Ana Sayfa Blog Sayfa 3956

Domates(in) Köleleri

medium.com sitesinde Andrew Wasley imzasıyla yayınlanan yazıyı, Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Oya Yalçın‘ın çevirisiyle iki bölüm halinde sunuyoruz.

* * *

Kaderleri bizim sofralarımıza düşmek olan domatesleri İtalya’da görünmez bir göçmen işçiler ordusu hasat ediyor. Yoksulluk sınırında ve sefalet içinde yaşayan bu göçmenlerin yaşam koşullarını sağlık kuruluşları “cehennem” olarak tarif ediyor. Andrew Wasley güney İtalya, Basilicata’dan bildiriyor.

Güney İtalya’nın Basilicata bölgesinde, Venosa kasabasının dışında kavrulmakta olan kırsala en yakın yoldan zorlu bir onbeş dakikalık sürüşün ardından bir dizi harap çiftlik evine varıyorsunuz. Etraf ormanlaşmış ve köhneleşmiş, tuğlalar dökülmekte ve yoksulluğun aşıntılarıyla çevrili her şey- çöpler, sahipsiz su varilleri, pencerelerden sarkan çamaşırlar, başıboş gezen köpekler. İlk bakışta burada birinin yaşadığına inanmak çok zor.
Bölgeye bereketli domates mahsülünü hasata gelen yüzlerce göçmen işçinin evi aslında kenar mahalleler. Her ağustos, çoğunlukla Afrika’dan, bir kısmı Doğu Avrupa’dan binlerce gezici işçi güney İtalya’ya sökün ediyor. Süreç içersinde Avrupa’ya – İngiltere de dahil- ihraç edilecek olan domatesleri toplayarak geçim derdine düşüyorlar. Bu domatesler konserve olarak, salça, püre veya domates suyu olarak ya da başka yemek ürünlerinin içinde kullanılmak üzere ihraç ediliyor.

9 tomato...

Ama Ecologist bir soruşturma bu karlı ticaretin istismar ve tacizle nasıl boşa çıkarıldığını açığa çıkarıyor: işçiler -ki bazıları yasadışı göçmenler- zor koşullarda, günde 14 saat çalıştırılıp domates toplamaya çalışarak bunun karşılığında çok yetersiz bir ücret alıyorlar. İşçileri kontrol altında tutan aracılar (gangmasters) aşırı kesintiler yapıp; ulaşım, konaklama, yemek ve diğer “servisler” için fahiş ücretler alıyorlar. Şikayet edenler şiddet ve tehditle yüzleşmek zorunda.

İşçiler sıklıkla çok korkunç kuşullarda sefalet içinde yaşıyorlar: ev denilen yerler genellikle içinde enerjisi olmayan ve sıhhi herhangi bir durumu olmayan metruk binalar. 30 işi tek katlı pis bir evde sıkış tıkış doluşmuş olabiliyor. Sağlık hizmeti neredeyse yok ve dış dünyayla iletişim çok sınırlı.
Göçmenlerin katlandıkları çalışma ve yaşama koşulları o kadar kötü ki bu konuda kampanya yürütenler onları “Avrupa’nın domates köleleri” olarak adlandırıyor.

Çoğu geride kalan ailelerine para yollayabilmek için bu tehlikeli işleri aramaya koyulduğunda kendilerini içinde buldukları tek şey acımasız bir yoksulluk çemberi ve istismar. Para yollamak veya Avrupa dışına uçuş bulmak için yeterince para biriktiremediklerinde oldukları yerde tutsak kalıp, benzer düşük ücretli ama yıpratıcı başka işlerde çalışmak zorunda kalıyorlar. Yaşamak için portakal, limon, zeytin veya çilek hasatlarında çalışıyorlar.

İnsan hakları grupları ve birlikleri bu durumdan 50.000’den fazla göçmen işçinin etkilendiğini ve Puglia, Basilicata, Campania gibi tarımsal üretim yapan bölgelerde para kazanmak için didinip duruduklarını söylüyorlar. Rakam daha da yüksek olabilir çünkü çoğu ülkede yasal olmayan şekillerde bulunuyorlar. Koşullar o kadar kötü ki Médecins Sans Frontières (MSF) adlı yardım kuruluşu – genellikle çatışmalı bölgelere ilaç yardımında bulunan bir grup- bazı bölgelerdeki göçmenlere tedavi edebilmek için seyyar klinikler yolladı ve işçilerin deneyimlerimi “cehennemi” olarak tanımladıkları sert bir rapor çıkardılar.

Acı ve sefalet

Ecologist’in ziyaret ettiği ilk evde yaşayanlar konuşmak istemediler. Televizyon kameralarının geleceği ile ilgili söylentiler olmuştu ve – açıkça görülüyordu ki çoğu İtalya’da vizesiz kalıyordu- “otorite”nin teftişe gelmesinden korkuyorlardı. Bir tanesi barakanın çatısında asılan hayvan leşini temizliyordu ve konuşmayı reddetti.

Yolun ilerisinde neredeyse aynı başka bir bina daha vardı. Bir düzine Afrikalı genç adam bir aradaydı; bazıları sigara içiyordu, boğucu İtalyan havasında uzanmıştı. Bu adamlar konuşmakta bir çekince görmediler. Bu ev, çoğunluğu Batı Afrika’dan- Fildişi sahili, Burkina Faso ve Gana gibi ülkeler- on beş göçmenin “yuva”sı.

Akan bir su veya elektrik yok. Taş zemin üzerine serpiştirilmiş yataklarda hep beraber uyuyor gibi görünüyorlar. İşçiler dışarıda yemek yapıyor, yıkıyor ve tuvalet ihtiyaçlarını gideriyorlar ( Tuvalet yok; biz ayrılırken bir tanesi evden hemen uzaklıkta çömelmişti). Basilicata’da domates hasadı Ağustos sonu başlıyor ve başladığında on beş yeni işçi daha buradaki adamlara katılmış olacak. O kadar kalabalık olduğu için bazılarının dışarıda uyumak zorunda kaldığını söylüyorlar.

