Ana Sayfa Blog Sayfa 3867

Otobüste bisiklet artık serbest

İstanbul’da bisiklet kullanıcıları artık yoğun saatler dışında otobüslere bisikletle binebilecek.

bisiklet_m

İETT, yaptığı açıklamada bisiklet kullanıcılarının araçların yoğun olduğu saat 06:00-10:00 ve 16:00-22:00 saatleri dışında sadece yolcu ücreti ödeyerek seyahat edebileceklerini açıkladı.

Uygulama 24 Eylül’de başladı. Ayrıca İETT, daha önce 20 otobüse bisikletin konabileceği bisiklet aparatı takmıştı.

İstanbul’da bisikletliler ne istiyor?

İstanbul’da bisiklet kullanımı talebi uzun süredir tartışılıyor. İstanbul’da bisikletlilerin yaşadığı sorunların başında bisiklet yollarının olmayışı, trafikteki diğer araçların bisikletlilere dikkat etmemesi, bisikletler için park yerlerinin olmayışı, bisikletlerin toplu taşımaya entegre edilmemiş olması geliyor.

İstanbul’da bisikletli yaşamın sağlanması neler kazandırır? Öncelikle trafik yoğunluğunu azaltıp trafik kazalarının neden olduğu ölüm ve yaralanmaları azaltır. Ekolojiye zarar vermeyen bisikletli yaşam kirlilik ve gürültüyü azaltır. Ayrıca zamandan ve paradan tasarruf sağlar.

Bisikletli yaşama ulaşmak için özel bisiklet yolları yapılması, bisiklet kullanımı için eğitim alanları oluşturulması, bisikletin toplu taşımaya entegre edilmesi, bu amaçla toplu taşıma araçlarına ve taksilere bisikleti taşımak için gerekli aparatlar takılması talep ediliyor.

(Bianet)

Zeytinburnu Stadı arazisi yeniden Ermeni Vakfı’nda

Vakıflar Meclisi Zeytinburnu Stadyumu’nu da içine alan 42 bin metrekarelik araziyi Yedikule Surp Pırgiç Hastanesi Vakfı’na iade etti.Zeytinburnu Belediyesi karara karşı çıktı.

Vakıf Başkanı Bedros Şirinoğlu, araziye 338 milyon lira değer biçildiğini söyledi. Vatan gazetesinden Mert İnan’ın haberine göre Zeytinburnu Stadyumu’nu da içine alan 42 bin metrekarelik arazi Vakıflar Genel Meclisi’nin kararıyla Yedikule Surp Pırgiç Hastanesi Vakfı’na verildi.

3 Zeytinburnu Stadı

 

Zeytinburnu Belediyesi ise arazinin Ermeni vakfına iadesinin hukuka aykırı olduğu gerekçesiyle yargıya başvurdu. Yedikule Surp Pırgiç Hastanesi Vakfı Başkanı Bedros Şirinoğlu ise, hukuki sürecin vakfın lehine sonuçlandığını söyledi.

Davaya bakan mahkemenin belediye aleyhine ‘süre aşımı’ kararı verdiğini kaydeden Şirinoğlu, “Söz konusu arazi için 3 yıl önce Cumhurbaşkanı Erdoğan’la yüz yüze konuşmuştuk. İlk etapta 2 bin metrekarelik arsa, Erdoğan’ın talimatıyla bize verilmişti. Erdoğan, kalan arsanın iadesi için, ‘Hak yerini bulacak. Arsanın sizin yeriniz olduğunu biliyorum’ demişti. Ancak Zeytinburnu Belediyesi ile arazi itilafı yaşanınca konu yargıya taşınmıştı. Vakıflar Genel Meclisi geçtiğimiz Ocak ayında lehimize karar vermişti. Zeytinburnu Belediyesi de, 60 günlük itiraz süresinden sonra bu karara itirazda bulunmuştu. Mahkeme zaman aşımıdan dolayı 42 bin metrekarelik arazi için nihai kararı vermiş oldu. Mahkemeden adil ve hakkımız olan kararın çıkacağına inanıyordum” dedi.

