Ana Sayfa Blog Sayfa 3961

Ethem Sarısülük davası başladı

Gezi Parkı isyanı sırasında Kızılay’da polis Ahmet Şahbaz’ın silahla öldürdüğü Ethem Sarısülük’ün davanın beşinci duruşması Ankara Adalet Sarayı’nda başladı. Sanık Ahmet Şahbaz beşinci duruşmada duruşma salonunda peruksuz ve gözlüksüz olarak bulunuyor. Sanık Şahbaz susma hakkını kullanacağını söyledi.

gezi-eylemcisi-ethem-sarisuluk-un-vurulma-ani-43374

Ne olmuştu?

Ethem Sarısülük Gezi  Parkı isyanına destek için 1 Haziran 2013′te Ankara Kızılay’da düzenlenen gösteride polis memuru Ahmet Şahbaz’ın silahından çıkan kurşunla başından vuruldu. Ankara Numune Hastanesi’nin yoğun bakımında 14 gün boyunca yaşam mücadelesi veren 26 yaşındaki Sarısülük, 14 Haziran 2013‘te hayatını kaybetti.

Ethem Sarısülük’ün vurulduğu ana ait kamera görüntülerine karşın, polis memuru Ahmet Şahbaz’ın kimliği uzun süre gizlendi. Emniyet Müdürlüğü, görev yerini değiştirdiği Şahbaz’ın ismini, ölümün silahla olduğunun kesinleşmesi ve raporların incelenmesinin ardından bir kez daha gelen talep üzerine 18 Haziran 2013′te savcılıkla paylaştı.

Sarısülük’ü vuran polis memuru Ahmet Şahbaz, 24 Haziran 2013‘te Cumhuriyet Savcısı Veli Dalgalı’ya ifade verdi. İfadesinin ardından tutuklama istemiyle mahkemeye sevkedilen Şahbaz, nöbetçi Ankara 13. Sulh Ceza Mahkemesi’ndeki sorgusunun ardından ‘meşru müdafaa’ gerekçesiyle serbest bırakıldı. Hükümet sözcüsü Bülent Arınç Şahbaz’ın eline gelen taştan dolayı silahı düştüğü için meşru müdafaa olduğunu savundu.

Sarısülük’ün öldürülmesine ilişkin davanın ilk duruşması 23 Eylül 2013′te Ankara Adliyesi’nde görüldü. Olaylı başlayan duruşmada sivil polis oldukları öne sürülen yaklaşık 100 kişi avukatların ve Sarısülük ailesinin itirazları sonucu salondan çıkarılırken, mahkeme başkanı ‘güvenlik’ gerekçesiyle duruşmanın kapalı görülmesine karar verdi. Katil zanlısı Ahmet Şahbaz duruşmaya peruk, gözlük ve takma bıyıkla katıldı. Duruşma salonunda yaşanan arbedede Şahbaz’ın peruğu düştü.

Davanın ikinci duruşmasında Ahmet Şahbaz’ın tutuklanması talebi reddedilirken, ilk duruşma tarihinden önce Şanlıurfa’ya atandığı ortaya çıkan Şahbaz, üçüncü duruşmaya buradan telekonferans yöntemiyle ve yine peruk, gözlük ve takma bıyıkla katıldı. 6 Nisan’da görülen dördüncü duruşmada mahkeme heyeti, katil zanlısı polis memuru Şahbaz’ın tutuklanması talebini yine reddetti. Dava 26 Mayıs’a ertelenirken, Şahbaz’ın duruşmaya getirilmesi için çağrı kağıdı çıkarılmasına karar verildi.

(Diken, Yeşil Gazete)

 

Okmeydanı polis ablukasında

İstanbul’da sabah saatlerinde çok sayıda polis Okmeydanı’nı abluka altına aldı. Polis helikopterinin de havadan destek verdiği operasyonda çok sayıda kişi gözaltına alındı.

Beyoğlu Okmeydanı’nda sabah saat 05.00 sıralarında, önceden belirlenen çok sayıda adrese operasyon düzenlendi. Operasyon nedeniyle Okmeydanı ara sokaklarına çok sayıda Çevik Kuvvet ekibi konuşlandırıldı.

Operasyon sırasında baskın yapılan adreslerin bulunduğu sokaklar emniyet şeridine alınarak, vatandaşların ve gazetecilerin geçişine izin verilmedi.

(Ajanslar)

“Erdoğan, Almanya’nın yüzde yüzünü kaybetti”

Başbakan Erdoğan’ın Köln ziyaretindeki açıklamalarını değerlendiren Alman Yeşiller Partisi Eşbaşkanı Cem Özdemir,Erdoğan’ın artık olumsuz Türkiye’nin ‘simgesi’ olduğunu ve mitingin AB ilişkilerini olumsuz etkileyeceğini savundu. Özdemir, Almanya Başbakanı Merkel’in yuhalanmasının çok çirkin olduğunu ve ‘bedelini ödeyeceklerini’ vurguladı.


cemözdemirErdoğan’ın Köln mitinginin yankıları sürüyor. Avrupalı Türk Demokratlar Birliği’nin (UEDT) 10. yıl kutlamasının yapılacağı Köln Lanxess Arena Spor Salonu’nda bir miting gerçekleştiren Erdoğan,hem AB’ye hem Almanya’ya hem de uluslararası medyaya çattı.

