Ana Sayfa Blog Sayfa 3873

İnsanlığın karşılaştığı en büyük kriz – Şahin Alpay

Türkiye’de daha önce hiç görmediğimiz şiddette fırtınalara tanık oluyor, hortum olaylarıyla karşılaşıyoruz.

Yazlar daha sıcak ve rutubetli geçiyor. Orman yangınları arttı. Sel afetleri, heyelanlar her geçen yıl daha fazla cana mal oluyor, daha büyük maddi zarar veriyor. Bir yandan çevreyi, insanları seller götürüyor, tarlaları işgal altına alıyor; öte yandan kuraklık yayılıyor, tarımsal üretim büyük zarar görüyor, ürün fiyatları yükseliyor. Son bir yılda Türkiye’nin aldığı yağış % 17 oranında azaldı. İstanbul’un rezervleri % 16 düzeyine indi. Geçenlerde Yalova’nın su rezervi tükendi… Her gün haberlerde duyuyoruz: Olumsuzluklar bütün dünyada, bütün kıtalar ve ülkelerde yaşanıyor.

Yapılan araştırmalara göre yurttaşların yaklaşık üçte ikisinin bütün bu daha önce tanık olmadığımız olayların “iklim değişikliği” denilen olaydan kaynaklandığına dair bir fikri var; özellikle kırsal alanlarda yaşayanlar iklim değişikliğinin olumsuz sonuçlarını daha gerçek bir şekilde yaşıyor. Ne var ki toplum, iklim değişikliğini doğuran nedenler hakkında yeterince bilgi sahibi değil.

Durum vahim: İnsan faaliyetlerinin neden olduğu iklim değişikliğinin doğurduğu tehlikeleri araştırmak üzere 1988’de Birleşmiş Milletler örgütü tarafından kurulan ve 1300 dolayında seçkin çevrebilimciyi bir araya getiren Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin bulgularına göre, son yüzyılda yeryüzünde ortalama sıcaklık 1 derece arttı ve bunun çoğu da 1980’den bu yana gerçekleşti.

Küresel ısınmanın nedenleri konusunda bilgi artıyor. Isınmanın büyük bölümü, insan faaliyetleri sonunda üretilen sera gazlarının atmosferde birikmesinden kaynaklanıyor. 2010 yılında önde gelen sanayi ülkelerinin bilim akademilerinin hepsi bu bulgular üzerinde ittifak etti. Sera gazlarının birikmesinin ana nedenleri ise fosil yakıt kullanımından kaynaklanan karbondioksit salımları, çimento üretimi ve (karbondioksiti atmosferden temizleyen) ormanların azalması. Küresel ısınma sonucunda buzullar eriyor, deniz seviyesi yükseliyor; hortum, sel, heyelan, yangın afetleri yaşanıyor. Önlenemediği takdirde küresel ısınma insan sağlığını, beslenme imkânlarını, ekonomik gelişmeyi ve doğayı olumsuz etkileyerek sonunda yeryüzünde yaşamın son bulması tehdidini taşıyor. İklim değişikliği, bugün insanlığın karşı karşıya olduğu en büyük tehlike.

Küresel ısınmanın başlıca sorumluları olan sanayileşmiş ülkeler, sera gazları salımlarının kısıtlanması için ciddi bir önlem almadılar. Bunlara Çin’den sonra sera gazı salımları artış hızı en yüksek ülke olan, Akdeniz havzasında iklim değişikliğinden en kötü etkilenecek ülkeler arasında yer alan Türkiye de dahil. Türkiye iklim değişikliğini inkâr eden ülkeler arasında değil; geç de olsa 2009’da Kyoto Protokolü’nü imzaladı. Ancak AKP hükümeti “ne pahasına olursa olsun kalkınma” felsefesiyle ve sorumluluğun ileri sanayi ülkelerine düştüğü bahanesiyle sera gazı salımlarını azaltmak için yükümlülük altına girmedi. İnşası tasarlanan 80 kömürlü termik santralin hepsinin yapılması halinde Türkiye, dünyanın en büyük kirleticilerinden biri olacak.

BM Genel Sekreteri Ban Ki-moon, küresel ısınmaya karşı ortak önlem alınması için dünya liderlerini 23 Eylül’de New York’ta yapılacak İklim Zirvesi’ne davet etti. Sivil toplum örgütleri 20 Eylül günü, yani bugün bütün dünyada 2700 iklim eylemi gerçekleştirmek üzere hazırlanıyor. Yarın New York’ta yapılacak yürüyüşe 500 bin kişinin katılması bekleniyor. Bugün İstanbul’da saat 17.00’de Tünel’den Galatasaray’a kadar “Laf değil eylem: İklim yürüyüşü” var. Ankara Güvenpark’ta da 9.00–11.00 arası “İklim için liderler buluşuyor” eylemi yapılacak. Küresel ısınmaya karşı kendi hükümetimizi ve bütün hükümetleri uyarmak için yapılacak yürüyüşlere katılmak bir insanlık ve yurttaşlık borcu.

Bu yazı ilk olarak zaman.com.tr/ de yayınlanmıştır

Şahin Alpay

 

 

Şahin Alpay

Manfred Max-Nee ile ‘Yalınayak Ekonomi’ üzerine

Şilili ekonomist Manfred Max-Nee ile Democracy Now‘da “Yalınayak Ekonomi, ve Fakirlik” konulu mülakatın bir özetini Baran Haydar Yıldırım‘ın çevirisi ile sunuyoruz

* * *

Aslında bir metafor, fakat betonlaşmış bir deneyime dayanmaktadır. Hayatımın yaklaşık on yılını aşırı fakirliğin kol gezdiği dağlarda, ormanlarda, şehirlerde ve Latin Amerika’nın farklı bölgelerinde geçirdim. Bu sürecin en başında, bir gün Peru Dağlarında yerlilerin yaşadığı bir köydeydim. Çok kötü bir gündü. Bütün gün yağmur yağmıştı ve tenekeden bozma bir evdeydim. Ve karşımdaki diğer adam çamurun içinde duruyordu. Birbirimize bakıyorduk, kısa boylu, zayıf, aç, işsiz bir adam, 5 çocuk, bir eş bir büyükanne ve ben Berkeley’de ders veren iyi bir iktisatçı ve dahası. Birbirimize bakıyorduk işte ve birden şunu farkettim bu adama bu durumda söyleyecek tutarlı hiçbir şeyim yoktu, bütün bir ekonomist olarak sahip olduğum bilgi dağarcığım kesinlikle işe yaramazdı. GSMH’nin %5 arttığını söylemem gerekir miydi? bunun onu mutlu etmesi gerekir miydi? Herşey çok absürttü.

ekonominin gerçek yüzü 2

Bu çevre için söyleyecek hiçbir şeyim yoktu benim ve biz gerçekten yeni bir dil icat etmek zorundaydık. İşte yalınayak ekonomisinin temelleri böyle atıldı. Bu iktisatçının çamur içinde durmaya yeltenmek zorunda olduğu bir deneyimdi. İktisatçılar güzel ofislerde çalışırlar ve fakirliği de bu güzel mekanlardan analiz ederler, bütün istatiklerini, modellerini buralarda çıkartırlar ve fakirlik hakkında herşeyi bildiklerine ikna edilmişlerdir fakat fakirliği anlamazlar. Bu büyük bir problem ve bu nedenle fakirlik hala gündemde. Bir ekonomist olarak benim hayatımı tamamen değiştiren mevzu işte budur. Ben bu durum ve şartlara uygun bir dil icat ettim. 

