Ana Sayfa Blog Sayfa 3872

“İklim tartışması sona ermiştir”: Halkın İklim Yürüyüşü

Ömrüm boyu parçası olduğum en büyük eylemdi. Evet, aklınıza gelebileceklerin hepsi dahil. Belki sayı olarak buldu, belki bulmadı onları, önemli de değil; yürüyüşün ardından ilk ilân edilen sayı da dudak uçuklatan bir 310 bin kişi idi. En iyimser çeyrek milyon kişi gelebilir ümitlerini dahî gölgede bırakıp aşan. 310 bin kişi, her köken ve yaş gurubundan, düşünce nüansları birbirlerinden çok farklı, ve bildiğim ve bilmediğim birçok dili konuşarak birlikte yürüdük. Kilometrelerce insan seli, caddelerin kıvrımlarıyla dönen, bitmez tükenmez iklim aktivisti! Sürreal görüntü insanın yüreğini attırıyor, ama aslında vaziyeti bu, çok gerçek iklim realitemizin.

15126013137_56d5d043fa_z

New York’tan kare kare İnsanlığın İklim Yürüyüşü başlıklı fotoğraf galerisi için tıklayınız.

Talebimiz, ve üzerinde anlaştığımız çareler kuvvetli bir şekilde bir idi. Yürüyüşün farklı yerlerinden girip çıktım; giriş çıkış noktaları belirli ama boldu, ve sıkça kullanılıyorlardı. Kiminle karşılaşırsam karşılaşayım, ayni talepler listesinin bir kısmını dillendiriyor, diğerlerine ise referanslarda bulunuyor.

Herkes ama herkes iklim değişikliğinin bir ölüm kalım meselesi olduğunun farkında. Bıçağın kemiğe dayandığının, siyasi eylemsizliğin kabul edilemezliğinin. Kimse gelin bu işi sadece ampulleri değiştirerek, daha verimli arabalar alarak çözelim demek için orada değildi. Gezegen için çanların çaldığının kuşkusuz farkındalığı dışında herkesin müşterek olduğu ikinci şey dönüşümün adresi: dönüşüm ekonomide olmak zorunda.

Yenilenebilir enerji çağrısı acil bir çare olarak her tarafta gürülebiliyordu yürüyüşte; fosil yakıtları fosil yapmamız şart diyordu herkes. Güneş ve off-shore rüzgâr büyük ümit idi. Kaya gazı ise bes belli, çok yerel topluluğun canını yakıp kafasını attırmış ki her tarafta kaya gazı karşıtı tişört ve afişler. Bir çok yerde anti-nükleer gülen güneş bayrakları, bazen de nükleer karşıtı afişler de gördüm. Kimse tekno-fiks çözüm istemiyor. Bir dev problemi ve menfaati diğerine değiştirmek insanların aklındaki son şey. Diğer bir önemli ve şaşırtıcı derecede yaygın isyan noktası da gıda. Ne tarafa bakarsanız bakın yerel, organik gıda çağrısı, nereye bakarsanız bakın endüstriyel gıdanın iklimi öldürdüğüne dair afişler. Sanırım bulunduğumuz ülkenin ABD olması itibariyle buna şaşırmamalı, mısır tarlalarını geçip her dinlenme istasyonunda sırf fastfoodcular arasından varmıştık sonuç olarak bu eyleme. Et tüketimine olan tepki, ve ‘senin et alışkanlığın gezegenin yaşam hakkını elinden alıyor’ söylemi de ayni şekilde, bu ülkede çok iyi anlaşılabilir, ve gerek yolda gerek yürüyüşte karşılaştıklarımdan şu belli ki, 90 sonrası doğumlu nesilde iklim şuuru sahibi kişiler arasında etobur yok gibi. Söylem ile pratiğin örtüşür olması zaten yürüyüşteki 300-400 bin kişinin her birinin en azından prensipte dikkat ettiği bir konuymuş gibi geliyor, insan bu tatlı insanlar arasında yürüdükçe.

Esas ümit veren nokta dönüşümün adresine dair olanı. Banka krizlerini, lobiciliği çok yakından tanıyan partiler ötesi yaygın bir taban muhalefet sözkonusu ABD’de. Bu müflis yapı ile iklim değişikliği eylemsizliğini biraraya getirmek artık ana akım bir düşünce, ve yürüyüşteki herkes mevcut hâliyle kapitalizmin ve tüketim toplumunun bir numaralı suçlu olduğunu ilan eder bir tavırla yürüyordu. İstikrarlı şekilde karşınıza çıkan taleplerden biri de karbon vergisi idi.

Kim oradaydı? Farklı kaygı gurupları şeklinde altıya ayrılmış olsa da yürüyüşün düzenleyicileri, bir yerde herkes birbirine karıştı; en azından öğrenciler, iklim değişikliğinden en çok etkilenen topluluklar, çözüm teklif edenler, ve çevre aktivistleri her yerde idi. Kimse baskın bir şekilde siyasi parti veya sendika, hatta çevre örgütü bayrağı altında toplanmış değildi; iç içe yürüyorduk. Zaten büyük bir çoğunluk çocuğunu veya arkadaşını kapıp gelenlerden oluşuyordu.

ABD’de her zaman olduğu gibi kuvvetli bir inanç gurupları varlığı vardı. Konuyu samimi bir şekilde tartıp benimseyen, mal varlıklarını fosil yakıt yatırımlarından temizleyen mezhep kiliselerinin sayısı gün geçtikçe artıyor ne de olsa. Yaratılana saygı meselesi iklim değişikliği bu guruplar için, adalet ve insanlığın kardeşlik dayanışması meselesi ayni zamanda. Yine göze çarpan diğer bir guruplar silsilesi kent hareketleri, mahalle örgütlenmeleriydi. Gerek gıda gerek felaketlerle iklim adaletsizliğinin mağdurları, ve ayni zamanda iklim değişikliğinin daha da ağır vurduğu ülkelerin göçmenleri de olarak bu hareketler riskler sözkonusu olduğunda namlunun ucundalar, ve bunun bilincindeler artık. En çok göze çarpanlar ve sayıları en fazla olanlar ise gençlerdi; üniversitelerdeki tabandan örgütlenme. Şüphesiz, yatırımların geri çekilmesi (divestment) kampanyaları etkiliydi bu oluşumda. Bu guruplar her yerdeydi, çok canlı, çok iyi hazırlanmış afişleri ile geldiler. Daha da önemlisi, iklim değişikliğini önemli, jenerasyonel meseleleri olarak benimsemiş olmakla kalmayıp ayni zamanda iyi bir şekilde bilgilendikleri de barizdi. Her tarafta “gençlik iklim adaleti istiyor” afişleri. Korksunlar 23’ündeki zirveyi yapanlar! yeridir. 2015’e Paris’e kadar çözümde anlaşamazlarsa bırakmayacak bu nesil peşlerini, ne de herhangi birimiz.

Pek kimse düzgün slogan atmadı; yoktu öyle bir ortak tecrübe çoğunlukta. Zaten esas ifadenin oraya gelmiş olmak ve devasa sayımız olduğunu biliyorduk hepimiz. Bu farkındalıkla, ne konuşma vardı, ne de başka hamaset. Söyleyecek sözümüzü zaten 20 yıldır söyledik. Gördüğüm afişlerin birinin yazdığı gibi; tavrımız, varlığımızla zaten “iklim değişikliği tartışması sona ermiştir” idi. Sadece yürüyüşün bitiş alanında küçük etkinlikler, yürüyüşteki müzik guruplarının performansları, ve dileklerimizi bağladığımız bir kurdele duvarı. En çok yer eden anı ise hepimizin zihninde ve gönlünde, tabii ki 12:58’de birden çöken sessizlik; yüz binlerin sessizliğinin inanılmazlığı ve gücü, iklim değişikliğinden şimdiden etkilenenleri anmak için; ve bunun ardından hep birlikte 13:00’da yükselen yüzbinlerin isyan haykırışı.

HDP’li vekiller BM önünde açlık grevine başladı

hdp'liler BM önündeHDP Milletvekilleri Kobanê’ye dönük IŞİD saldırılarına dikkat çekmek amacıyla Birleşmiş Milletler Merkezi önünde açlık grevine başladı.

DTK Eşbaşkanı ve HDP Şırnak Milletvekili Selma Irmak, Van Miletvekili Kemal Aktaş, HDP İstanbul Milletvekili Sebahat Tuncel ve eski Avrupa Parlamentosu milletvekili Feleknaz Uca, Birleşmiş Milletler Merkezi önünde açlık grevine başladı.

Bugün sabah saatlerde Cenevre’ye gelen HDP’li vekiller ve Uca yaptıkları temasların ardından BM binası önünde yaptıkları açıklama ardından eylemlerini başlattı.

İsviçre medyasının da takip ettiği açıklamada ilk olarak söz alan DTK Eşbaşkanı Selma Irmak, Rojava ve özelde de Kobanê’de bugüne kadar yaşananlara uluslar arası güçlerin sessiz kalmasının kabul edilemez olduğunu belirtti. Cenevre’ye gelmeden önce Kobanê’ye gittiğini hatırlatan Irmak, orada büyük bir direnişin olduğunu vurguladı. “IŞİD’e karşı uluslararası güçler sadece izlemek ve demokrasi nutukları atmakla yetiniyor” diyen Irmak, “Kürtler katliamla yüz yüzeyken bu nutukların hiçbir anlamı yok” şeklinde sözlerini sürdürdü.

YPG ve HPG’nin sadece Kürtler için değil; Asuri, Süryani, Arap, Türkmen ve Ortadoğu’da bulunan bütün halkların geleceği için mücadele ettiğinin altını çizen Irmak, bazı yayın organlarının Kürtlere karşı psikolojik savaş yürütmesine de tepki gösterdi.

“Kürtler insanlık karşıtı bu örgüte karşı tek başına savaşıyor” ifadesini kullanan Irmak, uluslararası güçlerin sessizliğini bozması; dünya kamuoyunun yaşananlara duyarlı kılınması amacıyla böyle bir eylemi başlattıklarını söyledi.

