Ana Sayfa Blog Sayfa 3889

ABD’de fast food işçilerinin grevi ülke çapında genişliyor

Haftasonuna girerken, ABD’de 100’den fazla yerleşim yerinde 15 binden fazla fast-food işçisi “yaşanabilir ücret” talebiyle grevde ve eylemdeydi. Saati 15 dolar brüt ücret, daha insani çalışma koşulları, ve sendikalaşmayı teşvik amacıyla uzun süreli bir kampanya yürütüyorlar. Perşembe akşamı, 400 işçi çeşitli kentlerde şiddetsiz sivil itaatsizlik eylemleriyle iş çıkışı saatinde trafiği kapattıkları için gözaltına alındı.

Fast Food işçilerinin sloganı afişlerde, "15 dolar için savaşıyoruz" şeklinde özetlenmiş
Fast Food işçilerinin sloganı afişlerde, “15 dolar için savaşıyoruz” şeklinde özetlenmiş

Kampanya için ne eski yöntem talepleri edilinceye kadar uzun vadeli grev mümkün bu sektörde, ne de hemen bir sonuç bekliyorlar, çok uzun bir mücadele içinde gündelik grevler ve eylemler oluyor. İşçiler, gözaltına alındıkları şiddetsiz eyleme dair, bu yöntemle sorunlara dikkat çekerek işveren şirketleri utandırmak ve masaya oturtmak niyetinde olduklarını açıklıyor.

Fast Food Çalışanlarının ilk Talebi Kiralarını Ödeyebilmek

ABD’de bir fast-food işçisinin ortalama brüt geliri saati 8.75 dolar. Eskiden bu, ergenlerin geçici olarak çalıştığı bir sektör izlenimi yaygınken, artık işçilerin %77’si 20 yaş ve üzerindeler. Sözkonusu ücret, ülkenin neredeyse hiçbir yerinde hayatlarını idame ettirmelerine izin veren bir gelir sağlamıyor, ve sosyal yardım desteği ile ancak hayatta kalabilen işçilerin dertleri, sadece kiralarını ödeyebilecek kadar para kazanmak.

Birçok işçinin dile getirdiği diğer sorun ve talepler arasında, daha iyi çalışma koşulları ve sağlık hakları başı çekiyor. Sık dile getirilen bir hikâye hasta olsalar bile işe gidip ayni performansla çalışmalarının beklenmesi. Diğer bir şikayet ise yeterince saat çalışmalarına izin verilmemesi.

Sendikalaşma Artsın

Kampanya taleplerinin diğer bir tanesi ise işverene değil, diğer işçilere yönelik ve sendikalaşma oranını artırmak isteği; böylece toplu müzakere gücünü artırmak niyetindeler. Genellikle düşük eğitimli ve vasıfsız işçiler arasında yürütülen bu sendikalaşma çalışması güç; zira pozisyonlarda çalışanlar uzun süre kalmıyor, ve yerlerine geçecek birçok başka aday var. Yine de, 3 milyon üyeli Servis İşçileri Uluslararası Sendikası (SEIU) bu konuda çaba gösteriyor; zira sektörde haklar ancak böyle kazanılacağı gibi, ülkede ve genel olarak servis sektöründe sendikalaşma oranını, üstelik değişen ekonomide, artırmak ancak böyle mümkün. Son olarak, fast-food sektörünün bu mücadelesine evde bakıcılık hizmeti veren işçiler de aynı ortak kampanyanın bir parçası olarak katıldılar.

Taleplerin, özellikle vasıfsız işçilerden geliyor olması sebebiyle çok yüksek olduğunu düşünenler yok değil ABD toplumunda. Karşı argümanlardan biri bildik piyasa dinamikleri iken, diğeri francheise sistemiyle çalışan bu şirketlerde işverenin küçük işletmeci olduğu savı. Hükümet’in işçi ilişkileri kurulu da bu son noktada karar kılmış vaziyette. İşçiler ve kampanyaları ise, taleplerinin aşırı olmadığını, zira tek istediklerinin “yaşanabilir bir ücret” olduğunu hatırlatıyorlar. Düşük ücret aldıkları müddetçe, sosyal yardımlaşma fonlarından faydalanmaları gerekeceğini, son yılda bu yükün 7 milyar dolar olduğunu, bunun dev şirketler daha az ücret ödesin diye vergi mükelleflerinin cebinden çıktığını hatırlatıyorlar. Franchise sistemine rağmen, franchising anlaşmalarında nasıl her detayın şirketlerce belirlendiğini, nihayetinde son dört senede kârlarını %130 artıran McDonalds gibi şirketlerin mesul olduğunu söylüyorlar. En etik argüman bunun bir yaşanabilir gelir hakkı meselesi olması ise de en basit argümanları “biz kazanırsak ekonomi de kazanır”.

2012’de Seattle’da Başlayan Eylemler Yaygınlaşıyor

Eylemler gittikçe yaygınlaşıyor. 2012 Sonbaharında Seattle’da başlayan grevler, eylemlerin gittikçe daha fazla şehire yayılmasıyla birlikte, işyerlerinde de birkaç kat daha fazla katılım kazandıkları dile getirdikleri arasında. Seattle şehri ve birkaç başka şehir ve küçük işveren 15 dolar brüt ücreti kabul ettiler bile. ABD başkanı Obama da, ABD’de (her ne hikmetse) 1 Eylül’de kutlanan işçi bayramında konuşmasında bu kampanyaya açıkça ve adres göstererek destek verdi; herkesin yaşanılabilr bir ücreti hak ettiğini, bunun mantıklı olduğunu söyledi.

Bu hareket ülkedeki asgari ücreti 15 dolara yükseltme kampanyası ile de örtüşüyor. Müspet tepkilere, kazanımlara rağmen, kampanya karşısındaki şirketlerin gücünü azımsamıyor ve uzun soluklu bir mücadeleye hazırlıklı.

 

Derleyen: Alidost Numan – Yeşil Gazete

(Democracy Now, The Guardian, SEIU.org, Bloomberg News, The Atlantic, Yeşil Gazete)

Hindistan’da sel, 270 kişi öldü

Muson yağmurlarından kaynaklanan sel felaketleri sonucu Hindistan ve Pakistan’da 270’ten fazla kişi öldü. Keşmir’in Hindistan‘ın yönetimindeki kesiminin başkenti Srinagar’ın büyük kısmı sel felaketi nedeniyle sular altında kaldı. Kent sakinlerinin bir kısmı tahliye edilirken, bir kısmı da selden korunmak için çatılara çıktı.

5 hindistan sel

Askerlerin Srinagar ve çevresinde mahsur kalan binlerce kişiyi kurtarmaya çalıştığı belirtiliyor. Yüzlerce köy sular altında kalırken, pekçok bölgeye de erişim sağlanamıyor. Felaketin bilançosunun çok daha büyük olmasından korkuluyor.

Keşmir Vadisi’nin üzerinde uçan Hindistan Başbakanı Narendra Modi selleri “ulusal düzeyde bir felaket” diye tanımladı ve 200 milyon dolara yakın yardım vaat etti. Beş gün süren yoğun yağışlar haftasonu biraz azaldı, ancak Srinagar’daki su seviyesinde büyük artış oldu. Çoğu kişi sel sularına hazırlıksız yakalandı.

Reuters’a konuşan Abdül Aziz adlı bir görgü tanığı “Hükümet sel uyarısında bulunmadığı için hiçbir şey kurtaramadım. Uykuda yakalanan komşularımın büyük çoğunluğu hala mahsur” dedi. Keşmir genelinde 110 kişinin öldüğü belirtilirken, medyadaki haberlere göre bu sayı 175’e çıkabilir. 400 köyün tamamen sular altında kaldığı, birkaç bin köyün de selden olumsuz etkilendiği kaydediliyor.

Pakistan’da ise Pencap ve Pakistan yönetimindeki Keşmir’de 160’dan fazla kişi öldü. Sel felaketi son 20 yılın en büyüğü olarak tanımlanıyor.

