Ana Sayfa Blog Sayfa 3890

Hayatın akışına inanır mısınız? – Işıl Kayagül

Hayatın akışına inanır mısınız? İhtiyacınız olan zamanlarda

size
istediklerinizin geldiğine? Ne önce, ne de sonra, bazı imkanların tam da zamanında karşınıza çıktığına? Ben inanıyorum. Beton binaların karalığına isyan edip işi gücü bıraktıktan ve son bir yılda ekolojik çiftliklerde gönüllülük yaptıktan sonra, tam da hayatımın nasıl bir noktaya gideceğine karar verirken ‘Bütüncül Yönetim’ le tanıştım.

Bütüncül Yönetim, dünya üzerindeki ekosistemleri onarmak, biyolojik çeşitliliği sağlamak için ortaya atılan bir çözüm önerisi. Bütüncül Yönetimi tasarlayan kişi ise Allan Savory, yıllar boyunca dünyanın çöllerinin nasıl yeşertilebileceği ve iklim değişikliğinin nasıl tersine döndürülebileceğini araştıran ve daha sonra Savory Enstitüsünü kuran bir biyolog. Savory, Afrika’dan Avrupa’ya kadar dünya üzerinde yaklaşık 15 milyon hektarlık arazi üzerinde değişim sağlar ve lakabı ‘çölleri yeşerten adam’ olur. Yaptığı gözlemler sonunda var olan görüşün tersine, çiftlik hayvanlarının azaltıldığı ya da uzaklaştırıldığı bölgelerde çölleşmenin daha da fazlalaştığını görür ve böylece eski paradigmayı(çiftlik hayvanları çölleşmeye sebep olur) yerinden sallar. ‘Bizi sadece hayvancılık kurtaracak’ der ve doğanın karmaşıklığıyla baş edebilmemiz için arazilerde hayvanların planlı otlatılmasını, etkili arazi yönetimini, sosyal ve ekonomik koşulları etkili kullanmayı kapsayan ‘Bütüncül Yönetim’i oluşturur.

Savory Enstitusu’nun esas amacı ‘dünyanın bütün otlaklarını onarmak’ . Enstitü, Bütüncül Yönetimin küresel olarak yayılabilmesi için yerel gözeler oluşturuyor; Şili’den Afrika’ya, Meksika’dan İspanya’ya kadar pek çok göze var. Benim ‘Bütüncül Yönetim’ ile tanışmamı sağlayan ‘Anadolu Meraları’ Savory Enstitüsü ‘nün Türkiye Gözesi. Durukan Dudu ve Volkan Büyükgüngör tarafından kurulmuş, başta Anadolu olmak üzere ekosistemleri ve kırsal yaşamı onarıcı uygulamaların yaygınlaşmasını hedefleyen bir oluşum. Bu arada, bir açıklama: Göze, tepelik arazilerdeki yeraltı sularının patlama yaptığı ,yüzeye çıktığı yeri anlatmak için kullanılırmış. Anadolu Meralarının hedefi de, aynı gözeler gibi Bütüncül Yönetimin Anadolu topraklarına fışkırması ve yayılması.

Bu amaçla, Anadolu Meraları geçtiğimiz ağustos ayında Uygulamalı Bütüncül Yönetim Eğitimi düzenledi. On beş gün süren eğitim boyunca ekosistem süreçlerinden karar alma mekanizmalarına, finansal planlamadan planlı otlatmaya kadar yoğun bir eğitim aldık. Sınıfımız oldukça ‘bize göreydi’: açık havada,saman balyasından sıralarla, önde çakıl (Durukan’ların köpeği), arkada gitar, alternatif bir eğitim anlayışıyla ders yaptık. Eğitimde teorik ve pratik kısım birlikteydi, eğitim adı üzerinde ‘bütün’ ve sistemli bir şekilde ilerledi ve hedeflerimize ulaşmamız yolunda ipuçları sağladı.

Araziye çıktık bol bol. Arazi döngüsünü keşfetmeye çalıştık. Kuralmış zaten, eğer gün sonunda tırnaklarının içi toprak dolmadıysa çok çalışmadın demekmiş. Aşırı mı otlatılmış aşırı mı dinlendirilmiş, hayvan etkisi ne boyutta, bitki örtüsü nasıl, su döngüsü nasıl anlamaya çalıştık. Bir gün koyunları bir padogdan diğerine geçirmelerini gözlemledik. (Otlaklar padoglar halinde elektrikli tellerle ayrılmış ve otlatma planına göre süreli olarak koyunların yerleri değiştiriliyor.) Durukan ve Volkanın koyunları hem temiz, hem sağlıklı ve mutlular, yüzlerine bakınca bunu görebiliyorum. Daha önce koyunların olduğu bir çiftliğe gitmemiştim, acaba bütün koyunlar mutlu mudur? diye düşünsem de , ‘zannetmem’ dedim içimden, ‘mutlular çünkü doğal yem, hiçbir şekilde yapay besin yok, yeni kırpılmışlar, tertemizler ve sürekli otlaklarını, otlama alanlarını planlayan bir ekip var, niye mutlu olmasınlar?’

Arazide yaptığımız gözlemler dışında eğitimin diğer boyutu planlamalar yapmaktı. Bütüncül Planlamanın diğer özelliği ayrıntılı planlar yaptırması, öyle sorular var ki, ‘Kimsin? Amacın ne? Bir ayna etkisi aslında. Ne yapmak istiyorsun, şu an neredesin? Yaşam kalitelerin neler? Gelecekte nasıl bir kaynağın olacak gibi sorular çıktı. Bir sonraki aşama finansal planlamaydı. Ben en son ne zaman plan yapmıştım? Plan yapmak çok akıl işi değil miydi ve hesap kitap işleri insanı bunaltmaz mıydı? Eğer istediğim kalitede yaşamam için amacıma hizmet ediyorsa hayır. Kurumsal hayat beni bunalttı diye güzelim plana haksızlık ettiğimi fark ettim. Plan bunaltıcı değil, aksine güvenli. Her seferinde bir sonraki adımı bilmek güven veriyor ve sağlıklı karar almaya yardım ediyor. Allan Savory TED konuşmasında, otlatma yapılmasına rağmen hala çölleşme sorununun çözülememesinin sebebi olarak çobanların yanlış ve plansız otlatma yapmalarını göstermişti. Artık inanıyorum ki, elimizde güçlü bir plan varsa, olanaklarımızı da daha sağlıklı bir şekilde değerlendirebiliriz. Eğitimin planlama bölümü zor ve belki de en can alıcı noktası .Terledik , çok kafa yorduk ama nihayet ben de sınıf arkadaşlarım da finansal planlama ve otlatma planı üzerinde kağıt üzerinde uygulama yapabildik.