Burda sadece bir tek şey için bulunduklarını söylüyorlar: çalışmak. Bazıları aylardır bazıları ise yıllardır İtalya’da. Çoğunun ne zaman veya nasıl eve döneceği hakkında hiçbir fikri yok. Domates hasadı dışında portakal veya meyve toplama işinde olabiliyorlar veya İtalya’da pek çok geçici işgücünün hasat zamanı dışında ikamet ettiği Napoli’ye dönüyorlar. Bazı göçmenler sokakta dileniyor.

İtalya’ya doğru yola çıktığında beklediğinin bu olup olmadığını sorduğumuzda, Gana’dan Joseph, etrafı göstererek şöyle söylüyor: “ Bizim ne beklediğimizin değil ne bulduğumuzun önemi var.”

Burkina Faso’dan başka bir göçmen olan Armel ise: “Burası Afrika’dan daha iyi değil. Bu tip işlere hiç alışkın değiliz.” diyor. İşten aldıkları ücretler çok düşük olduğu için eve para göndermenin kolay olmadığını ve gündelik yaşamlarını geçirebilmek için yemek almak zorunda olduklarını söylüyor. “Her hasat zamanı aynı şey, portakal hasadı daha da kötü…o kadar çok insan var ki bu iş için bekleyen.”

Yine Burkina Faso’dan Daniel ilerleyen günlerde hasat başladığında açık alanda korumasız bir durumda olan domates tarlalarında on ila on iki saat arası çalışmayı beklediğini söylüyor; elle toplayarak, eğilerek, kopararak ve dolu kasaları taşıyarak geçireceği saatler. İş çok zahmetli, kendini tekrarlayan ve sıcak altında yapılan bir iş. Hava sıcaklığı 40C’ye ulaşabiliyor.

Çoğu domates toplayıcısının sözleşmesi yok. Göçmenler başarıyla hasat edilmiş domatesin oranına göre parça başı ödeme sistemi yle ücretlendiriliyor. Her ne kadar bölgeden bölgeye değişse de, Daniel, Armel ve Joseph günde 20- 30 Euro (£17 — £26) arası bir para kazanmayı bekliyorlar. Yürürlükteki rayiç bedel bu ve toplanan kasa sayısına bağlı olarak belirlenen fiyat da bu. Kasalar dolu olduğunda 350 kg ağırlığında oluyor.

“Ama haftada sadece üç günlük iş oluyor” diyor Daniel. “Diğer günler zamanımızı burada geçiyor.” Bu da pratikte bazı işçilerin haftada sadece 51 Euro (£45) kazanabiliyor olması demek. Üstelik aracıların kesintileri ve yaşamsal ihtiyaçlar henüz karşılanmadan ellerine geçen para da bu.

Katı hiyerarşi

Avrupa’da – ve ABD’de- dönemsel bahçecilik faaliyetlerinde olduğu gibi İtalya’da da aracılar domates hasadında merkezi bir yerde. Çiftçiler ve üreticilerle komisyon üzerinden anlaşma yapıp, işgücünü ve işgücü için ulaşım, konaklamayı ayarlama, yemek, su ve diğer ihtiyaçları karşılamayı sağlıyorlar karşılığında.

İtalya’da aracılar ve üreticiler arasındaki ilişki dönemsel işgücünü sağlama yükümlülüğünü içerdiği için katı bir hiyeraşik yapı sergileyen karmaşık bir süreç. Çoğu örnekte, İtalyan bir aracı, capo bianco yani beyaz şef olarak biliniyor, bir domates çiftçisine ya da birçoğuna iş ilişkisi yürütmek isteğiyle yaklaşıyor. Sonrasında hasat edilecek arazinin büyüklüğü ile ilgili anlaşmaya varıp genel bir ücret ve kaç işçi çalıştırılacağı konusunda pazarlıklar yapılıyor.

Sonrasında capo bianco genelde idare ettiği diğer aracılara- ki bunlar genelde göçmen işçilerin geldiği ülkelerin vatandaşları olan yabancı uyruklu kişiler oluyor ve bunlara da capo nero deniyor ( siyah şef) – fiziksel olarak ne kadar iş gücü gerekiyorsa işe alması talimatını veriyor.
Capo nero genelde işçilerin arasında yaşıyor ama aktif olarak hasat sürecine katılmıyor. Onun yerine tarlalara doğru sayıda kişinin gönderildiğinden emin olup, onların ulaşımını, konaklamasını, su ve yiyecek ihtiyaçlarının karşılanmasını sağlayıp ücretlerini ödüyor.

Bazıları işçilerin yemek, konaklama ve ulaşım masraflarını önceden ücretlerinden kesiyor. Bazıları ise ödeme yapıldıktan sonra. Cep telefonu şarj etme, temiz su bulma, bisiklet tedarik etme gibi diğer “hizmetler” de ayrıca bu girişimci aracılarca ücretten düşürülüyor. Genellikle capo nero o günün toplanan ilk domates kasasını sağladığı ek servisler adına alıyor.
Ecologist ‘in ziyareti sırasında bir capo negro da orada. Emsallerinden biraz daha iyi giyinmiş olması ve İtalya’ya vardıktan sonra evine dönebilmiş – bu örnekte Fildişi Sahili- az sayıda kişiden biri olması dışında fark edilmiyor. Varlığı, finansal ayrıntılar hakkında açıkça konuşmayı engellediği için işçileri tedirgin ediyor. Buna rağmen genç bir işçi temel ihtiyaçlar için “çok fazla para” kesildiği yönünde söyleniyor.

devamı yarına…

Yeşil Gazete için çeviren: Oya Yalçın

(medium.com, Yeşil Gazete)

 

Marmaray için tescilli yapılar mı yıkılacak?

Tarihi Göztepe istasyonunun yıkılacağı iddiasıyla bir daha gündeme gelen Marmaray hattı bağlantı inşaatlarında, Asya ve Avrupa’da hem bir kısmı tescilli olan istasyonlar hem de tren hattının geçtiği yoldaki ağaçlar tehlike altında.