(BBC Türkçe)

1 Eylül – 7 Eylül 2014

Rusya askeri birliklerinin saldırısıyla Ukrayna güçleri savunmaya geçti. Rusya başkanı Vlademir Putin’in ateşkes önerisine rağmen çatışma devam etti. Putin’in Ukrayna’ya önerisi Rusya tehdidinde olan Doğu Avrupa ülkelerini koruyacak bir acil müdahale gücü kurulmasının görüşüleceği NATO görüşmesinden hemen önce geldi.

Polonya Başbakanı Donald Tusk, Herman Van Rompuy’un yerine Avrupa Liderler Zirvesi’nin başkanı seçildi. Italya Dışişleri Bakanı Federica Mogheri’ni AB dış işleri yüksek temsilcisi seçildi.

Polonya Başbakanı Tusk Brüksel’e gidince başbakanlığı Ewa Kopacz devralacak. Gelecek dönem yerel seçim ve önümüzdeki sene genel seçimler için kendisini zorlu bir görev bekliyor.

Almanya Saksonya’da Euro’ya karşı Almanya’nın Alternatifi partisi %10 oy ile ilk defa Alman devlet parlamentosuna girdi.

Çin Hong Kong’un baş yönetici seçimlerine kısıtlama getirdi. Adaylar açık adaylıkla değil kapsamlı bir temsili komiteyle seçilecekler. 2017’deki gelecek seçimler uluslararası oy kullanımıyla yapılacak. Son zamanlarda Hong Kong’da Pekin yanlısı ve karşıtı birçok protesto yapılmaktaydı.

Pakistan Başbakanı Navaz Şerif’in istifasını isteyen sokak protestoları şiddetlenince parlamento olağanüstü toplandı. Bu sırada ordu Haziran’dan beri devam eden operasyonla 910 Taliban militanını öldürdüğünü açıkladı.

Hindistan başbakanı Nerandra Modi Japonya başbakanı Shinzo Abe ile görüştü. İkili temiz enerji, savunma ve altyapı için anlaşmalar imzaladı. Japonya önümüzdeki beş yıl boyunca Hindistan’a 35 milyar dolar yatırım yapmaya söz verdi.

El Kaide lideri Eymen el Zevahiri Güney Asya’daki operasyonlarını Hindistan’la genişleterek İslami Devlet’in doğuşunu karşılamak istediğini söyledi.

IŞİD Steven Sotloff adlı ikinci Amerikan gazetecinin de kafasını keserek öldürdü. Sotloff Suriye’de kaçırılmış ve bir yıl kadar tutsak tutulmuştu. IŞİD bir sonraki sefer İngiliz bir rehineyi öldürmekle tehdit etti.

Amerikan güçlerinin desteklediği Irak ordusu, Şii ve Kürt militanları Irak’ın kuzeyinde Amerli kentinde IŞİD’in üç aydır tuttuğu kuşatmayı kırdı.

Libya hükümetinin Tripoli’nin kontrolünü Libya Doğuşu adlı İslamcı militanlara kaybetti gibi görünüyor. Başkent’in düşmesi ülkenin parçalanmasını hızlandıracaktır. Libya’nın ikinci büyük şehri Benghazi’de de ölümcül çatışmalar devam ediyor.

İsrail Batı Şeria’nın işgal edilmiş topraklarında 400 hektar alana el koyma planını açıkladı. Bu topraklar Bethelem yakınında büyük bir yerleşim yerinin girişine denk geliyor. Amerika ve Avrupa Birliği planı kınadı ve Filistin’le barış konuşmalarını baltalayacağını söyledi.

Nijerya’da cihatçı Boko Haram Borno eyaletinin ikinci büyük şehrini de alarak eyalet başkenti Maiduguri’yi tehdit etmeye başladı. Maiduguri’de bir milyon kişi yaşıyor.

Suudi Arabistan’da liberal internet forumu kurucusu Raif Badawi’ye İslam’a hakaretten verilen ceza onaylandı. Badawi 10 yıl hapis cezasından sonra 10 yıl seyahat yasağı, bin kırbaç, 226 bin dolar para cezası ve medya yasağı aldı.

Ebola virüsü Senegal’de de görüldü. Amerikalı yetkililere göre virüs batı Afrika’da da yayılıyor.

Brezilya’nın ekolojist adayı Marina Silva’nın başkanlık seçimlerinde şansı artıyor. (ÖK)

1 Eylül – 7 Eylül 2014

Feyzioğlu’nun konuşmacı olduğu adli yıl açılış törenine Erdoğan ve Davutoğlu katılmadı

Türkiye Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu törende konuşmacı olduğu için Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan adli yıl açılış törenlerine katılmadı. Erdoğan konuyla ilgili “Eğer Yargıtay, Baro Başkanı’nı çağırıp orada konuşturacak olursa oraya ben katılmam. Cumhurbaşkanı gelip de orada Baro Başkanını dinlemek durumunda değil” demişti. Başbakan Davutoğlu ve Adalet Bakanı Bozdağ da törene katılmadı.

Ethem Sarısülük’ün katili polis Şahbaz’a 7 yıl 9 ay 10 gün hapis cezası verildi

3 Eylül Çarşamba Ankara’da görülen dava sonucunda Ethem Sarısülük’ü vurarak öldüren polis Ahmet Şahbaz’la ilgili önce “kasten öldürmeden” müebbet hapis cezası verdi, haksız tahrik ve iyi hal indirimleriyle Şahbaz’a verilen toplam ceza 7 yıl 9 ay 10 gün oldu.

Erkekler Ağustos ayında 22 kadın öldürdü, 9 kadın ve çocuğa tecavüz etti

Bianet’in Erkek Şiddeti Çetelesi’ne göre Ağustos ayında erkekler 22 kadın öldürdü, dokuz kadın ve kız çocuğuna tecavüz etti, 16’sını taciz etti, 55 kadına şiddet uyguladı/yaraladı.

Hasan Ferit Gedik davası yine başlayamadı

İstanbul Kartal Adliye Sarayı’nda görülen Hasan Ferit Gedik cinayeti davasında “salon küçük olduğundan” ikinci duruşma başlamadan bitti.

CHP Olağanüstü kurultayında Kılıçdaroğlu seçildi

Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) 18. Olağanüstü Kurultayı’nda genel başkanlık oylaması sonuçlandı. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu 740 oyla üçüncü kez partinin genel başkanlığına seçilmiş oldu, diğer aday Yalova Milletvekili Muharrem İnce ise 415 oy aldı.

Torun Center inşaatında 10 işçi hayatını kaybetti

Torun Center inşaatında çalışan 10 işçicinin hayatını kaybettiği iş cinayetiyle ilgili Başbakan Ahmet Davutoğlu idari soruşturmanın başlatılacağını söyledi. Öte yandan Torun Center önünde cinayeti protesto etmek isteyen işçilere polis TOMA ve biber gazıyla saldırdı. (ÖK)

Savory Enstitüsü’nden Monbiot’ya cevap: “Dünyayı kurtarmak için zamanımız tükeniyor”

monbiot_savory10George Monbiot’nun 4 Ağustos’ta The Guardian’da yer alan yazısına, Savory Enstitüsü’sü tarafından verilen cevabın, Savory Enstitüsü Türkiye gözesi olan Anadolu Meraları tarafından yapılan ve şu sayfada yayımlanan çevirisini Yeşil Gazete okurlarıyla paylaşıyoruz.

Söz konusu makalesinde Monbiot, o günlerde Londra’da devam eden ve Savory Enstitüsü tarafından düzenlenen “Meraları Yeniden Kazanmak” konferansındaki argümanların “bilimsel ispatları” olmadığını iddia etmiş ve kurucusu Allan Savory’yi eleştirmişti. Monbiot’nun makalesinin ardından L. Hunter Lovins’in The Guardian’da, SustainableFoodTrust’in direktörü Patrick Holden’ın da SustainableFoodTrust‘ta Monbiot’yu eleştiren yazıları yayımlanmıştı.