Peki nedir bu dil?

ekonominin gerçek yüzü 3Derince bir şey. Yani 15 derste verilebilecek bir tarif  ya da  “tatmin garantili veya para iadeli” gibi bir şey değil. Mevzu bu değil zaten. Daha derin bir bakış. İzninizle toparlayayım. Evrimimiz doğrultusunda bugün çok daha iyi bildiğimiz bir noktaya geldik. Dünyalar kadar şey biliyoruz artık ama çok azını anlıyoruz. Son yüzyılda bilginin ulaştığı nokta muazzam. Ama bakın biz nasılız. Bilgi ne içindi? Biz ne yaptık onunla? Durum şu; bilgi tek başına yeterli değil. Anlama noksanlığı çekiyoruz.

Bilgi ile anlama arasındaki fark nedir, bir örnek verebilirim. Farzedelim ki siz aşk denen insan fenomeniyle ilgili çalışabildiğiniz herşeyi çalışmışsınız, teolojik olandan, sosyolojik, antropolojik, biyolojik olana ve hatta biyokimyasal bakış açısına değin. Sonuç şu, aşk hakkında bilebileceğiniz herşeyi bileceksiniz fakat er ya da geç şunu farkedeceksiniz aşık olmadan asla aşkı anlayamazsınız. Bu ne anlama geliyor? Sadece parçası olduğunuz şeyi anlama teşebbüsüne girebilirsiniz. Eğer aşık olursak, bir latin şarkısında dediği gibi biz iki kişiden fazla birşeyizdir. Ait olduğun zaman anlarsın. Ayrıldığında bilgiyi biriktirebilirsin. Bu bilimin çalışma şeklidir. Bilim indirgeyerek çalışır ama anlama kısmı bütüncül bakış açısı ister.

Yoksullukta böyledir işte. Ben fakirliği anladım, çünkü ben oradaydım. Onlarla yaşadım, yedim, uyudum ve dahası. Ve o zaman öğrenmeye başlıyorsun ki bu dünyada değerler farklıdır. Geldiğin dünyadan çok daha farklı prensipler hakim ve yoksulluktan muazzam miktarda fantastik şeyler öğrenebilirsin. Ben yoksulluktan, üniversitede öğrendiklerimden çok daha fazla şey öğrendim. Fakat çok az kişi bunu deneyimleyebiliyor, anlıyor musunuz? Bu dünyanın içine girip yaşamaktansa dışından buna bakıyorlar.

Fakirlikten öğreneceğiniz ilk şey muazzam bir yaratıcılığa sahip olduğudur. Eğer canını kurtarmak istiyorsan, aptal olamazsın. Her dakika ”sıradaki ne?” diye düşünüyor olmak zorundasın. Ben ne biliyorum? Burada nasıl bir marifet gösterebilirim? Bu ne, şu ne, şu ve diğeri? Yaratıcılığınız süreklidir. Ek olarak işbirliği ağı, yardımlaşma ve her çeşit sıradışı şeyler ki bunları uzun zamandır bize hakim olan bireysel, aç gözlü ve egoist sosyal yaşantımızda göremiyoruz. Yani iki tip yaşam arasında tam bir tezat var. Ve bazen sarsıcı, şok edici bulduğum bir durum var. Bu yoksulluk içerisindeki insanlar yaşadığımız çevredeki insanlardan çok daha mutlular. Bu da bana yoksulluğun sadece parayla bağlantılı olmadığını söylüyor. Çok daha kompleks birşey bu.

O zaman başka bir felakete, çatışmaya mahal vermemek için, eğer sorumlu kişi sen olsaydın ne yapılması gerektiğini söylerdin?

Bence problem üniversiteden başlıyor. Üniversiteler günümüzde istemediğimiz bu dünyayı koruyan bir konumda konuşlanıyor. Eğer ekonomistlere farklı şeyler öğretmezsen bu insanlar profesyonel olduğunda nasıl bazı şeyleri değiştirebilsin, bu imkansız. 1950’lerin başında iktisat okumaya başladığımda, eğitim şekli de tamamen farklıydı. İktisat tarihi ve iktisadi düşünce tarihiyle ilgili esaslı dersler alıyorduk. Fakat günümüzde bu dersler müfredat sisteminde bulunmuyor. Öğrendiğin şeyin tarihini bilmek zorunda değilsin. Bunu gerekli görmüyorlar. Senden önceki iktisatçıların düşüncelerini bilmene gerek yok. Buna ihtiyacın yok. Yani bu çok aptalca bir kibir. Bu şekilde bunu sonsuza kadar götürebilirler. Daha sonra bu bir disiplin, bir bilim olmaktan çıkar ve bir din haline dönüşür. Yani bugün ekonominin, neo liberal ekonominin geldiği nokta budur

ekonominin gerçek yüzü 4...

 

Bu yüzden herşeyden evvel, bizim tekrar kültürlü iktisatçılara ihtiyacımız var, tarihi bilen, nereden geldiğini bilen, fikirlerin nasıl oluştuğunu, kimin ne yaptığını, ve dahasını. İkincisi, bizim hemen şimdi açıkça biyosfer denen sınırlı büyük bir sistemin alt bir sistemi olduğumuzu anlamamız gerek. Bu yüzden ekonomik büyüme de imkansız birşeydir. Ve üçüncüsü, Ekosistemleri ciddiye almaksızın fonksiyonel bir sistem oluşturamayacağımız gerçeği. Ve maalesef iktisatçılar ekosistemler hakkında hiçbir şey bilmiyor. Biyolojik çeşitlilik, termodinamik hakkında birşey bilmiyorlar. Buna saygı göstermek açısından tamamen cahiller. Ve mesela hayvanlar yok olursa nasıl bir zarar vereceğini, kendinin de yokolacağını çünkü onlar yok olursa besinlerin de olmayacağını bilmiyorlar. Çünkü bizim kesinlikle doğaya bağımlı olduğumuzu bilmiyorlar. Bu iktisatçılar için doğa, ekonominin bir alt sistemi. Bu apaçık bir deliliktir.

Ek olarak, tüketimi de üretime yaklaştırmak zorundayız. Ben Şili’nin güneyinde yaşıyorum ve bu bölge süt ürünleri için fevkalade bir alan. Birkaç ay önce, orada, güneyde bir oteldeydim. Bir kahvaltıdaydım ve bana küçük bir pakette tereyağı verildi. Ve bu tereyağı Yeni Zelanda’dandı! Yani bu bir delilik değil midir ve neden? Bunun sebebi şudur iktisatçılar gerçek değerleri hesaplamayı bilmiyor. 20.000 km öteden en iyi tereyağını yapan bölgeye tereyağı getiriyorsun, bunun daha ucuz olduğunu tartışarak bunu yapıyorsun ve de. Bu kocaman bir aptallıktır. 20.000 km öteden yapılan taşımacılığın etkisini ciddiye almıyorlar. Peki bu nakliyatın çevreye etkisi nedir ve bütün bu şeylerin? Ek olarak, bu ucuza geliyor çünkü sübvanse edilmiş. Bu yüzden bu durum açıkça şunu gösteriyor, fiyatlar asla doğruyu söylemez. Tamamen bir hile ve bu hileler kocaman zararlar veriyor. Neyin nereden geldiğini bileceksin. Hatta kimin ürettiğini dahi bilebileceksin. Bu şeyi insanileştireceksin. Fakat iktisatçıların günümüzdeki uygulamaları tamamen insanlıktan çıkmış vaziyette.

 

Manfred Max-Neef, Şili’li akademisyen, ekonomist ve Kentsel İşleri Etüd ve Tanıtma Merkezi’nin (CEPAUR) kurucusu. Yeşil ve alternatif ekonomiyle ilgili birçok kitabı bulunmaktadır. Türkçe’ye Ekonominin Gerçek Yüzü ismiyle bir kitabı çevrilmiştir.