Eğitimin sonunda, engin bir deniz ile karşı karşıya olduğumu fark ettim. Ne kadar okunacak kaynak, ne çok incelenecek arazi var! Ve bütün bunlar çok güzel. ‘Sürdürülebilir yaşam’ diyoruz ya, ‘sürdürülebilir’ olan benim, ben dönüşüyorum. Öğreniyorum ve uygulamaya dair cesaretleniyorum. Teşekkür etmem gereken güzel insanlar; bana burs vererek bu eğitimi almama olanak sağlayan Aysun Sökmen, yeni ufuklar açan Durukan Dudu ve Volkan Büyükgüngör, bizi yemekleriyle ve fiziki koşullarıyla destekleyen Ormanevi Kolektifi, ders dışındaki nefis sohbetlerle zihnimi açan sınıf arkadaşlarım, sizinle aynı yolda yürümekten büyük bir mutluluk duyuyorum.

Not: Allan Savory Ekim ayında İstanbul’a gelecek ve Yeditepe Üniversitesi’nde ‘Doğadan İlham Alan Dahiyane Yaklaşımlarla Onarıcı Tarım’ adlı bir atölye düzenleyecektir.

Bu yazı ilk olarak anadolumera.com/da yayınlanmıştır

 

Işıl Kayagül

 

 

Işıl Kayagül

Disruption gösterime girdi

Artık Türkçe adına Sarsma mı diyelim, Sekteye Uğrat mı, hatta isterseniz birebir çevirip disruption_poster_exportakılları iyice zorlayan Bozma, Parçalama veya Teşviş,  ne dersek diyelim, 350.org kuvvetli, kısa bir belgesel yayınladı. Pazar sabahı itibariyle tüm dünyada internet üzerinden Türkçe altyazılı olarak da erişime açılan 52 dakikalık film, 21 Eylül BM iklim zirvesi ve etrafında tüm dünyada yapılacak protestolar yaklaşırken, iklim değişikliği neden ve ne kadar hayati bir konu, müzakerelerde neredeyiz, ve en önemlisi ne yapmalıyız gibi sorular soruyor. Film, sıradan insanlar olarak, gezegence  iklim felaketini önlemek için siyasi iradeyi nasıl harekete geçirebiliriz noktasına ağırlık veriyor ve sıradan insanların barışçıl bir şekilde sokaklarda omuz omuza olmasını yeri doldurulamaz bir yöntem olarak ortaya koyuyor.

İklim değişikliği mücadelesinin bilinen önde gelen isimleri 350.org kurucusu Bill McKibben ve yazar Naomi Klein gibi isimler yanı sıra, ABD’de sosyal haklar mücadelesinin önde gelen isimlerinden Van Jones, iklim değişikliği alanında bilimsel katkıları olmuş Heidi Cullen ve Naomi Orestes gibi isimler ve daha birçoğu söyleşileri ile filme katkıda bulunuyor. Şüphesiz, 21’indeki en büyük yürüyüş New York’ta olacağı için filmde bir ABD vurgusu hakim ve bu gerek sivil haklar mücadelesi tarihine, gerekse Keystone XL protestoları gibi daha güncel olaylara verilen referanslarda yansıyor. Ancak, film ve yaptığı mücadele çağrısı çözümün ve mücadelenin küreselliğini, iklim değişikliğiyle yüzleşmenin de adalet boyutunu kesinlikle ihmal etmiyor.

Disruption filmine http://watchdisruption.com adresi üzerinden erişebilirsiniz.

afi20-21 Eylül’de Küresel Eylem Gurubu350.org, Yeşil Düşünce Derneği ve daha birçok başka gurup çağrısıyla İstanbul’da Tütün DEPOsunda yapılacak etkinlikler ve bunu takip edecek iklim yürüyüşü eylemi hakkında daha fazla bilgiyi bu haberimizden bulabilirsiniz.

Laf değil eylem diyoruz! #acayiphavalar.

Haber: Alidost Numan

(Yeşil Gazete)

Batman’da Ezidiler için ekolojik köy kurma kararı

IŞİD (Irak Şam İslam Devleti) saldırıları sonucu Şengal’den Batman’a gelen Êzidi Kürtlerin sayısı 4 bin’e çıktı. Roboski üzerinden gelen bin kişiyi ağırlayan Batman Belediyesi ve demokratik kitle örgütleri, Buka Baranê gibi ekolojist gruplar, savaş mağdurları ile birlikte Ezidiler için de ekolojik köyler inşa etme kararı aldı.

7 Batman...

Batman, Şengal’den gelen 4 bin Êzidi’yi ağırlıyor. Batman belediyesi ve demokratik kitle örgütlerinin organizesi ile barınma ve günlük ihtiyaçlar karşılanırken, Qorixê Köyü’nde yüzlerce hektarlık arazi üzerinde kurulan çadırkentten sonra Êzidi Kürtlere ait olan Feqira Köyü’nde de ekolojik köy inşa edilecek. Buka Baranê tarafından hazırlanan ekolojik mimari yapı projesi Batman Belediyesi’ne sunuldu.