Savory Enstitüsü’nün ve Bütüncül Yönetim’in kurucusu olan Allan Savory, 13-15 Ekim tarihleri arasında İstanbul’da olacak. Anadolu Meraları ve Ormanevi Derneği davetlisi olarak Türkiye’ye gelen Savory, IFOAM öncesi önkonferansta yarım günlük bir konuşma/atölye düzenleyecek. Atölye hakkında detaylı bilgi almak ve kayıt olmak için şu sayfayı inceleyebilirsiniz.

***

Dünyanın çeşitli yerlerinden çiftçiler, kırsalda yaşayanlar, çiftlik sahipleri, bilim insanları ve girişimcilerden oluşan harika bir topluluk, 1-2 Ağustos 2014 tarihinde Savory Enstitüsü konferansı “Putting Grassland to Work” (“Meraları Yeniden Kazanmak”) için Londra’da bir araya geldi. Katılımcılar değerli hikayelerden, bilimsel araştırmalardan ve oluşturulan ağlardan ilham aldı, öğrendi ve güçlendi. Konferanstaki tüm konuşmaları internette yayınladık, şu adresten izleyebilirsiniz.

George Monbiot’nun The Guardian’da yayınlanan köşe yazısı açıkçası bizi üzdü. Monbiot’un konferansa katılamamış olması şanssızlıktı. Kendisini Temmuz ayı başında bizzat davet etmiştik konferansa, ardından email listemize ekledik ve konferans devam ederken bizimle iletişime geçtiğinde tekrar davet ettik. Diğer bir şanssızlık da, görünen o ki, köşe yazısını yayınlamadan önce webstreaming aracılığıyla sunumları izlemek veya ayrı ayrı bilim insanları, uygulayıcılar ve kolayca erişebileceği biz Savory Enstitüsü çalışanları ile irtibatta bulunmak için de vakit bulamamış olmasıydı.

Bizler birçok Monbiot çalışmasının hayranıyız ve paylaştığımız çok sayıda ortak nokta var. Örnegin, Monbiot’nun avcı-av ilişkisinin önemi üzerine yaptığı TED konuşması favorilerimizden biridir ve bu konuşmayı kendi ağımızda da paylaşmıştık.

Biz Londra’daki bu konferansı planlarken, Monbiot gibi gazetecilerle iletişime geçmek, hemfikir olduğumuz veya olmadığımız konularda tartışmak ve ilişkiler kurmayı çok önemsedik. Konuşmacı ve katılımcıların birikimlerinin, katılımcılar için inanılmaz bir eğitim fırsatı yaratacağını biliyorduk. Bizler iyi eğitimli bir kamuoyunun günlük gıda alışverişi seçimleri ile gıda üreticilerini ve haliyle tarımın şeklini ve şemalini değiştirebileceğini, mera hayvancılığının da doğru biçimde yapılmasını sağlayabileceğine inanıyoruz. Bu amaçla, Allan Savory ile görüşmeden önce ve sonra elimizdeki tüm belge ve kaynakları Monbiot ile paylaştık – açıklamalar ve soru işaretlerine yönelik bağlamsal yanıtlardan, bütüncül yönetilen çiftlikleri gözlemleyen bilimsel olarak değerlendirilmiş makalelere, eleştirilerini temellendirdiği yazıların ve bilimsel delillerle aksi ispatlanmış cevaplarına kadar… Bunların hiç biri Guardian’daki köşe yazısında yer almadı.

monbiot_savory9Bununla beraber, bu yazıyı Monbiot’yu eleştirmek için kaleme almadık. Amacımız, The Guardian makalesindeki bazı yanlış anlaşılmalara ışık tutmak ve hepimize yeni pencereler açacak bir ortak zemini bulma sürecine katkıda bulunmak.

Öncelikle, Savory Enstitüsü’nün misyonu meralar üzerine yoğunlaşmıştır, hayvancılık üzerine değil. Meralar, dünyadaki en üretken karasal ekosistemlerden biridir, ve muhtemelen en az takdir edilenidir aynı zamanda. Bunun bir kanıtı da, dünyanın en büyük tahıl ziraati bölgelerinin eski meralar olmasıdır – derin bir üst-toprak katmanına sahip olan, devasa miktarlarda karbon ve su depolayan meralar…

Sağlıklı bir ekosistemin işlevi “çürüme” süreçlerine son derece bağlıdır. Büyük Britanya gibi tum yıl boyunca nemli ve yağışlı yerlerde böcekler ve mikroorganizmalar, otların büyüme sezonu sonlandığında monbiot_savory8parçalanmalarına yardım eder. Bununla beraber, dünyanın büyük ölçüde geri kalanı gibi nem ve yağışı sadece belli dönemlerde alan yerlerde çayır bitkileri bir çürüme mekanizmasına ihtiyaç duyar. Kuruma gerçekleştiğinde, mikroorganizma ve böcek popülasyonları etkisizleşir veya yağışlı sezonun sonunda ölür. Otlar, güneş altında “bir başlarına” kaldıklarında, belli bir süre sonunda kimyasal oksidasyon ile gri renge dönerler. Çürümeden farklı olarak, bu oksidasyon çok yavaştır, eski otlar ayakta kalır ve toprak üzerindeki yeni büyüme noktaları için gerekli güneş ışığını bloke ederler. Bu otlar öylece bırakılırsa sonraki dönemde gerçekleşecek yeni büyümeleri engelleyerek yıllarca ayakta kalır ve sonunda ölürler.

İnsanlar, tarih boyunca bu büyüme-çürüme döngüsünü mümkün kılan olan vahşi otçul sürülerinin büyük kısmını yok ettiklerinden bu yana, döngüyü tamamlamak için “anız yakmayı” bir araç olarak kullanageldi. Yakma, çok yüksek miktarda sera gazı salımına yol açar, toprağı çıplak bırakır ve rüzgar ve su erozyonuna mahkum eder. Toprağın altındaki ve üstündeki tüm yaşam etkilenir.

monbiot_savory7Kuru, yalnızca dönemsel olarak nemli bu iklimlerde, vahşi geviş getirici büyük hayvan sürüleri sürekli toplu halde ve hareket halinde otladığı zamanlarda, ekosistem işlevi bozulmamıştı. Bu, Allan Savory’nin 1960’larda dile getirdiği avcı-av ilişkisi bulgusuydu: Avcı hayvanlar nedeniyle otçul hayvanlar sürü halinde ve sürekli hareket ediyorlar, bu sayede meralardaki biyolojik çeşitliliği ve bereketi devam ettiriyorlardı. Geviş getiren hayvanların bağırsakları, biyolojik çürüme gerçekleştiren milyarlarca mikrop icin taşınabilir bir nem kaynağı gibi calışmaktadır. Bu, “doğa aklı”nın işleyişidir. Hayvanlar otları sindirir ve biyokütlenin çok büyük kısmını mikrop ve besin maddeleriyle zenginleştirilmiş olarak, arazideki yaşam tarafından “hazır kullanılabilir” halde toprağa geri verir. Ayrıca bu sürüler otları ezerek toprak örtüsü sağlarlar ve toprağın su tutuşunu arttırması, suyun akarak gitmesini ve buharlaşmasını engellemek üzere sünger gibi davranabilmesi için gerekli şartları oluştururlar – malçlamanın bahçe yataklarında gerçekleştirdiği ile hemen hemen aynı şekilde. Hiçbir otlayıcı kendi dışkısı ve üresi üzerinden beslenmek istemediği için sürüler halinde ve sürekli hareket eder, bu da aşırı otlama riskini en aza indirir. Dr. Elaine Ingham, bitkilerin hayvanlarca otlanıp “rahat bırakılmasından” sonra girdiği “toparlanma” sürecindeyken toprak yaşamında neler olduğunu şaşırtıcı detaylarla anlattı: Sağlıklı bir üst-toprak oluşur, biyolojik süreçler harekete geçer ve doğa, hayat, tam anlamıyla serpilerek gelişir.