Irmak’ın ardından söz alan HDP İstanbul Milletvekili Sebahat Tuncel, Kobanê’de yaşanacak olası bir katliamdan sadece IŞİD’in değil, bu duruma sessiz kalan bütün uluslararası güçlerin de sorumlu olacağını vurguladı. IŞİD’in uluslararası güçler tarafından Ortadoğu’yu yeniden şekillendirmek amacıyla kurulduğunu belirten Tuncel, artık insanlığı yok etmek amacı güden bu terör örgütüne dur demenin zamanın geldiğini dile getirdi.

Tuncel’in ardından kısa bir konuşma yapan Aktaş ve Uca da uluslararası güçlere IŞİD’e karşı aktif mücadele çağrısı yaptı. Eylemlerinin sonuç alıncaya kadar devam edeceklerini belirttiler.

(Evrensel)

 

Orhan Doğan Barış Ödülü Eren Keskin’in

eren keskinTürkiye Barış Meclisi’nin (Meclisa Aşitîye) 2013 yılından beri düzenlediği ‘Orhan Doğan Barış Ödülü’, bu akşam (Pazar) Lütfü Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı’nda gerçekleşen bir törenle sahibini buldu. Barış mücadelesi verenleri cesaretlendirmek ve umutlarını güçlendirmek amacıyla verilen ödüle bu sene, devletin insan hak ihlallerinin tespiti için yıllardır hem hukuki alanda hem de sahada çalışan, İHD Genel Başkan Yardımcısı, hukukçu Eren Keskin layık görüldü. Ödülünü Dünya Felsefe Federasyonu eski Başkanı Prof. İoanna Kuçuradi’nin elinden alan Eren Keskin, siyasi hayatını barış mücadelesine adamış olan Orhan Doğan adına verilen bir ödülü almanın anlamlı olduğunu belirterek şöyle konuştu:

“Bize bu coğrafyada çok yalanlar söylendi. 1915 Soykırımının üzerinde kurulmuş bir devlete ‘devrim’ dendi. Ve solcusuyla, sağcısıyla egemenimize benzedik. Bunu aşmaya çalışanlar da oldu; bunlardan biri olan Orhan Doğan bu yolda büyük bedeller ödedi. Bu ödülü iki kadına adıyorum: biri, Soykırım mağduru bir halkın yazarı Zabel Yesayan. Diğeriyse Kürt halkının barışa ulaşması için çalışmış olan Sakine Cansız. Coğrafyamızda bize dayatılan savaş halen devam ediyor. Mücadeleye devam.”

Tahmaz: Çözüm süreci için somut adımlar atılmalı
Törende Barış Meclisi adına konuşan meclis sözcüsü Hakan Tahmaz ise, 21 ay önce başlayan çözüm sürecinin tıkandığını hatırlatarak, barış için somut adımlar atılması gerektiğini vurguladı. Kürtçe okulların mühürlenmesi, bölgede okulların yakılması ve Kobane’de yaşananların barış önünde engel olduğunu belirten Tahmaz, Barış Meclisi’ne göre atılması gereken adımları şöyle sıraladı: “Çözüm Süreci için çıkarılan ‘Demokratik Adımları Güçlendirme Yasa’nın gerekleri yerine getirilmeli. Öcalan’ın müzakere koşulları iyileştirilmeli. ‘Üçüncü göz’ dediğimiz, çözüm sürecini izleyecek bir komisyon oluşturulmalı.” IŞİD saldırılarını ve hükümetin bu saldırılar karşısındaki tutumunu eleştiren Tahmaz, “Bölgenin esas tehdidi Kürtlerin oluşturduğu öz yönetim değil, IŞİD’dir” ifadelerini kullandı.

Puhovski: Kürt halk hareketi barışa yakın
Bu sene ikincisi düzenlenen Orhan Doğan Barış Ödülleri’ne ilk defa yurtdışından bir konuk çağrıldı. 1990’ların başından itibaren savaş karşıtı hareketin içinde yer alan, Hırvatistan başta olmak üzere Balkan halkları için bir barış figürü olan Profesör Zarko Puhovski, konuşmasında toplumların barış için, savaşa nazaran çok daha karmaşık bir mücadele vermesi gerektiğine vurgu yaptı:

“Süpergüçlerin ya da galip tarafın dışında kalan uluslar veya Kürtler gibi kendi devletlerini kurma şansı verilmemiş olanlar çağdaş dünyada bugün belki yeni bir başlangıç için daha az imtiyazlı olan barışı kullanmaya başlayabilir. Ve gerçekçi olmak gerekirse, devleti olmayan bir ulus içinde bir yurttaşlık hareketinden daha zor bir mücadele yok. Bu nedenle Kürt halk hareketi, yeni sonuçlar elde etmek için çıktığı bu yeni yolda siyasal olarak ırak gibi görünse de, ahlaki olarak oldukça yakın bir şans ile karşı karşıya. Bugünkü tören de böylesi sembolik bir fırsata işaret ediyor. Savaşın sembolizmini barışınkiyle değiştirerek ahlakı, savai, şiddet, kavga ile ilişkilendiren geleneği değiştirmiş oluyoruz.”

2007’de hayatını kaybeden siyasetçi Orhan Doğan’ın anısına verilen Barış Ödülü’nü geçen sene Kardeş Türküler grubu almıştı.

 

AGOS

İstanbul’dan New York’a yüz binler iklim değişikliğine karşı sokaktaydı

Bugün iklim değişikliğine karşı küresel eylem gününde Halkın İklim Yürüyüşü etkinlikleri için dünyanın dört bir yanında yüz binlerce kişi sokaktaydı.

New York'ta Halkın İklim Yürüyüşü
New York’ta Halkın İklim Yürüyüşü

Salı günü New York’ta yapılacak iklim değişikliği liderler zirvesi öncesinde dünyanın 161 ülkesinde 2700’e yakın yerde eş zamanlı olarak düzenlenen eylemlerin en büyüğü zirvenin yapılacağı New York’ta oldu. New York’taki yürüyüşe 300 binden fazla kişinin katıldığı bildiriliyor.

Londra’da 40 bin, Paris’te 25 bin kişinin yürüdüğü eylemlerin merkez üssü olan New York’taki yürüyüşe Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki-moon da katıldı.

Paris sokaklarından Halkın İklim Yürüyüşü'nden
Paris sokaklarından Halkın İklim Yürüyüşü’nden

Türkiye’den Yeşil Gazete muhabiri Alidost Numan’la Açık Radyo yayın yönetmeni Ömer Madra ve 350.org adına Gökşen Şahin’in de katıldığı New York eylemleri ile ayrıntıları yarın Yeşil Gazete’de bulabilirsiniz.

Ömer MAdra, Gökşen Şahin ve Alidost Numan New York eyleminde
Ömer Madra, Gökşen Şahin ve Alidost Numan New York eyleminde

Küüresel eylemlerin bir parçası olarak İstanbul’da Küresel Eylem Grubu’nun dün İstiklal caddesinden düzenlediği yürüyüşe ise yaklaşık 2000 kişi katılmıştı.

(Yeşil Gazete)

Altın Koza heykelcikleri sahiplerini buldu

21.Altın Koza Film Festivali’nin büyük ödül töreni Çukurova Üniversitesi Kongre Merkezi’nde yapıldı.  12 Yarışma filminin yer aldığı yarışma filmleri kategorisinde farklı dallarda 15 ödül altın Koza heykelciği sahibini buldu. Ödül törenine ilginin ve davetlilerin fazla olması sonucunda birçok sinema oyuncusu ayakta kaldığı için, töreni izlemeden terk etti.

Altın Koza Bildiğiniz Gibi!

En İyi Film Ödülüne Layık Görülen Toz Ruhu Filminin Yönetmeni Nesimi Yetik Ödülünü Alırken
En İyi Film Ödülüne Layık Görülen Toz Ruhu Filminin Yönetmeni Nesimi Yetik Ödülünü Alırken

Sezonun ilk film festivali olarak bilinen Altın Koza Film Festivali bu senede aksaklıklar ve organizasyonlar içindeki sorunlarla izleyiciyi memnun etmeyi başaramadı. Yarışma Kategorisinden yer alan filmlerinin birçoğunun izleyici tarafından beğenilmemesi,  sinemaseverlerin hayal kırıklığına uğrattı. Geçen yıla oranla yabancı film seçkisinin daha başarılı olması dikkat çekerken, filmlerin gösterim seans saatlerinin benzerlik taşıması ödüllü filmlerin izlenme oranını düşürdü

Altın Koza Heykelciği, Kardeş Payı!

Geçen yıl olduğu gibi bu yılda bazı ödüller 2 farklı filme ya da isme layık görülmesi sinema eleştirmenleri ve sinemaseverler tarafından olumsuz bir şekilde değerlendirildi.Geçen yıl En İyi Film ödülünün Yozgat Blues ve Gözümün Nuru filmlerine verilmesinin ardından bu sene ise En İyi Erkek Oyuncu ödülü Tansu Biçer ve Ahmet Rıfat Şungar arasından kardeş payı yapılırken, aynı şekilde  En İyi Kadın Oyuncu ödüllü de Damla Sönmez ve  Deniz Özdoğan isimlerine jüri tarafından pay edildi.