Zaman’dan Selçuk Gültaşlı’nın sorularını cevaplayan Özdemir, Merkel’in yuhalanmasını eleştrdi ;”Merkel sözü sarf edildiğinde salonun yuhalaması çok kötü bir izlenim bıraktı. Çok çirkin oldu. Bu hafızalarda kalacak. Bunun bedelini ödeyeceğiz. Şu mesajı veriyor: Burada yaşıyorsun, buranın ekmeğini yiyorsun, vergini burada veriyor, çocuklarını burada okula gönderiyor, sosyal devletten istifade ediyorsun. Aynı zamanda buranın başbakanını yuhalayıp başka bir ülkenin başbakanına tapıyorsun. Yine sadakat meselesini gündeme getiriyor. Biz 50 senedir uğraşıyoruz. ‘Sadık vatandaşız’ diyoruz, ‘Bize güvenin, korkmaya gerek yok’ diyoruz. Oraya gidenlerin bıraktığı imaj bu söylediklerimizi çökertiyor. Biz çifte vatandaşlığı savunurken, bunlar adeta şu resmi oluşturuyor: Erdoğan’ın uzaktan kumandalı askerleri. Erdoğan bunlara köprüden atın dese, atacaklar kendilerini.”

“Karşı gösteri yapanlar da korku pompalıyor”

Yeşiller eşbaşkanı, Erdoğan’a karşı onbinlerin katılımıyla yapılan mitingle ilgili ise “Karşı gösteri yapanlar da ‘Türkiye’deki iç tartışmalar buraya mı geliyor?’ korkusunu pompalıyor. PKK eylemleri, otobanlarda yangınlar akla geliyor. Eskiden Türk Kürt, sağcı solcu cepheleşmesi vardı, şimdi Erdoğan taraftarları ve muhalifleri mi kamplaşıyor endişesi yayılıyor” ifadelerini kullandı.

Özdemir, Erdoğan’ın medyaya yüklenmesini de konu edinerek “Bunu çok şükür hiçbir Alman gazeteci yazmadı ama sormadan edemiyorum Almanya’dan Türkiye’ye bir siyasetçi gitse ve benzer bir konuşma yapsa, sağ salim ülkeden ayrılır mı? Soruyorum kendime”dedi.

Özdemir, daha önceleri Erdoğan’ın açıklamalarını açıklama gereği duyduklarını, şimdiyse tamamen vazgeçtiklerini söyledi: “Eskiden ‘herhalde şunu demek istedi, detayları bilse farklı söylerdi’ diyorduk. Vazgeçtik, savunulacak bir tarafı yok artık. Almanya’nın en olumlu bakan kesimleri bile ‘Yeter bu kadar da olmaz’ diyor. Erdoğan Almanya’nın yüzde yüzünü kaybetti.”

AB’de seçim günü

 

avrupabirligiAB seçim maratonunda bugün final günü.

28 ülkede yaklaşık 390 milyon seçmen 751 Avrupa Parlamentosu üyesini seçmek için sandık başına gitti. İngiltere, Hollanda, İrlanda, Çek Cumhuriyeti, Letonya, Slovakya ve Malta’da ise oy verme işlemi Perşembe, Cuma ve Cumartesi günleri yapılarak tamamlandı.

Avrupa Komisyonu Başkanlığı için yarışan Yeşillerin adayı Ska Keller oyunu 22 Mayıs’ta posta yoluyla  kullanmak için postaneye bisikletle gitmişti.

Seçimlerde Avrupa Sol Parti’nin( Die Linke) adayı Yunan politikacı Alexis Tsipras.

Başkanlık seçiminin favorileri Sosyalistlerin adayı Martin Schulz ve merkez sağın adayı, Lüksemburg eski Başbakanı Alexis Tsipras

Juncter ve Schulz’un ortak noktası ise Türkiye’nin AB üyeliğine mesafeli durmaları.

Başkanlık yarışında Juncker ve Schulz’a Liberal Demokrat Parti’nin aday gösterdiği Belçika eski Başbakanı Guy Verhofstadt eşlik ediyor.

AB Komisyonu Başkanı olacak adayın 751 üyeden en az 376’sının desteğini alması gerekiyor.

Seçimler katılımın bu sene de çok düşük olması sürpriz olmayacak. İlk resmi seçim sonuçlarının bu gece Orta Avrupa Saati ile saat 23.00’te, İtalya’da sandıkların kapanmasından sonra açıklanması bekleniyor.