Konu ile ilgili ANF’ye konuşan Batman Belediye Eş Başkanı Gülistan Akel, 20 gün içerisinde savaştan kaçan ve Batman’a yerleşen Êzidi Kürtlerin sayısının 4 bin kişiyi aştığını belirtti. Halkın büyük desteğinin olduğuna da dikkat çeken Akel, “Yaklaşık 20 gündür Kürdistan’ın birçok kentinde olduğu gibi Batman’da da Şengal’deki savaştan kaçarak gelen Êzidi kardeşlerimizle dayanışma içerisindeyiz” dedi. Batman’da 3 bin kişi kent merkezine ve köylere yerleştirmiş olduklarının altını çizen Akel, yüzde 80 işsizlik oranının olduğu Batman’da sosyo-ekonomik durum ne olursa olsun Êzidi ‘lere büyük bir destek verilmekte olduğunu belirtti.

Savaş mağduru olan Êzidi Kürtlerle dayanışma içerisinde olmak isteyen üretim ve Buka Baranê tarafından proje hazırlanarak kendilerini sunulduğunu belirten Akel, Qorixê’de çadır kent projesinden sonra yine Êzidi köyü olan Feqira’da ekolojik köy projesini hayata geçireceklerini açıkladı.

(Sendika.org)

Yeşil mutfak denemeleri- Kışa hazırlık

Fark ettiğiniz ya da etmediğiniz üzere bu köşeden uzun süredir ses çıkmıyordu, benim gibi. Memleket gündeminin sürüklediği bitmek bilmeyen huzursuzluk ve umutsuzluk halinden çıkaramamıştım kendimi.

Kendinizden de bilirsiniz, bu hal fena bir hal. Bir süre bir şey yapmamak ve sonra yine ısrarla sevdiğin şeyleri yapmaktan başka çözümü var mı, bilemiyorum.

Bu da benden, anane usulü şeftali reçeli
Bu benden, anane usulü şeftali reçeli

Ben de yine bildiğim gibi yaptım. Bir süre hiçbir şey, sonra bol bol çalışma, hiç bilmediğim yerleri keşfetme, başka tatlar deneme, dinlenme, elime ne geçerse okuma. O sırada yaz geçti, Eylül geldi ve gazete olarak Eylül’e sıkı bir başlangıç yapmaya karar verdik. Bu sıkı başlangıçta bana düşen zaten pek çıkmadığım mutfağa gazete için geri dönmek oldu.

Aslında bu hafta bu yazıyı Adatepe semalarından yazmayı umuyordum. Daha önce duyurusunu yaptığımız Adatepe Taş Mektep’te ekmek yapma ve kışa hazırlık atölyesinde olmayı planlıyordum ki araya beyaz yakalılık girdi. Gidememek hazırlığa engel değildi tabii.

Ben gidemeyince hazırlıkları ikiye böldük. Annem yazlık evde, evin arkasındaki Meryem Teyze’ nin bostanından topladığı domates biberlerle, bamya, patlıcanlarla başladı. Ben İstanbul’da reçeller ile tatlı kısmını halledeceğim.

Hatta görüyorum ki- sosyal medya her zaman kötü olacak değil- başka başka arkadaşlarım da domates salçalarına, reçellere, turşulara, kış hazırlıklarına başladı. Bu yazıya da onlar ilham oldular zaten.

Adatepe’de kışa hazırlığın nasıl geçtiğini öğrenmek ise başka bahara kaldı. Bir şeyler üretmenin ve kendine yetmenin keyfi ise hep daim.

Haydi o zaman, başlayalım!

 

*Kapak fotoğrafı Gonca Mine Çelik’in Facebook hesabından alınmıştır.

“Yorgos Vasiliou: Düne ve Yarına Dair Düşünceler”

Niyazi Kızılyürek’in Yorgos Vasiliou: Düne ve Yarına Dair Düşünceler adlı Söyleşi Kitabı Heterotopia Yayınlarından geçtiğimiz ay çıktı.

1 kıbrıs kitap...

1988-1993 yılları arasında Kıbrıs Cumhuriyeti’nin 3. Cumhurbaşkanı olarak görev yapan Yorgos Vasiliou ile söyleşi yapan Profesör Niyazi kızılyürek kitabın Önsöz’ünde şunları söylüyor:

….

Yorgos Vasiliou iktidara gediğinde dünya tarihsel bir dönemeçten geçiyordu. Sovyetler Birliği’nde Mikhail Gorbaçov bir yandan reel sosyalizmin çehresini değiştirmek için “Glasnost ve Peristroika” gibi radikal reform hareketlerini başlatmış, diğer yandan da So3ğuk Savaş dönemine son noktayı koymuştu. Bütün dünyada iyimserlik havaları esiyodu. Kısa bir süre sonra reform hareketlerinin Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla sona ermesi ve Soğuk Savaş’ın sembolü olarak görülen Berlin Duvarı’nın yıkılması, iki kutuplu dünya sistemini bir anda yerle bir etmişti. Bu durum aynı zamanda reel sosyalizmin çöküşünü simgeliyordu.

2 kıbrıs kitap...

On bölümden oluşan bu çalışmada Yorgos Vasiliou ile ülkemizin dününü, bugününü ve yarınını ilgilendiren çeşitli konuları ele aldık.Vasiliou’nun çocukluk yıllarından başlayarak Kıbrıslı Rumların Enosis tutkusundan toplumlararası ilişkilere, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kuruluşundan 1974’te yaşanan trajik olaylara kadar çeşitli konuları açık yüreklilikle tartıştık. Ayrıca, 2004 referandumlarını, Kıbrıslı Rumların “Güçlü Hayır’ını” ve sonuçlarını derinlemesine ve içten bir diyalogla irdelemeye çalıştık. Buradan hareketle, geleceğe de bir göz atarak, yarım asırdan beri olağanüstü hal içinde bulunan ülkemizin önündeki seçenekleri değerlendirdik. Federal Devlet ile mevcut statünün derinleşmesi arasında gidip gelen ülkemizde en rasyonel seçeneğin federal bir devlet çatısı altında birleşmek olduğunu düşünüyoruz.Yorgos Vasiliou bunu şu sözcüklerle özetliyor: “ayrı kalırsak batarız, birlikte olursak başarırız.”