Avrasya Ortak girişiminin 22.08.2008 tarih 12555 referans numarası ile verdiği cevap yazısının ekindeki iki sayfalık Listeye göre 29 İstasyon yıkılıyor, 6 adet istasyon binası korunmasına rağmen kullanım dışı kalacak, yerine yenisi yapılacak. Bu belgeye göre Göztepe istasyon binası yıkılmayacak, fakat istasyon işlevi kaybettirilecek.  Yıkılacak istasyonlar aradında Yeşilköy, Küçükyalı ve Suadiye  gibi istasyonlar; yıkılmayacağı iddia edilen fakat istasyon işlevini kaybedeceği söylenen istasyonlar arasında ise Feneryolui Göztepe, Erenköy var.

marmaray_yikiyor_3

marmaray_yikiyor_4

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Avrasya Ortak girişiminin 2008 tariinde  12555 referans numarası ile verdiği bilgi edinme başvurusu cevabına göre yıkılacak ve yıkılmayacak istasyonların listesi 

Üstelik Göztepe de dahil olmak üzere 12 istasyon İstanbul V Nolu Kültür varlıklarını Koruma Kurulu’nun 05.07.2010 tarih 2655 sayılı kararıyla 11i tescilli yapı olarak belgelendi.

Yıkım sadece Asya yakasıyla sınırlı kalmayacak. Sirkeci’den halkalı’ya kadar giden hat boyunca da tren istasyonlarının yıkılması planlanıyor.

Bir kısmı tarihi ve tescilli olan bu istasyonların yıkımıyla beraber, Marmaray hattının yol genişletme çalışmaları kapsamında da pek çok ağaç kesilecek. Geçtiğimiz haftalarda Yeşilköy, Florya ve Suadiye, Erenköy hatlarında belediye Marmaray yok genişletme çalışmaları gerekçesiyle bazıları 100 yıllık ağaçları kesilmiş, mahalleli ve vatandaşların tepkisi üzerine kesimler durdurulmuştu.

Kadıköy Kent Dayanışması’ndan Eymen Demircan, ağaç kesimlerinin özellikle son iki-üç haftada arttığını söylüyor : “Söğütlüçeşme bölgesinde arttı. Özgürlük parkı istasyonun olduğu yerdeki ağaçları kesmişler.”

Yaklaşık 10 gün önce hat boyunca ağaç kesimi tespiti yapmaya çalışan Dayanışma, Maltepe, Kartal ve Pendik hattında da birçok ağaç kesildiğini belirtiyor.

goztepe_small_
Göztepe İstasyonu

“Buralar endüstriyel demiryolu mirası olmalı”

Haydarpaşa Dayanışması’ndan Tugay Kartal ise Marmaray’ın tarihi yapılara ve doğal dokuya zarar vereceğini önceden beri bildiklerini, projeye karşı hukuk ve sokak mücadelesini başından beri sürdürdüklerini söylüyor. “Haydarpaşa Gebze ve Sirkeci Halkalı arası demiryolu hatlarının ve binalarının bir bütünlük içinde “endüstriyel demiryolu mirası” kapsamında koruma altına alınması için yapmış olduğumuz başvurular ülkemiz koruma literatüründe bu kapsamda bir hüküm bulunmadığından reddedilse de bazı yapılar için (köprüler- Üst geçitler) tescil ve koruma kararı çıkartmayı başardık. Umarım bir gece ‘kepçe takıldı’ diyerek bu tarihi taş köprüleri yıkmazlar.” İstasyonlara tescil kararı çıkardıklarını,aynısının da ağaçlar için mümkün olmadığını söyleyen Kartal, koruma kurullarından yaşlı ağaçlar için karar çıkmadığını belirtti.

Anadolu yakasında Anadolu Bağdat hattının bir parçası olarak Haydarpaşa Gebze arasında 27 adet gar istasyon ve durak tesisi mevcut. Bunlar: Haydarpaşa, Söğütlüçeşme, Kızıltoprak, Feneryolu, Göztepe, Erenköy, Suadiye, Bostancı, Küçükyalı, İdealtepe, Süreyyaplajı, Maltepe, Cevizli, Atalar, Kartal, Yunus, Pendik, Kaynarca, Tersane, Güzelyalı, Aydıntepe, İçmeler, Tuzla, Çayırova, Fatih, Osmangazi, Gebze. Bu gar ve istasyonlardan Haydarpaşa, Kızıltoprak, Feneryolu, Göztepe, Erenköy, Suadiye, Bostancı, Maltepe, Kartal Yunus istasyon binaları tarihi ve tescilli yapılar.

Marmaray kapsamında yıkılma tehlikesi olan istasyonlardan Rumeli demiryolunun bir parçası olan Sirkeci Halkalı arasında 18 adet gar istasyon ve durak bulunuyor. Bunlar: Sirkeci, Cankurtaran, Kumkapı, Yenikapı, Kocamustafapaşa, Yedikule, Kazlıçeşme, Zeytinburnu, Yenimahalle, Bakırköy, Yeşilyurt, Yeşilköy, Florya, Menekşe, Küçükçekmece, Soğuksu, Kanarya Halkalı.

(Gözde Kazaz/ Yeşil Gazete)

Ayvalı Barajı 3 yılda cenneti cehenneme çevirdi

Erzurum’un Olur İlçesi’ne bağlı Oltu Çayı üzerinde yapımı devam eden Ayvalı Barajı HES inşaatı nedeniyle organik tarım cenneti Çukurbağlar Mahallesi cehenneme döndü.

fft81_mf2206946

 

Geçim kaynakları riske giren köylüler, ‘düşük’ kamulaştırma bedeli nedeniyle de mağdur olduklarını söyleyerek dava açtı.