Bu röportaj özetlenmiştir. ilk kez The Democracy Now’da yayımlanmıştır.

 

Çeviren: Baran Haydar Yıldırım

 

Bisikletle Adana’dan Ayas’a 65 kilometre – Yaşar Gökoğlu

Geçtiğimiz hafta sonu, Cumartesi günü saat 9’da yola çıktık. Önceden bisiklet yol arkadaşlığı olan dört kişiyiz. Ceyhan üzerinden değil, daha kısa ve sakin olacağını düşündüğümüz bir yoldan gideceğiz. Evden çıkışımızı da hesap edersek Adana – Ayas istikametinde 65 km.lik bir yol var önümüzde. Hava 30’lu derecelerde ve açık, bildiğiniz Çukurova güneşi parlıyor.

Karatş yolundan ayrılır ayrılmaz, daha Adana’nın içi sayılacak yerlerde şaşırtıcı görüntülerle karşılaşıyoruz, pardon, karşılaşıyorum demeliydim, Adana’nın dışına pek çıkmıyorum da…Tek tük evlerin dışında tarlalar ve hayvancılık faaliyetlerinin Adana’nın mahallelerinde birden önümüze çıkması şaşırttı beni. Görebildiğimiz tarım işçilerinin çadırları boş gibi, sadece küçük çocuklar var. Yol dar ama çok bozuk değil. Yolculuğun ilk ve son aksiliğini bu sırada yaşıyoruz. Başak kardeşimizin lastiği patlıyor. Yanımızda tamir malzemelerimiz var, yarım saat gecikmeyle yola devam ediyoruz. Her yönde ufuk çizgisine kadar uzanan geniş bir ovada, dümdüz bir yolda tek sıra ilerliyoruz. Acelemiz yok, hava kararmadan önce ulaşıp denize girebilirsek ne iyi olur.

Saatte ortalama 10 – 15 km. hızla gidiyoruz. Yolun her iki yanında mısır, pamuk, küncü, yer fıstığı, salatalık, domates, karpuz tarlaları ve narenciye bahçeleri var. Az da olsa çalışan tarım işçilerini görüyoruz. Bazı tarlalardaki pamukların kozalarından sarktıkları, toplanacak duruma geldikleri dikkatimi çekiyor. Çocukluğu köyde geçmiş, deneyimli köylü, aynı zamanda turumuzun rehberliğini yapan İrfan Hoca’ya bir molada neden bu durumdaki pamukların toplanmadığını soruyorum. Aldığım cevap bigisizliğimi ortaya koyuyor. Meğer Çukurova’da elle pamuk toplama artık tarihe karışmış. Pamuk toplama makinasının tarlaya girmesinin de belli zamanı varmış. Elle toplandığı zamanlarda “1. ağız” “2. ağız” diye tabir edilen pamuk toplama zamanlarının olduğunu duymuştum. Şimdi makine tarlaya sadece bir defa giriyormuş. Yolun sonlarına doğru, ki oralarda hasat erken olurmuş, pamuğun toplandığı tarlaların ve yolun kenarlarında görülen atık pamuklar ve tarlalarda az miktarda görülen sonradan açmış pamuk kozaları gibi kayıplara rağmen tarla sahipleri makinayı tercih ediyorlarmış. Çünkü işçiye toplama ücreti ödemekten daha karlı oluyormuş.

Bisiklet 1

Yol boyu sık sık mola veriyor ve bolca su içiyoruz. Yolun sakinliğini bozan tek şey, her on dakikada bir geçen tır büyüklüğünde lanet kamyonlar. Bisikletli için tam bir kabus gibiler. Yanımızdan geçerlerken oluşan anaforlu rüzgarlarından korunmaya çalışıyoruz. Dolu olanlarından ayrıca iri tozlar ve küçük taş parçaları savruluyor. Ayas yakınlarındaki bir taş ocağından inşaat malzemesi taşıyorlarmış. Konuştuğumuz köylüler de şikayetçi ama Adanalı tanınmış bir politikacı – patron bu işten çok para kazandığı için olsa gerek, şikayetlerinden bir sonuç alamamışlar. Kamyon sürücüleri muhtemelen biz bisikletlileri zararlı böcekler gibi görüyorlar, israrlı ve gürültülü korna çalmalarıyla belli ediyorlardı duygularını.

Çukurova’da tarım yapılmayan bir karış boş yer olmadığını söylersem abartmış olmam. Eskiden var mıydı bilemem, şu anda “mera” diye bir şey kalmamış. Sanırım bu durumun da etkisiyle yol boyu görebildiğimiz bütün hayvanlar kapalı mekanlarda idiler. Endüstriyel hayvancılık çoktan egemen olmuş. Köy yumurtasını bilemem ama “köy sütü” hikaye yani.

Birdenbire Ceyhan Nehri ile karşılaşıyoruz. Eskiden olduğu gibi bozbulanık değil, üstelik bu mevsimde ve denize de bu kadar yakınken bir hayli büyük ve coşkulu akıyor, seviniyorum Ceyhan’ın bu halini görünce. Saatlerdir tarla kuşlarından başka yaban hayatına dair hiç bir şey, bir tek alıcı kuş bile göremediğimden olsa gerek, nehir üzerinde koyu renkli ve uzun bacaklı, türünü bilemediğim bir kuşu uzaktan görünce sevincim daha da artıyor. Önceleri biraz silüet halinde görünen sıradağlara iyice yaklaştığımızda, bunları nasıl ve nerden aşacağımızı merak etmeye başlamıştım ki, iki büyük tepeliğin arasından tırmanmaya başladık. Vakit öğleni geçmişti ve yorulmaya başlamıştık, fazla dik yokuşlarda yürüyorduk. Derken uzun ve keyifli inişler başladı. Uzaktan da olsa denizi görmüştük. Ayas’a yaklaştıkça yer fıstığı ekili tarlalar çoğalıyor, toprağın rengi de değişiyordu. Saat 4’te Ayas’a geldiğimizde biraz dinlendik ve denize girdik. Deniz o kadar sıcaktı ki, çıktığımızda rüzgar üşütüyordu ve denizden çıkmak istemiyorduk. O akşam İrfan Hoca’nın yazlığında kaldık. Vejetaryen bir sofra, rakı ve portakal renginde bir mehtap vardı.

Bisiklet 3

Bana sorarsanız, Ayas Karataş’tan daha güzel ve sakin bir yer. Şimdilik sadece yazlık sahipleri bunun farkında. Görebildiğim kadarıyla 3 büyük otel var ama pek dolu olmuyorlarmış. Bir de şu isim konusu var. Milat öncesinden beri buranın adı Ayas, resmi ismi ise Yumurtalık. Konuştuğum yaşlılar bile Yumurtalık adını kullanıyorlardı ve kimse de bundan rahatsız değildi. Tarih dediğin kimin umurunda?

Dedim ya, acelemiz yok diye, rahat bir kahvaltıdan sonra, öğlen vakti dönüş yoluna çıktık. Artık yolu bildiğimiz için heyecan yok, o yokuşları nasıl çıkacağımız endişesi var. Biraz zorlanarak, daha fazla mola vererek, yokuşlarda yine yürüyerek akşam 7’de Adana’da olduk. Eh, iki günde toplam 130 km. fena değil. Muhtemelen sezonun son uzun turuydu. Dördümüz de yorgun ama mutluyduk. Bisikleti seviyoruz.