Yarışmada verilen diğer ödüller şöyle:

En İyi Film : Toz Ruhu (Nesimi Yetik)
Yılmaz Güney Ödülü: Murat Düzgünoğlu (Neden Tarkovski Olamıyorum?)
Adana İzleyici Ödülü: Onur Aydın (Yağmur-Kıyamet Çiçeği)
En İyi Yönetmen: Nisan Dağ-Esra Saydam (Deniz Seviyesi)
En İyi Senaryo: Derviş Zaim (Balık)
En İyi Kadın Oyuncu: Damla Sönmez (Deniz Seviyesi) ve Deniz Özdoğan (İçimdeki Balık)
En İyi Erkek Oyuncu: Ahmet Rıfat Şungar (Deniz Seviyesi) Tansu Biçer (Toz Ruhu)
SİYAD En İyi Film: Yağmur Kıyamet Çiçeği (Onur Aydın)
FİLMYÖN En İyi Yönetmen Ödülü: Murat Düzgünoğlu (Neden Tarkovski Olamıyorum?)
Jüri Özel Ödülü: Settar Tanrıöğer (Yağmur-Kıyamet Çiçeği/ Toz Ruhu ve Nergis Hanım’daki rolleriyle)
En İyi Müzik: Kyle Woodworth (Deniz Seviyesi)
En İyi Görüntü Yönetmeni: John Wakayama Caney (Deniz Seviyesi)
En İyi Sanat Yönetmeni: Osman Özcan (Toz Ruhu)
En İyi Kurgu: Özcan Vardar (Deniz Seviyesi)
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Esra Bezen Bilgin (Silsile)
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Serkan Keskin (Silsile)
Türkan Şoray Umut Veren Genç Kadın Oyuncu: Begüm Akkaya (Nergis Hanım)
Umut Veren Genç Erkek Oyuncu: Aytaç Uşun (Silsile)

Diren Kobanê …kim..? seninle? – Ümit Kıvanç

19 Eylül’ü 20’sine bağlayan gece, Suriye-Türkiye sınırının dibindeki Kobanê’de “İslâm Devleti”nin saldırısı sürüyor. Bu acımasız örgütün önünden kaçıp Türkiye sınırına yığılan binlerce kişiye sınır gün içinde nihayet açıldı, içeri alındılar, iyi kötü biryerlere yerleştirildiler. [ EK/20 EYLÜL: Hükümet yetkilileri sayının 60 bini bulduğunu, Kürt gazeteciler 7-8 bin civarında olduğunu söylüyorlar. ] 20 kadar köyün aşırı zayiat vermemek için terk edildiği İD’e karşı Kobanê’de sadece YPG savaşıyor. Gece, HPG gerillalarından oluşan takviye güçler onlara katıldı. Bunun dışında da Suriye Kürtlerine yardım eden kimse yok. İD’e karşı ABD önderliğinde kurulan, resmî söyleme göre 40 devletli uluslararası koalisyon, somut adım atmak şöyle dursun, doğru dürüst açıklama bile yapmadı. Türkiye Cumhuriyeti için ise, anlaşılan, öncelik taşıyan, İD tehlikesi değil, Kürt fobisi. Öyle görünüyor ki, özellikle Rojava’daki “devrim düzeni”, Ankara’nın Kürt korkusunun üzerine tüy dikiyor. Bu yüzden, başa akıl almaz belalar açabilecek “tampon bölge” fikirleriyle oynanıyor.

Yani diyebiliriz ki, Yeni Türkiye’ci cumhurbaşkanı ile Yeni Osmanlı’cı başbakanın sınır boyuna ilişkin politikası, bütünüyle “Eski Türkiye”nin o hem atgözlüklü hem kompleksli güvenlik zihniyetiyle şekillendiriliyor. Kürt fobisinin bu zihniyetin merkezî unsurlarından olduğunu hatırlatmak bile gereksiz.

Muhalefetin halindeki tuhaflıklara gelelim.

Türkiye’nin “çağdaş-laik” sıfatlarıyla tanınan kesimi için İD ile Kürtlerin savaşı zorlu bir ikilem. Bir tarafta kafa kesen köktendinciler, öbür tarafta terörist Kürtler. Hangisi? İslâmcı hükümet İD’i tuttuğuna göre, çağdaş-laik seçkinlerin onun hasmına arka çıkması gerekir. Ama çıkamıyorlar? Niye? Çünkü bunlar Kürtler! Rojava’da özerk bölgeler kurdular, tuhaf bir düzen kurdular, mazallah! Türkiye’nin Eski’si ile Yeni’si, Kürtler sözkonusu olunca bir anda biraraya geliveriyor. Eski Türkiye’yi kurtarabilecek formül var aslında: “Yesinler birbirlerini” formülü. İslâmcılarla Kürtleri birbirine kırdırmak, Kemalist için rüya gibi olurdu. Ama sanırım İD’in Misak-ı Milli sınırlarını değiştirmesini zayıf, Kürtlerin bunu yapmaya kalkmasını güçlü ihtimal görüyorlar; bu yüzden Rojava’nın ezilmesi onları huzursuz etmeyecek. “Yeni Türkiye”nin hükümetini ise ilaveten sevindirecek. Rojava ezilirse hükümet çözüm sürecinde elinin güçleneceğini varsayıyor olmalı. Bu şüpheyi yaratarak bile çözüm sürecinin manevî zeminini ve atmosferini baltalıyor. Ayrıca, uluslararası düzeyde kendi elini müthiş zayıflatacak ihtimallere kapı açıyor (bunları daha sonra konu ederiz).

Herkes Kürtlere küstü mü?

19-20 Eylül’ün, askerî ve siyasî yönleri bir yana, insanî trajedi niteliği taşıyan olayları, başka -ve belki daha vahim- musibetleri ortaya döktü. Şengal ve Ezidî soykırımının sanki bize çok uzak bir olaymış gibi yaşanmasından belki anlamalıydık. Kürtler kendi kaderlerine sahip çıkmak istedikleri için herkes onlara küsmüş sanki. Kobanê’de muhtemel bir İD zaferi halinde yaşanacak felaketin boyutlarını gözümüzün önüne getirebiliyor muyuz? Bu neden şu anda çok acil ve can yakan bir mesele değil, Türkiye’nin kendini demokratik, özgürlükçü şu bu sayan insanları için? Üstelik, herhangi bir konuda tavır almanın ön şartı sayılan, hükümeti suçlayabilecek sebepler de varken? Selahattin Demirtaş cumhurbaşkanı seçilen Tayyip Erdoğan’ı alkışladı diye mi? Nelerle neleri birbirine karıştırır olduk… Yoksa Kürtler her adımda ne yapacaklarını birilerine sormuyorlar diye mi?

Türkiye’de “Kürt siyasî hareketi”nin yaptığını ettiğini eleştirebilirsiniz; elbette her siyasî hareket gibi eleştirilecek birçok şey yapıyorlar. Fakat bu size şu anda Yeni Zelandalı bir insan hakları savunucusu için dahi gayet acil ve birincil görev olan, Kobanê ile dayanışma faaliyetinden kaçınma lüksü ve hakkı vermez. Faaliyetten, eylemden önce, varolan duygusal durumu teşhise çalışıyorum. Görebildiğim belirtiler bu teşhisin sonucunun pek hayırlı çıkmayacağını gösteriyor. Belki de “bu kadar benmerkezciliğin sonu böyle olur” demeliyiz, bilemiyorum. Daha fazlasını söylemeden susmak bu aşamada daha doğru. Susacağım ve Gezi isyanının artçı sarsıntıları sürerken, “Diren Lice, Taksim seninle!” diye sloganlar atılarak yapılan yürüyüşün anısını döndürüp duracağım zihnimde.

Teşhisim konusunda feci şekilde yanılıyor olmayı umuyorum.

 

Ümit Kıvanç -http://riyatabirleri.blogspot.com.tr

Yeşil Mutfak Denemeleri- İmambayıldı

Her ne kadar cumartesi günleri Şişli ekolojik pazarda olmayı, sadece alışveriş etmek değil oradaki sosyal ortamı, tanıdık simaları, sık görüşülemeyen arkadaşları ve gözlemeleri, çok sevsem de gittikçe artan fani işlerin yoğunluğu Anadolu yakasında oturan ve Avrupa yakasında çalışan- aslında Edirne falan demek daha doğru- beni, cumartesi sabah uykusunda bağımlı etti. Öyle olunca rotayı Pazar günü Kartal ekolojik pazara kırmam gerekti. Henüz aynı sosyal ortama ulaşamasa da ya da ben oraların yenisi olduğum için henüz gözlemleyemedim, bildiğin üreticiden sağlıklı gıdayı almanın rahatlığı ve keyfi baki.

Pazar alışverişi günü kayınca, tarifleri yapma düzenim de kaymış oldu. Haftalık alışveriş yarın yapılacak o yüzden bu haftanın tarifi evde kalan malzemeleri değerlendirerek çıktı.

Domates, biber, patlıcan. Barış Abi’ye selam olsun!

Afiyetle!

İmambayıldı

IMG_1460

* 3 patlıcan

* 2 domates

* 1 kabak

* 2 şer tane kırmızı ve yeşil biber

* Zeytinyağı, maydonoz veya kişniş

*  1 soğan ve 1 diş sarımsak

 

Hazırlanışı: IMG_1458

Domatesler, kabaklar, biberler küp küp doğrandılar. Bir dış sarımsak ve zeytinyağı ile birleşip domatesler helmeleşip biberler yumuşayınca kadar bir nevi sos kıvamına gelene kadar orta ateşte piştiler. Patlıcanlar sığ yağda biraz kızarıp, içleri sosla dolduruldu ve fırına verildi. (180 derece 15 dakika) Çıkınca üstüne ince kıyılmış maydonoz veya kişniş, dilerseniz biraz zeytinyağı gezdirme, afiyet olsun!

Bu Her Şeyi Değiştirir — Naomi Klein

Aşağıdaki yazı, Naomi Klein‘ın bu hafta çıkan This Changes Everything: Capitalism vs. the Climate (Bu Her Şeyi Değiştirir: İklim’e karşı Kapitalizm) isimli kitabından The Guardianın seçki ve düzenlemesi ile gazetede 13 Eylül’de yayınlanan kısmın kısmen kısaltılarak çevirisidir.

Büyük İşlerin İklim Savaşının Ardındaki İki Yüzlülük — Naomi Klein.

 

İklim değişikliğini itiraf etmek istemeyeceğim kadar uzun bir süre inkâr ettim. Meydana geldiğini biliyordum, ama ‘tabii’ diyordum kendi kendime; işin bilimi fazla karmaşıktı, ve çevreciler nasıl olsa bu işle alâkadar oluyorlardı. Ve, cüzdanımdaki “elit” uçucu statüme işaret eden parlak mil kartımın yanlış bir tarafı yokmuş gibi davranmaya devam ettim.

Bir haylimiz bu çeşit inkâr içinde yaşarız. İnkâr ederiz, çünkü krizin tüm gerçekliğinin bize nüfuz etmesine izin vermek her şeyi değiştirir.

Ve haklıyız. Eğer mevcut yolumuza devam eder ve her geçen seneyle emisyonların artmasına müsaade edersek belli başlı şehirler su altında kalacak, çocuklarımız hayatlarının büyük bir kısmını büyük fırtınalar ve aşırı kuraklıklardan kaçmakla ve ardından kendilerini toparlamakla meşgul geçirecekler. Buna rağmen, ayni şekilde devam ediyoruz.