Erzurum’un Oltu ilçesinde, yapımına 2011 yılında başlanan ve yapımı 2015 yılına kadar aralıksız devam edecek olan Ayvalı Barajı bölgenin ekosistemine büyük zarar veriyor. Özdoğan Anonim Şirketi’ne ait baraj, deniz seviyesinden 600 metre yükseklikte, Erzurum’a 150 kilometre uzaklıkta bulunan Olur ilçesine bağlı Taşlıköy, Ormanağzı ve Çataksu köyündeki organik tarım arazilerini üç sene içersinde mahvetti.
Öte yandan, Karadeniz iklimi özellikleri taşıyan ve narenciye ile pamuk dışında tüm meyve sebzenin organik olarak yetiştirildiği Ormanağzı, Çataksu ile Taşlı köyleri arazilerinin çok düşük fiyatla kamulaştırılmasına yöre sakinleri tepki gösterdi. Sözleşme bedeli 201 milyon TL olan ve bu yılın sonuna kadar tamamlanacak Ayvalı Barajı ve HES’in, çevrenin doğal yapısının bozulduğunu belirten köylüler ve çevreciler duruma tepki gösteriyor.

Çukurbağlar yaklaşık üç sene önce böyledi. (Fotoğraf: DHA)
Çukurbağlar yaklaşık üç sene önce böyledi. (Fotoğraf: DHA)

Metrekareye 5 lira!

Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı tarafından ‘Kafkas Arı Irkının Gen Koruma Alanı’ ilan edildiği, UNESCO tarafından belirlenen ülkemizin ilk ve tek ‘Biyosfer Rezerv Alanı’nın Çoruh Vadisi’nde olduğunu vurgulayanlar, şunları söyledi:

“Bizler şimdiye kadar hep hukukun üstünlüğüne inandık. Ayvalı Barajı yapımı nedeniyle vatandaşlara ait yaklaşık 3 bin dönüm arazi kamulaştırılacak. Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu (EPDK), 3 Mart 2010 günü bizleri Ayvalı Köyünde topladı, kamulaştırma bedeli olarak da arazinin metrekaresine 5 lira gibi komik rakam teklif etti. İstimlaklardan umduğumuzu bulamadık. İstimlak edilen bir bahçeye önce 1 milyon 600 bin lira değer biçtiler. Bahçede çalışma yapıldı, tahrip edildi. Daha sonra fiyat 800 bin liraya düştü. Atalarımız dedelerimiz burada kan dökmüş. Burada doğduk ve burada ölmek istiyoruz. Köyümüzden çıkmak istemiyoruz.”

Biçilen değerleri çok yetersiz bulan köylülerin dava açmaya başlaması döneminde Olur Adliyesi’nin kapatıldığını, davaların Oltu Adliyesi’nde görülmeye başlandığını anımsatan köylüler, bu süreçte, baraj inşaatı ve yol yapım çalışmalarının hızlı başladığını ve davalar sonuçlanmadan cennet gibi arazinin çöle dönüştürüldüğünü bildirdi. 30-40 kilometre uzaklıktaki benzer arazi, coğrafi ve iklim özelliklerini taşıyan Artvin’in Yusufeli ilçesinde yıllar önce yapılan kamulaştırmalarda metrekareye 50-60 lira değer verildiğini anlatan köylüler, “Organik sebze ve meyveciliğin yapıldığı yeşil Ayvalı yöresini üç yıl içinde tanınmaz hale getirildi. Çevre katliamı yapılan yörede mağduriyetimizin acilen giderilmesini bekliyoruz. Bütün umudumuz, üst mahkemelere kaldı”diye konuştu.

(DHA/Yeşil Gazete)

 

Çokuluslu gıda endüstrisinin arka bahçesi

Oxfam tarafından yayınlanan yeni bir rapora göre, 10 gıda devi, toplamda 263,7 milyon ton sera gazı yayıyor. Bu miktar Finlandiya, İsveç, Danimarka ve Norveç’in toplam sera gazı salınımından daha fazla.

Ekran Resmi 2014-06-01 22.54.06

İngilere menşeili, yolsulluğa karşı mücadele eden Oxfam’ın ‘Markaların ardından’ isimli raporunda  “Büyük 10” olarak geçen çok ulusla gıda şirketleri şunlar: Associated British Foods, Coca-Cola, Danone, General Mills, Kellogg, Mars, Mondelez International, Nestlé, PepsiCo ve Unilever.

Raporda, çokuluslu şirketler şeffalık, toprak kullanımı, u kaynakları ve küresel iklim değişikliğine etkilerinin yanı sıra çiftçilere, işçilere ve kadınlara etkisi üzerinden de değerlendiriliyor.

Sözkonusu 10 şirket, toplamda 263,7 milyon ton sera gazı yayıyor. Bu miktar Finlandiya, İsveç, Danimarka ve Norveç’in yayılım birleşiminden daha fazla. Şirketlerin toplam sera gazı yayılımının yarısı ise tedarik zincirlerinden gelen tarımsal malzemelerin üretiminden kaynaklanmakta. Oxfam, raporunda, özellikle bu tarımsal yayılımlar nedeniyle şirketleri ihmalkar buluyor.

İklim değişikliği hammadde fiyatlarını etkiliyor

İklim değişikliği fırtına, sel, kuraklık ve değişen hava koşullarına neden olmakta. Bu durum, gıda tedarikini etkileyip fiyatlar üzerinde baskı oluşturarak daha fazla açlığa ve yoksulluğa sebep oluyor. Uzmanlar, 2050 yılına kadar 50 milyon kişinin daha, iklim değişikliği yüzünden açlık yaşayacağını öngörüyor.

“Büyük 10” olarak geçen şirketlerden bazıları iklim değişikliğinin kendilerine şimdiden finansal olarak zarar vermeye başladığını itiraf etti. General Mills yılın ilk mali çeyreğinde üretimde 62 gün kaybı olduğunu ve olağanüstü hava koşullarının iklim değişikliği nedeniyle kötüleştiğini bildirirken, Unilever bir yılda 415 milyon dolar kaybettiğini duyurdu. Oxfam iklim değişikliği nedeniyle, Kelloggs Mısır Gevreği ve General Mills Kix tahılları gibi temel ürünlerin fiyatlarının önümüzdeki 15 yıl içerisinde %44 artabileceğini öngörüyor.