 

Başak – İrfan – Aziz – Yaşar

Paris seyahatinde gözüme takılanlar, aklımdan geçenler – Ayşegül Çerçi

Geçtiğimiz hafta, yıllar sonra yeniden kızımla birlikte Paris’e gittim. Bu kez kenti genç bir öğrenciden farklı deneyimledim doğal olarak. Paris’in tarihini ve kültürel varlıklarını korurken bütün bunları ciddi bir turizm değerine dönüştürmesi ve aynı zamanda kent sakinlerinin yaşam kalitesinden de ödün vermemesi etkileyiciydi. Dünyanın en güzel şehirlerinden biri olan Paris’i gezerken gözüme takılanları ve aklımdan geçenleri sizlerle kısa notlar halinde paylaşmak isterim.

  • Paris Metrosu

Havaalanından doğrudan Paris şehir merkezine gidebileceğimizi biliyorduk. Yine de aklımdan geçen düşünce “Bu zamanda hala Ankara’da bunu bir başaramadık” oldu.  Paris metro haritasına gözatınca Fransızların yerüstünde inşaat yapmayı sevdikleri kadar yeraltında da inşaat işinde başarılı olduklarını anlıyorsunuz. İlk metro hattını 1900 yılında açmışlar, kentin altı irili ufaklı metro ağıyla kaplanmış. Ankara’nın (5 milyon) yarı nüfusuna sahip 2.2 milyonluk Paris’teki metro hatlarına imrenmemek elde değil doğrusu.

  • Geniş Paris caddeleri ve kentsel dönüşüm geçmişi
La Defense...
La Defense…

Dünyadaki pek çok büyük şehir için bile alışılmadık genişlikteki Paris caddelerini, büyük bulvarlarını görünce, Haussmann’ı hatırlamak kaçınılmaz. Paris’in kentsel dönüşümünün arka planındaki insan Georges-Eugène Haussmann ya da namı diğer Baron Haussmann. Eğer Haussmann gibi yetkileriniz yoksa hangi büyük şehir merkezinde böyle geniş bulvarlar kolaylıkla açılabilir ki.!

  • David Harvey’in Asi Şehirler kitabında aktardığına göre (Harvey,D.,2012:48) Napolyon Bonaparte 1853 yılında Haussmann’a Paris’in kentsel altyapısının yeniden düzenlenmesi görevini vermiş. Bunun üzerine Haussmann Paris’in yeniden inşaası için 1840’larda tartışılan ütopyacı planları kentsel ölçeği yeniden tanımlayarak model alıyor ve işe başlıyor. Şöyle bir anekdot anlatılıyor: Mimar Hittorf yeni bir bulvar için yaptığı planı kendisine gösterdiğinde, planı mimarın yüzüne fırlatarak, şöyle diyor; “Bu genişlik yetmez..genişliği 40 metre almışsın, bense 120 metre istiyorum.” Şehri devasa boyutlarda düşleyen Haussman onu peyderpey değil toptan değiştiriyor, Paris’i ışıklar içinde, büyük bir tüketim, turizm ve keyif merkezi haline getiriyordu.

 

Ancak eskinin yıkıntıları üzerinde yeni bir kentsel dünya kurmak için şiddet gereklidir. Hausmann da, Paris’in eski yoksul semtlerini yıkıp geçerken istimlak yetkisini güya kamu yararına kullanıyor ve bunu medenileşme, çevrenin ıslahı ve kentsel yenileme adına gerçekleştiriyordu. Gayrısıhhi sanayilerin yanısıra işçi sınıfının büyük bölümünün ve diğer isyankarların Paris şehir merkezinden kaldırılmasını, böylece bunların kamu düzeni, kamu sağlığı ve tabii siyasi iktidar açısından yarattığı tehdidin önüne geçilmesini bilinçli olarak tasarlamaktaydı (Harvey,D., 2012:58). Haussmann’nın yaptığı açıklamaya göre bu caddeler barikat kurmak için fazlasıyla geniş, bir ayaklanma sırasında topçuların ateş hattı oluşturması için ise çok elverişliydi (Berlitz Cep Rehberi, Paris, 2012, s.19). Hikaye çok bizden çok tanıdık geliyor kulağıma nedense..!

  • Büyük katedraller, gösterişli saraylar ve heykellerle süslü anıtlar

Sacre Coeur...

Şehir merkezinde büyük katedraller, gösterişli saraylar ve heykellerle süslü anıtlar en göze çarpan yapılar. Mimari olarak birsey söylemek haddim değil ama genellikle büyük, ihtişamlı ve süslüler ancak buna rağmen zarif görünüyorlar. Mesela Notre-Dame Katedrali (yapımına 1163’te başlanmış ve 167 yıl sürmüş), Louvre Saray-Müzesi (Palais du Louvre-ilk yapımı 1190’a kadar uzanıyor), Büyük(Grand Palais) ve Küçük(Petit Palais) saraylar (1900), Zafer Takı (Arch de Triomphe-1830), Sacre-Coeur Bazilikası (1914) ve daha birçokları, kilisenin ve dönemin iktidarlarının güç göstergesi ve iz bırakma çabalarını yansıtıyor. Benzer şekilde daha yakın tarihte (1989) yapılan modern bir anıt olan  Grande Arche La Defense cam ağırlıklı formu ve devasa boyutu ile dikkat çekiyor. Anıtın etrafını saran ve farklı tasarımlarıyla dikkat çeken devasa gökdelenler büyük şirketlerin genel merkezlerine ev sahipliği yapmakta ve sanki bugünün güç merkezlerini işaret etmektedir. Mimari yapılar her zaman güç ve zenginliğin görünür kılınacağı çevreyi oluştururlar. Tıpkı bugünlerde gündemi mesgul eden AOÇ içinde yapılan dev bina kompleksi gibi.

  • Paris’in simgesi Eyfel Kulesi (Tour Eiffel)

Eyfel Kulesi, dünyanın en ünlü ve en önemli anıtlarından birisi. 1889’da Dünya Fuarında sergilenmek üzere yapılan kule bir mühendislik harikası olarak görülüyor. 320 m yükseklikteki kule şehrin simgesi, etrafı her daim kalabalık, tepesine asansörle çıkmak için hep uzun kuyruklar var. Kulenin çelik gövdesi ve formunun sıradışılığı bir tarafa dantelimsi dokusu kesinlikle çok zarif ama tek başına bu turizm başarısını açıklamaya yetmiyor. Çünkü pek çok öge (tanıtım, ulaşım, konaklama, tarihsel ve kültürel değerlerin korunması ve ticarileştirilmesi) birlikte Paris’i dünyanın en çok ziyaret edilen kentlerinden biri ve Eyfel Kulesini en çok fotografı çekilen ve ziyaret edilen anıtlarından biri yapıyor. 

  • Kafeler ve restaurantlar

Köşebaşlarındaki kafeler Paris’in olmazsa olmazları, gerçekten çok güzel ve keyifli mekanlar ama epey pahalılar..!

  • Seine nehri kıyılarında dans geceleri

Seine nehrinin kıyılarında ticari işletmeler yok denecek kadar az sayıda,  yalnızca iki tane küçük kafe gördük. Nehir kıyısı halkın ortak ve serbest alanı. Yaz gecelerinde tango, latin, rap, hip hop müzikleriyle dans eden genç yaşlı karışık gruplar, içeceklerini alıp nehir kıyısında muhabbet eden arkadaş grupları, öğrenciler var ve ortada özel güvenlik görevlileri dolaşmıyor. Kenti yaşamak, kamusal alanlara sahip çıkmak böyle birsey diye düşünüyor insan.