(Yeşil Gazete )

Nükleer santral mi? Atıklarıyla baş edemezken (!) – Arif Ali Cangı

Gezi direnişinin yıldönümünde İstanbul’da “nükleer santrallere yatırım yapmak isteyen uluslararası firmalar ve bu firmalar ile çalışmak isteyen yerli firmalar” buluşuyorlarmış. 30-31 Mayıs’ta toplanacak İstanbul Nükleer Santraller Zirvesi’nde nükleer santrallere farklı açılardan bakan “çevreci kuruluşlar” da yer alacakmış. (http://www.nukleersantrallerzirvesi.com/ ) Toplantının en çok dikkat çeken yönü; “zirve ile tüm paydaşların Türkiye kamuoyunun nükleer santrallere bakış açısını öğrenebilecek” olmaları. O zaman nükleer santrallere bakışımızı zirveden önce anlatmaya, göstermeye başlayalım, bakarsın zirveye bile gerek kalmaz.

‘Nükleer’i konuşacaksak, ilk önce Hiroşima ve Nagazaki’yi, ardından Çernobil’i ve Fukuşima’yı anımsamalı, sonra da geleceğe dair konuşmalıyız.

İnsanlık tarihi “insanın insanı yok ettiği” katliamlarla dolu. Bu katliamlardan birisi de 69 yıl önce yaşandı. 6 Ağustos 1945’de Hiroşima’da, 9 Ağustos 1945’de Nagazaki’de, “dünyanın büyük haydudu” tarafından gerçekleştirildi. Hiroşima’da ilk anda 70 bin insan yaşamını yitirdi. İlerleyen yıllarda da radyasyonun ölümcül etkisiyle kanserden onbinlerce insan öldü. İnsan eliyle yaratılan bu vahşet, Japonya’nın Hiroşima ve Nagazaki kentlerinde en az 350 bin insanın canına mal oldu. Sayılar yalnızca insan kayıplarına ilişkin, insanlar dışındaki canlıların hesabı bile tutulamadı.

İnsanlık bu vahşetten ders almadı halen nükleer tehlikeyle yüz yüzeyiz. Çok uzağa gitmeye gerek yok, İncirlik’te 90 tane nükleer başlıklı bomba olduğuna dair ciddi iddialar var.Bu iddiaları çürütecek inandırıcı bilgi yok ve İncirlik Üssü bölgemiz için ciddi bir tehdit oluşturuyor.
Barışçıl olanı da öldürüyor

Nükleer enerji santrallerine ilişkin itirazlara karşı ileri sürülen en önemli savunma temiz enerji ve “barışçıl” amaçlı olduğu. Çernobil ve Fukuşima Nükleer Santrallerinin “barışçıl” olduğu söyleniyordu bir zamanlar . 26 Nisan 1986 tarihinde Çernobil Santralinde meydana gelen patlamalar ve yangın hiç de barışçıl bir sonuç doğurmadı. Bundan yirmibeş yıl sonra 11 Mart 2011 tarihinde Japonya’da yaşanan 9 şiddetindeki depremin ardından Fukuşima Nükleer Santrali’nde meydana gelen patlamalar da hiç barışçı değildi, 1700 kişiyi öldüren, binlerce kişiyi evinden eden bu felaket sonucunda radyasyon sızıntısının nereye kadar yayıldığı konusunda kesin bir şey söylenemiyor. Felaketin üzerinde üç yıl geçti bölgede yaşayan çocuk ve ergenlerde troid kanseri vakalarında patlama yaşanıyor.

Fukuşima felaketi, nükleer santrallerin güvenilirliği sözlerinin koca bir yalan olduğunu bütün dünyaya gösterdi. Ama halen bu yalana inanlar var. Çernobil felaketinin yıldönümünde Türkiye’ye gelen Japon gazeteci Toshiya Morita, Fukuşima felaketinin Japonların hayatını nasıl etkilediğini anlatırken “bizim başbakan Fukuşima nükleer kazasının kontrol altına alındığı,nükleer sızıntının önlendiği ve sağlık tehlikesinin bulunmadığı yönünde yalanlar söylüyor, ona inanmayın, Japon halkı kendi başlarına gelenlerin başka insanların başına gelmesini istemiyor” dedi. Bütün dünyada var olan nükleer santrallerin kapatılması planları yapılırken bizim ülkemizin yöneticilerini yaşananlar hiç etkilememiş ki önce Akkuyu’da, şimdi de Sinop’ta nükleer santral yapma konusunda kararlı görünüyorlar. Sinop’takini felaketleri yaşamış olan Japonya’nın yapacak olması tam bir akıl tutulması hali.
Santralimiz yok atıklarımız var