Neyimiz var? Bence bu sorunun cevabı birçoğunun bizi inandırmaya çalıştığından çok daha basit: Emisyonları düşürmek için gereken şeyleri yapmadık, çünkü bunlar kuralsız kapitalizmle, bu soruna çare aramakta olduğumuz tüm çağın ideolojisiyle, temelde tenakuz içindeler.

Tıkana kaldık, çünkü felâketin önüne geçmemiz ve de kahir çoğunluğa fayda sağlamamız için bize en iyi şansı tanıyacak faaliyetler, ayni zamanda ekonomimizi, siyasi süreçlerimizi ve medyayı boğazından sarmış seçkin bir azınlığı tehdit ediyor.

Bu sorun, tarihte başka bir anda tezahür etmiş olsaydı, aşılamaz olmayabilirdi. Fakat ortak talihsizliğimizdir ki hükümetler ve bilim insanları sera gazlarında köklü kısıntılara gitmemizden ciddi bir şekilde 1988’de bahsetmeye başladılar. Bu yıl, “küreselleşme”nin doğuşunun nişanesini gördüğümüz yıldır. Rakamlar göze çarpıcı: 1990larda, pazar entegrasyonu projesi yükselişe geçtiği sırada küresel emisyonlar yılda ortalama %1 yükselmekteydi. 2000lere gelindiğinde, Çin gibi “yükselmekte olan pazarlar” dünya ekonomisine entegre olduktan sonra, emisyonlardaki artış felaketengiz bir şekilde artmış, senede %3,4’e yetişmişti.

Hızlı artış oranı devam etti. İklimin şimdi ihtiyacı olan şey, insanlığın kaynak kullanımında bir kısıtlama; ekonomik modelin talebi ise engelsiz genişleme. Bu kural manzumelerinin sadece birisi değiştirilebilir, ve bu da tabiat kuralları değil elbette.

Bana en çok dokunan şey eriyen buzullar hakkındaki korkutucu araştırmalar değil, iki yaşındaki oğluma okuduğum kitaplar. Bir Geyik Aramak en sevdiklerinden biri. Gerçekten de bir geyik görmek isteyen bir takım çocuk hakkında. Dere tepe arıyorlar, hayvanlar saklanıyor. Sonunda hepsi çıkıyor ve pürneşe çocuklar “hiç bu kadar çok geyik görmemiştik!” diye bağrışıyor. Galiba yetmiş beşinci okuyuşumda birden zuhur etti: Benim oğlum hiç geyik görmeyebilir.

Bilgisayarın başına oturdum ve kuzey Alberta’da geçirdiğim zaman hakkında yazmaya başladım; Kanada’nın şimdi katran kumullarından mustarip topraklarında, Beaver Lake Cree Ulusu mensuplarının bana geyiklerin nasıl değiştiğini anlattığı yerde. Avda, bir kadın bir tanesini öldürmüş, ama etinin yeşil olduğunu görmüş. Garip tümörler hakkında çok şey işittim; oranın yerlileri bunu geyiklerin katran kumulları için kullanılan toksik maddelerle kirletilmiş suları içmelerine bağlıyor. Ama en çok da geyiklerin artık nasıl yok olmuş olduğunu işittim.

Benim oğlum hiç geyik görecek mi?

İklim değişikliğiyle ekonomik büyümenin mantığını sorgulamadan başa çıkma arzumuz içinde, teknolojiye ve de pazarlara bir kurtarıcı arayışıyla bakmaya çok hevesliydik.

Hatıratı/yeni çağ iş manifestosu Screw It, Let’s Do It’de Richard Branson iklim değişikliğine karşı mücadeleye ihtidasının mahrem hikâyesini anlatıyor. Senelerden 2006 imiş, ve Al Gore, An Inconvenient Truth filmi turunda milyarderi küresel ısınmanın tehlikelerine iknaa için evine gitmiş. “Hayli etkileyici bir tecrübeydi” diyor Branson. “Gore’u dinledikçe beklediğimiz şeyin Kıyamet olduğunu gördüm.”

Anlattığına göre, ilk yaptığı şey, Virgin Grubu’nun şirket ve marka yöneticisi Will Whitehorn’u çağırtmak olmuş. “Virgin’in şirket seviyesinde ve küresel seviyede çalışma yöntemini değiştirme kararını aldık. Bu yeni yaklaşıma James Lovelock ve devrimsel bilim görüşüne atfen Gaia Kapitalizmi dedik” (Bu, dünyanın yaşayan tek bir dev organizma olduğu fikridir). Gaia Kapitalizmi “sadece Virgin’ın gelecek on yıl boyunca gerçek bir fayda sağlayıp ayni zamanda para kazanmaktan çekinmemesini sağlamakla kalmayacak,” ama Branson’a kalırsa “ayni zamanda dünya çapında yepyeni bir iş yapma tarzı” bile olabilecekti.

O sene bitmeden şanlı ve şaşalı bir şekilde girişime başlamıştı bile. Branson, petrol ve gaza alternatif olarak biyo-yakıtları geliştirmek ve iklim değişikliği ile mücadele edecek başka teknolojiler için on yılda 3 milyar dolar harcamayı taahhüt etti. Rakamın yekûnu zaten insanı sendeletmeye yeterdi, ama işin en zarif tarafı paranın nereden geldiği idi: Branson, Virgin’in fosil yakıt yakan hatlarından aktaracaktı fonları.

Tam da hükümetlerin yasamaya yanaşmadığı şeyi yapmaya gönüllü oluyordu: Gezegeni ısıtarak kazanılan kârı bu tehlikeli enerji kaynaklarını geride bırakan dönüşümün mükellef bedeline aktarmayı. Bir yıl sonra, bu sefer Virgin Earth Challenge ile karşımızdaydı: “Ağır basan zararlı etkileri olmaksızın” atmosferden yılda 1 milyar ton karbondioksit çekmenin yolunu bulacak ilk mucide 25 milyon dolar ödül verecekti.

Branson’un girişimlerinin ardında hep iklim değişikliğini hayat tarzımızı değiştirmeden – özellikle daha az Virgin uçuşu yapmadan – çözebileceğimiz faraziyesi yatıyordu. Birçok ana akım yeşil için Branson gerçekleşen bir rüya idi.

Bill Gates ve New York’un eski belediye başkanı Michael Bloomberg de iklim çözümlerini şekillendirmek için yardımseverliği mütecavizane şekilde kullananlardanlar. Bloomber, bunu Environmental Defense Fund gibi yeşil guruplara büyük bağışlar yaparak ve belediye başkanı iken yürürlüğe soktuğu güya aydın iklim politikasıyla yapmıştı.

Gates’in de ağzı ile parası arasında benzer bir güvenlik zarı var. İklim değişikliği hakkında ciddi kaygı ifade etse de, Gates Vakfı’nın 2013 Aralık ayı itibariyle BP ve ExxonMobil’de 1,2 milyar dolar yatırımı vardı. İklim değişikliği aydınlanmasına erdiği anda, Gates de her şeye deva sihirli bir teknolojik çözüm peşinden koşmaya koyuldu; bir an durup hâl-i hazırda, ekonomik olarak zorlayacak da olsa, ne çare olup olmadığına bakmadı. TED konuşmalarında, gazete makalelerinde ve yıllık mektuplarında hükümetlere, “enerji mucizeleri” keşfetmek amacıyla, araştırma geliştirmeye olan yatırımlarını yüklü bir şekilde artırmaları çağrısında bulunuyor.

Mucize ile kasti, henüz icat edilecek nükleer reaktörler (kendisi bu konuda büyük bir yatırımcı ve nükleer ar-ge şirketi TerraPower’ın yönetim kurulu başkanı), atmosferden karbon dioksit emecek makinalar (bu çeşit en az bir prototipte en büyük yatırımcı kendisi), ve doğrudan atmosferi değiştirme yolları (Gates, güneşin ışınlarının önünü kesme yöntemleri araştırmaya milyonlarca dolar harcadı). Ayni zamanda mevcut olası yenilenebilir teknolojileri elinin tersiyle ittiği vaki. Çatı üzeri güneş enerjisi gibi enerji çözümlerini “şirin” ve “ekonomik değil” diyerek değerlendirme dışı tutuyor (Bu şirin teknolojiler şimdiden Almanya’nın enerji ihtiyacının %25’ini karşılıyor).

Branson’un parlak fikrinin üzerinden neredeyse on sene geçti; geri dönüp ne kaydedilmiş görmek için iyi bir zaman. Mucize bir yakıt geliştirmek için on yıl mühletiyle 3 milyar dolar harcamak için şu “kesin kararlılık” ile başlayalım. Ulaşım biriminden ayırdığı ilk para yekunu Virgin Fuels’i kurdu (ki artık Virgin Green Fund özel sermaye şirketi bunun yerini almış vaziyette). Virgin, ismini birkaç biyo-yakıt pilot projesine verdi- biri okaliptüs ağaçlarından jet yakıtı edinmeyi amaçlıyor, diğeri fermente olmuş atık gazından – ama bunlara yatırımcı olarak girmedi. Branson, mucize yakıtın “henüz bulunmadı”ğını itiraf ediyor, ve fon o zamandan bu yana yeşilimtırak bir ürünler sepetine yönelmiş vaziyette.

Varlıklarını yeşil pazarın bir parçasını kapmak için çeşitlendirmek, Branson’un ilk çıkışıyla ilham bulan tantananın hakkını pek vermiyor sanki. Şayet 2016’ya kadar 3 milyar dolar vaadini yerine getirecekse, şimdiye kadar en azından 2 milyar harcamış olması gerekirdi. Virgin Green Fund ortaklarından Evan Lovell’a göre Virgin bu potaya ilk etenol yatırımı haricinde sadece 100 milyon dolar katkıda bulunmuş, ki bu da Branson’un toplam yatırımını 230 milyon dolar civarına çıkarır.

Branson tam olarak ne kadar harcadığına dair doğrudan sorularıma cevap vermeyi reddetti, “toplam miktarı rakamsal olarak belirtmek çok zor” diye yazıyor. “Dünya 2006’da hayli farklıydı. Son sekiz yılda havayollarımız yüzlerce milyon dolar zarar etti” diye açıklama getiriyor. Ama diğer taraftan, iklim değişikliği vaadinden beri yaptığı şey şu: 2007’de, iklim ışığını görmesinden bir yıl sonra, Virgin America havayolunu kurdu. Bu, ilk yılında günde 40 uçuştan 2013’te 23 noktaya 177 uçuşa kadar büyüdü. Ayni devrede Virgin’in Avustralya havayolunda yolcu sayısı 2007’deki 15 milyondan 2012’de 19 milyona çıktı. 2009’da yeni bir uzun mesafe havayolu ve 2013’te Britanya’da iç hatlar uçan Little Red’i kurdu.