Bu, otlatma ve hayvancılığın her durumda iyi olduğu anlamına gelmez. Monbiot ve çok sayıda hayvancılık karşıtı aktivist ile aynı fikirdeyiz; münavebeli ya da sürekli otlatma şeklinde olsun, ehlileştirilmiş hayvanların otlatılması, çoğu durumda, arazilerde çok büyük hasarlara yol açtı. Endüstriyel/modern ahır tipi, besleme kabinli (CAFO – Concentrated Animal Feeding Operation, “Konsantre Hayvan Besleme Operasyonu) hayvancılık ve et üretimi, arkasında yığınla çevre felaketi bırakır. Sonuç olarak, Tony Lovell’in konferansımızdaki konuşmasında ustalıkla belirttiği gibi, “hayvancılık”la “doğru şekilde yönetilen hayvancılığı” birbirinden ayırmak çok önemlidir. Sorun, hayvancılık değildir. Hayvancılık, idare ve planlanma şekline göre büyük sorunlar da yaratabilir, devasa çözümler de.

Dünyada çok büyük miktarda açık alan, yaşamlarını idame ettirmek için bu arazilere bel bağlayan (ve özellikle de hayvancılıkla geçinen) insanlar tarafından kullanılıp kollanmaktadır. Bütüncül Yönetim, monbiot_savory6esasen, çevrenin ihtiyaçlarını karşılarken aynı zamanda insanların ekonomik ve kültürel ihtiyaçlarını da gözeten bir karar verme çerçevesidir. Arazide hayvan sürülerinin olduğu durumlarda örneğin, reçete olarak sunduğumuz bir otlatma “sistemi” asla sunmuyoruz. Bunun yerine, stratejik ve dinamik bir süreç kullanıyor ve öğretiyoruz. “Bütüncül Planlı Otlatma”, toprağın verimini ve sağlığını güçlendirirken, ondan yararlananların nakit akışı ve kazanç ihtiyaçları ile kültürel bağlamlarını da gözeten bir yaklaşım olarak dünyada başarılı bir şekilde kullanılıyor.

Otlatma sistemleri “reçeteci”dir. Bütüncül Planlı Otlatma, hayvanların çok sayıda etmen etrafında hareketlerini planlar; ihtiyaç duyulan bitki ve toprak toparlanma süreleri, yabani hayat yaşam alanı gereklilikleri, türlerin yaşam döngülerindeki hassas zamanlarda korunması, su mevcudiyeti, hayvanların besin gereklilikleri, yönetim lojistiği, nakit akışı, sosyal ve kültürel gelenekler ve inanışlar, yaşam kalitesi, vb… Bütüncül Planlı Otlatma, Arazi Planlama, Finansal Planlama ve Ekolojik Gözlem süreçleri Bütüncül Karar Verme çerçevesi ile birlikte kullanılmakta, uygulayıcıların kendi bağlamlarındaki büyük karmaşıklıkları başarılı bir şekilde yönetmelerine yardım etmektedir.

monbiot_savory4Arazi sahipleri, karar alma süreçlerini yıldan yıla iyileştirmek için mümkün olduğunca çok veri ve nokta fotoğrafı toplamaları ve ekosistemle bağıntılı olarak verdikleri her kararın yanlış olduğunu varsaymaları için teşvik edilir. Verilen kararın yanlış olduğu varsayılırken “erken uyarı sinyalleri” tanımlanır ve bunlar gözlemlenir, izlenir ve proaktif olarak değişiklikler yapılır. Toplanan veri ve öncül gözlemler temel alınarak tekrar planlama yapılır. Bu geri bildirim döngülerinin çok değerli olduğu defaatle kanıtlanmıştır. Yıl boyunca yağış ve nemi, Britanya’nın çoğundaki gibi olan yerlerdeki insanlar dahi bu yöntem ve uygulamaların, arazilerinin verim kabiliyetlerinin dramatik biçimde artışı ve ekolojik döngülerle, finansal dengelerini ve yaşam kalitesini aynı anda güçlendirme yolunda çok işlevsel olduğunu deneyimledi. Mesele, bütüncül karar verme yaklaşımı, stratejik planlama ve proaktif biçimde devam ettirilen kontrol ve yeniden planlamadır.

Doğa, akıl almaz derecede karmaşıktır ve bu karmaşıklığı yönetmek çok zor, insanlğın henüz layıkıyla beceremediği bir iştir. Eğer bir saatten bir yay veya dişli çarkı çıkartırsanız eksik parçayı yerine koyana kadar çalışması duracaktır. Eğer bir türü, işlevsel bir topluluktan çıkartırsanız öngörülemeyen sonuçlar olacaktır, fakat sistem daha az karmaşıklık ve direnç seviyesinde kendi kendini organize edecektir. Bu konuda şu videoyu tavsiye ederiz.

Monbiot’nun makalesinde ısrarla vurgulanan noktalardan biri de Bütüncül Yönetimi destekleyen bilimsel araştırmaların ve makalelerin sayısının artması gerekliliğiydi. Bilim tek-değiskenli değişimleri incelemekte oldukça başarılı, fakat bir sistemi bütün olarak “çalışabilecek” noktaya henüz ulaşmadı. Ekoloji, eğitim, politika, ekonomi, sağlık, tarım ve besin gibi örneklerini verebileceğimiz bu “yumuşak” sistemler, bilim insanlarının çözüm bulması gereken ciddi sorunlar yaratan “bütün”lerdir. Bu bütünlerin kompleks (karmaşık) sistemler olması, bu alanlarda yapılan çalışmalarda birbiriyle çelişen, hatta birbirine tam anlamıyla zıt sonuçlar çıkmasının da son derece doğal bir sebebidir.

monbiot_savoryFarklı karmaşık sistemlerde uygulanan yönetimlerin sonuçlarını göstermek için ek araştırma ve kanıtlara duyulan ihtiyacın farkındayız. Biz, bütünü göz önüne alan uzmanlarla da, sistemlerdeki tek bir değişkene odaklanan bilim insanlarıyla da aktif olarak çalışıyoruz. Londra’daki konferansta da, hayvancılık kaynaklı sera gazı salımlarından, ekosistem sağlığına, toprak biliminden İklim Değişikliği’ne ve toplumsal refaha kadar bir çok konuda çalışan bilim insanını Monbiot ile e-posta üzerinden bir araya getirdik. Bütüncül Yönetim üzerine hakemli dergilerde yer alan makaleler de var. Ancak bu çalışmaların genelde, Bütüncül Yönetim’in “duruma ve yere göre değişen, reçeteci olmayan” yaklaşımı nedeniyle vaka veya yer özelinde çalışmalar olduğunu da not etmek lazım. Bütüncül Yönetim’in uygulanması ve çıktıları bağlamın nüans ve farklılıkları ile içsel dinamik doğası tarafından çerçevelenir, bu nedenle “siyah mı beyaz mı?” gibi her yerde ve koşulda tekrarlanabilir cevapları olan sorular yöneltmek mümkün değil.

monbiot_savory2Savory Enstitüsü bütün proje alanlarında ekolojik ve sosyal belirteçlerin sürekli gözlemini sağlamak ve temel verileri elde etmek için bağımsız gözlemleme ortaklarıyla işbirliği yapar. Kendimizin ve uygulayıcı topluluğumuzun öğrenme süreçleri ve başarısını amaçlamamızın yanısıra, politika yapıcılara bilgi verme ve üreticilerin pazarda katma-değer fırsatlar elde etmesi ve daha büyük ölçekli gayretler içinde olan (UN Global Compact, FAO Agenda for Action ve the Global Roundtable for Sustainable Beef, gibi) stratejik partnerlerimize gerekli bilgileri sunabilmek için, güvenilir verilere sahip olma hususuna özel bir önem veriyoruz.