Seine Kıyısında Dans Geceleri...
Seine Kıyısında Dans Geceleri…

Bir de bizim kıyılarımız aklıma geliyor, mesela geçen yaz İstanbul’da Taksim’den Sarıyer’e kadar kıyı boyunca markalı markasız kafeler ve restaurantlar sıralanmıştı, şöyle deniz kıyısında sakince oturup bir çay içmek için değil bir boş bank bulmak mütevazi bir çay bahçesi bile bulamamıştık.

  • Turistlik halleri

Günümüz turistinin halleri şöyle özetlenebilir sanırım “ Bugünün turistinin birinci vazifesi fotograf çekmektir..!” Doğrusu kan-kan danslarıyla meşhur gece kulubü Moulin Rouge (Kırmızı Değirmen-1889)’in kendisi kadar, onun fotografını çekmeye çalışan turistlerin görüntüsü de neden seyahat ediyoruz sorusunu düşündürüyor insana. Belkide bu soruya en kısa cevap “elbette fotoğraf çekmek ve yaşadığımız o anı saklamak için” diyebiliriz. Bir de tabii bu fotoğrafları sosyal medyada paylaşmak için..!

  • Artisan Patisseries

Fransız mutfağının gözde yiyeceği tabii ki ekmekler, kuruvasanlar ve diğer unlu mamuller. En taze ve özenle hazırlanmış olanlarını bulabileceğiniz yerler ise bu konuda uzmanlaşmış küçük Artisan Fırınlar (Patisserie).

  • Tıbbı ve şifalı bitkiler bahçesi –Jardin Des Plantes

XIII.Louis ‘in kraliyet tıbbi ve şifalı bitkiler bahçesi-mükemmel bir botanik ve süs bitkileri bahçesi, içinde pek çok tür tıbbı ve şifalı bitki yetiştiriliyor. Bahçeye giriş ücretsiz ve aynı zamanda park alanı, yani Parisliler istedikleri zaman burayı gezip dolaşabiliyorlar ne şanslılar değil mi..!  (Öndeki sarı çiçekler pasiflora bitkisi)

  • Hediyelik eşyalar

Bütün büyük şehirlerde turizmin ortaya çıkardığı hediyelik eşya satıcıları Paris’te de var elbette. Hediyelik eşya ticareti, daha çok Fransız olmayanların, muhtemelen Fransa’da üretilmemiş ama Fransa’ya özgü hediyelik eşyaların satışıyla uğraştığı bir iş alanı gibi görünüyor.

  • Çöp Torbaları

Paris belediyesi sokaklardaki çöp meselesine pratik bir çözüm geliştirmiş. Sokaklarda çok sayıda çöp kovası yani aslında çöp poşeti var. Çöp poşetleri iki halka arasına sıkıştırılarak takılıyor ve gün sonunda görevliler tarafından halkalar arasından çıkarılarak toplanıyor. Her ne kadar plastik kullanımını artırdığını düşünsem de çöplerin akmasını kokmasını önlediği için bana oldukça pratik bir fikir gibi geldi.

Paris’in gündelik yaşamına birkaç günlüğüne tanıklık etmek, belki daha da önemlisi içinde yaşadığımız kentsel mekanlardan, ilişkilerden biraz uzaklaşarak daha estetik, daha yeşil ve insan odaklı kent yaşamının da mümkün olduğunu görmek bizim ruhumuza iyi geldi, ufkumuzu açtı. Size de ilham vermesi dileğiyle..

Ayşegül Çerçi

 

 

Ayşegül Çerçi

Gülten Dayıoğlu’nun “Fadiş”i

On beş yıllık öğretmenlik hayatından sonra daha fazla çocuğa ulaşmak, eğitim ve gelişimlerine katkıda bulunmak için sadece yazarlık yapmaya karar veren Gülten Dayıoğlu çocuklar ve gençler için yazdığı onlarca kitabıyla bu amacını fazlasıyla yerine getirmiştir. Türkiye’de ve çevrildiği diller sayesinde dünyada dört beş kuşak onun kitaplarıyla büyümüştür. Türkiye’nin çocuk yazını üzerine en fazla eser veren, en çok üreten, en önemli çocuk yazarlarından olan Gülten Dayıoğlu’nun klasikleşen eseri Fadiş 1971 yılında ilk baskısını yapmıştır. O zamandan bu yana kırk yılı aşkın bir zamandır da okunmaya devam etmektedir.

2 gülten dayıoğlu...

Babası eviyle ilgilenmediği için hizmetçilik yapmak zorunda kalan annesiyle birlikte Fadiş de çeşitli ailelerin yanında yaşamaktadır. Ancak babası annesini boşanmaya razı etmek için Fadiş’i koz olarak kullanmaya bu amaçla onu kaçırmaya başlayınca ana kızın iyi kötü kurulan düzenleri bozulur. Fadiş kâh babasının kaçırıp yanlarına bıraktığı babasının akrabalarının yanında kâh annesinin izini bulup babasından aldıktan sonra para karşılığı baktırdığı tanıdıklarının yanında köy köy kasaba kasaba gezmektedir. Annesi Fadiş’i yanına almaya uğraşmakta ancak çalıştığı işyerleri çocuk istemediği için mecburen tanıdıklarının yanına emanet etmek zorunda kalmaktadır. Fadiş anası babası olduğu halde babasının kötü kalpliliğinden annesinin ise mecburiyetinden dolayı hem öksüz hem de yetim gibi büyümektedir.

1 fadiş

Kitabın arka planında köy ve kasaba yaşamına dair renkli görüntüler var. Tarla yapmak, harman zamanı, ürün bozumu, ramazanlar, cadılar bayramına benzeyen büyük şehirlerde rastlamadığımız ramazanın on beşi geleneği, bayramlar ve daha pek çok yaşam kültürü okura sunulmaktadır. Kitabın sonunda annesinin akrabasının yanında okula başlamışken iyi kötü bir düzen tutturmuşken, yatılı okula kabul edilmesi üzerine bir kez daha düzenleri bozulur ama bu kez içlerinde geleceğe dair büyük umutlar da vardır. Fadiş okuyacak ve büyük insan olacaktır.

Yetmişe yakın baskı yapmış bu eser, yazarın yozlaştırırlar diye korkmasından dolayı sinemaya aktarılmamıştır. Bu yüzden 9 yaş ve üzerindeki çocuklar tıpkı anne babaları gibi ancak kitabı alıp okuyarak Fadiş’in hayatına girebilirler.

 

Not: Bu yazının videosunu aşağıdaki linkten Uzman Tv’den izleyebilirsiniz.

http://www.uzmantv.com/gulten-dayioglunun-fadis-isimli-kitabinda-neler-anlatiliyor

 

Mehmet Fırat Pürselim

49 konsolosluk personeli serbest

Başbakan Ahmet Davutoğlu, 11 Haziran’da Irak Şam İslam Devleti’nin alıkoyduğu 49 Musul Başkonsolosluğu personelinin Türkiye’ye getirildiğini açıkladı. 49 personelin sağlık durumları iyi.

Bakü’deki programını yarıda keserek Türkiye’ye döneceğini belirten Davutoğlu, “Şu anda rehinelerimiz sınırdan girdiler, Urfa’ya doğru hareket halindeler. Ben de buradan doğrudan Urfa’ya gideceğim, rehinelerimizle buluşacağım” diye konuştu.

15 davutoglu-konsolosluk-aa...

Davutoğlu, ilk temasların gece 12.30 sularında yoğunlaştığını söyledi; “Sabah 5 civarında vatandaşlarımızı aldık ve ülkemize getirdik. Bütün gece boyu yakından takip ettik gelişmeleri. Biraz önce Sayın Cumhurbaşkanımıza arz ettik. Bu mutlu olay hepimizi güzel bir sabaha hazırladı” dedi.

