak ekosistem temelli olduğunu belirtiyor.
“Datça – Bozburun Yarımadası ülkemizin en bakir doğal alanlarından biri”
COMDEKS Programı kapsamındaki 9 projeden birinin memeli türleriyle ilgili olmasının nedeni açık: Datça – Bozburun Yarımadası ülkemizin en bakir doğal alanlarından biri ve ekosistemdeki bu el değmemişlik tür çeşitliliğini de beraberinde getiriyor. Erkol’un verdiği bilgiye göre yarımada, ülkemizde yaşayan birçok insanın ancak belgesellerde görebileceği bir çok türü, örneğin boz ayı, karakulak, yaban kedisi, su samuru gibi memelilerin doğal yaşam alanı. Tehdit altında olan memeli türler ise boz ayı, karakulak, yaban kedisi, yaban keçisi ve yaban kedisi. En büyük tehdit ise yaşam alanlarının kaybolması ve/veya bozulması, ki Türkiye’deki bir çok korumada öncelikli tür için de durum aynı.
Fotoğraf: Fulya Bayık Memeliler konusunda uzman olan Yasin İlemin fotokapanla 7500 memeli kaydı aldı
Levent Erkol; yoğun avlanma yöntemleri dışında bir türün avlanarak yok edilemeyeceğini ama yaşadığı, beslendiği, yavrularını büyüttüğü doğal alanları yani ‘evini’ yok ederek bir türü yok edebileceğinizi söylüyor. Bu genel tehditlerin yanında her tür, farklı tehditlerden etkileniyor örneğin yaban kedisi için en büyük tehditlerden biri evcil kedilerle çiftleşmesi ve gelecek nesillere sağlıksız genetiğin sağlıksız olması, su samurları için en büyük tehdit ise su içinden geçen ATV ve quad patikaları.
Geçen aylarda şehre inen karakulak haberleriyle sık sık karşılaştık. Sorularımızı yanıtlayan projenin memeli tür uzmanı, Uzman Biyolog Yasin İlemin durumu şöyle açıkladı:
Merakına yenik düşen memeliler
“Ekosistemler tehlike altında ve sürekli doğal habitatların içine giren insan kullanımı söz konusu. Bu durumda özellikle büyük memelilerden, yırtıcı türler olumsuz etkileniyor. Özellikle Batı Anadolu’da yaptığım gözlem ve arazi çalışmalarıma göre; örneğin karakulak türünde, yaklaşık 10-12 ay sonra annelerinden ayrılan yavru bireyler, insanları tam olarak tanımadıkları için (çünkü onların doğasında insanoğlu bir predatör ya da bir av olarak yok) ve tecrübesizliklerinin de katkısıyla insan yerleşimlerine inip meraklarına yenik düşebiliyorlar. Bu durum özellikle de populasyondaki sayı azaldığı için ortaya çıkıyor, çünkü yetişkinliğe yeni adım atmış ve cinsel dürtüleri de aktif olan bireyler kendi türünden bir hayvan bulamadığı sürece daha fazla alan dolaşıyor böylece mutlaka insan yerleşim yerlerine yaklaşıyor. Ve bu alanlara girdiğinde de hazır ve yakalaması kolay kümesteki kanatlı hayvanlara ve küçükbaş hayvanlara saldırabiliyor.”
Fotoğraf: Yasin İlemin Datça-Bozburun’da koruma altındaki memeli türlerinden yaban keçisi
Datça-Bozburun’da varlığı bilinen su samuru ilk kez fotoğraflandı
Levent Erkol’a göre dokuz yıldır bilimsel çalışmalar yapan ve alanı çok iyi tanıyan Uzman Biyolog Yasin İlemin ve alanı çok iyi tanıyan ve projede saha çalışmalarında çok büyük destek veren Datça Orman İşletme Şefi Ertan Kılcı ile çalışmak DAD’ın bu projedeki büyük avantajı. İlemin, en baştan beri toplamda 7500 memeli kaydı elde etmiş, bu verilerin yalnızca %10’luk kısmı bu proje kapsamında elde edilmiş. Projedeki önemli olaylardan biri de Datça-Bozburun Yarımadası’nda varlığı bilinen ancak bugüne kadar daha önce hiç fotoğraflanmamış olan su samuru türünün Yasin İlemin tarafından proje süresince fotoğraflanmış olması.