Bu önemli çalışma artık Allan Savory’nin ötesine geçiyor. Savory’nin anlayışının nasıl sonuçlar ürettiğini en iyi anlatacak olanlar, dünyanın dört bir yanındaki binlerce uygulayıcı, eğitimci ve savunucularımız ile onların aileleri ve içinde yaşadıkları topluluklardan oluşan ağımızdır. Yaklaşık 15 milyon hektar arazi, bu proaktif yönetim anlayışı ile yönetilmektedir. Londra’daki konferansımız, üzerinde yaşanabilir her kıtadan 25’in üzerinde ülkeye ev sahipliği yaptı. Bu insanlar, bu işin çıktılarını kendi arazilerinde, kendi yaşamlarında, kendi ekonomik döngülerinde birinci elden tecrübe eden kişilerdi.

http://www.youtube.com/watch?feature=player_embedded&v=Jt3O4v-v3tU

Savory Enstitüsü geçtiğimiz yıllarda, Bütüncül Yönetim’in öğretim ve öğrenimine hız kazandırmak ve bunu yaygınlaştırmak için, dünyanın çeşitli bölgelerinde yerel olarak yönetilen “Göze”lerden (Hub) oluşan küresel bir ağ oluşturmak temelli bir strateji hazırladı ve bunu uygulamaya başladı. Her bir gözenin örnek/uygulama arazileri var ve bu gözeler ticari çiftlik sahiplerinden göçebelere kadar her ölçekte “arazi yöneticileri” için eğitim, danışmanlık, uygulama desteği ve gözlem hizmetleri sağlıyor. Bu yolda önemli yok katettik ve şu anda İsveç, İspanya, Türkiye, Kenya (birden fazla), Zimbabve, Güney Afrika, Arjantin, Şili, Meksika (birden fazla) ve ABD’de (birden fazla) gözelerimiz var.

Örneğin, Arjantin’deki Savory Göze’si 60’ın üzerinde çiftçiye tesir etti, eğitti ve 1.2 milyon hektardan fazla bir alanı etkiliyor. Şili’deki göze de bir o kadar başarılı: 20’nin üzerinde büyük ölçekli çiftlik ile monbiot_savory1çalışıyor, 400.000 hektarda Bütüncül Yönetim uygulanmasını sağlıyor. Her iki gözenin de doğa koruma konusunda birlikte hareket ettikleri The Nature Conservancy ve pazarlamada avantaj yaratmalarını sağlayan Patagonia Inc. gibi önemli ortakları var.

Yakında Birleşik Krallık’ta da bir gözeye sahip olmayı dört gözle bekliyoruz ve yüksek-çeşitlilikte hayvancılık ve ziraat yapan genç ve girişimci bir çiftçi başta olmak üzere ilgi duyan üreticilerle görüşmelerimizi sürdürüyoruz. Eğer dünyanın herhangi bir yerinde bir göze kurmak istiyorsanız bizimle iletişime geçebilirsiniz. Birleşik Krallık veliahtı Prens Charles’ın ve diğer önemli isimlerin bizlere verdiği büyük destek de önemli ve yeni fırsatlar yaratıyor. Belki de Monbiot yakın gelecekte bütüncül yönetimin sonuçlarını kendi gözleri ile görme şansına sahip olacak.

Monbiot ve ilgilenen kişileri dünyanın çeşitli yerlerindeki gözelerimizi ve proje alanlarımızı ziyarete davet ediyoruz. İlk akredite gözemiz olan Zimbabve’deki Africa Centre for Holictic Management’ı öneririz, örneğin. Burası muazzam sosyal ve politik zorlukların içinde uzun yıllardır bütüncül olarak yönetilen ve dikkat çekici sonuçlar yaratılmış bir yer ve aynı zamanda Allan Savory’nin de evidir. Arazide vahşi yaşam popülasyonlarında büyük artış oldu ve araziyi terk eden türler toplu halde geri döndüler. Bütün bunlar arazide bütüncül ve “doğru” şekilde otlatılan hayvan sürüsünün büyütülmesi ve bunun sonucunda ekosistem işlevlerinin onarılmasıyla yaşandı. Yakın çevredeki köylüler eğitildi ve şimdi onlar da arzuladıkları yaşamları inşa etmek için aynı karar verme çerçevesini kullanıyorlar. Ve daha kaliteli bir yaşam, tabaklarında bol yemek ve kültürlerini devam ettirmek için artık bir umut ışığı görüyorlar.

Monbiot’nunkine benzer eleştriler ile ilgili olarak, görüş farklılıklarımız üzerine tartışmak için bir ömür harcayabilirdik ama yapılacak çok iş var, ve zamanımız tükeniyor. Dünyanın ihtiyacı olan şey işbirliği. Bizler, birbirimizi taşlamak ve suçlamak yerine, arazilerini yeniden canlandıran ve gelecek nesillere dirençli bir şekilde inşa eden insanlara yardım etmek için birlikte çalışmanın yollarını bulmaya kararlıyız.

Bu muhabbetin devamını dört gözle bekliyoruz.

Balıkçılıkta yeni av sezonu – Kenan Kedikli

Ülkemizde büyük ölçekli balıkçılığa konulan dönemsel av yasağı her ne kadar balık stoklarımızın üreme mevsimine göre düzenlense de esasen pelajik balıkların üreme göçü ve üreme dönemine denk gelmektedir. Bu yasak dönemde stoklarının korunması hedeflenen başlıca türler Hamsi, Palamut, Lüfer, İstavrit balıklarıdır. Yine bu türler Türkiye balık avcılığının toplamında yaklaşık %70-80 gibi bir orana sahiptirler. Karadeniz’in üreme ve beslenme açısından olağanüstü elverişli koşulları nedeni ile Hamsi hariç sınırlar aşarak Karadeniz’e gelerek yumurta döken, Palamut ve Lüfer ülkemizin ekolojik bir şansı olarak en lezzetli oldukları dönemler de en ucuz pazar fiyatlarına sahip olmaktadırlar/olmaktaydılar. Olmaktadır ve olmaktaydılar ayrımının temel sebebi 1990’lı yıllarda başlayan ve günümüze kadar büyüyerek gelen ve de kronikleşen bazı problemler nedeni ile gerek avcılık gerekse avın pazarlama sürecindeki yapısal sorunlar nedeni ile bu sürecin giderek değişmesine vurgu yapmak içindir.

En başta yapmamız gerekeni yapıp avcılık açısından içine girdiğimiz av dönemi hakkında düşüncelerimizi paylaşmak ve bu sorunlara tekrar dönmek istiyorum.

Canlı doğal kaynaklar bizim var olmaları için hiç bir şey yapmadığımız (korumak için çok şey yapabiliriz) günümüzde neredeyse en organik protein kaynaklarımızdır. Üreme koşulları, beslenme ve stok oluşturmaları ekosistemin sofistike düzenin istikrarına bağlıdır. Bizim ülkemiz temel alarak konuşmaya başladığımızda Karadeniz’in ısınma ve soğuma süreçleri, Karadeniz’e giren tatlı su miktarı bu tatlı sularla taşınan gıdaların türleri ve miktarı Karadeniz’deki varlığının miktarı ve yayılımı ve hepsinden önemlisi her yıl için Karadeniz’e üremeye gelen türlerin miktarları başlıca etmenlerdir. Yine de bu türlerin büyük stokları oluşturması av sezonunun verimli geçeceğinin garantisini oluşturmaz. Avcılığın nasıl olacağı yine farklı iklimsel etkilerin etkisi hatta belirleyiciliği altındadır. Bu iklimsel faktörler ise Karadeniz su sıcaklığının sonbahar ile birlikte düşmeye başlaması ve rüzgarlardır. Örneğin Palamut balığı avcılığında rüzgarların yön ve şiddeti stok hareketi belirlemekte dolayısı ile de bu avcılığa olumlu veya olumsuz yansımaktadır.

En merak edilen sorulara gelirsek, geçen seneden daha iyi bir sezonun bizi beklediğini söyleyebiliriz. İğneada’dan Hopa’ya kadar ve Karadeniz’in kuzeyinden aldığımız bilgiler Palamut, Lüfer ve  Hamsi konusunda iyi haberler vermektedir. Bizim karasularımızda nerdeyse her taş dibinde Lüfer ve Sarıkanat liman içleri ise jilet yada defne yaprağı olarak tabir ettiğimiz Lüfer yavruları ile doludur. Bu yavruların bu ölçüde yaygınlığı ve çokluğu gelecek sene için büyük umutlar vaat etmektedir. Hem Karadeniz hem de Maramara’da Hamsi konusunda çok verimli bir sezonun işaretleri gözükmektedir. Bu konuda tek koşul yukarıda da bahsettiğimiz gibi iklimsel koşullardır. Palamut balığında etkin faktör rüzgar iken Hamsi balığının avcılığında su sıcaklığıdır. Kasım ayı ile birlikte Karadeniz kendi rutin soğumasını yaşarsa hem kuzey Karadeniz’de ki Hamsi sürüleri güneye göç etmeye başlayacak hem de soğuyan su nedeni ile dağınık hareket eden sürüler bir araya toplanarak av verimini arttıracaktır.

