Muğla Yatağan’da maden ve santrallerin özelleştirilmesine karşı direnişte olan işçiler, Ankara’da temsili nöbetlerini ve eylemlerini sürdürüyor. İşçiler, Soma’da yaşanan katliamı protesto etmek için Enerji Bakanlığı önünde yaptıkları son eylemde uğradıkları polis saldırısını yarın yargıya taşıyacak.
Yatağan işçisinin burnunu sıkan polisin bu fotoğrafı sosyal medyada çok konuşulmuştu.
Yatağan’da aylardır süren özelleştirmeye karşı direniş, 50 günü geçkin süredir de Ankara’da Özelleştirme İdaresi Başkanlığı karşısındaki Kurtuluş Parkı’nda devam ediyor. İşçiler özelleştirmeyi önelemek için günlerdir eylemler düzenliyor. Soma’da yaşanan iş cinayetinin yaşanmasının ardından da işçiler, özelleştirmenin daha da anlaşılır hale geldiğini belirterek bakanlıklar önünde eylem yaparak çağrıda bulunmuştu.
Darp edilerek gözaltına alınmıştı
İşçiler, 30 Mayıs günü “Soma’da öldük, Yatağan’da ölmeyeceğiz” diyerek kendilerini Enerji Bakanlığı önüne zincirlemişti. İşçiler ayrıca, Başbakan Erdoğan’ı, Çalışma Bakanı Çelik ve Enerji bakanı Yıldız’ı istifaya çağırmıştı. Polis işçilere uyarı yapmaksızın aralarında Maden-İş Yatağan şube Başkanı Süleyman Girgin ile Tes-İş Şube Başkanı Fatih Erçelik‘in de bulunduğu çok sayıda işçiyi darp ederek gözaltına almıştı.
Turuncu renkli biber gazının kullanıldığı eylemde Maden-İş Yatağan Şube Başkanı Süleyman Girgin ve çok sayıda işçiye yönelik polisin yumruk ve burun sıkma görüntüleri gündeme gelmişti. Maden-İş Yatağan Şube Başkanı Girgin konuya ilişkin gazetemize bilgi verdi. Girgin, o gün çok sayıda işçinin sıkılan gaz nedeniyle vücudunda tahrişler oluştuğunu, darp nedeniyle fenalaştığını ve kendisine yönelik onur kırıcı yöntemlerle gözaltı işlemleri yapıldığını söyledi. Polislerin neredeyse kıracak şekilde burnunu sıktığını hatırlatan Girgin, yarın Ankara adliyesi önünde yapılacak basın açıklamasının ardından savcılığa suç duyurusunda bulunacaklarını bildirdi.
Şırnak’ın Uludere ilçesinde, 1 Haziran Dünya Çocuklar Günü’nde gerçekleşen baskınlarda gözaltına alınan 13 çocuk savcılık ve mahkemeden serbest bırakıldı.
Dün sabah saatlerinde Kaymakamlık lojmanını taşladıkları gerekçesiyle düzenlenen ev baskınlarında gözaltına alınan 13 çocuk bugün serbest bırakıldı.
1 Haziran Dünya Çocuklar Günü’nde gözaltına alınan çocuklar, Uludere Emniyet Müdürlüğündeki işlemlerinin ardından adliyeye sevk edildi. Gece geç saatlere kadar devam eden ifade işlemlerinin ardından çoğu 9 yaşında olan çocukların 11’i serbest bırakıldı.
Çocuklardan H.İ. (15) ve V.Y. (17) ise tutuklanma talebiyle Sulh Ceza Mahkemesine sevk edildi. Mahkemeye sevk edilen çocuklar, ‘denetimli serbestlik’ kararıyla serbest bırakıldı.
Yargıtay, Bükköy Maden ocağında 19 işçinin hayatını kaybettiği patlamayla ilgili davada ‘olayda taksir değil olası kast var’ dedi. Bu karar, iş güvenliği ve işçi sağlığı konusundaki sorumlularında bir üst dereceden yargılanmasına neden olacak.
Manisa’nın Soma ilçesinde 301 kişinin hayatını kaybetmesiyle yeniden gündeme gelen Bursa’nın Mustafakemalpaşa ilçesi Bükköy Maden ocağındaki yargılamayla ilgili Yargıtay önemli bir karar imza attı. Yargıtay, 10 Aralık 2009’da meydana gelen ve 19 kişinin hayatını kaybettiği faciada yerel mahkemenin ‘taksirle birden fazla kişinin ölümüne sebep olmak’ suçundan verdiği kararı, ‘Olayda taksir değil olası kast vardır’ diyerek bozdu. Türk Ceza Kanunu’nun 21. maddesinde tanımlanan ‘olası kast’ durumunda sanıklara en az 20 yıl ceza verilmesi öngörülüyor.
Sorumlular 14 ay sonra serbest bırakıldı
Bursa Bükköy Madencilik’teki kaza sonrası hayatını kaybeden 19 madencinin yakını olan 110 kişi, kazada ihmali bulunanlar hakkında şikayetçi olunca Bursa 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nde ‘taksirle birden fazla kişinin ölümüne sebebiyet vermek ve yaralamak’ suçundan dava açıldı. Aileler, maddi ve manevi tazminat talepleri için de Mustafakemalpaşa Asliye Hukuk Mahkemesi’nde dava açtı. Olayın ardından kazada ihmali bulunduğu iddiasıyla 3 kişi tutuklanarak cezaevine gönderildi. Bükköy Madencilik Yönetim Kurulu Başkanı Nurullah Ercan, şirketin diğer yönetim kurulu üyeleri Orhan Latif Ercan ve Kasım Karataş’a da yurt dışı yasağı konuldu. Sorumlular 14 ay cezaevinde kaldıktan sonra serbest bırakıldı.