Nükleer enerji santrallerinin çevre sağlığı ve canlı yaşamı için yarattığı en önemli sorun atıklarıdır. Atıkların zarar vermeden saklanmasının maliyeti çok yüksek olması nedenliyle atıkların güvenliği tam olarak sağlanamamaktadır. Buna en iyi örnek, henüz santralimiz yokken İzmir-Gaziemir’de ortaya çıkan nükleer atıklardır. İzmir’in merkez ilçelerinden Gaziemir ve Karabağlar sınırları içinde bulunan 1940’lı yıllardan 2010 yılına kadar faaliyeti süren kurşun fabrikası, 3 Aralık 2012 tarihli Radikal Gazetesi’ndeki Serkan Ocak imzalı ” İzmir’in Çernobil’i, İlk Nükleer Çöplük İzmir’de” haberine kadar sadece kurşun atıklarıyla gündemdeydi. Haberde özetle; “…Aslan Avcı Döküm Sanayi ve Tic A.Ş.ye ait Gaziemir’de kurulu bulunan kurşun üreten fabrika atıklarını arazisindeki toprağa gömdüğünün ortaya çıktığı,toprak altındaki atıklar zehir kusmaya başladığı, Türkiye Atom Enerji Kurumu (TAEK)’nun alandaki ilk radyasyon tespitini 2007 yılında yaptığını, raporlara göre, radyasyonun fabrikanın nükleer santrallerde kullanılan nükleer çubukların eritilmesiyle oluştuğu, bu maddelerin Türkiye’ye yasal girişinin olmadığı, raporların Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, İzmir Valiliği, İzmir Büyükşehir Belediyesi, Gaziemir Kaymakamlığı, Gaziemir Belediyesi’ne bildirildiği..” anlatılmaktaydı. Haberin devamında “…ilk olarak 3 Nisan 2007’de TAEK tarafından fabrikada radyasyonlu cüruf (atık) gömülü alan tespit edildiği, 17 Haziran 2008’de Çevre ve Orman Müdürlüğü bir depoda 200 ton atık tespit ettiği, atıkların bertaraf edilmek üzere gönderilmesinin istendiği, denetçilerin Temmuz 2008’de tekrar fabrikaya gittiğinde 180 ton tehlikeli atık daha bulduğu…” belirtilmekteydi.

Haberin yayınlanması üzerine, henüz bir ay önce kurulan Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi olayla ilgili İzmir Cumhuriyet Savcılığına suç duyurusunda bulundu ve radyasyon ölçen cihazla alanda yaptığı ölçümlerde zaman zaman Fukuşima’ya yakın rakamlar tespit etti. Daha sonra mahalle halkının da katıldığı başvurular üzerine şirket yetkilileri hakkında “çevreyi kasten kirletmek” suçundan dava açıldı. İzmir Valiliği, Büyükşehir Belediyesi ve TAEK’te görev yapan kamu görevlileri hakkındaki soruşturmalar halen devam ediyor.

Bunları niçin anlatıyorum? Henüz bir nükleer santralimiz yokken Gaziemir’de yalnızca nükleer santral atıklarından oluşan kirlilikle karşılaşmamıza dikkat çekmek için. TAEK’in Gaziemir’de tespit ettiği “Europium 152 (Eu-152) izotopları doğada bulunmayan, sadece nükleer reaktörlerde zincirleme fizyon(çekirdek bölünmesi) reaksiyonları sırasında nükleer yakıt demetlerinde ve kontrol çubuklarında yaratılan insan yapısı izotoplardır. Bu izotopun radyoaktif yarılanma ömrü 13 yıldır, beta partiküleri ve yüksek enerjide gama ışınları yayarak yaklaşık yüzyıl radyasyon yaymaya devam eder” (1) .
Yasadışı nükleer atık ticareti

Gaziemir’deki kirlilikle ilgili ortada duran en önemli soru; yalnızca nükleer santrallerden çıkan bu atıklar hangi yollarla, nasıl gelmiştir? İlk akla gelen “yasadışı nükleer atık ticareti” yoluyla gelmiş olmasıdır. Dava dosyasına TAEK’den gelen bilgi notuna göre; “son yıllarda çeşitli ülkelerde hurda metalin yeniden çevrimi sırasında radyoaktif kaynakların da *kaza ile yüksek fırınlara gönderilmesi, özellikle demir ve çelikte radyoaktif bulaşmaya yol açan sayısı gittikçe artan olayların meydana gelmesine neden olmuştur. Bureau of Internation Recycling (BIR) verilerine göre 1983-2009 yılları arasında 26 ülkede 113’ten fazla radyoaktif kaynak ergitme olayı meydana gelmiştir”. Bunun anlamı şudur; yasadışı uluslararası nükleer atık ticareti bütün dünya için, insanlık için yaşamsal bir tehdit olarak önümüzde duruyor, nükleer santraller var olduğu sürece patlamasalar da bu tehlikeyi hep yaşayacağız.

Bu gerçekler karşısında nükleer santral kurma için ısrar etmenin anlamı, bile bile insanların ve diğer canlıların yaşamını tehlikeye atmak değil midir? Henüz santral kurulmadan atıklarıyla uğraşıyorken, bir de nükleer santral kurulursa halimiz nice olur? Şimdi,yaşanan felaketleri umursamayan yalan söyleyen yöneticilere ve nükleer lobisinin dayattığı nükleer tehlikeye karşı, yaşamın çığlığını yükseltme zamanı.

Gezi’nin yıldönümünde İstanbul’da ‘nükleer zirve’ toplanmasına sessiz mi kalacağız?