Tür eylem planları, farklı taraflarının katılımıyla hazırlanıyor; bilimsel çalışmaları, koruma çalışmalarını, eğitim çalışmalarını içeriyor. Ancak planların resmi uygulayıcısı Orman ve Su İşleri Bakanlığı Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü. Diğer yandan STÖ olarak DAD, “Tür Eylem Planı Hazırlama Rehberi”nin hazırlanması, Tür Eylem Planları’nın standartlaştırılması amacıyla bakanlık teşkilatına yönelik çalıştay düzenleme ve kurumun kapasitesini geliştirme amaçlı olarak bir takım faaliyetler yürütüyor.
DAD ekibi tarafından titizlikle hazırlanan tür eylem planının, hazırlık süresince önemli katkı veren Orman ve Su İşleri Bakanlığı 4. Bölge Müdürlüğü, Muğla Orman Bölge Müdürlüğü ve Muğla İl Çevre ve Şehircilik Müdürülüğü’nün çalışmaya kesinlikle sahip çıkacaklarına ve planı uygulayacaklarına inanan Erkol, projenin yerel ortağı Datça Çevre Derneği’nin (DAÇEV) de alanda etkin bir sivil toplum örgütü olarak planın uygulanmasını izleyeceğinden emin.
Fotoğraf: Yasin İlemin Datça-Bozburun’daki varlığı bilinen ancak bugüne kadar görüntülenmemiş su samuru ilk defa Yasin İlemin tarafından proje süresince fotoğraflandı
“Su samurunun yayılış alanı belirlenmeden yapılaşmaya açılmamalı”
Datça-Bozburun ÖÇKB Çevre Düzeni Planı Revizyonu ile ilgili görüşünü aldığımız Levent Erkol’a “Revziyonun etkisi ne olacak?” diye sorduk, yanıtı şöyle: “Eylem planı kapsamında çalıştığımız türler; su samuru dışında genel olarak orman habitatlarına bağımlı türler. Mevcutta tartışılan revizyonun eğer yaşam alanları orman vasfından çıkartılmazsa bu türler üzerinde çok büyük bir etkisi olacağını düşünmüyorum. Ancak çekçek yeri, marina gibi kıyısal yapıların oluşturulmasında su samurunun mevcut yayılış alanları belirlenmeden herhangi bir yapılaşmaya izin verilmemesi gerektiğini düşünüyorum. Reviyon bir çok alt planın hazırlanmasını ön görüyor, asıl hedefimiz alt planların hazırlanma aşamlarına müdahil olarak elde ettiğimiz verileri alt planlara entegre etmek olmalı. Yalnız Datça – Bozburun için değil tüm doğal alanlarda türlerin doğal yaşam alanları belirlenerek üst ve alt ölçekli planlarda bir kriter olarak kullanılmalı.”
Ağaoğlu Holding’in ‘Maslak 1453’ inşaatında işçi Hakan Tek, vince bağlı demir bağın üzerine düşmesi sonucu hayatını kaybetti. Hakan Tek’e geç müdahale edildiğini savunan diğer işçiler duruma tepki gösterirken Plaza Eylem grubu bu akşam saat 19.00′da Maslak Metro çıkışından şantiyeye yürüyeceklerini duyurdu.
İmar planı değişikliklerinin yürütmesi iki kez durdurulmasına rağmen halen devam eden Maslak 1453 inşaatından bugün öğle saatlerinde işçi Hakan Tek, vince bağlı demir bağın üzerine düşmesi sonucu hayatını kaybetti. Tek’in, şantiyede çalışma yapan Gündüz Mühendislik’in taşeron işçisi olduğu öğrenildi.
Kazanın ardından şantiyede görevli Ağaoğlu’na ait ambulansın yerinde olmaması ve bu nedenle geç müdahale edildiğini savunan işçiler iş bırakarak duruma tepki gösterdiler.
Ağaoğlu Şirketler Grubu’ndan yapılan yazılı açıklamada “43 kişiden oluşan iş güvenliği ekibinin bulunduğu Maslak 1453 projesinde, 3 koruma bandına rağmen demirin nasıl düştüğü görevli ekipler tarafından araştırılmaktadır” denildi.