2011 yılı sonunda Bursa 3. Ağır Ceza Mahkemesi, maden ocağı işletmecisi Fahrettin Şolpan, İşletme Müdürü Hayrettin Çelik ile Maden Ocağı Şefi Bayram Erdoğan‘a önce 8 yıl, ardından duruşmalardaki iyi halleri sebebiyle 6 yıl 8’er ay ceza verdi. Bükköy Madencilik Yönetim Kurulu Başkanı Nurullah Ercan ile yönetim kurulu üyeleri Orhan Latif Ercan ve Kasım Karataş ise 6 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Oy çokluğu ile verilen kararda sanıkların duruşmalardaki iyi halleri sebebiyle ceza 5 yıla indirildi. 22 Aralık 2011’de açıklanan karar, 110 madencinin avukatları tarafından temyiz edildi. Yargıtay, geçtiğimiz günlerde verdiği hükümle, yerel mahkemenin kararını ‘olayda taksir değil, olası kast vardır’ diyerek bozdu.
Avukat ‘olası kast yok’ diyor
Bükköy’de hayatını kaybeden maden işçilerinin yakınlarının avukatlığını yapan Ercan Sümer, Yargıtay kararının yerel mahkemeye ulaşmasıyla Bursa 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nin suçun nevini ‘olası kast’ olarak yeniden değerlendireceğini belirtti. Avukat Ercan Sümer şunları kaydetti: “Yargıtay, kararı bozdu, ancak yerel mahkeme önceki kararında direnebilir veya yeni deliller ışığında dava farklı bir boyuta ulaşabilir. Bozma kararıyla kamuoyunda sanıkların en az 20 yıl ceza alması beklentisi oluştu. Yargılama sürecinde madende hayatını kaybeden işçilerin yakınları şikayetlerini geri çekmişti. Şimdi ise Yargıtay; ‘Sanıklar olası kast ile birden fazla kişinin ölümüne sebep olmak’ suçundan yargılanmalı’ diyor.”
Avukat Sümer, olayın tarafı olmasına rağmen Yargıtay’ın ‘olası kast’ kararına katılmadığını kaydederek, “Çünkü hiçbir kimse kasıtlı olarak işyerinin yok edilmesini, patlatılmasını istemez. Burada bizim de ifade ettiğimiz gibi ‘bilinçli taksir’ olabilir” görüşünü savundu.
Harper Lee’nin ‘Bülbülü Öldürmek’, John Steinbeck’in ‘Fareler ve İnsanlar’ı dâhil pek çok önemli roman İngiltere’de lise müfredatından çıkarıldı. Eğitimden Sorumlu Bakan Bakan Gove’a yoğun tepki var.
Muhafazakâr Parti’nin eğitim alanında yoğun eleştiri toplayan icraatlarına bir yenisi eklendi. David Cameron kabinesinin eğitimden sorumlu bakanı Michael Gove’un, başta Amerikan edebiyatının başyapıtları olmak üzere modern edebiyatın birçok eserini müfredat dışında bırakması, edebiyat çevresinden yoğun itirazların gelmesine neden oldu.
Maya Angelou’nun otobiyografisi de var
Gove’un onayladığı ve cuma günü liselerin panolarına asılan yeni okuma listesinde Harper Lee’nin Bülbülü Öldürmek, John Steinbeck’in Fareler ve İnsanlar, Arthur Miller’ın Cadı Kazanı ve geçtiğimiz günlerde yitirdiğimiz Maya Angelou’nun otobiyografisi yer almıyor. Bunların yanı sıra Haruki Murakami, Chinua Achebe ve Chimamanda Ngozi Adiche gibi Afrikalı ve Asyalı yazarların da kitapları da müfredattan çıkarıldı.
Yeni liste modern İngiliz edebiyatından geniş bir seçkiye sahip. George Orwell’ın Hayvan Çiftliği’nden William Golding’in Sineklerin Tanrısı’na, Kazuo Ishiguro’nın romanı Beni Asla Bırakma’dan Alan Bennett’in oyunu The History Boys’a kadar pek çok eser göze çarpıyor. Listede İngiliz klasikleri de es geçilmemiş. Charles Dickens’ın Büyük Umutlar, Jane Austen’ın Gurur ve Önyargı ve Mary Shelley’nin Frankenstein’ı ilk göze çarpan kitaplardan.
Listenin açıklanmasının ardından yoğun bir eleştiri yağmuru da gecikmedi. Pedagoglar, bu değişikliğin genç İngilizlerin bakış açılarını daraltacağından dem vuruyor. Öte yandan edebiyat eleştirmeni, Oxford Üniversitesi emekli profesörlerinden John Carey uygulamayı, “Amerikan kitaplarını listeden çıkarmanın sebebinin ‘çünkü onlar İngiliz değil’ olması delilik” olarak yorumladı.
Michael Gove ise bu değişikliğin, İngiliz olmayan yazarları engellemek için olmadığını savunuyor. Gove’u destekleyen bazı eğitimciler de uygulamanın standartları yükseltmek için olduğunu dile getiriyor.
İstanbul başta olmak üzere Türkiye’nin çeşitli şehirlerinde düzenlenen Gezi eylemlerinin yıldönümü gösterileri sırasında polisin tutumunu eleştiren Avrupa Parlamentosu, Türkiye’yi kınayan bir mesaj yayınladı.