(1) Prof.Dr.Hayrettin Kılıç -Nükleer Fizikçi- The Green Think Tank of Turunch Foundation. New Jersey- USA

Ne kömür bedava, ne petrol, ne de demokrasi – Ayhan Bilgen

Cari açık Türkiye ekonomisinin yumuşak karnıdır. Daha çok kayıt dışına dayalı ve Körfez kökenli sıcak para takviyesi, uluslararası tepkilerin gündemine oturmuştur. Cari açığın büyük oranda enerji ithalatından kaynaklanması Kürt sorununda stratejik bir tercihi de beraberinde getiriyor.

KDP ile girilen ilişkinin, hem Irak siyasetinin iç dengeleri hem Türkiye iç politikası açısından ifade ettiği risklere rağmen, bu konuda sergilenen tutumun sonuçlarını önümüzdeki günlerde daha net görmeye devam edeceğiz. Bir yandan Rojava hesaplaşması hendek, duvar ve tel örgülerle yürütülürken, diğer yandan Irak Kürt Federal yönetiminin kontrol ettiği bölgede KNK, DTK gibi bürolara yapılan baskınlar ile petrol sevkiyatının eş zamanlılığı aslında her şeyi gözler önüne sermektedir. Irak petrol ve gazının kabarttığı iştahın bedelini sadece Kürtler değil bütün bölge halkaları ödeyecektir. Tıpkı Soma’da üretim artışının bedelini nasıl yüzlerce canla ödediysek, cari açığı Kürt petrol ve gazı ile kolayca kapatmanın bedelini de ödemekten kaçamayacak, kaçınamayacağız.

Doğada bedava ulaşılası gereken her şeyi fiyatlandırıp pazara süren zihniyet, bedeli ağır bir çok şeyi bedavaya elde etmenin hileli yollarını arıyor. Bedava kömür dağıtmanın faturasını, tek yada iki basamaklı rakamlarla verdiğimiz kayıplar ve iş cinayetlerinden öğrenemediğimiz için bu katliamla karşı karşıya kaldık.

Kürt sorununda şüphesiz en önemli nokta demokrasinin bedelidir. Kürtler zaten faturayı yıllardır en ağır biçimde ödedi ve demokratik haklarını elde etmeyi çoktan hak etti. Ancak bu gerçek, önümüzdeki günlerde son derece yüksek bir gerilimin yaşanmayacağı anlamına gelmeyeceğini bilmemiz gerekiyor.

İçerde çözüm sürecinin gayet iyi gittiği mesajları, hatta bu konuda atılacak geç bile kalınmış sembolik adımlar, cumhurbaşkanlığı seçimlerine yönelik manevraların ötesinde bir anlam ifade edebilecek mi ?

Türkiye siyasetinde değil demokratikleşme tam tersine eğilimler açıkça yaşanırken Kürt sorununda çözüme yönelik adımlar atılıyor havası içine girilmesinin kendisi büyük bir risk içermektedir. Kürt sorununun devletle ilgili boyutunda ilerleme kaydediliyor gibi gözükürken, toplumsal boyutunda gerilemeye neden olacak girişimler, Kürtler tarafından da dert edinilmelidir. Türkiye toplumunun muhalefet dinamikleri ile Kürtler arasındaki makasın açılmasına neden olacak her gelişme çözümsüzlüğü derinleştirecektir.

Kürtlerin kendi geleceklerini önemsemesi gerektiği, Türkiye demokrasisi ile ilgilenmeye gerek olmadığı tezi bu nedenlerle demokrasiyi bedavaya getirme eğiliminin tipik bir yansımasıdır. Kürt sorununda en uzun soluklu mücadeleyi yürüten, en ağır bedeli ödeyen hareketin, HDP projesine yüklediği anlamı abartılı hatta gereksiz bulan kimi Kürt çevreleri , hiç olmazsa bölgesel gelişmeleri daha dikkatle izlemelidirler.

Bize ne Türkiye’nin demokratikleşmesinden, Türklerin geleceğini de biz mi düşüneceğiz söylemi ile Kürtlerin özgürlüklerine daha yoğun katkı sunulabileceği iddiası kocaman bir hayalden ibarettir. Artık Kürdistan petrolü Türkiye demokrasisini ne kadar şekillendiriyorsa, Soma kömürü de Kürt sorununun demokratik çözümünü o kadar etkiliyor.

Ayhan Bilgen –  Özgür Gündem

E.Galeano bir dönemin başucu kitabını çöpe attı

Türkiye’de de hatırı sayılır bir okur kitlesi bulunan Uruguaylı yazar Eduardo Galeano, efsane kitabı ‘Latin Amerika’nın Kesik Damarları’nı çöpe attı!

galeano

Eduardo Galeano 73 yaşında.

73 yaşındaki Galeano, anti-kapitalist, anti-emperyalist ve anti-Amerikan literatürün önemli yapıtlarından sayılan kitabı için, “O zamanlar meseleyi ele alacak vasıfta değildim. Üstelik kötü yazılmış bir kitap” dedi.

The New York Times’ta yer alan habere göre yazar, bu ifadeleri geçen ay Brezilya’da katıldığı bir kitap fuarında sarf etti. Üstelik de kitabın yayımlanmasının 43′üncü yıldönümünde.