Başbakan Davutoğlu, konsolosluk görevlileriyle alıkonuldukları ilk andan itibaren teması kesmemeye özen gösterdiklerini söyledi. Başkonsolosla gece boyu telefonda temas halinde olduklarını belirtti.

Davutoğlu, rehinelerin nasıl kurtarıldığı sorusuna “İstihbaratın kendi yöntemleriyle” cevabını verdi.

(Al Jazeera)

İklim haftasonu geldi! #PCM

23 Eylül’de New York’ta gerçekleşecek BM İklim Zirvesi öncesi, orada ve tüm dünyada bu haftasonu tarihin en büyük iklim eylemi gerçekleşiyor.

#PCM
Halkın İklim Yürüyüşü her yerde! Sosyal medyada şu ana kadar #PCM #PeoplesClimateMarch #AcayipHavalar etiketleri kollanılıyor.

Pazar günü New York’ta gerçekleşecek Halkın İklim Yürüyüşü‘ne (People’s Climate March) 100 bin kişiden fazla insanın katılıp Salı günü gerçekleşecek zirve için gelen dünya liderlerine taleplerini çok kuvvetli bir şekilde seslendirmeleri bekleniyor. Türkiye saatiyle Pazar akşamı gerçekleşecek yürüyüşü Yeşil Gazete canlı güncellemelerle yerinden takip edecek.

İstanbul’da Cumartesi ve Pazar günleri DEPO’da Karşı İklim Zirvesi düzenleniyor ve çağrıcıları arasında 350.org, Yeşil Düşünce Derneği, Yeşil Gazete, ve Küresel Eylem Gurubu olan bu çatı altında birçok toplantı ve etkinlik yer alacak. Cumartesi saat 17:00’de ise Tünel’den Galatasaray’a yapılacak İklim Adaleti Yürüyüşü‘nde siz, aileniz, arkadaşlarınız ve yüzlerce, belki binlerce kişi, zirveye gidecek Erdoğan’a ve hükümete iklim değişikliği hakkında acil taleplerinizi dillendireceksiniz.

Binden fazla kuruluş 350.org önderliğinde düzenlenen eylemlerin çağrıcıları arasında yer alıyor. Kuzey Amerika’nın her tarafından 500’den fazla otobüs ve 2 trenle 22.000 eylemci yürüyüş için New York’a giderken, Türkiye’nin birçok şehri dahil dünyanın yaklaşık 1.600 noktasında ayrı eylemler düzenleniyor. Size en yakın yürüyüş veya etkinliği bu linkten tespit edebilirsiniz.

İstanbul dışında, Londra, Berlin, Paris, Amsterdam, Bogota, Rio de Janeiro, Yeni Delhi, Johannesburg, Lagos, ve Melbourne’de önemli etkinlikler gerçekleşecek.

22’si Pazartesi günü ise, Wall Street’i Sel gibi Bas (Flood Wall Street) eyleminde şiddetsiz doğrudan bir sivil itaatsizlik eylemiyle Wall Street borsa mahallesi işgal edilerek sermayenin ayak direyen kirli enerji ve iklim katliamı tercihine dikkat çekilecek.

Son olarak bu ay, Dünya Meteoroloji Örgütü iklim değişikliği ile mücadele için ne kadar az vaktimiz kaldığının altını çizmişti. 2015 sonunda Paris’te biraraya gelecek BM İklim Değişikliği Çerçeve Anlaşması Taraflar Toplantısı’ndan Kyoto sonrası süreç için kuvvetli bir anlaşma çıkması iklim değişikliği karşısında gezegenin geleceği için hayati derecede önemli, ve 23 Eylül zirvesi bu doğrultuda irade geliştirmek için BM Genel Sekreteri Ban Ki Moon’un çağrısı üzerine düzenleniyor. Ban, bu yönde kuvvetli bir ifade olarak, Pazar günü eylemcilerle kol kola yürüyecek.

(Yeşil Gazete)

 

Modern zaman tuzağı; ‘Sevdiğin işi yap’ – Fırat Devecioğlu

Çoğu zaman coşkulu bir ifadenin arkasına saklanmış  bir ‘gerçek’ vardır ve onu göremeyiz.

Kelimelerin büyüsüne kapılır gideriz.

Mesela birileri çıkar ve ’’sevdiğin işi yap!’’ der. Bir an ‘başka bir diyara’ götürür bu kelimeler…’’sen önce sevdiğin işi yap gerisi gelir’’. ‘’sevdiğin işi yaparsan hiç çalışmamış gibi olursun!’’

Oysa sevdiğin işi yap denildiğinde benim aklıma; sevdiği iş uğruna reklam ajanslarında yok pahasına çalışanlar, hiç bir ücret almadan didinen stajyerler, kadroya girebilmek için üniversitenin işlerine koşan ve hala ailesinden para alarak geçinmek zorunda bırakılan yüksek lisans-doktora öğrencileri, medyada, kültür, sanat ya da yaratıcılık gerektiren işlerde ‘kıt kanaat’ geçinerek hayalinin peşinde koşanlar, bir türlü evine gidecek vakti bulamayan dershane öğretmenleri geliyor!

Mesela, İngiltere’de yapılan bir araştırma, profesyonel yazarların asgari ücretin altında gelirle hayatlarını sürdürmek zorunda kaldığını ortaya koydu. İngiliz Yazarlar Birliği üyelerinin 2005’den 2014’e %40 gelir kaybı yaşadığını söylüyor. Benzer örnekleri heryerde görmek mümkün.

’Sevdiğin işi yapmalısın’ düşüncesi modern çağın kendini gizlemeyi en iyi şekilde başarmış, sömürü kapılarını sonuna kadar açan sinsi bir aracı.

Bir insanın kişisel ilgi alanına yönelik bir işi yapıyor olması neden geçim sıkıntısı çekmesini normalleştirir? Ve bu aslında kimin yararınadır?

Çalışmanın hakkını vermemek, ‘sevilesi, zevkli’ olduğu düşünülen ya da ‘toplumda saygınlık’ getirdiği inanılan işleri yapanlara bir bedel olarak dayatılıyor. Hatta bu alanlarda çalışanlara çok daha fazla iş yükünü de beraberinde getiriyor. Bir kültür-sanat atölyesinde karşılık almadan çalışan ‘stajyere’ veri tabanına ne kadar daha çok form girerse o kadar iyi bakılıyor. 10 yıl sonra ofisin başına geçmesi beklenen halkla ilişkiler yöneticisi nefes almadan çalışarak üç kişilik iş çıkarıyor, doktora yapan akademisyen birlikte çalıştığı hocaların yapması gereken tüm araştırmaları tek başına hazırlıyor, göze girmesi beklenen satışçı, tedarikten tahsilata her işe girişmek durumunda kalıyor…

Geçtiğimiz günlerde, Amerika’da elden ele dolaşarak merak uyandıran bir analiz yayınlandı. Miya Tokumitsu, Slate adlı haber sitesindeki yazısında konuya açıklık getiriyor; ‘’Bu düşünce şekline göre (sevdiğin işi yapmak) çalışmak, belli bir ücret ya da karşılık için yapılan bir şey değil, bir sevgi eylemidir. Eğer bu eylem ardından kâr getirmiyorsa, muhtemelen çalışanın tutku ve kararlılığı yeterli değil demektir. Bu yaklaşımın gerçek başarısı, çalışanları, emeklerinin pazara değil de kendilerine hizmet ettiğine inandırmasıdır. ‘Sevdiğin İşi Yap’ moral verici bir öneri gibi; bizi yapmaktan hoşlandığımız şeyler üzerine kafa yormaya ve bu işleri gelir getirici girişimlere çevirmeye itiyor. Fakat, zevklerimizi neden parasal çıkar güderek yaşamak zorundayız?’’