Yani, bir satın alma furyasına girişti ve neticesinde havayollarının sera gazı emisyonları %40 civarında arttı. Branson’un gezegeni kurtaracak kişiliğinin, yeşile ihtidası sözkonusu olduğu sırada gündemde olan sıkı düzenlemeleri bertaraf etmek için pek özenle bezenmiş bir maske olduğu savı dahî geliştirilebilir; ve bazıları geliştiriyor bunu. 2006’da iklim değişikliği hakkında kamuoyunda kaygı ciddi bir artış içindeydi. Özellikle genç aktivistlerin yeni havalimanı projelerine ve Heathrow’a teklif edilen yeni piste karşı çıkmak için çok cesur doğrudan eylemler yaptığı Britanya’da bu böyleydi. Ayni zamanda, Britanya hükümetinin, havayolu sektörünü vuracak geniş bir kanun üzerine mütalaaları devam ediyordu. O zaman maliye bakanı [Britanya’da başbakanın ardından en yetkili kabine görevi –ç.n.] Gordon Brown, uçma hevesini kırmak için yolcu vergilerinde küçük bir artışa gitmişti. Bu tedbirler Bronson’un kâr marjinine ciddi bir tehdit arz ediyordu.

Peki, Bronson’un iklim krizini çözmeye gönüllü olmuş vicdanı kanayan sabık gezegen katili olarak kendini yeniden keşfinin ardında kötücül bir oyundan pek fazla bir şey yok muydu? Birdenbire kendinizi uçma konusunda yine iyi hissedebilirdiniz. Ve düzenlemelere ve vergilere dönecek olursak, kim bu kadar iyi bir davaya destek olan bir havayolunun önünü kesmek isteyebilirdi ki? Branson’un savı hep buydu: “Sanayiyi geri tutacak olursanız, bir ulus olarak biz, ihtiyacımız olan temiz enerji çözümlerini bulacak kaynaklara sahip olamayız”. David Cameron’un hükümeti almasının ve fosil yakıt temelli işletmelerin iklim düzenlemeleriyle yüz yüze kalmaları için ciddi bir tehlikeyle yüz yüze olmadıklarını çok net ortaya koymasının ardından ise, Bronson’un yeşil muhabbetinin daha az işitilir olduğuna işaret etmemiz gerek.

İklim krizini çözmek için kâr güdüsünü istihdam etmek niyetiyle yola çıktı, ama tekrar ve tekrar, başarılı bir imparatorluk kurmanın getirdiği talepler iklim zaruretine ağır bastı.

Dünyayı sadece kapitalizmin kurtarabileceği artık afaki bir teori değil; gerçek dünyada denenmiş bir hipotez. Şimdi sonuçları enine boyuna ele alabiliriz: Ekonomik kriz ibaresi görünür görünmez süpermarket raflarının arkalarına itelenen yeşil ürünleri; bir sürü yeniliği finanse edeceğini açıklayan ama bunu başarmaktan çok uzak kalan girişimci sermayedarları; emisyonları kısmakta başarılı olmamış bir yükselir bir çöker, hile dolu karbon pazarlarını. Ve en önemlisi, yeni erdemli bir çeşit kapitalizm icat edecek olan ama, tekrar düşündüklerinde, eskisinin teslim etmek için biraz fazla kârlı olduğuna karar veren milyarderleri.

Yedi yıl kadar önce bir noktada yavuz bir ekolojik çöküş istikametinde olduğumuzdan doğada geçirdiğim zamanın tadını çıkaramayacağım derece emin olduğumu fark ettim. Yaşadığım deneyim ne kadar güzel ise, kendimi onun kaybından o derece acı duyar buldum.

Bu çeşit ekolojik çaresizlik, 30lu yaşlarımın sonuna kadar çocuk sahibi olmaya karşı koymamın büyük bir sebebi. Kitabım üzerine çalışmaya başladığım sırada bu tavrım değişti. Şanslıydım: Denemeye başladığım ay hamile kaldım. Ama sonra, şansım geldiği gibi gitti. Çocuğumu düşürdüm. Bir yumurtalık tümörü. Kanser korkusu. Ameliyat.

Kitabımı yazmakla meşgul olduğum beş yıl, hayat öyle gelişti ki, şahsi hayatımda da başarısız farmakolojik ve teknolojik müdahalelerle, ve en nihayetinde hamilelik ve yeni annelik ile meşguldüm. Önceleri, bu paralel seyahatleri birbirlerinden ayrı tutmaya gayret ettim, ama bu hep mümkün değildi. En kötü tarafı, bitmek tükenmek bilmez “çocuklarımıza olan” mesuliyetimiz zikriydi.

Ama süreç dahilinde, bu hisler değişti. İçimdeki Toprak Ana ile temas kurdum değil de, Dünya gerçekten de annemiz ise, o zaman onun kendisinin de çok sayıda doğurganlık sorunu ile karşı karşıya bir anne olduğunu fark ettim.

BP petrol sızıntısının haberini yapmaya gittiğimde hamile olduğumdan hiç haberim yoktu. Ama, eve döndükten birkaç gün sonra bir şeylerin doğru olmadığını hissedebiliyordum ve bir hamilelik testi yaptım. Daha fazla tahlil ardından, doktorum hormon seviyelerimin fazlasıyla düşük olduğunu, muhtemelen üçüncü kere düşük yapacağımı söyledi. Zihnim Körfez’e döndü hemen, soluduğum zehirli dumanlara, içinde yürüdüğüm suya. BP’nin büyük miktarlarda kullandığı kimyasallar hakkında aramalar yaptım ve bunların düşüklerle bağlantısını kuran tomar tomar internet görüşmesine rastladım. Bu ben ve eşim için zor, uzun süre alacak bir kayıp oldu.

Ama ayni zamanda, düşüğün Körfez ile her hangi bir alâkasının olmadığını öğrenmek beni ferahlattı. Bunun bilgisi beni petrol sızıntısının haberini yaparak geçirdiğim zaman hakkında biraz farklı düşünmeye sevk etti. Hamileliğin kendisini “neticelendirmesini” beklerken, özellikle Flounder Pounder’da, birkaçımızın petrolün sazlıklara girdiğinin kanıtını aramak için kiraladığı tekne’de, geçirdiğim gün üzerine düşündüm.

Rehberimiz Körfez Restorasyon Ağı’ndan Jonathan Henderson idi. Missisipi Deltası’nda yavaş seyir hâlinde iken, Handerson tekneden dışarı eğilip parlak yeşil otlara daha iyi bakmaya çalışıyordu. Onun önemsediği hepimizin gördüğü değil, mikroskop ve numune kavanozları olmadan tespiti çok daha zor birşeydi.

İlkbahar, Körfez Kıyısı’nda yumurtlama sezonunun başlangıcıydı ve Handerson sazlıkların neredeyse görünmez olan zooplankton ve büyüyecek küçücük yavru karides, midye, yengeç ve balıkla kaynadığını biliyordu. “Her şey bu sulak alanlarda doğar” dedi.

Bu mikroskobik yaratıkların akıbetleri iyi görünmüyordu. Gelen her dalga daha fazla petrol ve çözücü getiriyordu; karsinojen polisiklik aromatik hidrokarbobların (PAH) seviyesi iyice fırlıyordu. Ve bütün bunlar biyolojik takvimin olabileceği en kötü zamanında oluyordu. Petrole bulanmış pelikanlar ve deniz kaplumbağalarının aksine, bu ölümler ne medyanın ilgisini çekecekti, ne de sızıntının zararının resmi değerlendirmesinde sayılacaklardı.

Teknemiz o korkunçluğun içinde sallanırken, suyun değil amniotik sıvının içinde sallandığımıza dair kati hissi hatırlıyorum, kocaman çok türlü bir düşüğün içine battığımızı. Kendimin de kaderi makus bir embriyo yaratmanın erken aşamasında olduğumu öğrendiğimde, sazlıkta geçen vaktimi düşük içinde bir düşük olarak tahayyüle başladım. Orada, kısırlığın beni tabiattan sürgün ettiği fikrini yavaş yavaş bıraktım, ve ancak kısırların kardeşliği diye tarif edebileceğim bir şey hissetmeye başladım.

Doğurganlık kliniğine gitmeyi bıraktıktan birkaç ay sonra bir arkadaşım doğa ile uyumlu bir hekim tavsiye etti. Bu pratisyenin, bariz tıbbi sebepleri olmayan bir çok kadının niçin hamile kalmakta zorlandığına dair kendi teorileri vardı. Bir bebek taşımak kendimizden talep edebileceğimiz en zor fiziki işlerden biridir diyordu; ve eğer bedenimiz bu işi reddettiyse, çok zaman bu çok sayıda başka taleple yüz yüze olduğundandır. Tabii hekim benim bünyeme neyin fazla yüklendiğini çözmeyi teklif etti, ve sonra bunları kaldırmayı.

Bu yaklaşımın hamilelikle sonuçlanacağına, hatta ardındaki bilimin güvenilirliğine ikna olmaktan çok uzak olduğumu itiraf etmeliyim. Ama üzerinde düşününce, bunun yapabileceği en kötü şey sadece beni daha sağlıklı yapmaktı. Neticesinde, hepsini yaptım. Yogası, meditasyonu, beslenmemi değiştirmesi. Toronto’dan ayrıldım ve kırsal British Columbia’ya yerleştim. Burası ebeveynimin yaşadığı, dedelerimin ninelerimin gömüldüğü yer.

İlk birkaç ay boyunca, hamileliğin en zor tarafı her şeyin gerçek olduğuna inanmaktı. En çok faydası dokunan şey doğa yürüyüşleriydi, ve endişeli son haftalarda billur bir dere boyunca patikada ağrıyan kalçam ne kadar izin verirse o kadar yürümek sinirlerimi yumuşatırdı. Bunun oğlumun kararlılığı olduğunu söylerdim kendi kendime. O aşikâr ki mücadeleci biri, tüm ihtimallere karşı bana gelmiş olan; ve güvenle doğmanın da yolunu bulacaktı.