Parkı eylemlerinin yıldönümünde hayatını kaybedenleri anmak için düzenlenen gösterilere katılanlara ve eylemleri izleyen gazetecilere karşı polisin biber gazı, plastik mermi ve TOMA’larla yaptığı müdahaleleri eleştiren Avrupa Parlamentosu, hükümeti kınadı.
Avrupa Parlamentosunun İnsan Hakları Komiseri Niels Muiznieks, “ Türkiye ’de yapılan gösteriler, bir yıl önce Taksim’deki Gezi Parkı ile başlayan gösterilerin yıldönümü için düzenlenen gösterilerdir. Türk hükümetinin göstericilere ve olayları izleyen gazetecilere müdahalesi ülkedeki insan hakları konusunda büyük endişe ve soru işareti yaratmaktadır. Polisin ve Türk hükümetinin tutumunu kınıyoruz” dedi.
Siyasi eylemleriyle tanınan feminist örgüt Femen‘in, 80 binden fazla kişinin beğendiği resmi Facebook sayfası Femen International kapatıldı.
Sayfalarının Facebook yetkililerince herhangi bir uyarı yapılmadan silindiğini ifade eden Femen, kararı Twitter üzerinden protesto etti.
Tepkilerini yayınladıkları fotoğrafla gösteren Femen, üzeri çıplak bir erkeğin Facebook için sorun olmadığını fakat kadınlar aynısını yaptığında bu şekilde sansürlendiklerini belirtti.
Facebook’tan konuyla ilgili henüz bir açıklama gelmedi.
Soma katliamının görünür nedeni taşeron sistemi ve iş güvenliği önlemlerinin alınmaması olabilir. Peki Türkiye neden bu çağdışı sisteme mahkum edildi? Bunun cevabı Türkiye’nin bilerek düşürüldüğü kömür tuzağıdır.
Türkiye yanlış hükümet politikaları nedeniyle terk etmeye başlaması gereken bir enerji kaynağına giderek daha bağımlı hale geliyor. Oysa hem madencilik aşamasında, hem de başta elektrik üretimi yapılan termik santrallar olmak üzere bütün kullanım alanlarında tehlikeli ve kirletici bir enerji kaynağı ve ayrıca iklim değişikliğinin de bir numaralı sorumlusu olan kömür, artık geleceğe dair enerji planlarında yer verilmemesi ve hızla terk edilmesi gereken bir fosil yakıttır.
Hükümetin stratejik önceliği kömür
Türkiye’nin hızla kömür bağımlılığına savrulmasına neden olan vizyon ve stratejilere bir göz atalım: İktidar partisinin cumhuriyetin 100. yılı olan 2023’ü hedefleyerek ilan ettiği vizyon belgesinde 2023 yılında Türkiye ekonomisinin 2 trilyon dolar büyüklüğe ulaşarak 25 bin dolar kişi başı milli gelirle dünyanın ilk 10 büyük ekonomisi arasına girmesi hedeflenmektedir. Herhangi bir ekonomik analiz yapılmadan ortaya atılan, maliyetinin ve bedelinin ne olduğu hesaplanmadan dogmatik bir biçimde benimsenen bu amaca ulaşmaya çalışmak, çok yüksek bir enerji üretimini ve tüketimini hedeflemek anlamına gelmektedir.
Bu amaçla izlenen en belirleyici yol enerji sektörünün piyasalaştırılmasıdır. 2014-2018 yıllarını kapsayan 10. Kalkınma Planı’nda özelleştirmeler sonucunda 2012 sonu itibariyle özel sektörün elektrik enerjisi kurulu gücü içerisindeki payının %56,6’ya, elektrik üretimindeki payının ise %62’ye yükseldiği, geri kalan elektrik üretim tesislerinin önemli bir bölümünün de özelleştirilmesinin hedeflendiği belirtilmektedir. Enerji üretiminin piyasaya ardına dek açılması, hem çevre ve iş güvenliğini hiçe sayan kuralsızlaştırmayı artırmak, hem de yeni kömürlü termik santrallar yapmak için sıraya giren özel sektöre hiçbir sosyal ve çevresel kaygı taşımadan büyük bir hevesle lisans dağıtmak ve çevresel etki değerlendirme (ÇED) süreçlerini anlamsızlaştırarak formaliteden ibaret hale getirmek demektir. 10. Kalkınma Planı’nda “enerji arz güvenliği” amacıyla yerli kömür sahalarının elektrik üretimi için özel sektöre açıldığı, Afşin-Elbistan linyit yataklarındaki elektrik üretimini artırmak için Birleşik Arap Emirlikleri ile anlaşma imzalandığı, Türkiye’nin enerji arzındaki dış bağımlılığını azaltmak için yerli kaynakların enerji üretimindeki kullanımının mümkün olan en yüksek oranda değerlendirilmesi gerektiği belirtilmektedir.
Türkiye’nin yerli kaynaktan anladığı şey ise, belki bir ölçüde yenilenebilir kaynaklar, ama çok büyük bir ölçüde kömürdür. 10. Kalkınma Planı yerli kömür kaynaklarının özel sektör eliyle elektrik enerjisine dönüştürülmesi hedefini, Afşin-Elbistan vurgusunu tekrarlayarak öncelikli politikalar arasında saymakta ve küçük rezervli kömür yataklarının da bölgesel enerji üretim tesislerinde değerlendirilmesinin sağlanacağını belirterek, bugün sayısı 80’i bulan yeni kömürlü termik santral projelerinin yolunu açmaktadır. 10. Kalkınma Planı Elektrik Enerjisi Talebi’nin 2018’de 341 bin GWh’ye çıkacağını, yani 2012’ye göre %41 artacağını, bunun için de elektrik kurulu gücünün 57 bin MW’den 78 bin MW’ye çıkması, yani %36,7 artması gerektiğini öngörmektedir.