‘Sevdiğin işi yap’ düşüncesinin diğer olumsuz etkisi ise, işlerin yürümesi için yapılması gereken operasyonel, tek düze işleri yapan çalışanlar üzerinde oluyor. Tokumitsu’ dan devam edelim; ‘Sevilmeyen işleri yapmak zorunda kalanlar için hikaye başka. ‘Sevdiğin İşi Yap’ inancı ile motivasyonsuz, sevmekten başka nedenlerle çalışanlar -yani çalışanların çoğu- yok sayılıyor. Steve Jobs’ın Stanford konuşmasında olduğu gibi (konuşmada ‘neyi sevdiğini bulmak zorundasın’ diyordu), sevilmeyen ancak toplumsal olarak yapılması gereken işler de aklımızdan çıkartılıyor.’

Geçenlerde kaldığım otelin odasından geç kalmış halde çıkmaya çalışırken, kapıdan içeri girmek üzere olan kat görevlisi ile karşılaştım. Birazdan, kısa süreli yaşadığım odada dokunmayacak yer bırakmayacaktı. Gözlerine bakarken, ona ‘sevdiğin işi yapmalısın’ dersem ne düşünür diye aklımdan geçirdim. Ya restorantta hizmet verenler, havluları yıkayanlar, ütü yapanlar, araba getirenler, eşya taşıyanlar, sürekli ayakta duran güvenlik görevlileri, tüm gün mini barları ürünle dolduranlar…Onlara söylesem ‘eğer sevdiğiniz şeyi yaparsınız, yorulmazsınız’ diye ne düşünürler sizce? Muhtemelen mevcut işlerinin ne kadar da değersiz olduğunu, düşlediği gibi bir hayata ancak sevdiği şeylerden ‘para kazanmayı’ bilerek ulaşabileceğini. Oysa o otel için tüm bu işlerin olması ve birileri tarafından yapılması gerekiyordur. Diğer tüm işlerde olduğu gibi.

Keynes yıllar önce tahminde bulunarak, gelişen teknoloji ile insanların günde 3-4 saat çalışmasının yeterli olacağını söylemişti. Ancak işler öyle olmadı. Çalışma saatleri kısalmadı, hatta uzadı. Birçok farklı iş tanımı türedi. Şirketler, organizasyonlar büyüdü.

Bugün, işlerin yürümesi, şirketlerin varlığı için sürekli tekrardan oluşan, tek düze, operasyonel binlerce işin, birileri tarafından yapılması gerekiyor.

‘Sevdiğin işi yap’ diyerek tavsiyelerde bulunan iş sahibinin, şirketinin varlığı için, birçok tek düze ‘sıkıcı’ iş, görmezden geldiği insanlar tarafından yapılıyordur. Bu düşünceye göre, yoruluyorlarsa sevdiği işi bulmaları gerekir! Sevdiği işi bulabiliyorsa, o zaman da öncelikle düşük ücrete ses çıkarmamalılar, sonuçta sevdiği işi yapıyorlar!

ABD’li gazeteci ve News Junkie Post editörü Gilbert Mercier, geçtiğimiz haftalardaki bir yazısında günümüz dünyasını feodel sistemin yaşandığı Orta Çağa benzetiyordu. ‘Bugünle karşılaştırdığımızda bir serfin lorduyla ilişkisi, herhangi bir WalMart çalışanının Walton ailesiyle ilişkisiyle aynı’ derken pek de haksız sayılmaz. Böylesi bir dünya yetmiyormuş gibi, halen daha, kişilerin hayatlarının nasıl mutlu olacağı konusunda ahkam kesen, kendisinin ya da en fazla küçük bir çalışan grubunun ‘mutluluğunu’ örnek gösteren ‘elitlerimiz’ vardır.

Bu oyunda, ’sevdiğin işi bulmalısın’ tuzağı, operasyonel- tek düze işlerde çalışan çoğunluğa karşı önemli bir haksızlık doğurur; mevcut işlerini değersizleştirme. Kişisel zevkleri olan işleri yapanlar için ise haksızlık, sömürü düzeni ile kendini gösterir.

Daha az sevilen işlerde çalışanlar, işlerini sevsin sevmesin yaptıkları çalışmanın karşılığını almalılar. Ücret ve sosyal haklar bakımından çalışmasının karşılığını alan insanlar, yaptığı işe aşık olsun olmasın, kendine, ailesine, ilgi alanlarına vakit ayırarak da mutlu olabilecektir.

Sevdiği işleri yapmaya gayret gösterenlerin ya da ‘sevimsiz’ denilen işleri yapan insanların, nasıl mutlu olacağını ‘parasızlıkla’ öğrenmeye ihtiyacı yok! İhtiyaç olan tek şey hak, hukuk gözeten, adil bir çalışma hayatının oluşturulması…

”Dünyadaki bütün kötülükler, birilerinin başkalarının iyiliği için hareket etme hakkını kendinde görmesiyle başlar.” Eric Hoffer

Bu yazı ilk olarak firatdevecioglu.com/ da yayınlanmıştır

Fırat Devecioğlu...

 

 

Fırat Devecioğlu

http://www.firatdevecioglu.com/

Dünya liderlerinden Kuzey Kutbu için Greenpeace’e destek

Ban Ki-moon Kuzey Kutbu’nu korumak için çağrı yapan 6 milyon Greenpeace destekçisinin isimlerini kabul etti.

Greenpeace delegasyonu Ban Ki-Moon’a Kuzey Kutbu’nu Kurtar kampanyasının altı milyon imzasını takdim etti.
Greenpeace delegasyonu Ban Ki-Moon’a Kuzey Kutbu’nu Kurtar kampanyasının altı milyon imzasını takdim etti.

23 Eylül 2014’te New York’ta gerçekleşecek Birleşmiş Milletler İklim Zirvesi öncesi BM Genel Sekreteri Ban Ki-moon, altı milyon kişi tarafından imzalanan Kuzey Kutbu’nu Kurtar çağrısını kabul etti. Türkiye’de de yarım milyondan fazla imza toplayan Greenpeace, Kuzey Kutbu’nun belirli bir bölgesini koruma altına alma ve diğer bölgelerinde petrol aramalarını ve yıkıcı sanayi faaliyetleri durdurma çağrısı yapıyor.

Altı milyon imzanın Ban Ki-moon’a sunulduğu dün gece aynı zamanda, Rus yetkililerin aralarında Türk vatandaşı Gizem Akhan’ın da bulunduğu 30 aktivistin tutuklanmasıyla sonuçlanan bir petrol platformunda gerçekleştirilen şiddetsiz eylemin birinci yıldönümüydü.

“Bu imzaları, ortak geleceğimiz için ortak bir taahhüt olarak, sadece Kuzey Kutbu’nu değil, dünyanın her yerinde doğayı korumak adına kabul ediyorum” açıklamasını yapan Ban Ki-moon, Kuzey Kutbu’nu koruma konulu bir uluslararası zirve davetinde bulunmayı de değerlendireceğini belirtti. Ban Ki-moon, içinde Kuzey Kutbu buzundan elde edilen 6 milyon su damlası bulunan bir cam küre hediye eden Greenpeace heyetine yakın bir gelecekte örgütün ünlü kampanya gemilerinden biriyle Kuzey Kutbu’na gitme arzusunu dile getirdi.