Raporda, şirketlerin 2020 yılına kadar birleşik sera gazı salımlarını 80 milyon tondan daha fazla azaltmaları gerektiğini belirtiliyor. Bu, Los Angeles, Pekin, Londra ve New York’taki tüm arabaların trafikten çekilmesi ile eşdeğer bir rakam.

Gıda endüstrilerinin doğaya verdiği zarar ve yoksullukla ilişkisi üzerine ortaya konan diğer bulgular ise şöyle: 

  • Gezegene salınan sera gazı emisyonunun yüzde 29‘u gıda üretiminden geliyor.
  • ‘Büyük 10’un sadece yarısı gıda sera gazı emisyonlarını azaltacağına dair söz verdi. Şirketlerinin çoğunun salınımının temel kaynağı endüstriyel tarım.
  • Geçtimiz 10 sene içinde, Birleşik Krallık’ın 10 katı kadar dünya toprağı çok uluslu gıda şirketleri tarafından ele geçirildi. Bu alan dünyadaki yaklaşık bir milyar yoksulun beslenmesi için ekilebilirdi.
  • 2025 yılında, 1.8 milyar insan yoğun kuraklığın bölgelerinde yaşıyor olacak. Toplam nüfusun üçte ikisinin temiz suya erişiminin sınırlı olacağı tahmin ediliyor.
  • Önümüzdeki 40 yıl boyunca, gezegenin bugünkü su kaynaklarının fazladan 2.7 milyarlık bir nüfusu beslemesi gerekiyor.
  • Dünyada bir milyar işçi, yani gezegenin üretim gücünün yüzde 35’i tarımda çalışıyor.
  • 215 milyon çacuk işçinin yarısından fazlası (yüzde 53) tarım sektöründe çalışıyor.
  • Tarımda üretim gücü olarak kullanılan işçilerin yüzde 48’i kadın. Kamerun’daki tarım işçilerinin yüzde 80 i kadın olmasına rağmen sadece yüzde 2’sinin toprağı var.

 

Raporun İngilizce aslına buradan ulaşabilirsiniz. 

Oxfam’ın değerlendirdiği gıda devlerin hangi ürünlerin sahibi olduğunu ve ürünlerin karnelerini görmek için buraya tıklayabilirsiniz. 

(Buğday/Yeşil Gazete)

“Bir Daha Asla!: Geçmişle Yüzleşme ve Özür” Diyarbakır’da

Sekiz vaka üzerinden devletlerin geçmişle yüzleşme örneklerini belgeleyen “Bir Daha Asla!: Geçmişle Yüzleşme ve Özür” sergisi Anadolu turnesine devam ediyor. Mayıs ayında İzmir’e giden sergi 4 – 29 Haziran tarihleri arasında Diyarbakır Sümerpark Amed Sanat Galerisi’nde olacak.

5455733

Anadolu Kültür ve Açık Toplum Vakfı projesi olarak hazırlanan “Bir Daha Asla!: Geçmişle Yüzleşme ve Özür” sergisi sekiz vakaya yakından bakarak geçmişte yaşanan hak ihlalleri, katliamlar, soykırım ve insanlık suçlarıyla devletlerin nasıl yüzleştikleri, hangi süreçlerden geçtikleri, nasıl özür diledikleri aktarıyor.  ABD, Almanya, Fransa, İngiltere, Avusturalya, Şili, Sırbistan ve Bulgaristan’dan seçilen resmi özür dileme eylemleri sergide, toplumların ortak demokrasi kültürünü oluşturma mücadelesi bağlamında ilişkisel olarak ele alınıyor. Sergi, ayrıntılı incelenen vakaların yanı sıra, bugüne kadar dilenmiş olan resmî özürlerin kapsamlı bir haritasını da barındırıyor.

Asena Günal, Önder Özengi, Özlem Yalçınkaya ve Kubilay Özmen koordinatörlüğünde hazırlanan “Bir Daha Asla!: Geçmişle Yüzleşme ve Özür” sergisi, İstanbul’un ardından İzmir’e gitmişti. 4 Haziran itibariyle de sergiyi Diyarbakır Sümerpark Amed Sanat Galerisi’nde görmek mümkün olacak. Sergi daha sonra Ankara ve Samsun’a doğru yola çıkacak.

(Yeşil Gazete)

İyi ki doğdun Gezi!

Robin Williams ve Robert De Niro’nun başrollerini paylaştığı Uyanış(Awaken) adlı film, bir nevi bitkisel hayatta olan hastaların bulunduğu hastanede işe başlayan bir doktorun (Robin Williams) hastaları hayata döndürmek için verdiği mücadeleyi konu alıyor. Doktorun uyguladığı ilaç ile hayata uyanan hastaların bu iyileşme sürecinde özgürlük istekleri ve kısa süre sonra ilacın yan etkileri ile yavaş yavaş eski hallerine dönmeleri filmin dramatik sahnelerini oluşturuyor.

Geçen sene bu zamanlarda benzer bir uyanış (teşbihte hata olmaz) yaşayarak toplu bir ayaklanma gerçekleştiren tüm o güzel insanların arasındayken bu filmi hatırladığım geldi aklıma şimdi. O zamanlar bu uyanışın ne kadar süreceğine dair bir veri yoktu elimde ancak uzun sürmeyeceğini düşünüyordum. Şimdi aradan bir yıl geçtiğinde o zamanki sezgilerimin hatalı olduğunu görüyorum. Gezi’den sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak tespitiydi asıl doğru olan.