Bu hamileliğin niçin başarılı olduğunu bilmiyorum. Kısırlık, biz insanların deryalar boyu cehaletimizle yüz yüze kaldığımız o çok sayıda alandan biri. Bu nedenle, en çok hissettiğim şey şanslılık.

Ve, sanıyorum, bir parçam hâlâ o petrolle kaplı Louisiana sazlığında. O üzücü yere dönmeme neden kendime acımak değil, biyolojik sınıra vura kalmanın bedendeki hatırasında kıymetli bir şey olduğuna dair inanç; şansın tükenmesine. Bu, hepimizin öğrenmesi gereken bir şey. Bizler, hayatta kalmak üzere inşa olmuşuz. Doğuştan adrenalinimiz var; bize ikinci, üçüncü, dördüncü şanslar lüksü veren çok sayıda yedek sistemle donatılmışız. Okyanusumuz da öyle. Atmosferimiz de.

Ama, hayatta kalmak gürce yeşermekle ayni şey değil, iyi bir yaşamla ayni şey değil. Bir hayli çok cins için yeni hayat yetiştirme ve üretebilmek anlamına da gelmiyor. Düzgün bakımla, inanılmaz derecede iyi esniyor ve eğiliyoruz. Ama ayni zamanda kırılabiliyoruz da; bedenlerimiz, ve bizleri destekleyen topluluklar ve eko-sistemler de böyle.

 

(Çeviri: Alidost Numan. Orijinal alıntı: The Guardian)

Kitabın İçindekiler kısmını merâk edenlere:

 

Giriş: Ya Şu Şekilde, Ya Bu, Herşey Değişir.                                                                                                       s.1

I. Kısım: Kötü Zamanlama

1. Doğruya Doğru: İklim Değişikliğinin Devrimsel Gücü                                                                                 s.31

2. Sıcak Para: Serbest Pazar Köktenciliği Gezegeni Isıtmaya Nasıl Katkıda Bulundu                              s.64

3. Kamusal ve Bedeli Ödenen: Gelecek Ekonomi önündeki İdeolojik Engellerin üstesinden Gelmek  s.96

4. Planlama ve Yasaklama: Görünmez Ele Vurmak, Hareket İnşaası                                                           s.120

5. Kazıp Çıkarmacılığın Ötesi: İçimizdeki İklim İnkârcısıyla Yüzleşmek                                                     s.161

 

II. Kısım: Büyülü Düşünce

6. Yollar değil Meyveler: Büyük İş ile Büyük Yeşil’in Felaket Birleşimi                                                       s.191

7. Mesih Yok: Yeşil Milyarderler Bizi Kurtarmayacak                                                                                      s.230

8. Güneşi Kısmak: Kirletmenin Çözümü… Kirletmek?                                                                                    s.256

 

III. Kısım: Her Hangi Bir Yerden Başlamak

9. Blokajya: Yeni İklim Savaşçıları                                                                                                                       s.293

10. Aşk Burayı Kurtaracak: Demokrasi, Yatırımların Geri Çekilmesi ve Şimdiye Kadar Edinilmiş Başarılar   s.337

11. Sen ve Kimin Gücü? Yerli Hakları ve Dünyamıza Sahip Çıkmanın Gücü                                              s.367

12.Gökyüzünü Paylaşmak: Atmosfer Müştereği ve Borçlarımızı Ödemenin Gücü                                    s.388

13. Yeniden Yeşerme Hakkı: Kazıp Çıkarmadan Yenilenmeye                                                                      s.419

Notlar

Teşekkür

İndeks

[Altın Koza Film Festivali] Ödüller bu akşam sahiplerini buluyor, bizim tahminlerimiz

21. Adana Altın Koza Film Festivali’nde ödüller bu akşam 20:30’da Çukurova Üniversitesi Kongre Merkezi‘nde sahiplerini bulacak

Her ulusal yarışma filmini izleme şansım olmasa da yarıdan çoğunu görme fırsatım olduğu için “gördüğüm kadarıyla” şerhini de düşerek kendi gönlümde yatan aslanları sizlerle paylaşmak isterim

altın koza...

Festivalde ödül şampiyonu kanaatimce ulusal yarışma filmleri arasında bir adım önce çıkan “Deniz Seviyesi” olacak.

Altın Koza’da kadın yönetmen saltanatı bu sene de devam edeceğe benzer. Geçtiğimiz yıl Deniz Akçay Katıksız’ın “Köksüz”ünün bıraktığı yerden devam edecek gibi görünüyor Nisan Dağ ve Esra Saydam imzalı “Deniz Seviyesi“.

Deniz Seviyesi’ndeki performansı ile en iyi kadın oyuncu ödülünde Damla Sönmez‘in rakibi olduğunu düşünmüyorum. Sönmez aynı zamanda Türkan Şoray Umut Veren Genç Kadın Oyuncu Ödülü’nün de tartışmasız favorisi.

Deniz Seviyesi bu ödülün dışında, en iyi film, en iyi yönetmen(ler), ödüllerine de Derviş Zaim imzalı “Balık” ve Nesimi Yetik’in yönettiği “Toz Ruhu” ile birlikte aday. Altın Koza geçen seneden aşina olduğumuz “ortak” ödül sevdasına düşerse hemen hemen her kategoride iki film ismi duymamız da kuvvetle muhtemel.

En iyi erkek oyuncu ödülü iki film arasında paylaştırılır ve iki ayrı filmdeki oyunculuğuyla Tansu Biçer bu ödülü kucaklar. Hem, “Neden Tarkovski olamıyorum” ile hem de “Toz Ruhu” ile iki çok farklı karakteri ustalıkla canlandıran deneyimli oyuncu Altın Koza’da bir ilki gerçekleştirecek ve aynı kategoride iki ayrı filmdeki performansı ile ödülü kucaklayacak gibi görünüyor. Biçer, geçen sene Adana’dan “Yozgat Blues”deki performansı ile “En iyi yardımcı erkek oyuncu” ödülü ile dönmüştü. Bu sene de seriye devam edecek gibi duruyor.

En iyi senaryo ödülünü ise sinema sektörünün çıkmazlarını sert ama mizahi bir dille aktaran, “Neden Tarkovski olamıyorum?” kucaklar diye tahmin ediyorum. Filmin aynı zamanda yönetmeni de olan Murat Düzgünoğlu ile Şebnem Vitrinel en iyi senaryo ödülünün öne çıkan isimleri.

Halk Jurisi ödülünü ise benim beğenmediğim ama izleyici tepkisine binaen “Yağmur-Kıyamet Çiçeği” filmi alır diye tahmin ediyorum.

En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Ödülü “Balık”taki performansı ile Myroslava Kostyeva‘nın olur. Kostyeva filmdeki performansı ile benim ilk tahminimi boş çıkarıp “Türkan Şoray Umut Veren Genç Kadın Oyuncu Ödülü”nü de kapabilir bu arada.

En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu ödülünün ise “Neden Tarkovski Olamıyorum?”daki sempatik karakteri başarı ile canlandıran Kadim Yaşar‘a gideceğini tahmin ediyorum.

Siyad En İyi Film ödülünü Nesimi Yetik’in “Toz Ruhu”nun kapacağına dair bir his var içimde. Genç yönetmenle filmler arasında iki çift lafını belini kırma imkanımız da olmuştu. Yetik’in yeni filmlerini merakla beklediğimizi vurgulayalım.

Film-Yön En İyi Film Ödülü için kitapçıktan jüri üyelerine göz attım şimdi. Atalay Taşdiken, Canan Gerede ve geçen yılın “Gözümün Nuru” ile (ve benim hala izleme imkanı bulamadığım) galibi Melik Saraçoğlu’nun seçimi hangi film olur konusunda emin değilim ama genç ve gelecek vaat eden bir yönetmeni ödüllendirmek isteyeceklerini düşünüyorum. Yani iki film arasında gider gelir ödül ya da (en hakkaniyetlisi de bu) “Toz Ruhu” ve “Deniz Seviyesi” arasında paylaştırılır.

Sanat Yönetmeni ve Kurgu ödüllerinde ise net bir tahminim yok. Kurgu için gene “Toz Ruhu” ve “Deniz Seviyesi” diyeyim. Bu iki filme bu ödüller de festivalin öne çıkan diğer yapımları, “Balık” ve “Neden Tarkovski Olamıyorum?”da rakip olurlar.

(Bu değerlendirme ulusal yarışma kapsamında gösterilen 12 film içinden kendi seyrettiklerim; “Balık”, “Neden Tarkovski Olamıyorum?”, “Deniz Seviyesi”, “Firak”, “Toz Ruhu”, “Yağmur-Kıyamet Çiçeği” ve “Yola Çıkmak” baz alınarak kaleme alınmıştır

#anavarrza

 

 

 

 

Denemelere Değinmeler (2): Düzeltme

Denemelere Değinmeler (Giriş)

Denemelere Değinlemer: Düzen (1. Bölüm)

Michel de Montaigne’in 2009’da Yakamoz Yayıncılık’tan, Erdener Tunalı çevirisi ile yayınlanan Denemeler’ine değinmeye devam ediyorum. Montaigne ve Denemeler ile ilgili açılış yazımızın sonrasında, “Denemeler’e Değinmeler” üçlememizin (Evet, özendim… Doğru! Şu hayatta benim de bir üçlemem olsun istedim…) İlk bölümü “Düzen”i geçen hafta paylaşmıştım. İkinci bölümümüz ile devam ediyoruz…

BÖLÜM II – DÜZELTME

________________________________________
“Sağlıklı olmak ve yaşamak, işte benim bütün bilgim.” – Persius
Akıl ve İnsan, Denemeler, Montaigne
Persius

Persius
Persius

Etrüsk kökenli Persius “sağlıklı olmak ve yaşamak” bilgisini ne derecede iyi kullanabilmişti bilemiyoruz. Ancak bu âlemde sadece 28 yıl zaman geçirmiş olması, sağlık konusunda talihinin çok da açık olmadığını gösteriyor. Ustası olduğu “hiciv sanatı”, kendi ömrü üzerinde trajik bir oyun oynamış adeta… Bu kadar kısa bir hayata karşın verdiği eserlerle ölümünden neredeyse iki binyıl sonra bile adından söz edebiliyorsak, sözlerine iyi kulak vermemiz gerek gibi görünüyor. Montaigne’in neden Persius’un bu vecizini seçtiği ve neden “Akıl ve İnsan” denemesinde yer verdiği de incelenmesi gereken dipnotlar.