 

Heterotopia Yayınları: Söyleşi Dizisi 1

Niyazi Kızılyürek, Yorgos Vasiliou: Düne ve Bugüne Dair Düşünceler

Birinci Baskı: Ağustos 2014

ISBN: 978-9963-2074-1-1

 

 

[Son Dakika] Yine iş cinayeti! Mecidiyeköy’deki inşaatta 10 işçi öldü

page_ali-sami-yenin-yerine-yapilan-insaatta-asansor-kazasi-8-isci-oldu_686575115Mecidiyeköy’de yıkılan Ali Sami Yen Stadı’nın arazisine Torunlar Holding tarafından yaptırılan rezidans inşaatında, işçileri taşıyan asansör 14. kattan zemine çakıldı. İlk belirlemelere göre 10 işçi hayatını kaybetti.

Kaza saat 20.00’da meydana geldi. İnşaatı devam eden 36 katlı binanın 14 katında duran asansör henüz belirlenemeyen bir nedenle içinde işçiler varken zemine düştü. Olayda 10 işçinin yaşamını yitirdiği öğrenildi.

İşçiler, asansörlerin bakımsız olduğunu söyledi

Olay yerine çok sayıda itfaiye, ambulans ile AFAD ve olay yeri inceleme ekipleri sevk edildi. İnşaatta çalışan işçiler ise asansörlerin bakımsız olduğunu iddia etti.

İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu, kişisel twitter adresinden yaptığı açıklamada, 10 işçinin hayatını kaybettiğini açıkladı.

(T24)

“Gökkuşağı Savaşçısı olmayı öğren”

1985'de batırılan Rainbow Warrior
1985’de batırılan Rainbow Warrior

Rainbow Warrior benim için öncelikle kişisel yeşil tarihimdeki iki önemli imgedir.

İlk olarak gençlik yıllarım boyunca duvarımda asılı duran siyah beyaz bir fotoğraftır o. 10 Temmuz 1985‘de, Greenpeace’in Rainbow Warrior adlı gemisi Yeni Zelanda’nın Auckland limanında, Fransız gizli servisi ajanları tarafından bombalanarak batırıldı. 1978’de örgütün eski bir tekneyi hurda fiyatına alıp onararak yarattığı Gökkuşağı Savaşçısı, yıllar boyunca balina avcılarını, nükleer denemeleri  ve yeryüzüne karşı işlenen diğer suçları teşhir edip eylemler yaptıktan sonra, Fransa’nın Pasifik’teki Maruroa adasında yapacağı nükleer silah denemesini protesto etmek üzere bölgeye geleli daha birkaç gün olmuştu. Gemiye iki bomba yerleştiren Fransız hükümeti belki ancak ülke tarihindeki nice karanlık sayfaya bir yenisini eklemiş oldu, ama bu olay yeşil hareketin tarihinde karşılaştığı en büyük devlet terörü uygulamalarından biriydi. Bombalama sonucunda Greenpeace’in fotoğrafçısı Fernando Pereira öldü. Örgüt en değerli gemisini kaybetti.

12 Temmuz 1985 tarihli Cumhuriyet gazetesi olayı şöyle veriyordu:

cumhuriyet_12_07_1985
12 Temmuz 1985 tarihli Cumhuriyet gazetesinde Rainbow Warrior’un batırılması haberi

İşte bu geminin nereden kestiğimi hatırlamadığım siyah beyaz bir fotoğafı üniversiteye yeni başladığım o günlerden itibaren uzun yıllar boyunca duvarımda asılı durdu. Bordasında gökkuşağının renklerini taşıyan, ön tarafında ağzında zeytin dalı taşıyan bir barış güvercininin resmedildiği bu yelkenli sularda süzülüyordu. Fotoğraf siyah beyazdı, ama bordanın yeşil olduğunu biliyordum. Ya da tahmin ediyordum diyelim. Benim için özgürlüğün, barışın, yeşil düşüncenin ve mücadelenin simgesi oldu yıllar boyunca o fotoğraf. Cesaret aşıladı.

İkinci imge, birkaç yıl sonra yayınlamaya başladığımız yeşil dağcılık dergisi Pastoral’in mottosudur. Derginin her sayısında, iç kapakta, karşı sayfasında her sayıda başka bir dağın zirvesini yansıtan bir fotoğrafa koşut olarak şu sözler yazılıdır: “Git dağın doruğuna çık benim etimden olan çocuk, Gökkuşağı Savaşçısı olmayı öğren. Çünkü ancak sevgi ve sevinci başkalarına yaymakla bu dünyada nefretin yerine anlayış ve şefkat getirilebilir, savaş ve yıkım son bulur.”

İşte Greenpeace’in efsanevi gemisinin ismi, bu Kızılderili deyişinden gelir. Sevgi ve sevinci yaymadan, savaşa ve yıkıma karşı mücadele edilemeyeceğini, nefrete nefretle, savaş ve yıkıma öfkeyle ve daha fazla şiddetle cevap verilemeyeceğini anlatır. Bir Gökkuşağı Savaşçısı olmak kolay değildir. Şiddetsiz ama kararlı mücadele budur. Bir dağın doruğuna tırmanır gibi. Sabır ve emekle. Nefretin yerine anlayış ve şefkati getirerek. Benim için yeşil olmak hep bu oldu. Bunda da Rainbow Warrior’un ismi ve imgesi büyük pay sahibiydi.

Pastoral dergisinin 1993 tarihli ilk sayısının iç kapağındaki Kızılderili deyişi.
Pastoral dergisinin 1993 tarihli ilk sayısının iç kapağındaki Kızılderili deyişi.

Bütün bunları şimdi anımsadım, çünkü o yıllarca duvarımda asılı duran Rainbow Warrior’un üçüncü kuşaktan torunu, Rainbow Warrior III, bugün İstanbul’a geldi, Üsküdar’da Paşalimanı’na demirledi ve ziyaretçilere açıldı. Ben de gittim. Şimdi herhalde daha konforlu, daha modern, ama yine mütevazi ve elbette yine yeşil. Şimdikinin bordasında, gökkuşağı barış güvercinin kanatlarından doğuyor.

Greenpeace kömüre karşı kampanyasının bir parçası olarak, gemiyi halkın ziyaretine açmış, girip hem örgütün tarihini dinleyebiliyor, hem de aktivistlerle tanışabiliyorsunuz. Ben de bugün gittiğimde iklim kampanyacısı Pınar’la sohbet ettim, Arctic Sunrise‘ın Rusya’da aylarca tutuklu kalan aktivisti Gizem’i gördüm, gemi hayatını hafiften de olsa soludum.