“Biz demiştik”

Yazarın sözleri Latin Amerika’nı entelektüel çevrelerinden bir tartışmayı da tetikledi. Sağcılar, “Biz demiştik” havasında. Solcular ise savunmada.

Galeano şunları söylemiş: “‘Kesik Damarlar’ politik ekonomi üzerine bir kitaptı. Gelgelelim ne gerekli eğitimim ne de hazırlığım vardı. Kitabı yeniden okuyabileceğimi sanmıyorum. Doğrusunu söylemek gerekirse geleneksel solun bu kitabı fena halde sıkıcı.”

Şu sözler de Galeano’nun: “Gerçek epey değişti. Ben de epey değiştim. Gerçek sanıldığından çok daha karmaşık, çünkü insan doğası çeşitilik arz ediyor. Benim yakın durduğum bazı siyasi kesimler , o çeşitlliği sapkınlık olarak görürdü. Maalesef bazıları hala öyle. Çeşitliliği tehdit olarak görüyorlar. Maalesef, hiç de öyle değil.”

Chavez, ABD Başkanı Barack Obama’ya söz konusu kitabı hediye etmişti. Fotoğraf: Reuters
Chavez, ABD Başkanı Barack Obama’ya söz konusu kitabı hediye etmişti. Fotoğraf: Reuters

 

 

Castro ve Chavez’i de eleştirmişti

Yazar son dönemlerde, solun iktidara geldiğinde ‘vahim hatalar’ yaptığını söylemesiyle dikkat çekmiş; bu sözleri Küba lideri Fidel Castro’yla Venezuela lideri Hugo Chavez’e eleştiri olarak algılanmıştı.

Kitap, Latin Amerika’nın sağcı diktatörler tarafından yönetildiği 1970′li yıllarda kaleme alınmştı. Galeano, kitapta Güney Amerika’nın yoksulluk ve geri kalmışlığından Avrupalı sömürgecileri sorumlu tutar. Kıtanın yağmalandığını, talan edildiğini savunur.

‘Kesik Damarlar’ zaman içinde Türkçe dahil birçok dile çevrildi ve 1 milyondan fazla satıldı. Özellikle Üçüncü Dünya diye anılan Afrika ve Asya ülkelerinde referans yapıtlardan biri haline geldi. Hatta ABD’de bile bazı üniversitelerde ders kitabı olarak okutuldu.
‘Ahmakın başucu kitabı’

The New York Times’taki habere göre hocalar, Galeano’nun sözleri üzerine, şimdi ne yapacaklarını düşünüyormuş kara kara. Galeano’nun kitabındaki argümana en şiddetli eleştiri 1990′larda Plinio Apuleyo Mendoza, Carlos Alberto Montaner a Álvaro Vargas Llosa’dang gelmişti. Üçlü, ‘Latin Amerikalı Ahmaka Mükemmel Bir Rehber’ adlı kitaplarında, ‘Kesik Damarlar’ı ‘ahmakın başucu kitabı’ diye nitelemiş ve kitabın ana fikrini tek cümleye indirgemişti: “Fakiriz, onların suçu.”

 

(www.diken.com)

Cannes’da Altın Palmiye Nuri Bilge Ceylan’a

Nuri Bilge Ceylan yönetmenliğini yaptığı “Kış Uykusu” filmi ile 67.Cannes Film Festivali’nde büyük ödül Altın Palmiye’yi kazandı.

Nuri Bilge Ceylan ödülünü alırken yaptığı konuşmada Türkiye sinemasının 100.yılı olduğunu ve rastlantının çok güzel olduğunu söyledi. Ceylan Altın Palmiye’yi geçtiğimiz yılda hayatını kaybeden Türkiye’nin gençlerine ve  Türkiye’nin tüm genç insanlarına adadı.

Nuri-Bilge-Ceylan-930X620_scalewidth_630

Cannes Film Festivali jüri başkanı Jane Campion “Kış Uykusu” için “Filmi seyretmeden önce biraz çekinceliydim. Tanrım! İhtiyaç molası vermem gerekecek diye düşünüyordum. Fakat koltuğuma oturdum ve film o kadar harika bir ritmde ilerledi ki beni hemen içine çekti. Birkaç saat daha seyredebilirdim. Tek kelimeyle başyapıt. Filmin esas kabiliyeti ne kadar dürüst olduğu. Fazlasıyla merhametsiz. Eğer Nuri Bilge Ceylan kadar dürüst olma cesareti gösterebilseydim kendimle gurur duyardım” dedi.

Nuri Bilge Ceylan’dan önce Yılmaz Güney 1982 yılında “Yol” filmi ile Altın Palmiye’yi kazanmıştı.

Nuri Bilge Ceylan ise altıncı kez katıldıuğı Cannes’da daha önce “Uzak” ile Jüri Büyük Ödülü’nü , “İklimler” ile FIPRESCI ödülünü, “Üç Maymun” ile en iyi yönetmen ve “Bir Zamanlar Anadolu’da” ile Jüri Büyük Ödülü’nü kazanmıştı.