Plaza Eylem grubu Twitter hesabından yaptığı açıklamada, Maslak 1453 inşaatında Hakan Tek adlı işçinin yaşamını yitirmesi nedeniyle 19.00′da Maslak Metro çıkışından şantiyeye yürüyeceklerini duyurdu.
Kültürel Mirası İzleme Platformu’nun, son dönemde Ayasofya Müzesi’ni camiye çevirmek yönündeki girişimlere karşı bir imza kampanyası başlattı. Platform, bu çarşamba (28 mayıs) Cezayir Salonu’nda basın açıklamasıyla hem kampanyayı anlatacak.
Tarih ve kültürel mirasa müdahale ve istismar alanları üzerinde çalışmak, görüş oluşturmak ve eylem geliştirmek amacıyla Tarih Vakfı’nın öncülüğünde oluşturulan ‘Kültürel Mirası İzleme Platformu‘, kamuoyu gündemini bir süredir meşgul eden Ayasofya Müzesi’nin ibadete açılması tartışmaları üzerine 12 Mayıs’ta bir imza kampanyası başlatmıştı.
Aralarında Prof. Dr. Engin Akarlı, Prof. Dr. Şevket Pamuk, Prof. Dr. Aydın Uğur, Prof. Dr. Uğur Tanyeli ve Murat Belge’nin de aralarında olduğu bir grubun inisiyatifiyle oluşturulan kampanyaya, kısa zamanda dünya çapında tarihçiler, mimarlık tarihçileri, koruma uzmanları, gazeteciler ve kanaat önderlerinin de bulunduğu 1000’i aşkın isim destek vermişti.
28 Mayıs Çarşamba günü Cezayir Lokantası’nda 10:30-13:00 saatleri arasında gerçekleşecek basın toplantısı ve panelde hem kampanya tanıtılacak hem de konu kamuoyunun farklı kesimleriyle tartışılacak.
“Ayasofya, müze olarak tüm ziyaretçilere eşit şekilde açık olmalı”
Başta Anadolu Gençlik Derneği olmak üzere çeşitli gruplar Ayasofya’yı camiye dönüştürmek için bir süredir kamuoyu oluşturmaya çalışıyor. Burdur Bağımsız Milletvekili Dr. Hami Yıldırım‘ın, Ayasof’yanın Ayasofya camii olarak ibadete açılması için verdiği kanun teklifiyle konu meclis gündemine de taşınmıştı.
Kültürel Mirası İzleme Platformu, Ayasofya’nın neden müze olarak kalması gerektiğini şöyle açıklamıştı :
“Ayasofya, İstanbul ve Türkiye’nin olduğu kadar Ortadoğu, Doğu Akdeniz ve Avrupa’nın başlıca ortak dini, kültürel, sanatsal ve siyasi simgeleri arasında yer almaktadır. Ayasofya’nın müze olarak bütün ziyaretçilerine eşit şekilde açık olması, bu emsalsiz anıtın evrensel değerini yansıtan ve çok katmanlı tarihinin herhangi bir dönemini dışlamadan kucaklayan barışçıl ve kapsayıcı bir davranıştır. Bu güzide eserin İstanbul ve dünya tarihinin ortak mirası olarak yaşatılabilmesi müze statüsünde kalmasına bağlıdır.”