10. Kalkınma Planı’nda enerji talep tahminleri
Bu tip öngörüler Türkiye tarihinde her zaman abartılı olmuş, yapılan abartılı tahminler de başta kömür ve nükleer olmak üzere gereksiz yeni enerji santrallarının kurulması için gerekçe olarak kullanılmıştır. Örneğin bir önceki, yani 9. kalkınma planında 2013 için öngörülen elektrik enerjisi talebi 295 bin 500 GWh olduğu halde, 2013’de bu rakam 245 bin GWh olarak gerçekleşmiş (TEİAŞ 2013 yılsonu rakamlarına göre), yani tahmin edilenin %20 altında kalmıştır.
9. Kalkınma Planı’ndaki gerçekleşmeyen tahminler
Türkiye’nin enerji politikalarına dair bir diğer belge, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın 2010-2014 stratejik planıdır. Bu belgede de 2023 vizyonuna uyumlu hedefler belirlenirken kömür ön plana çıkarılmaktadır. Türkiye’nin enerji politikasının temelini teşkil eden varsayım, cari açığın en önemli nedeninin enerjide dışa bağımlılık (oranı %73 olarak verilmektedir) olduğu, enerji kaynaklarında ithalatın önüne geçmek için de yerli kaynaklara ağırlık vermek gerektiği varsayımıdır. Cari açığın diğer son derece önemli nedenlerini (geliştirilmesi tercih edilen sektörler, yanlış para politikaları vb.) görmezden gelen bu tartışmalı varsayımdan yola çıkan Enerji Strateji Planı’nda kömüre verilen öncelik şöyle ifade edilmektedir:
“Elektrik üretiminde kullanılan yerli kaynaklarımızdan biri olan linyitten elde edilebilecek elektrik enerjisi üretim potansiyeli toplam 120 bin GWh/yıl olup, potansiyelin %44’lük bölümü değerlendirilmiştir. 11 bin GWh/yıl potansiyele sahip olan taşkömürünün ise %32’lik kısmı değerlendirilmiş durumdadır.
2005 yılından itibaren başta Maden Tetkik Arama (MTA) Genel Müdürlüğü ve Türkiye Kömür İşletmeleri Kurumu (TKİ) Genel Müdürlüğü olmak üzere, ilgili kuruluşlarımızın imkânları seferber edilerek bir kömür arama hamlesi başlatılmıştır. Gerçekleştirilen çalışmalar sonucunda 2005-2009 döneminde 4,2 milyar ton linyit rezervi tespit edilmiş ve böylece rezervlerimizde %50 artış olmuştur.”
Strateji belgesinin bu saptamalardan yola çıkarak belirlediği stratejik hedefler arasında, yerli kömür, petrol ve doğal gaz arama ve üretim faaliyetlerini öncelik verilmesi ve bu alanlarda yatırımların sürdürülebilirliğini sağlayacak tedbirler alınması, küçük rezervli kömür yataklarının bölgesel enerji üretim tesislerinde değerlendirilmesi için gerekli çalışmaların yapılması ve yerli linyitlerin kalitesine uygun teknolojilerin yaygınlaştırılması yer almaktadır. Yani belirtilen kömür rezervlerinin maksimumda çıkartılması ve kullanılması hedeflenmektedir.
Kömürün enerjideki payı artıyor
Bu politikaların sonucunda elektrik üretiminde kömürün payı artmaktadır. 2002-2010 arasında kömürden enerji üretimi %70 artmıştır. Son rakamlar ise şöyledir: Nisan 2014 itibariyle Türkiye’nin elektrik enerjisi kurulu gücü 65.736 MW’a yükselmiştir. Kurulu güç içinde kömürün payı, yerli taşkömürü ve linyit %13 (8.566 MW), ithal kömür %6,5 (4.263 MW) olmak üzere toplam %19,5’dur (12.829 MW). (Karşılaştırma için, rüzgârın elektrik kurulu gücündeki payının aynı tarihte sadece %4,4 olduğunu (2.924 MW), güneşin ise elektrik üretiminde hâlâ kullanılmadığını ekleyelim.)
Kaynak: TEİAŞ (30 Nisan 2014)
Kömürlü termik santralların 2013 yılı sonu itibariyle toplam elektrik üretimindeki payı ise %25,4 olmuştur.
Kaynak: Elektrik Mühendisleri Odası
Hükümet, kısaca özetlemeye çalıştığımız enerji öngörüleriyle, mevcut enerji üretim tesislerinin artan talebi karşılayamayacağı, enerji ithalat bağımlılığının azaltılması için de yerli kömür madenlerinin ve kömürlü termik santralların sayısının artırılmasının zorunlu olduğu sonucunu çıkartmaktadır. Ne var ki devletin verdiği rakamlar bu görüşü yalanlamaktadır.
TEİAŞ’ın rakamlarına göre Türkiye’nin mevcut enerji üretim tesisleri 2014 için 320 bin GWh enerji talebini karşılayabilecek kapasitededir (Bu rakam 10. Kalkınma Planı’nda 2018 için öngörülen enerji talep tahminine çok yakındır). Oysa daha önce de belirttiğimiz gibi 2013 sonunda gerçek talep 245 bin GWh düzeyindedir ve bir önceki yılda da (2012’de) bu miktar aşağı yukarı aynıdır (242 bin GWh). Dolayısıyla Türkiye’nin hızla yeni enerji santralları kurmaya ihtiyacı olduğu varsayımı dayanaktan yoksundur. Kömür sevdası sadece temelsiz büyüme saplantısının bir sonucudur. Türkiye’nin kömürlü termik santrallar ve kömür madenleriyle ilgili yeni projeleri de gerçeklerle uyumlu değildir ve yanlış politikaların bir göstergesidir.