Greenpeace heyetinden Greenpeace International Genel Müdürü Kumi Naidoo, toplantı sonrası açıklamasında: “Kuzey Kutbu, New York’taki zirveye katılanlar için bir dönüm noktasını temsil ediyor. Liderler, hiç şüphesiz dünyamızın hızla ısınmasından duydukları derin endişeyi ifade eden zarif demeçler verecekler. Ancak bu liderlerin birçoğu, eriyen Kuzey Kutbu’ndan petrol çıkarmak için bölgenin nasıl bölüşüleceğinin hesabını yapmakta. Ancak aynı anda bu iki duruşu savunmak tek kelimeyle inandırıcı değil. Bugün, burada altı milyon kişi temsil edildi ve sesimizin üst düzey yetkililer tarafından duyulmaya başlanması çok ümit verici. Ban Ki-moon’a imzaları kabul ettiği için teşekkür ediyor ve tüm insanlık adına yürüttüğümüz Kuzey Kutbu’nu Koruma kampanyamızı sürdüreceğimizi söz veriyoruz” dedi.

özgürlük 2
7 Eylül 2014, Greenpeace New York’un simgesi Özgürlük Heykeli’nin bir replikasını Kuzey Kutbu Denizi’ne yerleştirerek 21 Eylül’de People Climate’s March /Halkların İklim Yürüyüşü’ne çağrı yaptı

Eylül başında, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 30 ülkede yapılan anket sonucuna göre, katılımcıların %74’ü Kuzey Kutbu’nu çevreleyen uluslararası sularda bir bölgenin koruma altına alınmasını destekliyor.

Greenpeace, birkaç gün önce Kuzey Kutbu’nda bulunan Esperanza gemisinde iklim aktivisti ve Filipinler İklim Heyeti Baş Müzakerecisi Yeb Sano’yu ağırladı. Kasım 2013’de Varşova İklim Zirvesi’nin açılışında mücadele azmi aşılayan konuşmasıyla ağlatan ve konuşmanın ardından zirve boyunca iki hafta açlık grevi yapan Yeb Sano Esperanza’dan “5,000 mil ötede doğdum ancak benim ve ülkemin geleceğinin Kuzey Kutbu’nun kaderine bağlı olduğunun farkına vardım” açıklamasını yaptı. Kuzey Kutbu ve dünyanın diğer yerlerindeki iklim felaketleri arasındaki bağlantıya dikkat çeken Yeb Sano, Kuzey Kutbu için mücadeleye etmeye çağrı yaptı.

Yeb Sano Kutup Denizi’ndeki Greenpeace Esperanza gemisinde:  “Tayfun felaketini yaşayan bir Filipinli olarak, Kuzey Kutbu’na gitmek İklim değişikliğinin boşluklarını doldurmak gibi. Kuzey Kutbu’nda olanlar, tüm dünyayı etkiliyor.” Ümit Şahin ve Ömer Madra’nın Kuzey Kutbu’nda bulunan Yeb Sano ile Açık Radyo’da yaptıkları röportaj Yeşil Gazete’de yayınlamıştı.
Yeb Sano Kutup Denizi’ndeki Greenpeace Esperanza gemisinde: “Tayfun felaketini yaşayan bir Filipinli olarak, Kuzey Kutbu’na gitmek İklim değişikliğinin boşluklarını doldurmak gibi. Kuzey Kutbu’nda olanlar, tüm dünyayı etkiliyor.”

Ümit Şahin ve Ömer Madra’nın Kuzey Kutbu’nda bulunan Yeb Sano ile Açık Radyo’da yaptıkları röportaj Yeşil Gazete’de yayınlanmıştı.

Greenpeace Esperanza gemisinin Yeb Sano’nun ardından misafir ettiği diğer önemli kişi ise Kiribati Cumhurbaşkanı Anote Tong. İklim değişikliğinin ilk kurbanlarından biri olan bu Pasifik ada ülkesinin Cumhurbaşkanı Tong, “İklim değişikliği bizim için gelecekte karşılaşacağımız değil, şu anda mücadele ettiğimiz bir durum. Günlerimiz sayılı, bu yüzyıl içinde adalarımızın önemli bir kısmı sular altında kalacak. Erimekte olan Kuzey Kutbu çok büyük bir tehdit. Benim ülkem ilk etkilenenlerden, ama sıra diğer ülkelere de gelecek” dedi. Anote Tong Greenpeace Esperanza gemisi ziyaretinin ardından, New York İklim Zirvesi’ne katılacak.

Kiribati Cumhurbaşkanı Anote Tong: “Günlerimiz sayılı. Bu yüzyıl içerisinde adalarımızın önemli bir kısmı su altında kalacak.”
Kiribati Cumhurbaşkanı Anote Tong: “Günlerimiz sayılı. Bu yüzyıl içerisinde adalarımızın önemli bir kısmı su altında kalacak.”

Ayşe Bereket
[email protected]
twitter.com/aysebereket

Amasra’daki madende iki ayda ikinci işçi ölümü

Bartın’ın Amasra İlçesi’nde, Tarlaağzı Köyü’nde konuşlanmış Hatta Holding’in madeninde göçük meydana geldi.  özel bir şirkete ait kömür ocağında meydana gelen göçükte 1 Çinli işçi öldü, biri ağır yedi yaralı var

MG_36341

Kaza, saat 11.00 sıralarında Tarlaağzı mevkiinde faaliyet gösteren özel şirkete ait kömür ocağında meydana geldi. Maden ocağında Çinli işçilerin hazırlık işlerini yürüttüğü bölgede yan taraftaki kömür yağınlarının çökmesi sonucu göçük oluştu. İşçilerden 2’si, kömür yığınlarının altında kaldı. İşçiler, mesai arkadaşlarının çalışması sonucu göçükten kurtarılarak ocaktan çıkarıldı. Ancak işçilerden birisi hayatını kaybetti. Diğer işçi ise ambulansla Bartın Devlet Hastanesi’ne kaldırıldı.

Kaymakam Mehmet Yıldız, galerinin yan tarafından paso kayması sonucu kısmi göçük oluştuğunu söyledi. Ölen işçinin vücudunun yarısına kadar göçük altında kaldığını, diğerinin ise sadece ayaklarının göçükten etkilendiğini belirten Kaymakam Yıldız, “Göçükten kurtarılan işçiye gerekli müdahale yapıldı. Geri döndürebilmek için arkadaşlar uğraştı. Ancak işçi kurtarılamadı. Diğerinin durumu iyi” dedi.

“Çinliler kömür çıkarmaya devam edecek”

Hattat Holding’in Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Hattat, Haberturk’e yaptığı açıklamada, “Bartın’daki madende yaşanan üzücü kaza galeri açılırken yaşandı. Madende ilerleyebilmek için önce dinamit patlatılır. İlerleme esnasında taş düşmesi ya da yığılma nedeniyle Çinli bir çalışanımız vefat etti. Başka bir Çinli çalışanımız için yaralı olduğu ajanslara yansıdı. Ancak o çalışanımızın durumu gayet iyi. Kendisini hastaneye kontrole götürmek için zor ikna ettik. Yer altı çalışmalarında işi iyi bildikleri için Çinlilere ihale etmiştik. Çinliler madende kömür çıkarmaya devam edecek” dedi.

Tarlaağzı Köyü’ndeki özel madende Ağustos ayında da bir göçük meydana gelmiş, işçi Muammer Çetin isimli hayatını kaybetmişti.

Amasra’da kömür madeni işleten Hattat Holding’in tartışmalı termik santral projesiyle ilgili ayrıntıları okumak için tıklayınız.