1 Haziran ve 15 Haziran arasındaki o iki haftada duygusal çok an yaşadım Gezi’de. Sıraselviler’de polislerin doluştuğu bir pastanede sabah kahvaltısı için poğaça börek alıp parka bıraktığım o yağmurlu sabah mesela. Parktaki o çadırlarda sabah uyanışını görmek. Oradaki o komünal hayatı görmek. Ancak bunları şimdi düşününce hatırlıyorum yoksa Gezi direnişinin bu güzel anılarını silen büyük kayıplar, acılar yaşadık. Şimdi Gezi dendiğinde gözlerim doluyorsa o duygusal anların güzelliğinden değil kederden. Aradan bir yıl geçmesine rağmen parkın yanından yakınından geçerken gözlerim doluyorsa o ağaçlara bakarken, polisin öldürdüğü o güzel insanları hatırlamamdan.

Gezi’den öğrendiklerim ve deneyimlediklerim, hayatımla ilgili radikal kararlar almama neden oldu. Bu şiddeti besleyerek yaşamak istemiyorum net olarak. Yediğim yemekte, giydiğim giyside daha sorumlu davranıyorum. Çünkü ben toplumu oluşturuyorum. Okyanusta bir damla olarak görünebilir ancak bir damla dönüşürse okyanus dönüşür. Bu aydınlanmayı Gezi’ye borçluyum. Herkes bir gün kendi aydınlanmasını yaşayacak. İşte o gün bireysel devrimini yapması gerekecek.

Aradan bir yıl geçti ve ben bugün o parka gidip o ağaçların altında oturup bir yıl öncesinde o Perşembe günü bir daha göremeyeceğim sizleri diye konuşurken o ağaçlarla, şimdi gidip onlara sarılmak istiyorum. Ve Gezi’den 15 gün sonra nerde o güzel insanlar diye aradığım insanlarla birlikte o parkta olmak istiyorum. Anılarımızı hatırlayalım ve öldürülen insanlarımızı analım diye. Tam da tüm bunları isterken 1 Mayıs 1977’i anmak isteyen insanların Taksim ısrarını anlayabiliyorum. Bizim dönemin acısı 31 Mayıs’ta anılmak isteniyor. Aradan 37 yıl geçmesine rağmen devletin hala 1 Mayıs kutlamaları ve anması için Taksim’e izin(!) vermemesi 31 Mayıs anmalarının da akıbetinin yıllar geçse de öyle olacağını gösteriyor. Bu yıl alınan önlemler ve dün gece yaşatılanlar bu çok insani isteklerimizin gerçekleştirilmesinin devlet şiddeti ile engelleneceğinin kanıtı.

Bir yılda çok acılar yaşandı, yaşanmakta. Devlet toplumun ona sağladığı kaynaklar ile toplumu vurmaya, şiddetini arttırarak devam ediyor. Ancak biz o günlerdeki güzelliğimizle elimizdeki tek silah olan mizah ile mücadeleye devam ediyoruz. Yeni yöntemler ve yaşama biçimleri bularak mücadeleye devam edeceğiz ve tüm o umutlu, güzel insanları unutmayacağız. İyi ki doğdun Gezi!

(Yeşil Gazete)

 

Polis Desteğinde Nükleer Zırvalar

Radyoaktif Tayyip ve adamları ülkemize nükleer bir felaket armağan etmek için gayretli bir şekilde çalışıyorlar. Fukuşima önümüzde dururken bu işlernu1 kolay olmadığından “bilimsel zırvalarla” dolu bir kongre toplamışlar. Adı üstünde kongre, sözü olanın katılıp bu hakkını kullanabilmesinden daha doğal ne olabilirdi değil mi? Bizde bir grup yurttaş olarak İstanbul Grand Cevahir Oteldeki bu kongreye katılıp söz söylemek istedik. İki gün üst üste aynı gömleği giymekten nefret eden, Aceci Ayşe Teyze’ nin temiz çocuğu Taner Yıldız’ ın da katıldığını öğrenince daha da heveslendik. İlk çıkan engel, kongre salonuna girebilmemiz için bizden kişi başına 300 dolar istediler. Sonra da yok şöyle yok böyle bir dolu engelle karşılaştık. Anladık ki bu kongre falan değil, al gülüm ver gülüm paracıkların peşinde koşan nükleer lobilerle hükümetimizin ortak yaptıkları bir panayırmış.

Kendi yöntemlerimizle kongreye katılıp söz söylemek için, pankartlar hazırladık kostümler yaptık. Yaptığımız keşiflere göre isler yolundaydı. Salona giremesek de toplantı salonlarının önünde bulunan nükleer lobinin stantlarını ziyaret ederiz diye düşünüyorduk. Hatta şansımız yaver giderse hükumetin nükleer konusunda en yetkili bakanını görüp iki çift laf etmek de istiyorduk. ”Nükleerin de fıtratın da ölüm var mı?” diye soracaktık. ”Somada korbonmonoksitin işçileri öldürmesine engel olamadınız radyasyonu nasıl engellemeyi düşünüyorsunuz?” diyecektik. Kongre katılımcılarına ve nükleer lobi temsilcilerine de Çernobilin ve Fukuşimanın utancı dururken hala ne yüzle nükleerden söz edip insan içine çıkıyorsunuz demeyi de acayip istiyorduk.

Kongrenin yapılacağı otelin önüne gelince vaziyetin ne kadar korkunç olduğunu anladık. Üç otobüs çevik polis, onlarca sivil, hatta terörle mücadele şubesi dâhil birimlerin de bulunduğu bir polis ordusuyla karşılaştık. Bu arada unutmadan, muhteşem bir TOMA’ yı da kapıya yerleştirmeyi unutmamışlardı. O sırada aklımdan geçen, ”Burada nasıl büyük bir yalan hatta nasıl ağır bir suç işleniyor ki halktan gizlemek için bu kadar sıkı tedbir almışlar” oldu. Zaten devletimizin geleneğinde var; suçlarını gizlemek için üniformalı üniformasız kuvvetleriyle yaptığı milli kamuflaj faaliyetleri… Eskiden daha çok asker kullanırlardı. Mevcut hükumetimiz çok büyük bir inkılap yaptı artık kendine bağlı milli polis kuvvetlerini pislik kapatıcı dış cephe boyası olarak kullanıyor.
Toplam altı muhteşem aktivistle birlikte TOMA’ yı ve polis kuvvetlerini geçip otele girdik. Ortalıkta tek tük gördüğümüz kongre katılımcılarının çoğu erkek, tek tip koyu renk giyinmiş devlet memurları gibiydiler. Hem katılımcılar hem firma temsilcileri oldukça gergin görünüyorlardı. Ama en çok gerilmiş olanlar sivil polislerdi. Kongreyi organize eden sivil görevliler ise her sorumuza polis şöyle istedi ya da polise sormamız lazım şeklinde yanıt veriyorlardı.