Montaigne; gözlemsel ya da deneyimsel olarak elde edilmiş, akıl süzgecinden geçirilip, rafine edilmiş bilgiye itibar ediyordu. Bu nedenle de dogmatik söylem ile arasına ciddi bir mesafe koyuyordu. Bu çıkarımı destekler birçok örneğe, bu yazı dizisinin “Düzen” başlığında yer vermiştik. Persius, oldukça mütevazı bir ifade ile yaşamdan öğrenilebileceklerin, başka bir bilgiyi gerektirmeyecek kadar zengin bir potansiyele sahip olduğunun altını çiziyor. Dolayısıyla, ne kadar çok sağlıklı kalır ve ne kadar uzun yaşarsanız da yaşamdan o kadar fazla şey öğrenebilirsiniz diyor. Eğitim, medya, gelenek, inanç sistemleri gibi “ithal” bilgi kaynaklarını kategorik olarak reddediyor, Persius. Öğrenme, yaşama ve sağlığı aynı önermede buluşturması bana, bugünlerde “yaşam boyu öğrenim” dediğimiz kavramı da çağrıştırdı.

Öğrenecek çok şey var… Yeter ki, yaşamaya açık olsun aklımız…

________________________________________
“…İnsanın en az bildiği şey en çok inandığıdır.”
İnanç ve Bilgi, Denemeler, Montaigne

02_belief

2500 yıllık batı felsefesi tarihinin dönemleri arasındaki etkileşimleri incelediğimizde, bilgi kaynaklarının, bilgiyi kullananların ve bilginin içeriğinin çoğalmasının, insanın bilgiyle arasındaki etkileşimi de geliştirdiğini görüyoruz. Yeni düşünme metotları böyle böyle gelişiyor. Farklı yöntemlerle bilgiyi işleyen düşünürler yeni bilgiler üretiyorlar. Yeni bilgiler sadece düşünürleri değil kâşifleri, mucitleri, sanatçıları ve mühendisleri de etkiliyor. Tüm bu zincir, teknolojinin evrimine yön veriyor, bilginin dağılım kanalları ve gelişim hızını belirliyor. Bu gelişim bir çığ ise, onun kökenindeki ilk kartopu, küçük bir insanın çoğunluğun inandığı büyük doğrulara cüretkâr bir soru sorması ile yuvarlanıyor tarih yamacının sırtlarından…

Akıl ve inanç bir sarkacın iki ucunda. Bilgi, öğrenme huzursuzluğu, sorgu ve akıl yürütme bir yanda kümelenirken; inanç, tembel bir huzur, tanımlı bir aidiyet ve başkalarından öğrenme, diğer yanda konumlanıyor. Montaigne, aynı denemede, “Bize masal okuyanlar çok rahat konuşurlar.” ifadesine de yer veriyor. Bu rahatlığın ardında; “öğrenme huzursuzluğunun” olmayışını da, inancın huzuru ile kolay yoldan erişilmiş teslimiyetçi aidiyet duygusunu da ararım doğrusu…

________________________________________
“Herkes kendisi için bir derstir.” – Plinius
Kendimizi Anlatabilmek, Denemeler, Montaigne

Plinius
Plinius

“Bir musibet bin nasihatten evladır”, derler. Nasihatlerden ders çıkarmayanlara küçük bir gizli azar da içerir bu kıymetli deyiş. Öte yandan, etki gücü en yüksek bilginin kişinin kendi deneyimlerinin süzgecinden geçmiş olan olduğuna selam durmaktan da geri kalmaz. Nasihatleri yekten bir öğreti olarak alıp akıl tornasından geçirmeden kullanma işlemine biat diyoruz ki, verilen o nasihat doğru, geçerli hatta faydalı bile olsa, sonucunda bizim gelişimimize etkisinin sınırlı kalacağını öngörmeliyiz. Ama çevremizden doğrudan gelen nasihatleri ya da doğadan ve yaşamdan gözlemler yoluyla damıttığımız dolaylı nasihatleri, aklımızla okumayı ayrı bir yere koymalı… Emek ürünü bu bilgiler o kadar faydalıdır ki, bize sundukları birçok pratik içerik bir yana, bir de bu içeriği kendimizi tehlikeye atmadan, olası zararlarını çekme zahmetine katlanmadan, dağarcığımıza dâhil etmemizi mümkün kılarlar. Eleanor Roosevelt’e kulak verelim: “Başkalarının yanlışlarından öğrenmeye bakın. O yanlışların hepsini kendiniz işleyecek kadar uzun yaşamayacaksınız.”, diyor. Sadece nasihatlerin değil gözlemlerin de kıymetine kıymet katmamış mı? Hayatı kolaylaştırmak onu iyi koklamakla, pekâlâ mümkün… Eğitim şart (belki her cinsi için olmasa da) ama tek başına yeterli değil.

Peki, nasihatleri paylaşırken, bilgiçlik taslamaktan nasıl kaçınacağız? Montaigne’in bu denemesinde, bu soruya da bir yanıtı var: “… başkasına değil kendime ders veriyorum. Ama bunu yaparken başkalarına anlatmakla kötü bir iş yapmıyorum.” Deneyimi anlatmak hem başkalarına katkı sağlar hem insanın kendisine… Bu şekilde toplulukça gelişiriz. Yeter ki heyecanın dozunu kaçırıp didaktik davranma yanılgısına düşmeyelim. O işi hatiplere bırakalım…

________________________________________
“Eğitimin bilgi olarak alınması yetmez, insanı daha iyiye doğru değiştirmesi de gerekir.”
Boş Gevezeler, Denemeler, Montaigne

04_homerMichel de Montaigne, eğitimin içeriksel niteliği kadar işlevsel verimliliğinin de önemini vurguluyor. Kabaca bilgi dayatması olarak da tarif edebileceğimiz ezberci eğitim, bireyi şüpheci akıl yürütmeden uzaklaştırdığı gibi hayatı elleriyle tutarak öğrenme imkânından da mahrum bırakıyor. Ölçümleme sistemini, kişide yarattığı bütünsel etkiye değil, beyindeki bellek hücrelerine tıkıştırdığı paket verilerin megabaytlarına odaklıyor.

Eğitimin gerçek verimini bilemiyoruz. Oysa toplumsal katmanlarımızı inşa ederken kullandığımız en öncelikli parametrelerden biri. Hazır paket bilgilerden az bahşettiklerimizin üzerlerine mavi önlük geçirip ceplerine kayıt dışı asgari yevmiyeler lütfediyor, bundan dolayı şanslı hissetmelerini bekliyoruz. Onlar biat edenlerden olmalılar… Az ezberlediler çünkü! Beyaz önlüklülere gelince… Görece çok itibar ve kaynak sunuyoruz kendilerine. Kişinin üzerine geçirilmiş önlüğün rengi ile değil, bedeninin, beyninin ve benliğinin bütünü ile tanımlanabileceği gerçeğine uzak duruyoruz. Toplumların katlarını bu yanlış donatılarla çıkmışsanız eğer, bir gün mütevazı tamirci dükkânında suyla çalışan motor üreten usta, sizi şaşırtır. Başka bir gün aldığı kocaman akademik unvanlara karşın “alık” davranışlar sergileyen “okumuşlara” hayret edersiniz…

Eğitimi bir sosyal mühendislik aracı olarak gören “düzenler”, kitleleri de “düzeltilecek” denekler olarak görüyorlar…

________________________________________
“Çocuğa, kendini tanımasını (…) öğrettikten sonra mantığın, fiziğin, geometrinin, güzel konuşmanın ne olduğunu öğretiriz. Böylece aklını kullanmaya başladıktan sonra tercih edeceği bilimin kolayca hakkından gelebilir.”
Bilim ve Yaşam, Denemeler, Montaigne

05_Wish

Birleşmiş Milletler’in İnsani Gelişmişlik Endeksi (İng. Human Development Index), Eğitim Endeksi (İng. Education Index) verileri ile ülkelerin milli eğitim sistemlerinin katılım boyutundaki verimliliğini ölçümlüyor. Hedeflenen eğitim yılı ve gerçekleşen eğitim yılının kullanılmasıyla elde edilen bu veride Danimarka; Yeni Zelanda, Avustralya, Finlandiya ve “komünist” Küba ile birlikte birincilik kürsüsünü paylaşıyor. Teorik üst limiti 1,00 olan bu endeks için, Danimarka 0,993 skor elde ederken, 2009 yılı raporuna göre Arnavutluk, Lübnan ve Gabon gibi nice ülkenin çok gerisinde olan Türkiye 110ncu sırada yer alıyor…

Danimarka, temel eğitimde öğrencilere sayısal değerleme uygulamıyor, yani karnelerde öğrencinin gelişimi ile ilgili notlar var yalnızca, “not” yok! Sıralamada birinci gelen eğitim sistemi ile “yüzonuncu” gelen eğitimi sistemi arasındaki radikal fark, sadece bununla sınırlı kalmıyor.

Danimarkalılar temel eğitim yıllarında bir birey olmak ve bir birey olarak toplumla birlikte yaşamak gibi daha “yersiz” konuları işliyorlar. Sanırım Danimarka Milli Marşı’nın (Dan. Der er et yndigt land) orijinal 12 kıtasını ezbere söylemek müfredatlarındaki bu yersizliklerden biri değildir… Bu zavallı çocuklar ergenliklerinin ikinci yarısına erişene kadar, kendi kişiliklerine ve ilgi alanlarına en uyumlu odak alanlarını belirlemek gibi bir hamaliyeye katlanmak zorunda kalıyorlar. Danimarkalı körpeler, ne yazık ki, Türk mevkidaşları gibi TEOG sınavları için test hatmetmek ya da Din Kültürü adı altında namaz sureleri ezberlemek gibi bellek geliştirici üstün teknik imkânlardan faydalanamıyor.