Hareketlerin de, tıpkı aktivistlerde olduğu gibi kuşakları var. Yeni bir yeşil aktivist kuşağı var artık, yeni kampanya tarzları, yeni sözleri, yeni gemileri… Ama geçmişi düşünmek, bize yıllar önce neyin ilham ve cesaret verdiğini anımsamak da güzel.

Siz de ister tecrübeli bir aktivist olun, ister bir ekolojist, ister hiçbiri; ister politikada yılları eskitmiş biri olun, ister o resmi duvarına asan eski ben gibi bir üniversite veya lise öğrencisi, Rainbow Warrior’a uğrayın. Uğrayamazsanız bile, güneşli ve açık bir havada Beşiktaş sahilinde oturup yeşil barışın suyun yüzünde kıpırdayan o yeşil gemisini seyredin. Bunun için üç gününüz daha var.

Her an bir imge ve uyaran bombardımanıyla yaşadığımız bugünlerde, her şeyden çok ihtiyacımız var, sakince düşünüp, sakince anlamaya.

Sanırım, hâlâ, Rainbow Warrior’dan ilham almaya da.

Yazı ve güncel fotoğraflar: Ümit Şahin – Yeşil Gazete

Gürcan abi ve Avşa’da Tatuta – Bediz Yılmaz

İnsanlar vardır, sadece gözlerindeki ışıltılı bile onun samimiyetine ikna eder sizi, içine alıverir, bu adam ne yapıyorsa doğru yapıyordur dersiniz, yanına ilişmek, neye hayat vermekteyse siz de onunla beraber yaşamın bu muhteşem döngüsünde katkınız olsun istersiniz… Gürcan Durmazbilek böyle biri işte. Sert granit kayadan bir adanın bağrında yaşam savaşı veren bir filiz. Ama bizce o savaşı çoktan kazanmış; sert kayayı delmiş geçmiş, dallarını yapraklarını göğe uzatmış, meyvelerini sunmuş. Çoğalacak elbet Gürcan Abiler, yeni sürgünler verecek, tohumları kuşların gagasında, poyrazın yelinde, tavşanın ayakizinde adanın dört bir yanına taşınacak, doğası da insanı da kuraklaşmış bu adada yaşam yeniden yeşerecek…

Gürcan abi babasinin fistik aşiladigi çitlenbik agaciyla...
Gürcan abi babasinin fistik aşiladigi çitlenbik agaciyla…

Baba tarafından Avşalıyım. Avşa’yı bilmeyenler için şöyle söyleriz hep: Marmara Denizi’nin güneyinde Kapıdağ’ın hemen burnunun ucundaki birkaç adadan orta büyüklükte olanı. Marmara Adası’nın mermerliğine karşı, granittendir adamız. Her yanından sert kayalar fışkırır irili ufaklı. Adada iki köy bulunur: güney-batıya bakan, günbatımlarında Fener Adası’nın da yardımıyla enfes manzaralar sunan, gündüze güneş-deniz, geceye de taverna-disko ikililerinin damgasını vurduğu Türkeli ile kuzey-doğuya bakan, yılın 333 günü sert poyraz esen, bu sert iklimle uygun olarak daha az turistik cazibesi olan, daha sakin, daha az yapılaşmış, yazları daha muhafazakâr bir ziyaretçi kitlesine evsahipliği yapan Yiğitler (eski adıyla Araplar). Doğduğumdan beri her yaz gelirim Avşa’ya, denizin nerdeyse içinde pansiyonu vardı dedemin, her akşam içtiği rakı-şarap şişelerini biriktirip götürüp şarap fabrikasına satarak, babaannemin işlettiği bakkala girip çıkarak ve günbatımlarında denize ayaklarını sokmasını izleyerek, o zaman ufacık bir bölgeyi kaplayan yerleşim alanının bir ucundan öteki ucuna onlarca çocuk yalınayak koşarak, Kara Panterler Saz Heyeti’nin yandaki çardaktan geceboyu icra ettiği göbek havasının ritmiyle uyumaya çalışarak geçti çocukluğum. Yaşım büyüdükçe azaldı adada görüştüğüm insan sayısı. Disko yaşlarında adanın burnundaki Değirmenardı’na gidip rüzgarı dalgaları dinler oldum. Önce burna adını veren Değirmen gitti. Sonra o burun da gitti, ne idüğü belirsiz bir yat limanının değiştirdiği akıntı sonucu. Sonra pansiyonumuza denize fazla yakın dediler, şimdilerde gitti gidecek. Bu arada pansiyonun önünde girdiğimiz deniz çoktan denizanalarının yosunların istilasına uğradı. Adaya her gelişimizde artık bir vakitler dedemin zeytin bağı olan yerde babamın yaptırdığı evin bahçesinde, ağaçlarımızın serinliğine sığınıyoruz dışarıdaki sıcağa inat; buradaki rüzgar sesiyle bastırmaya çalışıyoruz yanıbaşımızdaki Lunapark’tan gelen çığlık ve çıstak seslerini; ve temiz koylara gidiyoruz arabayla, köyiçindeki kalabalıktan ve kirlilikten kaçmak için…

Bireysel olarak “kurtarıyoruz” yani aslında kendimizi, kendi ailemizi. Avşa benim için çocukluğumdaki yer değilse de, hâlâ ait olduğum yer, çocuklarımın her karışını her esintisini her dalgasını tanımasını sevmesini istediğim yer. Ama hiçbir bireysel kurtuluş, kurtuluş değil aslında; doğaya hiçbir tekil kaçış da, kaçıştan başka bir şey değil. Kaçış değilse eğer hayalini kurduğunuz şey, başka türlü bir dünya, doğayla başka türlü bir bütünleşme, yaşamı verili ve norm-al addedilenden başka türlü bir kurgulayış ise özlenen, o zaman kendinize bir sığınak yaratmak kesmiyor. Kesmiyor kendi bahçenizi zehirden arındırmak, tüm bir ada için, tüm bir dünya için kuruyorsunuz bu hayali…