Ancak içeride o kadar sıkı bir polis korumasıyla karşılaştık ki kongre salonuna yaklaşamadık bile.
20140530_121554Zaten otel dışında da üç otobüs çevik onlarca sivil ve bir TOMA bizi bekliyordu. Biz de dışardaki TOMA’ yı seçtik. NKP (Nükleer Karşıtı Platform)’ nin basın açıklamasına katıldık. Eş sözcüleri Sevil Turan ve Naci Sönmez‘ in de içinde olduğu Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi (YSGP) üyelerinin çoğunlukta olduğu basın açıklamasına Özgürlük ve Dayanışma Partisi (ÖDP) ‘den de katılımcılar geldi. Devletimizin “Milli Polis Kuvvetlerinin” şiddetli mukavemeti nedeniyle kongreye katılıp sözümüzü söyleyemedik ama AKP hükümetini suçüstü yakaladık. Nükleer zırvalarla halkı kandırmaya nükleer lobi temsilcileri ile de işbirliği halinde nükleer bir felaketleri ülkemize getirmeyi tezgâhlıyorlar, kendi gözlerimizle gördük.
Basın açıklamasını oldukça kalabalık bir medya mensubunun önünde sloganlar ve şarkılarla renklendirdik. Bu sırada yanımızdan geçen nükleer lobi temsilcilerinin ne kadar tedirgin olduğunu gözlemledik. Caddeden gecen halk doğrudan destek vermese de merakla olup biteni izledi. Ama bizi en çok sevindiren pankartlarımızla ana yolda yürürken çevredeki plazalardan alkışlarla destek olan insanları görmek oldu. Gezi’den sonra az olmadığımızı hatta çoğunlukta olduğumuzu biliyorduk. Amma ve lakin toplamda yirmi beş kişi ve bir palyaçodan oluşan eylemci gruba karşı bir TOMA ve koca bir polis ordusuyla tedbir alan hükümetin bizden bu kadar çok korktuğunu tekrar görmek hepimizi mutlu etti.

 

A’dan Z’ye şiddet

Gündüz saatlerinden itibaren başlayan Taksim’i insansızlaştırma tüm hızıyla devam ediyor.

Polis her yerde saldırıya devam ederken saat 19:00’da basın açıklaması yapacağını duyuran Taksim Dayanışması üyeleri polis şiddeti sona erene kadar açıklama yapmayacaklarını bildirerek Meşelik Sokakta oturma eylemine başladı. Saat 21.00 sularında oturma eylemini bitiren Dayanışma, bianet’in haberine göre şu açıklamayı yaptı:

“İki gün önce açıkladık. Yüreğini, sevgini, kitabını, çiçeğini, çocuğunu al, özgürleşmek için meydanlardayız dedik.Başbakanın bu talebe cevabı kent meydanlarını polisle ablukaya almak oldu. Bugün yapmayı düşündüğümüz açıklamayı bu koşullar sağlanana kadar yapmıyoruz. Bundan sonrasını ülkedeki insanların sağduyusuna bırakıyoruz.”

 

Taksim Dayanışması üyeleri oturma eyleminde Fotoğraf: Serkan Ocak/Twitter
Taksim Dayanışması üyeleri oturma eyleminde
Fotoğraf: Serkan Ocak/Twitter

 

İstiklal Caddesi’nin ara sokaklarında polis saldırısı devam ederken Beşiktaş’tan Taksim’e çıkmak isteyen bir grup da Osmanbey’de dağıtıldı.

Kadıköy forumlarından çıkan köprüyü yürüyerek Taksim’e geçme kararı ise Acıbadem Dörtyol mevkiinde polis saldırısıyla karşılaştı ve grup dağıtıldı.

Kadıköy, Kozyatağı, Şişli ve Beşiktaş’tan ise tencere tava sesleri yeniden yükselmeye başladı.

İstanbul Çağdaş Hukukçular Derneğinin kriz masasına ulaşan bilgiye göre 120 kişi gözaltına alındı.

 

Fotoğraf: Dokuz8/Twitter
Fotoğraf: Dokuz8/Twitter

İstanbul’un yanı sıra Adana, İzmir ve Ankara’da da polis şiddeti devam ediyor.

(Radikal, Twitter, Yeşil Gazete)

İkizdere’de köylülere jandarma saldırısı: Yaşlı kadınlar yaralı

rizede_hes_protestosuRize’de İkizdere’ye bağlı Şimşirli köyünde yapılmak istenen HES’lere karşı mücadele eden köylülere jandarma saldırdı.  Evrensel gazetesinin  haberine göre HES yapımı için dinamit patlatılmasına karşı çıkan köylülere müdahale eden jandarmalar 8 kişiyi yaraladı, 8 kişiyi de gözaltına aldı.

Köylülerin avukatı Yakup Okumuşoğlu Twitter’dan şu bilgileri aktardı:

“İkizdere Şimşirlik köyünde yapılmak istenen HES’e karşı oturma eylemi yapan köylüye Jandarma saldırmış! Çok sayıda köylüde kırıklar oluşmuş!

Jandarmanın saldırısı sonrası pek çok kadında kırıklar oluşmuş! 70-80 yaşındaki ninelerimiz hastanelik olmuş! İkizdere ayakta!

İkizdere de o HES’i yapmak isteyen de bir İkizdereli üstelik! Bakanın 10 MW altı HES yapmayacağız sözü bu HES nedeni ile söylenmişti.