Ülkemiz balıkçılığında neler oluyor.

Türkiye’de sürdürülebilir balıkçılık ve canlı sucul kaynakların adil paylaşımı konusunda önemli bir hareketlilik ve olumlu değişimler. Örneğin avlanma derinliğinin 11 metreden 24 metreye çıkarılması ve Marmara denizinde 3 bölgenin Gırgır ve Çevirme Ağları ile avcılığa kapatılmasının pozitif etkilerini hızla görmeye başladık. Keza boy ve tür yasaklarının olumlu etkilerini de inkar edilemez bir şekilde görüyoruz. Fakat tüm bu olumlu adımlar Türkiye balıkçılığının en büyük belalarından birisi olan yasa dışı avcılığın ısrarlı ihlalleri nedeni ile beklentilerimizi henüz tam anlamıyla karşılayamıyor. Yaygın ısrarlı ve sistemli yasa dışı avcılık bir karabasan gibi devam ediyor. Balıkçığın yönetilmesinden sorumlu olan Balıkçılık ve Su Ürünleri Genel Müdürlüğü tüm girişimlerine rağmen bu problemin çözümü konusunda etkili önlemler alamıyor. Mevcut alt yapı ile adeta kansere dönüşen bu sorunla başa çıkmak ne yazık ki mümkün değil. Mümkün olmaması konusunda kesin konuşuyorum çunkü; yasal alt yapı etkisiz. Yaklaşık 40 yıl önce çıkarılan 1380 sayılı su ürünleri kanunu her ne kadar zaman zaman revize edilmişse de bu kadar yaygın bir yasadışı avcılığı engelleyecek ya da caydıracak içeriğe sahip değil. Yeni bir yasa taslağı hazırlanmasına rağmen son 2 yıldır ülkenin  içine girdiği yüksek siyasi atmosfer nedeni ile  konu öteleniyor.

Resmi otoritenin diğer bir engeli ise lojistik alt yapısının yetersizliği ve kadro eksikliğidir. Ne yazık ki balıkçılık yönetimimiz uzaktan izleme yerinde kontrol ve etkin denetim konularında yeterli etkide görev yapabilecek lojistik olanağa ve konuya hakim personele sahip değildir.

Yasadışı avcılığın sürdürülebilir balıkçılık yönetimine bir başka önemli olumsuz etkisi moral etkidir. Yasa dışı avcılıkta resmi otoritenin  en büyük paydaşı denizde avlanan balıkçıdır. İzleme gözleme ve ihbar mekanizmalarının en ucuz maliyetli olanı balıkçı sayesinde hayata geçirilendir. Mevcut durum küçük ölçekli balıkçının yasa dışı avcılıkla mücadeleye inancını tüketmekte bir moral çöküşe neden olmaktadır. Bu durum öyle bir hale gelmeye başlamıştır ki bırakın engellemeyi mevcut durum yasa dışı balıkçılığı özendirmektedir.

Bir yazıyla tüm sorunları başlıklar halinde bile anlatmak mümkün değildir. Bu nedenle Türkiye balıkçılığının kara deliklerini anlatmayı başka yazılara bırakıyor,

Tüm tüketicileri yasa dışı balık konusunda duyarlı olmaya davet ediyorum.

 

1 Kenan Kedikli

Kenan KEDİKLİ

GELBALDER

Geleneksel Balıkçılığı Yaşatma Derneği

 

“Restorasyon”: Bir Atatürk-Abdülhamit sentezi – Baskın Oran

Başbakan Davutoğlu “Restorasyon kesintisiz devam edecek” dedi. Binadan değil de kurumdan (devlet’ten) bahsettiğine göre, “eski rejime dönüş” demek. Terim, Bourbon Hanedanı’nın, 1789’un izlerini silmek için tahta geri getirilmesi olayından kaynaklı. Ama hangi eski rejim’e döneceğiz, onu bir süre sonra üniversite ders kitapları şöyle yazacak:

“2007’de Ulusalcıların 367 ısrarı sayesinde 2014’te halk oyuyla seçilen Erdoğan’ın uygulamaya başladığı programa ‘Restorasyon’ dendi. Bu kavram, ikisi de yakın geçmişte denenmiş ve başarısız olmuş iki unsura geri dönmek anlamındaydı: Yöntem olarak  Kemalizm’in otoriterliği, ideolojik olarak da Abdülhamit’in İslamcılığı.”

Öğrenci bunu okurken, Wikipedia’da şu anda mevcut bir K. Marx cümlesi de aynı anda aklına düşecek: “Hegel bir yerde şöyle bir gözlemde bulunur: Bütün tarihsel büyük olaylar ve kişiler, hemen hemen iki kez yinelenir. Hegel eklemeyi unutmuş: İlkinde trajedi, ikincisinde komedi olarak”

OTORİTERLİK

Erdoğan’ın otoriterlik tutkusu hakkında; demokrasiyle özdeş olan Kuvvetler Ayrımı ilkesini sıfırlamaya çalıştığını, bunun için de “Paralel’le Mücadele” adı altında Yargı’yı, ayrıca medyayı sindirmeye savaştığını söylemek yeter

Bu tutku öyle bir şey ki, günahı kadar sevmediği Atatürk için Anıtkabir özel defterine, “Vefatınızın ardından cumhurbaşkanlığı makamı ile cumhur arasındaki irtibat maalesef zayıfladı” diye yazdı.

Yazdı, çünkü Atatürk döneminde muhalefet yoktu, Kuvvetler Ayrımı yoktu. Çünkü o zamanki irtica ezberinin (1925 isyanı bile öyle takdim edilmişti) yerini şimdi “Paralel” ezberi aldı. Çünkü Davutoğlu parti içi demokrasiyi “fitne” olarak tanımlıyor Türkiye için de şunu diyor: “Özgürlükleri yeni bir ahlaki formasyonla buluşturacağız” ” Çünkü Erdoğan “istikbali gençliğe emanet” etmek istiyor: Gidilmesi TEOG’la fiilen mecburi hale getirilmiş İmam-Hatiplerden çıkacak “Dindar Nesil”e

BİR KARŞILAŞTIRMA?

Erdoğan yöntemde Atatürk’ü kopyalıyor. Bu “Yeşil Kemalizm” olgusu hem yine Marx’ın komedisini anımsatıyor, hem de 85 yıl önceki durumun, bütün günahlarına rağmen, bugünkünden bin kere daha anlaşılabilir olduğunu:

1) Ülkeyi işgalden kurtarıp sıfırdan devlet inşa etmek suhuletle yapılabilecek bir şey değildi. Oysa şimdi böyle bir durum yok ve komedi yazılıyor: Kurtuluş Savaşına Samsun’dan başlanmıştı, Erdoğan seçim gezisine oradan başlıyor.

2) Kemalizm’in o devirde kendine örnek aldığı Batı da otoriterdi, hatta kısmen Nazi ve Faşist. Şimdi ise alabildiğine özgürlükçü. Üstelik, “Türkiye’nin AB hedefi stratejik bir hedeftir ve kararlılıkla devam ettirilecektir” diyerek adamlara saf muamelesi yapıyoruz.

3) Atatürk, bir azınlığın otoriteriydi. Erdoğan ise çoğunluğun. Azınlık tahakkümü, çoğunluk tahakkümünün yanında çocuk oyuncağıdır.

MİLGRAM DENEYİ VE “KİMLİK, BİTTE!”