Yeni kömürlü termik santrallar yolda
Türkiye’de halen kömürle çalışan 22 adet termik santral elektrik üretiminde kullanılmaktadır ve 7 yeni termik santral yapım halindedir. İşletmede olan kömürlü termik santrallar Çanakkale (Çan, Karabiga), Bursa (Orhaneli), İzmit (Gebze), Manisa (Soma), Kütahya (Tunçbilek, Seyitömer), Zonguldak (Çatalağzı), Ankara (Nallıhan), Muğla (Yatağan, Yeniköy, Gökova), Konya (Çumra), Sivas (Kangal), Adana (Yumurtalık-Sugözü), Kahramanmaraş (Afşin-Elbistan), Sivas (Kangal) ve Şırnak (Silopi) illerinde bulunmaktadır. Yapım halindeki kömürlü termik santrallar ise İzmir (Aliağa), Adana (Tufanbeyli), Çanakkale (Karabiga), Kütahya (Tunçbilek), Eskişehir (Mihalıççık), Bolu (Göynük) ve Hatay (İskenderun) illerindedir.
Ayrıca, bazıları lisanslama aşamasında, bir kısmı ise ÇED sürecinde olan yaklaşık 80 yeni kömürlü termik santralın yapımı planlanmış durumdadır. Yeni kömürlü termik santralların planlandığı yerler arasında Kırklareli (İğneada), Tekirdağ (Marmara Ereğlisi), Çanakkale (Çan, Biga, Lapseki, Ayvacık, Yenice), Balıkesir (Bandırma), Manisa (Soma), İzmir (Aliağa), Muğla (Milas), Bursa (Keles), Eskişehir (Alpu), Kütahya (Tunçbilek, Domaniç), Afyon (Dinar), Konya (Karapınar, Ilgın), Düzce (Akçakoca), Bartın (Amasra), Zonguldak (Kandilli, Muslu, Çatalağzı, Ereğli, Çaycuma), Sinop (Gerze), Amasya (Merzifon), Çankırı (Orta), Sivas (Kangal), Kahramanmaraş (Afşin-Elbistan), Mersin (Gülnar, Silifke), Adana (Tufanbeyli, Ceyhan, Yumurtalık), Hatay (Erzin, İskenderun), Adıyaman (Gölbaşı), Elazığ (Kovancılar), Bingöl (Karlıova, Kiğı-Adaklı) ve Şırnak sayılabilir.
Mevcut kömürlü termik santralların toplam kurulu gücü 13 bin MW’a yakın ve elektrik kurulu gücündeki oranı yaklaşık %20 iken, kurulmak istenen yeni kömürlü termik santralların toplam kurulu gücü 59 bin MW civarındadır. Türkiye’nin mevcut kurulu gücünün 65 bin MW civarında olduğu hatırlanırsa, bunun akıl almaz derecede yüksek bir hedef olduğu ve bir yandan Türkiye’nin mevcut kömür potansiyeli sonuna kadar kullanılırken, diğer yandan kömür ithalatının, yani cari açığa neden olduğu için azaltılması istenen enerji kaynağı ithalatının da artırılmasının hedeflendiği ortaya çıkmaktadır. Bu, çelişkilerle dolu, her şeyi maksimize etmek dışında bir amaç taşımayan akılsız bir enerji politikasıdır.
Yapımı planlanan yeni kömürlü termik santrallar arasında özellikle çok yüksek kurulu güçlerin hedeflendiği ve tamamı yerli linyitle çalışacak projelere de dikkat çekmek gerekir. Bunlar toplam 8.000 MW kurulu güce sahip olacak Afşin-Elbistan C-D-E-G üniteleri, 5.000 MW kurulu güce sahip olacak Konya-Karapınar termik santralı, 3.500 MW kurulu güce sahip olacak Afyon Dinar termik santralıdır. Bu kurulu güç hedeflerinin ne kadar devasa olduğunu anlamak için bugün mevcut kömürlü termik santralların en büyüklerinin bile (Afşin-Elbistan A ve B, Sugözü, Zonguldak, Karabiga gibi) 1.000-1.500 MW civarında kurulu güce sahip olduklarını, diğer termik santralların ise en fazla 400-600 MW kadar bir büyüklüğe olduğunu belirtmek gerekir. Yeni yapılmak istenen santrallar çok fazla kömür tüketecek, karbon dioksit ve kirletici madde emisyonları açısından mevcutlarla kıyas kabul etmeyecek, devasa projelerdir. Bu da kömür bağımlılığının sınırsız biçimde artması anlamına gelir. Bu politikanın neden bağımlılık yaratacağını anlatmak için kurulan bir yeni kömürlü termik santralın en az 40 yıl ekonomik ömrü olduğunu da hatırlatmalıyız. Bugün bir termik santral yapmak, Türkiye’yi 2050’lere kadar kömüre mahkum etmek demektir.
