Hafta SonuManşet

Bisikletle Adana’dan Ayas’a 65 kilometre – Yaşar Gökoğlu

Geçtiğimiz hafta sonu, Cumartesi günü saat 9’da yola çıktık. Önceden bisiklet yol arkadaşlığı olan dört kişiyiz. Ceyhan üzerinden değil, daha kısa ve sakin olacağını düşündüğümüz bir yoldan gideceğiz. Evden çıkışımızı da hesap edersek Adana – Ayas istikametinde 65 km.lik bir yol var önümüzde. Hava 30’lu derecelerde ve açık, bildiğiniz Çukurova güneşi parlıyor.

Karatş yolundan ayrılır ayrılmaz, daha Adana’nın içi sayılacak yerlerde şaşırtıcı görüntülerle karşılaşıyoruz, pardon, karşılaşıyorum demeliydim, Adana’nın dışına pek çıkmıyorum da…Tek tük evlerin dışında tarlalar ve hayvancılık faaliyetlerinin Adana’nın mahallelerinde birden önümüze çıkması şaşırttı beni. Görebildiğimiz tarım işçilerinin çadırları boş gibi, sadece küçük çocuklar var. Yol dar ama çok bozuk değil. Yolculuğun ilk ve son aksiliğini bu sırada yaşıyoruz. Başak kardeşimizin lastiği patlıyor. Yanımızda tamir malzemelerimiz var, yarım saat gecikmeyle yola devam ediyoruz. Her yönde ufuk çizgisine kadar uzanan geniş bir ovada, dümdüz bir yolda tek sıra ilerliyoruz. Acelemiz yok, hava kararmadan önce ulaşıp denize girebilirsek ne iyi olur.

Saatte ortalama 10 – 15 km. hızla gidiyoruz. Yolun her iki yanında mısır, pamuk, küncü, yer fıstığı, salatalık, domates, karpuz tarlaları ve narenciye bahçeleri var. Az da olsa çalışan tarım işçilerini görüyoruz. Bazı tarlalardaki pamukların kozalarından sarktıkları, toplanacak duruma geldikleri dikkatimi çekiyor. Çocukluğu köyde geçmiş, deneyimli köylü, aynı zamanda turumuzun rehberliğini yapan İrfan Hoca’ya bir molada neden bu durumdaki pamukların toplanmadığını soruyorum. Aldığım cevap bigisizliğimi ortaya koyuyor. Meğer Çukurova’da elle pamuk toplama artık tarihe karışmış. Pamuk toplama makinasının tarlaya girmesinin de belli zamanı varmış. Elle toplandığı zamanlarda “1. ağız” “2. ağız” diye tabir edilen pamuk toplama zamanlarının olduğunu duymuştum. Şimdi makine tarlaya sadece bir defa giriyormuş. Yolun sonlarına doğru, ki oralarda hasat erken olurmuş, pamuğun toplandığı tarlaların ve yolun kenarlarında görülen atık pamuklar ve tarlalarda az miktarda görülen sonradan açmış pamuk kozaları gibi kayıplara rağmen tarla sahipleri makinayı tercih ediyorlarmış. Çünkü işçiye toplama ücreti ödemekten daha karlı oluyormuş.

Bisiklet 1

Yol boyu sık sık mola veriyor ve bolca su içiyoruz. Yolun sakinliğini bozan tek şey, her on dakikada bir geçen tır büyüklüğünde lanet kamyonlar. Bisikletli için tam bir kabus gibiler. Yanımızdan geçerlerken oluşan anaforlu rüzgarlarından korunmaya çalışıyoruz. Dolu olanlarından ayrıca iri tozlar ve küçük taş parçaları savruluyor. Ayas yakınlarındaki bir taş ocağından inşaat malzemesi taşıyorlarmış. Konuştuğumuz köylüler de şikayetçi ama Adanalı tanınmış bir politikacı – patron bu işten çok para kazandığı için olsa gerek, şikayetlerinden bir sonuç alamamışlar. Kamyon sürücüleri muhtemelen biz bisikletlileri zararlı böcekler gibi görüyorlar, israrlı ve gürültülü korna çalmalarıyla belli ediyorlardı duygularını.

Çukurova’da tarım yapılmayan bir karış boş yer olmadığını söylersem abartmış olmam. Eskiden var mıydı bilemem, şu anda “mera” diye bir şey kalmamış. Sanırım bu durumun da etkisiyle yol boyu görebildiğimiz bütün hayvanlar kapalı mekanlarda idiler. Endüstriyel hayvancılık çoktan egemen olmuş. Köy yumurtasını bilemem ama “köy sütü” hikaye yani.

Birdenbire Ceyhan Nehri ile karşılaşıyoruz. Eskiden olduğu gibi bozbulanık değil, üstelik bu mevsimde ve denize de bu kadar yakınken bir hayli büyük ve coşkulu akıyor, seviniyorum Ceyhan’ın bu halini görünce. Saatlerdir tarla kuşlarından başka yaban hayatına dair hiç bir şey, bir tek alıcı kuş bile göremediğimden olsa gerek, nehir üzerinde koyu renkli ve uzun bacaklı, türünü bilemediğim bir kuşu uzaktan görünce sevincim daha da artıyor. Önceleri biraz silüet halinde görünen sıradağlara iyice yaklaştığımızda, bunları nasıl ve nerden aşacağımızı merak etmeye başlamıştım ki, iki büyük tepeliğin arasından tırmanmaya başladık. Vakit öğleni geçmişti ve yorulmaya başlamıştık, fazla dik yokuşlarda yürüyorduk. Derken uzun ve keyifli inişler başladı. Uzaktan da olsa denizi görmüştük. Ayas’a yaklaştıkça yer fıstığı ekili tarlalar çoğalıyor, toprağın rengi de değişiyordu. Saat 4’te Ayas’a geldiğimizde biraz dinlendik ve denize girdik. Deniz o kadar sıcaktı ki, çıktığımızda rüzgar üşütüyordu ve denizden çıkmak istemiyorduk. O akşam İrfan Hoca’nın yazlığında kaldık. Vejetaryen bir sofra, rakı ve portakal renginde bir mehtap vardı.

Bisiklet 3

Bana sorarsanız, Ayas Karataş’tan daha güzel ve sakin bir yer. Şimdilik sadece yazlık sahipleri bunun farkında. Görebildiğim kadarıyla 3 büyük otel var ama pek dolu olmuyorlarmış. Bir de şu isim konusu var. Milat öncesinden beri buranın adı Ayas, resmi ismi ise Yumurtalık. Konuştuğum yaşlılar bile Yumurtalık adını kullanıyorlardı ve kimse de bundan rahatsız değildi. Tarih dediğin kimin umurunda?

Dedim ya, acelemiz yok diye, rahat bir kahvaltıdan sonra, öğlen vakti dönüş yoluna çıktık. Artık yolu bildiğimiz için heyecan yok, o yokuşları nasıl çıkacağımız endişesi var. Biraz zorlanarak, daha fazla mola vererek, yokuşlarda yine yürüyerek akşam 7’de Adana’da olduk. Eh, iki günde toplam 130 km. fena değil. Muhtemelen sezonun son uzun turuydu. Dördümüz de yorgun ama mutluyduk. Bisikleti seviyoruz.

 

Başak – İrfan – Aziz – Yaşar

Kategori: Hafta Sonu