Erdoğan diktatör değil, çünkü buna ne imkan var ne de gerek. Rejimin Atatürk’te olduğu gibi otoriter bir Tek Adam yönetimi olması yeterli.  Çünkü, Milgram Deneyi’nin kanıtladığı gibi, insanlar devlet otoritesini arkalarına aldıkları anda, iktidardan yana olmayana hayat hakkı tanımayan birer müstebit müsveddesi oluveriyorlar. 18 dk. vaktiniz varsa bu deneyin teatral videosunu kaçırmayın:Eğer “Bunlar bizim cennet ülkemizde olmaz” diyorsanız, Nokta dergisinin Aralık 1986’daki “Kimlik, Bitte!” deneyini hatırlayın. O da yetmezse, Havuz Medyası’nın köşe yazarlarını okuyuverirsiniz.

İSLAMCILIK

AKP’nin ideolojik içeriği de kopya. Osmanlı’nın ölmemek için denediği “üç tarz-ı siyaset”in ikincisi olan İslamcılık’ın 21. Yüzyıl kopyası. Önce 1839 Tanzimat’la Osmanlıcılık uygulanmış ama 1789’un ve büyük devletlerin etkilediği Gayrimüslim bölgelerin ayrılıkçılığına tabii ki merhem olmamıştı. Onun üzerine Abdülhamit hiç olmazsa Müslüman bölgeler başını alıp gitmesin diye İslamcılık politikası başlatmıştı, sonuç Arapların da tüymesi olduydu. Arkasından da İttihatçıların (ve ayrıca Kemalistlerin) Müslüman Türk’ü odak alan Türkçülük politikası geldiydi.

Şimdi AKP, aynı İslamcılık politikasını Türk Müslüman’a dönüştürmüş bir vaziyette hem dış hem de iç politikada ısıtıp getiriyor. Tabii, Marx’ın yukarıdaki “… komedi” lafı yine geçerli. Çünkü:

Dış politikada durum traji-komik: Sünni-Şii kavgasıyla yırtılan Ortadoğu’da Sünni terör örgütlerine Türkiye’yi lojistik üs olarak kullandıran İslamcılık politikamız önce Ortadoğu’nun, sonra da bütün medeni dünyanın sabrını tüketti. Türkiye artık 49 diplomatını IŞİD’e teslim edip eller yukarı (bu deyimin devamı da vardır, malum) olmuş bir ülke.

İç politika daha traji-komik: AKP, İslamcılık’ı birleştirici tutkal olarak algılıyor.

1) Birleştirici tutkalı din olan gelişmiş ülke hiç duydunuz mu? Çünkü din, tarım toplumlarının birlik-beraberlik ideolojisidir (cohesion ideology); Türkiye şu anda sanayi-sonrası toplumunu yaşıyor yahu. AKP 2010 sonuna kadar başarılı olduysa, İslamcılık sayesinde değil, 1930’lar Kemalizmi’nin 21. Yüzyılda uygulanmasına karşı çıkmak ve askerî vesayeti sona erdirmek sayesinde oldu.

2) Abdülhamit İslamcılığı o dönemde çok büyük iki avantaja sahipti. Birincisi, Kürtler özellikle 1839’da Gayrimüslimlerin eşit ilan edilmesinden sonra Ermenilere bir yandan diş biliyor, bir yandan da onların devlet kurmasından korkuyorlardı. İkincisi, Kafkas ve Rumeli muhacirleri Hıristiyanlardan gördükleri eziyetin acısını Anadolu’daki Gayrimüslimlerden çıkartmak için sabırsızlanıyorlardı.

Bu durumda Abdülhamit, İslamcılık politikasını Erdoğan gibi yukarıdan empoze etmeye ihtiyaç duymadı; aşağıdan zaten şiddetli bir  talep geliyordu. Oysa şimdi ne Ermeni (+ Rum ve Süryani) kaldı, ne de gasp edilecek Gayrimüslim malı; Müslümanların bu politikayı talep ettikleri falan yok.

3) Hatta, bugün durum tam tersine döndü. Bir kere, Kürtler artık tam bir etnik bilince sahip. İkincisi, Ermeni korkusu ve düşmanlığının bittiği bir ortamda onları İslam’dan soğutacak çok şey var: İslamcı terör örgütleri. Hani Erdoğan “Özellikle son yıllarda İslam ile terörü bir arada anma gibi bir gayret ortada. İslami terör ifadesine tahammül edemiyorum” ve “Bir Müslüman soykırım yapamaz” (demişti ya, o işte.

KÜRT MESELESİNDE İSLAMCILIK

AKP şu anda Kürtlerin yarısının oyunu alıyor ama, bu Kürtlerin dindar oluşundan değil. Başka sebepleri var:

Bir kere, PKK’nın yapmış olduğu baskılara tepki. Ama artık PKK eski PKK değil. Mesela direkten bayrak indirmeyi, mezarlığa heykel dikmeyi, şehirde otobüs yakmayı kınıyor. Her şeyden önce, HDP adayı Demirtaş çok şeyi değiştirdi. Kaldı ki, en muhafazakar Kürtler bile kabul ediyor: PKK silaha sarılmasaydı bugün Kürd’ün adı bile olmayacaktı. Aynen, ASALA silaha sarılmasaydı, …

İkincisi, Kemalizm’in Kürtlere yaptıklarına tepki. AKP Ulusalcı olmadığı için Kürt meselesine çok daha rasyonel yaklaştı, yaklaşıyor. Ama bu daha ne kadar sürecek bilemem çünkü silahı bırakan Kürtleri 1,5 yıldır çocuk gibi oyalıyoruz. Bunun sonucu, doğuda (şimdilik insan ölümüyle sonuçlanmayan) sayısız olay başladı. Öyle ki, son bir yıllık listesini versem sonuna kadar okuyamazsınız. Kandil’in homurdanması da ayrı.

Bunlara çok daha önemli bir unsuru, Ortadoğu’daki Kürt Rönesansını ve IŞİD “sayesinde” Barzani devletinin eli kulağında oluşunu, ayrıca, PKK’nın ABD ve AB tarafından terör listesinden çıkarılacağını, hatta Batı tarafından IŞİD’e karşı silahlandırılmakta olduğunu eklerseniz şunu görürsünüz:

Artık Kürtler için anadil öğretimi falan alay gibi. Bu insanları yerel yönetim’den başka hiçbir şey kesmez.  Türkiye bir bütün olarak kalsın isteniyorsa, artık bu şarttır.

Diğer yandan, AKP’nin bunu vermesi zor. Çözüm Süreci hükümet programında “Terörün bitmesi ve PKK’nın silah bırakması” biçiminde geçiyor. Olayı bugüne kadar suhuletle götüren Beşir Atalay tasfiye edildi. Bir de, hiçbir şeyde gıkı çıkmayan Genelkurmay Başkanı, “Kırmızı çizgiler aşılırsa gereğini yaparız” diyor?

İSLAMCI ZENGİNLERİN YARINI

Trajedi’nin komedi’ye dönüşmesini, AKP’nin düşünmek bile istemediği bir olguyla kapatalım.

1920’lerde Kemalizm’in imal ettiği Anadolulu zengin tipi, mesela Vehbi Koç veya Hacı Ömer Sabancı, ayağını altına alır öyle otururdu. Sadece 1 kuşak sonra  oğulları Rahmi Koç ve Sakıp Sabancı rafine burjuva oldu, müze ve adam gibi üniversite kurdu. Bu yüzdendir ki şimdi Koç Holding ile Ali Sabancı üzerine Maliye orduları saldırtılıyor.

Şu anda AKP, yolsuzlukları örtbas ederek Anadolu’dan yeni zenginler imal etmekte. Davutoğlu’nun “Yolsuzlukları örtemeyeceğiz” dediği gün şu haber çıktı: “25 Aralık dosyası kapandı” Bu zenginler de 1, bilemedin 2 kuşak sonra rafine olacak.

Buna şunu da ekleyin: Nasıl Kemalist aşırılıklar Erdoğan’ı yarattıysa, Erdoğan’ın aşırılıkları da demokrasiyi getirecek. Menderes sonrasında daha demokrat bir Türkiye geldiği gibi.