Genclere bildiklerini ogretme heyecanina tas sektirme de dahil...
Genclere bildiklerini ogretme heyecanina tas sektirme de dahil…

Ta-Tu-Ta ağının, iki yeni çiftliğin daha ağa eklendiğine dair duyurusunda Avşa’yı görünce işte bu yüzden anlatılamaz bir heyecan duydum. Bu adada kendi bireysel vahasını kurmanın ötesinde, başka bir dünya hayalini dünyayla paylaşma arzusunu da müjdeliyordu çünkü. Ve bu duyuruda Gürcan Durmazbilek’in adıyla karşılaşmak da şaşırtıcı olmadı. Gürcan Abi’nin hikayesini, kendisinden, bahçesinden bahsederken sürekli vurguladığı gibi, babasından başlatmak lazım. Sosyalizm bir bayrak koşusuysa, o bayrağı bu topraklarından yetiştirdiği en güzel insanların biri olan babasından, Komünist Ahmet diye bilinen Ahmet Durmazbilek’ten almıştı. 70’lerde İşçi Parti’sinden Yiğitler Köyü muhtarlığı yapmış, bahçesinde, evinde dönemin pek çok sosyalist simasını ağırlamış, sürekli okuyan, okuduklarını köylüyle paylaşan, topraklarını satmasınlar diye misafirlere tiyatro sahneleten, elleriyle ilmek ilmek bir vaha dokuyan Komünist Ahmet’in hikâyesi bu yazıya sığmaz. Ama oğlunun ondan damla damla aldığı doğa ve insan sevgisinden, babasıyla birlikte adanın belki de en zorlu yamaçlarından birinde tek tek taşları dizip taraçalarla kurduğu bahçesinden, şimdi bu bahçeyi kışın inşaatlarda seramik ustalığı yapmak pahasına ilaçsız, zehirsiz yaşatma çabasından, “kurt yaşamazsa sen de yaşayamazsın” diyerek köy pazarında kurtlu meyvalarını öpe okşaya anlatmasından, insanı içine alıveren o muhteşem heyecanından ve tüm birikimini Ta-Tu-Ta ağıyla gelmesini umduğu gençlere aktarma isteğinden bahsedebiliriz. “Sadece toprak değil kurak olan” diyor Gürcan Abi, “insanlar da kurak, okumuyor, düşünmüyor; onlara burada toprak sevgisini aktarmak istiyorum, gelsinler, ağacın altında kitap okusunlar, benimle birlikte yaptığım işleri yapsınlar, ortaklaşa yemek yapalım, sörf yapalım, akşam da şarabımızı açalım sohbet edelim” diyor. Kızları da bu gençleri görsün, yaptıklarının kıymetini başka insanların o bahçeye verdikleri kıymetten görüp anlasın, ilerde onunla birlikte çalışsın istiyor. Sadece kızları değil, tüm adalılar da anlasın istiyor. Onun babasıyla yürüdüğü bu yol insanlığın yolu olsun, bereketlendirdikleri toprakla beraber insanların yüreği de yeşersin istiyor. Türünün son örneği mi Gürcan Abi? Bence değil, türünün ilk örneği belki. Ya da daha doğru bir deyişle, güzel bir insan türünün ne olursa olsun yok olmayacağının, her açıdan kuraklaşmış bir küçük adada dahi yeşerip boy verebileceğinin en somut kanıtı. Umudun kanlı canlı bir resmi.

Biz iste rahat bir koltuk cekerse canimiz, gelir boyle calilara yatariz...
Biz iste rahat bir koltuk cekerse canimiz, gelir boyle calilara yatariz…

Bir gün -umarım yakın bir gün olur- babamın hikâyesini de yazmak kısmet olur umarım. Onun da bir çorak topraktan nasıl bir vaha yarattığını anlatabilirim. Sert poyrazın taşıdığı tuzlu serpintiyi kessin diye diktiği okaliptüslerin nasıl devleştiğini ve onların sayesinde nasıl bademliğin boy verdiğini, babamın tek tek her badem ağacını sevip okşayıp tek tek bademleri ayıkladığını… Adadan ve ailesinden okumak için ilkokul biter bitmez ayrılıp ancak emekli bir profesör olduktan sonra toprakla hasretini giderebilen babamı… Gürcan Abi’yle nasıl da aynı resmin iki farklı ama birbirini bütünleyen parçası olduklarını. Resimde hala eksik, hâlâ tamamlanıyor yavaş yavaş; gün gelecek muazzam renkleriyle olağanüstü bir resmin parçaları olacağız hepimiz. Ve işte o gün, şairin dediği gibi:

… kalbimiz
yerin ve göğün alt edilmez bir dirilikte olduğu
tutkumuz, direnmemiz, ellerimiz, kalbimiz.
kalbimiz
kalbimiz hızla gelişecek.

Turgut Uyar

 

Not:
Ahmet ve Gürcan Durmazbilek hakkında bkz.,
Nazlı Ökten, “Teknesinin adı Emekçi” ve Murat Gülsoy, “Baba ve Oğul”, Cumhuriyet Dergi, 3 Kasım 2002.
Oya Baydar, Erguvan Kapısı (Can Yayınları, İstanbul, 2004) ilgili bölüm.

Bediz Yılmaz

 

Bediz Yılmaz

“Bir vejetaryenim, soya kıyması tüketmem doğru mu?”

soy-protein-chunks-textured-texturized-vegetable-tvp-also-known-as-textured-tsp-meat-soya-defatted-32802164Soru

Merhaba,

Ben 5 yaşımdan beri, yani yaklaşık 22 yıldır vejetaryenim. Çok sık olmasa da arada (ayda 1-2 öğün) soya kıyması tüketiyorum, soyanın çok işlem görmesi gerektiğinden dolayı soya kıymasının kanserojen bir ürün olduğuna dair bir yazı okudum. Bu ne kadar doğrudur? Soya kıyması tüketilmemeli midir?

Sevgiler.