(Yeşil Gazete)

Kırsal Yaşamdan Öyküler 2: Şimdi hedef “Sebze Bahçesi”

Konumuz yine kendine yeterlilik. Neden diye soracak olursanız, her şeyin başı kendine yeterlilik derim. Misal, geçenlerde pazara gittik. Kolektif üyelerinden Durukan ve bendeniz. Elimizde pazar arabası, oradan oraya dolanıyoruz, bir türlü ne almamız gerektiği konusunda ortaklaşamıyoruz. Pazarda herkes deli gibi alışveriş yapıyor, pazar çantaları doldukça doluyor, herkeste bir telaş, kasalardan kirazlar, taze fasulyeler, şeftaliler taşıyor, bizse elimizde boş arabayla yürüdükçe yürüyoruz. İşte pazar tartışmamızdan bazı replikler:

–          Durukan muz alalım. Tarlaya giderken iyi oluyor atıyorsun çantaya, tok tutuyor hem uzun süre.

–          Abi ağaçta erik var, onu yeriz işte.

–          Oğlum erik tok tutmuyor ki.

–          Niye abi ben merada üç gün erik yedim geçen gün.

–          Öf iyi tamam.

–          Durukan bulgur ve bakladan baydık. Sebze alalım pişirmelik.

–          Tarlada o kadar bakla varken sebze alırsak ben bi’ daha ortamlarda kendine yeterlilikten bahsedemem abi.

–          Eyvallah haklısın da her gün bakla yenmez. Bu bölgede yetişen, sezonu olan sebze alalım.

–          Bu bölgede bu sezonda sadece bakla yetişir. Bi’ de soğan sarımsak.

–          Öf iyi tamam.

Velhasıl bu muhabbet böyle sürdü gitti ve elimizde boş pazar arabasıyla öylece dolandık durduk. Sonra biraz mercimek, lor ve yufka aldık. En son Durukan’ın isteği üzerine biraz da tuzlu fıstık aldık. ‘Hani kendine yeterlilikti?’ diye sorduğumda ‘Bizde bunun alternatifi yok.’ şeklinde ikna etti beni.

Bütün bu uzun süre bakla-soğan-sarımsakla beslenmenin ve pazar muhabbetlerinin üzerine, evin yakınına bir sebze bahçesi kurmaya karar verdim. Zira son zamanlarda baklayla ve sarımsakla yapılabilecek her şeyi yaptık. Olur da bizim köye ayak basarsanız, bizi bulabilmek için sarımsak kokusunu takip etmeniz yeterli.

sarimsak...

Bizimkiler bu sebze bahçesi işine pek memnun oldu. Sadece pazar alışverişimiz büyük oranda ortadan kalkacağı için değil, aynı zamanda ben tarımı öğreneceğim için de. Çünkü hedef yakın gelecekte tarım işlerinden benim de sorumlu olmam. Ufaktan başlamak gerek. Ne yalan söyleyeyim, beni de epey heyecan bastı bu tarım işlerini düşündükçe. Bit kadar tohumlara bakıp bakıp şaşırıyorum nasıl koca koca sebzelere dönüştüklerine. Evet, yirmi sekiz yaşındayım ve hala buna şaşıyorum. Çünkü ben hayatım boyunca sebzeyi marketten aldım ve bana gelene dek başından neler geçtiğine, tohum haline, fide haline, çiçeklenişine, sonra yavaş yavaş büyüyüşüne hiç tanık olmadım. Şimdi yine romantik diyeceksiniz ama, bence bütün bunlara tanık olacak olmak çok heyecan verici!

Buyrunuz bu sebze bahçemizin olacağı alan:

bos_bahce...

Bugün ilk adımı atıp köyden bir abimize otları biçtirdik. Tohumlarımız da hazır, geriye kompost ve malçla toprağı biraz kendine getirmek ve ektiğimiz tohumların çıkmasını beklemek kalıyor. O zamana kadar da bakla pişirmeye devam.

traktor...

Esen kalınız.

Gonca Mine Çelik

 

 

Gonca Mine Çelik

Yeşiller/Sol soruyor: Yenilenebilir Enerjiye Geçiş İçin Daha Ne Bekleniyor?

0

ysgpYeşiller ve Sol Gelecek Partisi bir açıklama yayınlayarak fosil kaynaklı yakıtlardan vaz geçmek için ne kadar bekleneceğini sordu. YSGP’nin açıklaması şöyle:

Yenilenebilir Enerjiye Geçiş İçin Daha Ne Bekleniyor?

Soma’nın son olması için Türkiye’nin fosil yakıtlar çağından %100 yenilenebilir enerji çağına daha fazla gecikmeden geçmesi gerekiyor.

301 kaybın ardından gelecek geçici çözümler, palyatif tedbirler, kamuoyunu yatıştırıcı adımlar, yeni Somaların yaşanmasından başka sonuç vermez.

Soma maden katliamının ardından ortaya saçılan gerçekler, devlet, şirket ve sendika kaynaklı korkunç ihmal ve sorumsuzluk zincirini bütün boyutlarıyla gösteriyor. Kamuoyu halen sorumlu bakanların istifasını bekliyor. 301 madencinin ölümünde dahi bu insanlar koltuklarından vazgeçemiyorlarsa, başka ne olmasını bekliyorlar?