Konya Karapınar
Bu kömür hedefi yerli kömüre öncelik verme anlayışıyla birlikte gittiği için, mevcut kömür rezervlerinin sonuna kadar zorlanmakta olduğu ve bundan sonra bu baskının artacağı ortadadır. Bunun anlamı da yeni kömür madenleri açmak ve mevcut madenlerdeki üretim miktarını artırmaya çalışmaktır. Halen işletmede olan 22 kömürlü termik santraldan 15 tanesi çoğu linyit olmak üzere yerli kömür ile çalışmaktadır: Afşin-Elbistan A ve B, Soma, Tunçbilek, Seyitömer, Çan, Orhaneli, Zonguldak-Çatalağzı, Çayırhan (Nallıhan), Yatağan, Yeniköy, Kemerköy (Gökova), Kangal ve Şırnak-Silopi (2 adet, biri asfaltitle çalışıyor). Yapım halindeki 7 kömürlü termik santraldan 4’ü de yerli kömürle çalışacaktır: Göynük, Mihalıççık, Tufanbeyli ve Tunçbilek. Planlanan santralların da yaklaşık yarısının yerli kömürle çalışacağı görülmektedir.
Kömürün zararları hem insana, hem de gezegene
İthal kömürle çalışanlar da dahil olmak üzere tüm kömürlü termik santrallar hem küresel ısınmaya neden olan sera gazlarını (karbon dioksit), hem de hava kirliliğine neden olan kirletici gaz ve parçacıkları havaya salarak, ayrıca kül dağlarına ve asit yağmurlarına neden olarak insan sağlığına ve doğaya zarar vermektedir. Yerli kömürle çalışan termik santrallar bunlara ek olarak kömür madenlerinde yaşanan kazalara, kömür madenlerinde çalışan işçilerin yakalandığı pnömokonyoz gibi meslek hastalıkları ve akciğer kanseri başta olmak üzere diğer sağlık sorunlarına ve kömür bölgesindeki tarımın olumsuz etkilenmesi başta olmak üzere çok çeşitli sosyo-ekonomik sorunlara davetiye çıkarmaktadır. Üstelik yerli kömürün çok büyük bir bölümü enerji verimi düşük, kirletici maddeleri (kükürt, uranyum, ağır metaller) çok fazla içeren kalitesiz linyitlerden oluşmaktadır.
Greenpeace tarafından Stuttgart Üniversitesi’ne yaptırılan bir çalışma, Türkiye’deki kömürlü termik santralların neden olduğu hava kirliliğinin her yıl 7.900 kişinin ölümüne neden olduğunu ortaya koymaktadır. Çalışmanın bulgularına göre en kirletici termik santrallar Afşin-Elbistan, Soma, Tunçbilek, Seyitömer, Kangal, Sugözü, Zonguldak, Çayırhan (Nallıhan), Kemerköy (Gökova) ve Yatağan termik santrallarıdır.
Kömürlü termik santrallar hava kirliliğinin en önemli nedenidir. Bilindiği gibi bir diğer hava kirliliği nedeni de kömürün ısınma amacıyla ya da sanayide kullanılmasıdır. Kömürün yanmasıyla bacadan çıkan gazlar, küçük parçacıklar ve ağır metaller arasında kükürt dioksit, azot oksitler (bunun yan ürünü olan ozon), sülfatlar, nitratlar, kurşun, cıva, kadmiyum, arsenik, krom, nikel ve hatta radyoaktif bir madde olan uranyum bulunur. Örneğin Yatağan’da geçmiş yıllarda termik santraldan kaynaklanan duman nedeniyle radyasyon alarmı verildiği hatırlardadır. Hava kirliliğine neden olan bütün bu kirleticiler solunan havayla akciğerlerin derinliklerine nüfuz ederek akciğer kanseri, kronik bronşit, astım ve kalp hastalıkları başta olmak üzere çok sayıda sağlık sorununa neden olurlar; özellikle de çocukların, kronik hastalığı olanların (kalp ve akciğer hastalıkları olanlar başta olmak üzere) ve yaşlıların hastalanmasına veya mevcut hastalıklarının ağırlaşmasına neden olarak erken ölümlere yol açarlar: Dünya Sağlık Örgütü 2012 yılında dünyada 3,7 milyon kişinin açık alan hava kirliliği yüzünden hayatını kaybettiğini bildirmektedir. Bu rakamın 203 bini Türkiye’nin de içinde bulunduğu orta ve alt gelirli Avrupa ülkelerindedir. Türkiye’de TÜİK tarafından açıklanan ölüm nedeni istatistiklerine göre ilk 3 ölüm nedeni kalp-damar hastalıkları, kanser (bunun içinde akciğer kanseri birinci sıradadır) ve solunum yolu hastalıklarıdır. Bu üç ölüm nedeninin hepsi de etkisi ve sayısı hava kirliliği tarafından artırılan hastalıklardır ve yukarıda da belirtildiği gibi kömür (hem termik santrallar, hem de ısınmada ve sanayide kullanımında) hava kirliliğinin en önemli nedenidir. Dolayısıyla kömür, insan sağlığı için son derece zararlıdır.
Kömürlü termik satrallardan kaynaklanan bir hava kirliliği görüntüsü (Kaynak: Greenpeace)
Kömürlü termik santrallar oluşturdukları kül dağları ve asit yağmurlarıyla başta ormanlar ve sulak alanlar olmak üzere doğaya, tarım alanlarına da büyük zarar vermektedir. Kömürlü termik santralların olduğu yerlerde tarımsal üretim azalmakta, kül ve asit yağmuru yağan köylerde verimli ürün yetişmemekte, ayrıca ormanlarda ve sulak alanlarda yaşayan tüm canlıların yaşam hakları ihlal edilmektedir.