Yanıt

Merhabalar. Soyayı tüketme sebebiniz eğer protein takviyesi ise bundan vazgeçmenizi öneririm size. Bitkisel proteini çok daha sağlıklı, tam ve zengin miktarda sağlayacak yerli ürünlerimiz var. Çeşitli fasulyeler, bezelye, mercimek çeşitleri. Bunları tam tahıllarla tükettiğinizde yeterli proteini alabiliyorsunuz.

Soya konusunda söyleyeceğim birkaç şey şu:

·  Öncelikle dünyada soya büyük oranda GDO’lu kaynaklardan üretiliyor. Diyelim ki GDO’lu kaynak değil, daha güvenli bir kaynaktan geldi soyanız bu sefer de ekolojik üretilip üretilmediğini bilmiyoruz. Zira çok fazla miktarda üretilen soya genelede monokültür üretimi olan bir bitki.

·  İkinci olarak soya bizim öz bitkimiz değil. Bazı bölgelerimizde üretiliyor olsa da aslında bizim coğrafyamızda eşdeğeri çok daha kıymetli yerli çeştilerimiz var. Yukarıda bahsetmiştim. Örneğin Mercimek’in ana vatanı Anadolu. Bitkisel beslenmede, ya da genel olarak beslenmede en önemli noktalarda biri yerel beslenmedir.

·  Üçüncü olarak soyanın dünyada bu kadar çok tüketilmesi neticesinde üretimi de çok arttı. Elbette sadece gıda amaçlı değil, katkı maddesi olarak da üretimi yapılıyor Soya’nın. Ancak bu üretim için yağmur ormanları kesiliyor ve soya tarlaları açılıyor. Bu da gezegenimizin geleceğini tehdit ediyor.

Kısacası soya hem gezegenimiz hem de bizim için uygun bir besin değil. Çok daha leziz ve çok daha besleyici çeşitler var ülkemizde. Tavsiye ederim.

Afiyet olsun.

Sor vatandaş sor! Ekolojik yaşamda her soruya beş cevap kampanyası başlıyor!

GÜNEŞİN’E SOR, CEVABINI AL!

Organik ürünler neden bu kadar pahalı? Organik ürünler gerçekten organik mi?, Köyde canınız sıkılmıyor mu?, Buzdolapsız mutfak olur mu?, Evde çöpleri ayırsam ne işe yarar, gittiği yerde hepsi birbirine karışıyor?, Katkılı gıdalar neden zararlı?, Dünyayı ben mi kurtaracağım? Çocuğun karma aşısı geldi, yaptırayım mı?, Cemreler hala düşüyor mu?, Nasıl çiftçi olurum?, Nereden tohum bulurum? Hem yoga yapıp hem et yiyebilir miyim? Akdeniz Fokları yok olsa ne olacak?, Çobanlık trend olmuş, doğru mu? Ben vejeteryan oldum ama annemler bilmiyor, onlara nasıl söylerim?, Yeşil zeytin ile siyah zeytin ağaçları arasındaki 5 fark? Gönüllü çalışasım var ama nerede? Dolunayda saçımı kestirirsem kel mi kalırım?  Homeopati mi dedin? Buyur?!….

Ve daha nice enteresan sorunun cevaplarını bulup buluşturacağız bu köşede.

Soruları hazırlayın, [email protected] adresine yollayın ve bekleyin, artık ne çıkarsa bahtınıza…

Güneşinesor, verdiği cevaplardan mesul değildir.

(Yeşil Gazete)

Denemelere Değinmeler (Giriş)

michel-de-montaigne-006Ezber eğitim sistemi, öyle bir şey ki, o ergen isyanını doğru çıkartıyor: “Hocam, bu gerçek hayatta ne işimize yarayacak?” Zira ezber fıtratı gereği unutulmaya mahkûm. Nasıl ki sokakta gördüğümüz her yüzü aklımızda tutmuyor ancak etkileşim içine geçtiğimiz insanları hafıza haritamıza işliyorsak, kullandığımız bilgi de kurduğumuz arkadaşlıklar gibi az çok da olsa hatırda kalıyor, ezber bilgi ise birkaç yazılı sonrasında unutulup gidiyor. Bu nedenle olsa gerek, yazılı hatırına geçirdiğim lise yıllarından bir bilgi, zamanın sınavını verip bir kırıntı olarak bile kalmışsa şimdi zamanıma, bunu önemserim. O bilgi kırıntısıyla bir teşrik-i mesaim olmuş demek ki, diye düşünürüm.

Lisenin ilk yılları idi sanırım. Edebiyat dersinde yazılı geçmek için ezber ezber üstüne yaptığım klişe esami arasındaydı: “Montaigne – Denemeler”. Ezber öyle bir şey ki, örneğin “Montaigne” ve “Denemeler” gibi iki ayrı kavramı tutmamışım belleğimin tozlu raflarında. Bu “bir çift çorap” gibi takım halinde gelmiş bugüne: “Montaigne – Denemeler”. Nedenini eşelemeye çalıştım. “Akılcılık” (sonradan öğreneceğim daha tumturaklı adıyla “rasyonalizm”) akımının başını çeken isimlerdendi. Ama sanırım bundan ziyade, o ergen zekama ilginç gelen, alışıldık şekilde giriş-gelişme-sonuç bir roman ya da hikaye yazmamıştı bu zat. Bunun yerine kısa kısa, kimi sadece bir paragraf olan, yazılar kaleme almıştı. Adeta kompozisyon yazan yaşı küçük bir öğrenci idi ama buna rağmen edebiyat tarihine kilometre taşı olarak girmişti. Yani, en azından benim çocuk aklım bu durumu böyle “cool bişi” olarak yorumluyordu. Yazmaya yeni başladığım o yıllarda, 300 sayfalık bir roman ortaya çıkarmak yerine 100 tane kısacık kompozisyon yazarak bir kitabın altından kalkmak, hele ki bu şekilde meşhur olmak, oldukça ilham verici gelmişti, sanırım. İşte bu ilham olsa gerek “Montaigne-Denemeler” ezberini içinde olduğum yıllara taşıyan…