Ah bu “akılcılık” kafası… Montaigne’den bu yana hiç değişmiyor… Bir birey olma ve hayatı başkalarından emanet almama hevesidir gidiyor… Hâlbuki ne güzel olacak, eğitim sistemleri düzeltse bu toplum düzeni için başıbozuk bireyleri… Okulun ilk günü “Welcome my son! Welcome to the Machine” veya “Hoş geldin bebek yaşamak sırası sende…” diyerek buyur etsek kurtlar sofrasına kuzuları… Hep bir Roger Waters halleri, hep bir Nazımcılık…

________________________________________
“… benden ne kadar farklılarsa o ölçüde daha da çok sever ve sayarım onları.”
Herkesin değeri kendine göre, Denemeler, Montaigne

06_pencils

Montaigne, toplumun kabul edilmiş doğrularını, tersini yanlışlamadıkça, basit birer önyargıdan ibaret sayıyordu. Bu duruş ile kendisini zamanında nahoş görünen birçok yabancı kültüre dair bilgileri anlamaya çalışmaya açık ve onlardan beslenmeye müsait kılıyordu. Dünya ortalamasının epey ilerisinde bile olsa, bugün bile çoğulculukla sevgi-nefret ilişkisi olan Avrupa’nın geçmişinden gelen bu Usta’nın, günümüzden 450 yıl önce farklılıkları bu açıklıkta benimsediğini ifade etmesi, saygıdeğer…

Başka bir açıdan değerlendirdiğimizde, bilginin ve kültürün tek bir toplumun ya da doğrunun tekelinde olamayacağı kabulü, milli eğitimlerin, merkezî ve tek-tipçi bilgi aktarma odakları olamayacağını da belirliyor.

Milli eğitimin asıl uğraşısı yönlendirici ve tahrif edilmiş bilgi paketleri aktarmak mı olmalı? Yoksa bilgiye kaynağı ne olursa olsun önyargısız yaklaşacak açık fikirliliğin filizlerini yeşertmek mi?

________________________________________
“Bütün toptancı yargılar çürük ve tehlikelidir.”
Tartışmalar, Denemeler, Montaigne

07_BWYukarıdaki üç parçalı resmi inceleyelim… En “solda” güzel bir orman karesi görüyoruz. Bazıları çok bazıları az yoğunlukta olmak üzere, yeşilin birçok tonu var. Hani ülkemizin elde kalan doğasıyla övündüğümüz gibi…

Eğer bu değişik renklere farklı olma hakkını tanımaz, ya bizden ya onlardan olanlar diye ayrıştırırsak, elde ettiğimiz sonuç, orman olduğunu güçlükle seçebildiğimiz orta parçadaki gibi bir görüntü olmaktan öteye gitmiyor. Şunu da unutmamalıyız ki, ortadaki görüntüye halâ bir orman diyebiliyorsak, bu hayal gücümüzden ziyade, soldaki rengârenk resmin hafızamızda bıraktığı iz… Bu hatıralar sıcaklığını yitirdikçe, eskiden ne olduğumuza dair referansları kaybetme riskimiz de çok fazla…

Gelelim “en sağdaki” üçüncü resme… Ortadaki resimle yaklaşık aynı adette beyaz ve siyah noktadan oluşmuş durumda. Ama artık buna “resim” demeyi bile abartılı bulabiliyorsunuz, öyle değil mi? İşte tek-tipleştirdiğiniz toplumları, bir de kutuplaşırsanız sonucu bu oluyor…

Bir sonraki kareyi hayal edebiliyorum ama içim kararıyor… Karalar beyazlar tüketmiş… Ama kendileri de yarısın kadar tükenmiş… Artık orman yok… Noktacıklar da yok… Farklılıklar hiç yok… Sadece karanlık kalmış…

Yaşamak bir orman gibi kardeşçesine… Ya da karanlığa gömülmüş bir leşçesine… Seçim sizin…

________________________________________
“Tanrılar vardır dedim ve diyeceğim her zaman. Ama insan işleriyle uğraştıklarına inanmam.” – Ennius
Filozofların tanrılar için söyledikleri, Denemeler, Montaigne

Ennius
Ennius

Bilginin hijyenize edilerek merkezi olarak sunulduğu eğitim sistemleri, zihinlerimize algılaması kolay toptancı önyargılar işleyerek bizi hazır kıtalar haline getirmeyi amaçlıyor. Bu hijyen kaygısını öğretileri içinde barındırarak örgütlü şekilde kitlelere emdiren bir başka altyapı, “inanç sistemleri”.

Şair Quintus Ennius, çoktanrılı bir toplumun içinde tanrıların varlığına ihtimal verse bile, dünyevi işlerle ilgili bir nizamın koruyucuları olabilecekleri fikrine günümüzden 2200 yıl önce bile itibar etmiyor. Oysa, o fikirler günümüzün teoloji literatürünü miras bırakıyorlar. Kâinatı hızlıca var kılan yaratıcı güç ya da güçler, hemen sonra tüm evrenini işini gücünü bir kenara koyup, insanlara çeki düzen vermeye mesai ayırıyorlar. Bu kutsal meşgalenin etkili olabilmesi için yeryüzünde görevlilere de ihtiyaç var elbette. Eh bu kadim misyonu üstlenen birçok atanmış da, kitleleri hijyenik mesajlarla arındırmaya başlıyor… Kabil Habil’i öldürmüştür çünkü… Kötülükler yakındadır ve onlardan korunmalıdır… Koruyacak olan da bellidir… Onlardır!

Bu inanç sistemlerinin gerçekliği ve geçerliliği başka bir tartışmanın konusu… Odağı buraya kaydırmak istemem. Ama Montaigne gibi inançlı bir hristiyanın, tanrıların insanlar âlemine dair tasarrufu olamayacağı fikrine yazılarında yer vermesini, çok önemsiyorum. Hem bu fikri açık görüşlülükle karşılıyor, hem de ne kendi inancının ne de Kilise’nin, aklını gölgeleyerek onu soru sormaktan alıkoymasına izin vermiyor.

Yine eğitime bağlayacağım… Eğitim öğretmek değil… Öğrenmeye açık olmayı öğretmek…

________________________________________
“Nerden gelir bulutları yapan tükenmez su?” – Propertius
Kendimizi Dinleme, Denemeler, Montaigne
Propertius: http://tr.wikipedia.org/wiki/Sextus_Propertius

Propertius
Propertius

Bulutların su buharı kütlelerinden oluştukları, MÖ 50 yıllarında doğmuş Şair Propertius zamanında, genele malum bir bilgi idi gibi görünüyor. Oysa Romalıların meteoroloji balonları ya da astronomik ölçümler yapabilecek karmaşık aparatları yoktu. Antik denizci, düşünür ve doğabilimciler, belli ki, gözlemler yoluyla ürettikleri verilerden akıl yürüterek bu bilgiye vakıf olmuşlar.

Antik dönemden alınacak çok ders var. Nice bilge düşünür çözülemeyenleri tanrılara atfetme kolaycılığına girmeksizin, gerçeğe uslamlamayla ulaşmaya çalışmış ve bunda başarılı sonuçlara varmış. Bunu tercih eden bilgeler çoğu zaman haksızlıklara uğramışlar, toplumun genel kabul gören normları ile çeliştikleri için. Bulutların falanca ilahın filanca haberini getirdiğini ilan eden kurnaz kâhinler, daha muteber görülmüş dönemlerinin muktedirlerince. Ama bir gün biri çıkagelip, verili bilgiye soru sorma cüreti göstermiş. Sonra bulutların aslında buharlaşan suyun gökyüzünde birikip rüzgârla sürüklenmesi olduğunu akıl etmiş. Dahası, bunu da kim bilir nice bedeller ödeyerek toplumlara anlatma fedakârlığına girmiş. Yüzyıllar geçmiş ardından… O fedakârlıklar sonucu artık biz, tatile çıkmadan önce hava durumunu mobil uygulamalarımızdan kontrol edip, bavulumuzu ona göre hazırlayabiliyoruz.

Sorgulayan insanlar sayesinde bugünlerin nimetlerinden faydalanabiliyoruz… Gelecek nesillerin nimetleri de bizim peşin kabullerimizin değil, soracağımız soruların ardında yatıyor…

Sormaya devam…

________________________________________
“… yasaların bizi işte çok tutmasını değil, işe geç almasını yanlış buluyorum.”
İnsan Hayatı, Denemeler, Montaigne

10_KidsMuhakkak ki, bugünün emekçi hakları üzerinden okursak, kulağa canice geliyor… Gelgelelim Montaigne’in bu ifadeyi kurgularken, motamot bilgi pompalamaktan ibaret bir eğitim sistemini vakit kaybı görmesinin öne çıktığını düşünüyorum. Özellikle algının çok daha bakir olduğu ve gözlemsel bilgiden öğrenilenlerin çok daha kalıcı olabileceği genç yaşlarda, birebir deneyimin daha yoğun olduğu bir eğitimin bireyin gelişimi için çok daha faydalı olması beklenebilir. Yoksa çocuk işçileri savunuyor değilim, elbette…

Bireysel gelişimi önceleyen, çoğulcu açık görüşlülük kültürü ile zenginleştirilmiş ve gençlikten itibaren hayat pratiğinin içinde olmaya yönlendirilmiş nesiller yetiştirmek, özellikle Batı ve Kuzey Avrupa eğitim sistemlerinde yaygın. Bireyselliğin bir eşiği var ki, atomik yalnızlığa dönüştüğünde toplum mutsuzlaşmaya başlıyor. Tam o noktada ekonomik refahın imdada yetişmesi gerekiyor. Maslow’un kendini gerçekleme duygusunu doyuracak nitelikli araç ve ortamlar, yalnız bireylerin maddi birikimleri sayesinde satın alınabilir hizmetlere dönüşüyor. Mutsuzluk pansumanlanıyor…

Bir yerlerde bir optimum olmalı ki, bireysel var oluş ile yalnızlık-mutsuzluk çatışmasının dengesi yakalansın. O optimumun nerede olduğunu ve nasıl bir eğitim ya da bilgi kültürü modeliyle sağlanabileceğini bilmiyorum. Tek bildiğim; o mukaddes dengenin, çoğunluğun doğru bildiğini doğru ilan eden ve bunu dayatmayı bir erdem kabul eden bir düsturdan ziyade, Montaigne’in sorgulayan akılcılığına yakın bir yerlerde olduğu…

Haftaya Bölüm III ile Denemeler’e son kez değineceğim…

Denemelere Değinmeler (Giriş)

Denemelere Değinlemer: Düzen (1. Bölüm)

Manzum S.

(Yeşil Gazete)