Kömür ayrıca küresel ısınmaya neden olan sera gazları arasında birinci sırada gelen karbon dioksitin en önemli kaynağıdır. Yıllık sera gazı salımını 1990-2012 arasında %133 artıran Türkiye, bu artışı büyük ölçüde fosil yakıtlardan ve başta kömürden enerji üretimini artırmasına borçludur. Kömürden vazgeçmeyen bir enerji politikasıyla iklim değişikliğine karşı mücadele etmek ve uluslararası müzakerelerde anlamlı bir yer edinmek mümkün değildir. Türkiye kömür sevdası nedeniyle insanlara ve doğaya zarar vermekle kalmamakta, gezegenin geleceğini de tehlikeye atmaktadır. Sadece Konya Karapınar’da yapılmak istenen 5.000 MW kurulu güce sahip yeni kömürlü termik santral yılda yaklaşık 60 milyon ton karbon dioksiti havaya salacaktır. Türkiye’nin 2012 itibariyle bir yılda atmosfere saldığı sera gazı miktarının 440 milyon ton olduğu düşünülürse, bu yüksek kapasiteli yeni termik santralların Türkiye’nin sera gazı salımını nasıl katlayarak artıracağı kolaylıkla görülebilir.
Hayali enerji talep tahminleriyle savurgan ve verimsiz enerji kullanımının bir bileşkesi olan Türkiye’nin enerji politikaları kalkınma ve enerji bağımsızlığı söylemini kullanarak Türkiye’yi içinden çıkılması mümkün olmayacak bir kömür tuzağına sürüklemektedir. İşte bu tuzağın bir ayağı kömürlü termik santrallarsa, diğer ayağı da kömür madenleridir.
Kömür madenlerine hücum
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın rakamlarına göre Türkiye’nin toplam kömür rezervi 12,9 milyar tondur. Bunun %90’ı (11,6 milyar tonu) enerji verimi düşük ve kirletici bir kömür çeşidi olan linyittir. Türkiye’nin yıllık kömür tüketimi 104 milyon tondur. Bunun 80 milyon tonu yerli kömür, 24 milyon tonu ise ithal kömürdür. Türkiye ürettiği kömür miktarı açısından dünyanın en büyük 11. kömür üreticisidir. Kömür tüketiminde de dünya on beşincisidir. Ancak yeni kömürlü termik santral planlarında Çin, Hindistan ve Rusya’nın ardından dördüncü sıradadır. Türkiye’de mevcut 19 kömür havzasında, yaklaşık 40 yerleşim yerinin yakınında yaklaşık 55 bin işçinin çalıştığı 400’ün üzerinde kömür madeni bulunuyor. Yeni kömürlü termik santrallarla birlikte hem yerli, hem ithal kömür tüketimi katlanarak artacaktır. Kömürün enerji üretimindeki payını artırma hedefi, bu madenlerde daha fazla üretim yapılmasına, bu da çalışma koşullarının Soma katliamına yol açan insanlık dışı şartlarda sürmesine neden olacaktır.
Kaynak: MTA
Yani Soma katliamı sadece bir iş güvenliği meselesi değildir ve Türkiye’nin enerji politikalarının içine düştüğü kömür tuzağının doğrudan sonucudur.
KAYNAKLAR
Ak Parti, 2023 Siyasi Vizyonu, 2012
Elektrik Mühendisleri Odası – Türkiye Elektrik Enerjisi İstatistikleri 2013, www.emo.org.tr
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı – 2010-2014 Stratejik Planı
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı – Dünyada ve Türkiye’de Enerji Görünümü, 2013
Greenpeace Akdeniz – Kömürün Gerçek Maliyeti, 2009
Greenpeace Akdeniz – Sessiz Katil, 2014
Greenpeace Akdeniz – Kara Atlas Web Sitesi
Kalkınma Bakanlığı – 10. Kalkınma Planı 2014-2018
TEİAŞ, İşletme Faaliyetleri Raporları, www.teias.gov.tr
TÜİK, Ölüm Nedeni İstatistikleri, www.tuik.gov.tr
TEMA, Termik Santral Etkileri Uzman Raporu: Konya- Karapınar Kapalı Havzası, 2013
World Health Organiztaion – Burden of disease from Household Air Pollution for 2012
Ümit Şahin – Yeşil Gazete
NOT: Bu yazının daha geniş hali Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi’nin yayınladığı “Soma’nın Ortaya Döktükleri” raporunda kullanılmıştır.
Bu yaz ülkemizin gündemindeki önemli konulardan ikisi, beklenen kuraklık ve bunun yanı sıra barajlardaki suyun azalması olacak. Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanı Sayın Taner Yıldız, bu azalmayla birlikte enerji üretimi için yazın daha fazla doğal gaz kullanmamız gerekeceğini açıkladı. Ancak gerçekten bu kadar çok enerjiye ihtiyacımız var mı? İstersek bu enerjiden tasarruf edebilir miyiz?
Aslında ülke olarak bakıldığında enerji verimliliğimiz OECD ülkelerinden aşağı kalmıyor. 1 milyon dolarlık ekonomik çıktı yaratabilmek için kullandığımız enerji 167 kg petrol karşılığı (kpk). Aynı ekonomik çıktı için Almanya’da kullanılan enerji 164 kpk, İtalya’da 123 kpk, Yunanistan’da ise 138 kpk. Kendimizi bize göre daha soğuk bir iklime sahip olduğundan Almanya yerine bize daha yakın koşullara sahip İtalya ve Yunanistan’la karşılaştıracak olursak enerji verimliliğimizi yaklaşık %20 arttırmamız gerektiğini görebiliriz.
Temel mantık çerçevesinde enerji verimliliğini %20 arttırmak aynı üretim miktarı için gerekli olan enerji miktarını da %20 azaltmak anlamına gelir. Dolayısıyla daha verimli sistemler kullanarak enerjimizden önemli miktarda tasarruf edebiliriz.