Velhasıl, bir vakit önce tesadüfen bir kitapçının raflarında gördüm Sonsuz Kitap’tan Erdener Tunalı çevirisiyle “Dünya Klasikleri” serisinin bir parçası olarak Montaigne’in Denemeler’ini… Kitabı bitirdiğimde ergen duygularımın çok da haksız olmadığını düşündüğümü söylemeliyim. Çünkü Michel de Montaigne, duygu ve düşüncelerini, neredeyse çocukça denecek bir saflık ve samimiyetle paylaşmış; hayata, topluma ve insana dair. “Deneme” bu anlamda çok güzel tanımlıyor bu tarzı. Akla hayran bir düşünür olarak Montaigne gözlemlerini, kitaplardan elde ettiği bilgi ile harmanlayarak, döneminin makbul yargılarını felsefi ve kültürel zeminde cesurca, üslup çizgisinde ise son derece mütevazı bir adap ile sorguluyor. Yazılarını okuduğunuzda perukalı bir adamın kütüphanesinde bir kadeh şarabı yudumlarken odanın bir köşesine dikilmiş gözleri ile hülyalara dalarak tefekkür ettiğine yemin edebilir hissediyorsunuz. Yaşamdan, okumaktan ve kendini geliştirmekten yaşamsal bir haz alırken, doğayı, hele ki, avamından soylusuna kadar, insanı, izlerken mest olan bir adamın sükuneti geçiyor ruhunuza…

Tam adıyla Michel Eyquem de Montaigne, 1533’te doğup sadece 59 yıl yaşamış olsa da, hayatı azaplar içinde geçmiş bir yazar değil. Nitekim çağında yazarlığından ziyade devlet adamlığı ile tanınmış, 15.yy’da tüccarlık yaparak büyümüş ve Lord unvanını elde etmiş bir sülalenin önemli bir serveti ile büyümüş bir soylu. Ancak “Denemeler”in (fr. Essais) ortaya çıkışında yine de önemli bir acının izleri var. Kendisi gibi hukukçu ve düşünür olan ve Montaigne’in çok yakın dostu olan Étienne de La Boétie’nin henüz 33 yaşındaki kaybı, onu derinden etkiliyor. Muhtemelen sabahlara kadar felsefe konuşmaları yaparak öte bir evrende yaşama sanal gerçekliğini deneyimleyen Montaigne, bu kadim yoldaşını kaybettiğinde iletişim ihtiyacını bir gizli muhataba yönlendiriyor ve Denemeler’i kaleme alıyor. Dolayısıyla, Denemeler’in naif ve samimi üslubu altında yatan bu hazin hikaye olurken, yazıların hitap ettiği ise okuyucunun kendinden ziyade kaybedilen bir dostun varmış gibi hayal edilen aziz hatırası imiş gibi gözüküyor.

Denemeler’in samimi ve yalın dili, hem gösterişli Fransız geleneğine, hem de 16ncı yüzyılın ağdalı edebiyat tercihlerine oldukça ters düşüyor. Montaigne bu gerçekliğin farkında olmasına karşın bunun öngörebileceği olumsuz sonuçlarını da pek umursamıyor. Öyle ki; “Kitabımın uzun ömürlü olabilmesi için daha sağlam bir dille yazılması gerekirdi. Ama ben kitabımı az sayıda insan ve yakın gelecek için yazıyorum.”, diyor. Ne kadar sevindirici ki, hayatındaki en büyük yanılgısı bu öngörüde oluyor: ne kitabı az sayıda insana ulaşıyor ne de yakın bir geleceğin menziline kısıtlı kalıyor. Aksine, çağları aşıp milyonlarca okuyucuya ulaşmakla kalmayıp, bu “küçük kompozisyon”lar, René Descartes, Blaise Pascal, Jean-Jacques Rousseau, Albert Hirschman, William Hazlitt, Ralph Waldo Emerson, Friedrich Nietzsche, Stefan Zweig, Eric Hoffer, Isaac Asimov ve muhtemelen William Shakespeare’in erken dönem eserleri dahil olmak üzere hepsi farklı dönemlerden onlarca büyük düşünür ve edebiyat ustasına etki ediyor. Tabii benim gibi sümüklü lise edebiyat öğrencilerine de…

Peki ne yazıyor bu Denemeler’de diyeceksiniz değil mi? Haklısınız… Ama ben de bunu sündüre sündüre anlatmayı tercih edeceğim. O kadar şımarıklık yapmamı mazur görürsünüz umarım. Fakat Denemeler ile ilgili biraz yapısal bilgi vermekte de fayda var, önce. Montaigne, benim hayalimde canlandırdığım hali ile, ayaklarını uzatıp kitap okuyarak ya da hokkasına tüyünü bandırarak kendince vakit geçirdiği kütüphanesinde, üzerine düşünme mesaisi vermeye değer konu başlıkları yakalıyordu. Bunlardan birinde karar kıldığında, sadece kendi fikirlerini yazıya dökmekle ile kısıtlı kalmıyor özellikle Roma ve Antik Yunan dönemi düşünürlerinin alıntılarına yer vererek adeta kolektif bir metin oluşturuyordu. Bu özelliği ile Denemeler, sadece bir düşünür metni değil ayrıca da çok iyi derlenmiş bir felsefe antolojisi görevini de yerine getiriyor. Adeta bir felsefe tarihi kitabı okuyorsunuz ve Montaigne de kendi dönemine ait bir gözle rehberlik ediyor size. Montaigne üstünde yıllarını verdiği metinlerde o kadar çok alıntı yapıyor ve kendisinden önceki kadim fikir ustalarına saygıda kusur etmemekte o kadar hassasiyet gösteriyor ki, kendi hayal âlemimde şu replik tınlıyor:

– Kendi fikirlerimizi de katabilir miyiz hocam?

– Evet, çocuğum.

İşte bu nedenle, ben de elimden geldiğince Michel ustamın izinden gitmeye çabalayacağım. Onun kendi ifadelerini ve alıntılarını tırnak içine alıp, kendimce belli bir kurguda yorumlamaya çalışacağım. Bu kurguyu da bir üçleme içinde vermeyi deneyeceğim. Bakalım nasıl olacak? Haydi rastgele…

Manzum S.