Baskın Oran – AGOS

Venedik Film Festivali’nde “Sivas” rüzgarı

71. Venedik Film Festivali’nden Kaan Müjdeci‘nin ilk uzun metrajlı filmi “Sivas” iki ödülle döndü.

3 sivas

 

İlk ödül filmin 11 yaşındaki oyuncusu Doğan İzci‘ye geldi. Venedik Film Festivali jurisi tarafından “Bastio D’Oro” da ‘En İyi Erkek Oyuncu’ seçilen filmin küçük oyuncusu Doğan İzci törenin ardından festivalin başkanı Alberto Barbera ile bir araya geldi. “Sivas”, Venedik’te ayrıca Juri Özel Ödülü’ne de layık görüldü.

Başkanlığını Alexandre Desplat’ın yaptığı 71. Venedik Film Festivali jürisi, 11 yaşındaki bir çocukla bir kangal köpeğinin hikayesini anlatan filmi insanlığın değerleri için örnek gösterdiğini ifade etti.

http://youtu.be/oHSawaJ3wXo

Kaan Müjdeci, ödülünü kazandıktan sonra başarıda payı olduğunu söylediği ailesine ve yapımda emeği geçen herkese teşekkür etti.

Hayvan hakları savunucularının eleştirilerine de yanıt veren Müjdeci, filmdeki köpek dövüşü sahnelerin ilişkin “Hiçbir köpek zarar görmemiştir. Boğazlarındaki kan zarar vermeyen boyadır” şeklinde konuştu.

 

CHP’de yeni dönem / yeni denge

chpCHP’nin 18. Olağanüstü Kurultayında  Kemal Kılıçdaroğlu’nun yeniden genel Başkan seçilirken diğer aday Muharrem İnce tahminlerin üstünde oy kazandı.

Kurultay Parti Meclisi seçimlerinin yapılmasıyla tamamlandı

CHP Parti Meclisi (PM) seçiminde Kılıçdaroğlu’nun PM listesini 4 kişi deldi. Manisa Milletvekili Özgür Özel, eski bakan Fikri Sağlar, İstanbul Milletvekili Aykut Erdoğdu ve İstanbul eski İl Başkanı Ali Özcan PM’ye liste dışı giren isimler oldu.
Kılıçdaroğlu’nun anahtar listesinde yer alan Saliha Sera Kadıgil, Murat Özçelik, Erdoğan Toprak, Zeki Eker ise PM’ye giremedi.

Ankara Ticaret Odası (ATO) Kongre Merkezi’nde yapılan Kurultay’da Parti Meclisi (PM) seçiminde en yüksek oyu  yerel seçimlerde Üsküdar belediye başkanı adayı olan eski müftü İhsan Özkes aldı. Silivri sanıklarından Tuncay Özkan dördüncü en fazla oy alan isim olurken, Hürriyet eski yazıişleri müdürü Enis Berberoğlu PM’nin yeni yüzleri arasında yer aldı.

PM seçiminde bin 218 delegeden bin 121’i oy kullandı. Oyların 976’sı geçerli, 145’i geçeriz sayıldı.

İŞTE CHP’NİN YENİ VİTRİNİ

Resmi olmayan sonuçlara göre 52 kişilik PM listesine giren adayların aldığı oy sayıları şöyle:
İhsan Özkes 665
Şafak Pavey 642
Veli Ağbaba 619
Tuncay Özkan 605
Durdu Özbolat 588
Tekin Bingöl 583
Haluk Koç 564
Volkan Canalioğlu 555
Kadir Gökmen Öğüt 551
İlhan Cihaner 518
Ercan Karakaş 502
Onursal Adıgüzel 497
İdris Yıldız 489
Levent Gök 488
Özgür Özel 482
Mehmet Ali Susam 475
Candan Yüceer 473
Faik Öztrak 458
Bülent Tezcan 457
Şenal Sarıhan 450
Aytun Çıray 449
Fikri Sağlar 448
Gülseren Onanç 445
Zeynep Altıok 444
Zekeriya Temizel 440
Elif Uzunşimşek 439
Gül Çiftçi 429,
Sena Kaleli 422,
Serpil Öztürk 422,
Engin Özkoç 417,
Enis Berberoğlu 408,
Gürkut Acar 407,
Halit Toraman 406
Nihat Matkap 401,
Yakup Akkaya 401,
Sezgin Tanrıkulu 400
Ahmet Ertuğrul 394
Gürsel Tekin 388
Cemal Canpolat 382,
Ümran Köksüz 382,
Ekrem Kerem Oktay 379,
Didem Gültekin 377,
Alaattin Yüksel 374,
Ezgi Akar 363,
Bülent Kuşoğlu 361,
Rana Bozkurt 354,
Aykut Erdoğdu 350,
Hüseyin Yaşar 348,
Fevzi Gümüş 347
Yasemin Öney Cankurtaran 346
İrfan Önal 343
Ali Özcan 334

Ayrıca aralarında Mehmet Bekaroğlu, Sencer Ayata ve Burhan Şenatalar gibi 8 kişi daha Bilim ve Kültür komisyonu kotasından listeye girdiler. Başkan adayı Muharrem İnce PM için aday olmazken adaylardan Süheyl Batum’un liste dışı kalması dikkat çekti.
Yeşil Gazete

Yeşiller Sol: İşçi cinayetlerinin sorumlusu AKP’dir

YSGPYeşiller ve Sol Gelecek Partisi dün bir açıklama yayınlayarak Mecidiyeköy’de meydana gelen ve 10 işçinin ölümüne neden olan kaza nedeniyle AKP Hükümetini ve azgın kalkınma anlayışını sorumlu tuttuklarını belirtti. YSGP açıklamasında inşaatın yıkılarak yerine park yapılmasını talep etti.

Yeşiller / Sol eşsözcüleri Sevil Turan ve Naci Sönmez imzasıyla yayınlanan açıklama şöyle:

İşçi Cinayetleri Devam Ediyor!

 

Mecidiyeköy’de yıkılan Ali Sami Yen Stadı’nın arazisine Hükümete yakınlığıyla bilinen Torunlar Holding tarafından yaptırılan inşaatta, işçileri taşıyan asansör 32. kattan zemine çakıldı. İlk belirlemelere göre 10 işçi hayatını kaybetti. Aynı inşaatta kısa bir süre önce yine işverenin ihmali sonucu bir işçi daha hayatını kaybetmişti.

Bu iş cinayetini aşan bir katliamdır. Üstelik maalesef iş cinayetlerinin ne ilkidir ne de sonuncusu olacağa benziyor

Soma’da en korkunç örneğini gördüğümüz iş cinayetleri AKP icraatlarının sonucudur.

İstanbul’daki işçi katliamının sorumlusu daha önceki cinayetlerin hesabını sormayan, işçi güvenliğini hiçe sayarak göstermelik tedbirlerle günü kurtarmaya çalışan AKP Hükümeti’nindir.

Katliamın sorumlusu yoksulları kent dışına sürerek kentlerimizi marka şehir cilasıyla sadece varlıklı insanlar için alışveriş ve eğlence merkezi olarak tasarlayan İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nindir.

Katliamın sorumlusu, 27 Ocak 2014 tarihinde yapılan başvuruya istinaden “kamu yararı” gerekçesi ile hiçbir denetim ve düzenleme yapmaksızın 24 saat çalışma izni veren İstanbul Valiliği’nindir.

Katliamın sorumlusu kent içinde daha fazla yeşil alan taleplerine kulak tıkayarak daha fazla para için İstanbul’u dev bir şantiyeye çeviren azgın kalkınma anlayışınındır.

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi olarak, İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından hazırlanan 2009’daki İstanbul Master Planı’nda deprem toplanma alanı olarak belirlenen bir yere bütün riskleri ve insan hayatını hiçe sayarak yapılan ve daha şimdiden 11 kişinin hayatına mal olan inşaatın bir an önce durdurularak yıkılmasını ve inşaat alanının kentlilerin talep ve beklentilerine uygun bir yaşam alanı olarak düzenlenmesini ve olayda kusuru bulunan herkesin yargılanmasını talep ediyoruz.

Sevil Turan – Naci Sönmez

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi Eş Sözcüleri