Verimli sistemler konusunda günlük hayatımızdan basit bir örnek verebiliriz: Ülkemizde yaklaşık 20 milyon buzdolabı var. Bu buzdolaplarının önemli bir kısımı uzun süredir kullanılan ve enerji verimliliği fazla olmayan cihazlar. Bu buzdolaplarının kullanım ömrü genelde on yıldan fazla olduğu için hiçbirimiz evdeki buzdolabını atıp daha enerji verimli ve yeni bir buzdolabı almayı düşünmüyoruz. Bunu düşünmemekte haklı olabiliriz ama şöyle bir hesabı da akılda tutmakta fayda var:
– A+++ sınıfı bir buzdolabı senede 150kWh enerji harcıyor.
– Evdeki en iyi ihtimalle C sınıfı eski buzdolabı senede 750kWh enerji harcıyor.
– 500 litre iç hacime sahip A+++ sınıfı bir buzdolabı yaklaşık 3500 TL.
– Evdeki C sınıfı buzdolabını atıp yerine A+++ sınıfı bir buzdolabı alacak olsanız, bu 3500 TL’yi elektrik faturalarınızdaki kazançla ödemeniz yaklaşık 17 sene sürüyor.
Dolayısıyla bu durumda evdekini atıp yenisini almak cebinize fazla fayda sağlamıyor. İşte bu sebepten dolayı ülkemizin enerji verimliliği de hızla artamıyor. Yukarıdaki hesaba dayanarak da “eskisini bozulmadan atın ve yerine yenisini alın” çok makul bir çözüm olarak görülmüyor.
Ancak, eğer bir sebepten yeni bir buzdolabı alacaksanız, o zaman şu hesabı unutmamakta fayda var:
– A+ sınıfı bir buzdolabı senede 300kWh enerji harcıyor.
– A+++ yerine A+ sınıfı bir buzdolabı alırsanız bir senede ödediğiniz elektrik faturasındaki fark (A+ sınıfı – A+++ sınıfı) = 52 TL
– A+ yerine A+++ sınıfı buzdolabı alırken harcayacağınız fazla para (A+++ sınıfı – A+ sınıfı) = 210 TL
Yani A+ sınıfı bir buzdolabı ile kıyaslandığında A+++ sınıfı 4 senede kendisini amorti ediyor. İşte bu çoğumuzun kabul edebileceği bir hesap.
Ama bu probleme bir başka açıdan da bakmakta ciddi fayda var:
– Yatağan Termik Santralinin elektrik üretim kapasitesi senede 2869 MWh.
– Ülkemizdeki az verimli 20 milyon A+ sınıfı buzdolabı yerine A+++ sınıfı çok verimli buzdolabı kullanacak olsak senede 3000 Mwh enerji tasarruf ediyoruz.
– Soma gibi linyit kömürü madenleri Yatağan gibi termik santralleri beslemek için çalışıyor. Daha fazla söze gerek yok.
Doğa açısından bakacak olursak:
– Yatağan Termik Santrali atmosfere senede 3.3 milyon ton CO2 salıyor.
– Yetişkin bir ağaç havadan senede 10 kg CO2 emer.
Ülkemizde sadece A+++ sınıfı yerine A+ sınıfı buzdolabı kullandığımızda çevreye verdiğimiz zararı gidermemiz için 330 milyon ağaç dikmemiz gerekir.
Yani, yeni bir ürün alırken daha enerji verimli modelleri seçmek, hem uzun vadede kesemize faydalı, hem de hemen doğayı korumaya başlamış oluyoruz. Bu konuda daha fazla bilgi sahibi olmak isterseniz enerjiveiklim.org sitesini ziyaret edebilirsiniz.
Ülkemizdeki sosyal hareketlerin neredeyse en önemlisi olan Gezi İsyanı’na ilişkin geçikmeli de olsa ana akım siyasetin ilgisi devam ediyor. Görüldüğü kadarıyla toplumun en dinamik kesimlerinin yarattığı Gezi bu gün olduğu gibi gelecekte de ülkemiz siyasetinin önemli belirleyicilerinden birisi olacak. CHP’ de gezinin yıldönümünde Gezi’ye ilişkin bir rapor hazırladı.
Not: Okuyucularımızdan gelen tepkiler ve katkılar nedeniyle yazı kurulunun onayıyla haberdeki tartışmalı bölümler kaldırılmıştır.Mevcut içeriğin haber içinde değil yorum bolümünde değerlendirilmesi uygun görülmüştür.
Çin kalite kontrol otoritesi, ülkede üretilen oyuncaklara yeni standartlar geleceğini bildirdi.
China Daily gazetesinin haberine göre, oyuncakların üretiminde zehirli plastikleştirici maddelerle ilgili sıkı düzenlemeler getirilecek. Oyuncakların, ses ve yanıcı maddelerinde sınırlamalar yapılacak.
Oyuncakların daha kaliteli ve zararsız olması konusunda yapılacak bir dizi standart, 2015 Haziran’a kadar uygulamaya konulacak.
Çin’in iç pazarındaki oyuncaklarda zehirli plastikleştirici maddelerde bir üst sınırın olmaması yerli tüketicilerde endişeye sebep olurken, üreticilerin uygulamayla yeni hammadde ve üretim hattı kurması gerekebileceği belirtiliyor.
Yetkililer, oyuncak üretiminin ülkede belirli bir standarda erişmesinin ardından üreticilerin gelişmekte olan ülkelere ihracatının da kolaylaşacağını ifade ediyor.
Çin’deki oyuncak sektörü, 2013 verilerine göre, 24,7 milyar dolarlık üretim ve ihracatla dünyadaki oyuncakların yüzde 70’ini karşılıyor.