Şirketin kendisi özelleştirme yoluyla devletin taşeronu olmuş; o da artık romanlarda kaldığı düşünülen “dayıbaşılık” türü feodal sömürüyü şirketin içinde yasal kılıfa uydurarak ikinci bir taşeronluk sistemini kurmuş. Sendika yöneticileri bundan nemalanmanın yoluna gitmiş.AKP de “memleket ekonomisini böyle büyüteceğim” hırsına kendini kaptırmış. Sonuç: insani ve ekolojik yıkım. Bu büyüme zihniyeti 301 bir madencinin cansız bedeninden oluşan duvara dayanmıştır.
AKP bu sistemin bir numaralı sorumlusudur. Hem bu sistemi kurmuş, hem de ona gerekli yasal ve fiili korumayı sağlamıştır. Açığa çıkan bu sistem daha ileri götürülemez.

Aynı enerji politikasını, yoğun sömürü ve taşeron sistemini sürdürmek üzere atılacak her adım, gelecek iş cinayetlerine ve ekolojik yıkımlara taammüden yol açmak anlamına gelmektedir. Soma Faciası’nın arkasında AKP’nin seçtiği ekonomik büyüme ve enerji politikaları yatmaktadır.

Kömür ocakları ve kömür santralleri getirdiklerinden kat be kat fazlasını, canımızı, doğamızı, geleceğimizi götürmektedir.

Yol yakınken, Soma Katliamından gerekli dersleri çıkarıp, bir gün dahi kaybetmeden Türkiye %100 yenilenebilir enerji politikasına yönelmelidir.

Bu nedenle, kömür santralleri kapatılmalıdır. Kömür madenciliği ve fosil yakıtlı elektrik üretimine verilen teşvikler bugünden itibaren kaldırılmalıdır. Yarattıkları ağır ve geri dönüşü olmayan yıkımlar yeterince ortaya çıkmış olan fosil ve nükleer santrallerden uzak durulmalı, verimsiz ve kirli teknoloji ithalatına son verilmelidir.

AKP hükümeti, çıkmaz yol olan, insani, ekolojik ve maddi yıkıma yol açan mevcut enerji politikası ve uygulamalarından artık vazgeçmelidir. Kirletici ve sorunlu teknoloji ve tercihlerle sürdürülen bu strateji, politika ve uygulamalar vahim tablonun temel sebebidir.

Türkiye’nin daha fazla elektrik üretimine ihtiyacı olduğu kirli bir yalandır, ülkenin ihtiyacı olan ürettiği elektriği kirli endüstrilerde hoyratça harcamak yerine daha akıllı ve verimli kullanmayı becermektir.

Ayrıca, özel sektörün maksimum kar ve düşük maliyet hırsıyla sorunu kangren haline getirip, işçilere dayattığı kölelik düzeni uygulamalarına devlet kurumları ve iktidarın göz yumuyor olması açık bir suç ortaklığıdır. Ekonomik büyüme hedeflerine engel olarak gördüğü her düzenlemeyi ve kurumu esnetmekte bir beis görmeyen AKP hükümetini bu tavrından vazgeçmeye çağırıyoruz.

Zaman kaybetmeden tüm ülkede ve yerellerde yeni bir enerji stratejisi için harekete geçilmelidir. Enerji üretiminin sürdürülmesini ve enerji sektörünün geleceğini bu miadını doldurmuş, kirletici, birçok ülkenin terk ettiği teknolojilere teslim etmekten vazgeçilmelidir.
Türkiye enerjide sonu gelmekte olan fosil yakıtlar çağından yenilenebilir ve sürdürülebilir enerji çağına geçmeyi daha fazla geciktirmemelidir. Mevcut imkanlar ve gelişmişlik düzeyi bakımından bu mümkündür ve gerekli alt yapı gecikmeden oluşturulmalıdır.

Fosil yakıt temelli ekonomik yapıdan yenilenebilir enerji temelli yapıya geçiş adil olmalıdır. Bu geçişin bedeli işçilere çıkarılmamalıdır. Açığa çıkan iş gücünün yeşil ekonomide istihdam edilmesi için gerekli tedbirler daha başlangıçta alınmalı, ekosistemi bozacak makro ölçekteki yatırımlar yerine yerel, küçük ölçekli ve doğayla uyumlu yatırımlar teşvik edilmelidir. Yenilenebilir enerji doğa ve istihdam dostudur. Dünyada yenilenebilir enerji sektörünün yaratmış olduğu en az 6,5 milyonluk bir istihdam Türkiye gibi yüksek işsizliğin olduğu bir ülke için örnek olmalıdır.

TBMM’de bu konu açıkça konuşulmalı ve bütün yasal çerçeve hazırlanmalı ve %100 yenilenebilir enerjiye geçişin önündeki bütün yasal engeller kaldırılmalıdır. Bu bakımdan partiler tercihlerini sorunun sürmesi yönünde değil, köklü çözünden yana kullanmalıdır.

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi Eş Sözcüleri
Sevil Turan & Naci Sönmez