Seçimlerden önce Başbakan’ın talimatı ile duran HES, seçimlerden 1 hafta sonra tam gaz çalışmaya başlamıştı!

ÇED raporunda Nisan- Eylül patlatma yapması yasak bu HES’in! Patlatma yapınca şikayet üzerine çalışma bir gün durmuş, 2.gün yeniden patlama…

Şirket 1 günde gidip Çevre Şehircilik’ten patlatma izni alıp yeniden patlatmaya başlayınca oturma eylemi başlamıştı.

Patlatma izni gösterilen tepkiler ve hukuksuz olduğundan iptal edildiği söylenmişti, kararı bekliyorduk. Bu arada jandarma saldırmış!

An itibarı ile tüm köy İlçe Karakolu’nda ifade veriyor! Suç duyurusu yapılıyor! O jandarma hesap verecek!”

Derelerin Kardeşliği Platformu sözcüsü Ömer Şan ise Twitter’dan şu bilgileri paylaştı:

“Rize Şimşirli’de jandarma, HES’e karşı çıkan yaşlı kadınları,köylüleri cop ve sopalarla dövdü. Kafası gözü yaralı, kolu kırılan köylüler var!

İkizdere Şimlirli’de HES karşıtı Köylüleri kafa-göz kırarcasına döven jandarma ekipleri, 6 kişiyi de dövülmedikleri için gözaltına aldı…

İkizdere Şimşirli HES’e direnen köylülerden jandarmanın dövdüğü 25 kişiden 7’si İkizdere’de tedavi edelirken 18’i Rize’ye sevk edildi…

İkizdere Şimşirli’de HES’e karşı çıkan köylülere saldırma, dövme, baş-göz kırma hak ve emrini Jandarmaya kim verdi? Jandarmanın asıl görevi ne?

Başı-gözü yaralı Şimşirli köylüleri hala HES şantiyesinde nöbet tutuyor! AA muhabiri arkadaşımız,bugün en utandığı haberi yaptığını söylüyor!

İkizdere Şimşirli’deki HES çatışmasında jandarmanın dövdüğü köylülerden bazıları polis karakoluna giderek jandarmadan şikayetçi oldu…

İkizdere’de HES’e karşı çıktığı için jandarma dayağı yiyen, başı-kolu kırılan yaşlı-genç köylülerin, bugüne kadarki tek eylemi HES karşıtlığı!”

(Yeşil Gazete)

Taksim’de 31 Mayıs : Polis dışında herkese yasak

25 bin polis, 50 TOMA’nın görevli olduğu İstanbul’da fiili bir olağanüstü hal yaşanıyor. Anadolu yakasından Avrupa yakasına vapur seferleri ve Taksim Mecidiyeköy arası metro iptal edilirken, Taksim meydanına giden yollar polis tarafından tutuldu. Meydana gazeteciler dahil kimse alınmıyor.

Taksim
Taksim

Gezi eylemlerinin birinci yılında Saat 10.50 itibariyle polis Gezi Parkı’nı kapattı; parka çiçek koymak isteyene de çocuklarıyla gelen ailelere de izin verilmedi. Emniyet Müdürlüğü’nün talimatıyla saat 15:00’ten itibaren ikinci bir duyuruya kadar Anadolu’dan Avrupa’ya tüm vapur seferleri iptal edildi. Öğlen saatlerinden itibaren de metro hattının Taksim-Mecidiyeköy arasındaki istasyonları kapatılmış durumda.

Taksim Meydanı’na vatandaşların ve gazetecilerin girilmesine izin verilmezken CNN’nin İstanbul muhabiri Ivan Watson, canlı yayına gireceği sırada tartaklanarak gözaltına alındı. Yaklaşık yarım saat boyunca gözaltında tutulan gazeteci, twitter’dan “Türkiye polisi Başbakanlık’tan aldığı basın kartımla yetinmedi. ‘Bunların birçoğunun sahtesi yapılıyor” diyerek benden pasaportumu istedi” diye yazdı. Watson, gözaltı sırasında kendisine ‘diz atan’ polisin özür dilediğini de duyurdu.

Ivan Watson, ekibiyle gözaltına alındı
Ivan Watson, ekibiyle gözaltına alındı

Taksim ve civarında pek çok sivil polis dikkat çekerken 2500’ü Sinop , Bingöl, Nevşehir Türkiye’nin farklı bölgelerinden olmak üzere yaklaşık 25 bin polis görevlendirildi. Polislerin yaklaşık 7 bin 500’ünün Taksim, Beşiktaş, Dolmabahçe, Tarlabaşı, Şişli ve Okmeydanı’nda görev yaptığı öğrenildi.

Beşiktaş’ta vatandaşlar toplanmaya başladı.

Soma Holding’in Karanfil Sokak’taki binasının önündeki eylem sürüyor

Soma Holding'in önü
Soma Holding’in önü

Taksim Dayanışması TMMOB’da toplandı. Dayanışma buradan 19:00′da bina önüne çıkıp Taksim Meydanı’na yürüyecek.

Taksim Meydanı’na bakan bir binaya ‘korkmayın’ yazılı pankart asıldı. Pankart sarkıtan 2 kişi gözaltına alınırken asılan pankart da indirildi.
Haydarpaşa Garı’nı işgal eden eylemciler şarkı söyleyerek gardan ayrıldı

taksim korkmayın

Haydarpaşa Garı’nı işgal eden eylemciler şarkı söyleyerek gardan ayrıldı.

haydarpaşa

Gezi eylemlerinin simge isimlerinden HDP İStanbul Milletvekili Sırrı Süreyya Önder Gezi parkı’na bir demet papatya bıraktı.

3-sirri

Geçen yıl Gezi eylemleri sırasında 19 gün parkta kalan Taksim’de bir büfenin işletmecisi Mehmet Rıza Camcı (56), parka çiçek bırakmak istedi ama polisler bırakmadı.

(Diken/Hürriyet/BBC Türkçe/twitter/Yeşil Gazete)