Çağrı metni imzacıları
Prof. Dr. Engin Deniz Akarlı, Şehir Üniversitesi
Suay Aksoy, ICOM Danışma Kurulu Başkanı
Dr. Buket Bayrı, Bilgi Üniversitesi
Doç. Dr. Bülent Bilmez, Bilgi Üniversitesi, Tarih Vakfı Başkanı
Yrd. Doç. Dr. Özlem Çaykent, 29 Mayıs Üniversitesi, Tarih Vakfı YK üyesi
Yrd. Doç. Dr. Y. Doğan Çetinkaya, İstanbul Üniversitesi, Tarih Vakfı YK üyesi
Yrd. Doç. Dr. Koray Durak, Boğaziçi Üniversitesi
Esra Ekşi, Mimar, Tarih Vakfı YK üyesi
Prof. Dr. Edhem Eldem, Boğaziçi Üniversitesi
Münevver Eminoğlu, Tarih Vakfı Müdürü
Doç. Dr. Ferdan Ergut, Ortadoğu Teknik Üniversitesi, Tarih Vakfı YK üyesi
Doç. Dr. Ahmet Ersoy, Boğaziçi Üniversitesi
Prof. Dr.Selçuk Esenbel, Boğaziçi Üniversitesi
Fırat Güllü, Tarih Öğretmeni
Prof. Dr. Cemal Kafadar, Harvard Üniversitesi
Doç. Dr. Çiğdem Kafescioğlu, Boğaziçi Üniversitesi
Yrd. Doç.Dr.Vangelis Kechriotis, Boğaziçi Üniversitesi, Tarih Vakfı YK üyesi
Yrd. Doç. Dr. Erol Köroğlu, Boğaziçi Üniversitesi, Tarih Vakfı YK üyesi
Prof. Dr. Nevra Necipoğlu, Boğaziçi Üniversitesi
Prof. Dr. Gülru Necipoğlu-Kafadar, Harvard Üniversitesi
Yrd. Doç. Dr. Aslı Niyazioğlu, Koç Üniversitesi
Dr. Oktay Özel, Bilkent Üniversitesi, Tarih Vakfı YK üyesi
Yrd. Doç. Dr. Güven Gürkan Öztan, İstanbul Üniversitesi
Doç. Dr. Oya Pancaroğlu, Boğaziçi Üniversitesi
Yrd. Doç. Dr. Alessandra Ricci, Koç Üniversitesi
Dr. Işık Tamdoğan, Tarih Vakfı Genel Sekreteri
Yrd. Doç. Dr. Deniz Ünsal, İstanbul Bilgi Üniversitesi
Dr. Anestis Vasilakeris, Boğaziçi Üniversitesi
Taksim Dayanışması, bugün yaptığı basın açıklamasında Gezi Parkı eylemlerinin birinci yıldönümü olan 31 Mayıs’ta Taksim Meydanı’na çağrı yaptı.
Mimarlar Odası Büyükkent Şubesi’nde yapılan basın toplantısına mimar Mücella Yapıcı, avukat Can Atalay, Şehir Plancılar Odası İstanbul Şube Sekreteri Akif Burak Atlar ve İstanbul Tabip Odası Genel Sekreteri Ali Çerkezoğlu katıldı.
70’i aşkın örgütten oluşan Taksim Dayanışması’nın ortak basın açıklamasında, “taleplerimizden vazgeçmediğimizi göstermek için 31 Mayıs’ta meydandayız” dendi.
Mücella Yapıcı, dayanışma olarak ilk günden bugüne kadar Yayalaştırma Projesi ve Topçu Kışlası’nın yapılmasını engellemek için hukuki ve toplumsal tüm yolları kullandıklarını hatırlattı.
Mücella Yapıcı, Dayanışma’nın taleplerini tekrar vurguladı :
“Gezi Parkı’nın park olarak kalmasını kazandık, bu ciddi bir kazanımdır. Ancak hala son derece kapalı bir kamusal alan. Ali İsmail’in annesi bile parka sokulmak istenmedi. Park ve meydanların tamamen halka açılmalı. Gençlerin ölmesinde sorumlu olanlar cezalandırılmalı. Bu şiddete neden olan Başbakan başta herkes yargılanmalı. Biber gazı yasaklanmalı. Gezi döneminde tutuklananlar hiçbir şekilde yargılanmamalı. Bütün kamusal alanlarda toplantı ve gösteri yasaklamaları, fiili engellemelere son verilmeli.”
1,5 ayda 6 kişi öldü
Ali Çerkezoğlu, sadece 1,5 ayda altı kişinin öldüğünü, 11 kişinin gözünü kaybettiğini, 60 kişinin kafa travması ve yüzlerce kişinin çeşitli şekillerde yaralandığını bu sayının gün geçtikçe arttığını hatırlattı.
Avukat Can Atalay, polis şiddetiyle ilgili sorumluların yargılanması gerektiğini belirterek hukuki başvurularına rağmen Gezi sürecinde ne kadar insanın yaralandığı ne kadar insanın suç duyurusunda bulunduğuna dair tam ve eksiksiz bilgiye ulaşmanın devletin engellemesi nedeniyle mümkün olmadığını belirtti.