Arazinin İhtilaflı Tarihçesi

1964 yılına kadar Ermeni cemaatine ait olan araziye bu tarihten sonra el konuldu. İlk dava 1974’e kadar sürdü. O dönemki yerel mahkeme Ermeni cemaati lehine karar vermiş olsa da karar Yargıtay tarafından bozuldu. Vakıflar Genel Müdürlüğü bünyesine geçen arazi için Zeytinburnu Belediyesi 1987’de mahkemeye başvurarak kendi adına tescil kararı çıkarttı. Arsa 1989’da belediye tarafından kamulaştırıldı. Ancak torba yasanın ardından Vakıflar Genel Meclisi’nun 22 Ocak tarihli kararıyla arazinin Yedikule Surp Pırgiç Hastanesi Vakfı’na iade edilmesine karar verdi. Bu kararın ardından harekete geçen Zeytinburnu Belediyesi, İstanbul 1. İdare Mahkemesi’ne Vakıflar Genel Müdürlüğü aleyhine yürütmeyi durdurma için dava açtı. Ayrıca Bakırköy 7.Asliye Hukuk Mahkemesi’nden taşınmazlara ihtiyati tedbir konulması talep edildi. Davaya bakan mahkemenin ise belediye tarafından yapılması gereken 60 günlük itiraz süresinde gecikme olduğu gerekçesiyle belediyenin talebini reddettiği belirtildi.

Bayram tatili kamu personeli için 5 gün

Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun talimatıyla 3 Ekim 2014 Cuma günü tüm kamu personeli yarım gün idari izinli sayılacak.

2 kamuda tatil...

Başbakan Ahmet Davutoğlu, kamu sektörüne mensup çalışanlar için Kurban Bayramı tatiline arefe günü olan 3 Ekim Cuma günü de eklendi.

Anadolu Ajansı’nın haberine göre, Talimat uyarınca 3 Ekim 2014 Cuma, yani Kurban bayramının arefe günü tüm kamu personeli yarım gün idari izinli sayılacak.

Kurban Bayramı’nın 1. günü 4 Ekim Cumartesi, 2. günü 5 Ekim Pazar, 3. günü 6 Ekim Pazartesi ve 4. günü 7 Ekim Salı günü olacak.

Suruç’ta parti liderlerinden Kobanê ile dayanışma mesajı

Kobanê direnişi ile dayanışmak için Suruç’a giden HDP, Yeşiller ve Sol Gelecek ile diğer parti temsilcilerinden oluşan heyet, Rojava-Kobanê sınırındaki nöbet eylemine katıldı. Heyet, sınırın sıfır noktasına giderek açıklama yaptı.

HDP, Yeşiller/Sol, DBP, ESP, SYKP, SDP, EMEP,  ÖDP ve Halkevleri’nin başkanlarından oluşan heyet ilk olarak Suruç DBP İlçe Örgütü’nü ziyaret eden heyet, daha sonra Elîzêr Köyü’ne geçerek, burada Kobanê devriminin halkların ve kendilerinin devrimi olduğunu ve dayanışma mesajlarını iletti.

1 kobana suruç

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi Eş Sözcüsü Sevil Turan, HDP Eş Başkanı Figen Yüksekdağ, ÖDP Eş Genel Başkanı Bilge Seçkin Çetinkaya, EHP Eş Genel Başkanı Sibel Uzun, ESP Genel Başkanı Sultan Ulusoy, SYKP Eş Genel Başkanı Tuncay Yılmaz, EMEP Genel Başkanı Selma Gurkan, EMEP Eş Genel Başkan Yardımcısı Ender İmrek, SDP Genel Başkanı Rıdvan Turan,  Toplumsal Özgürlük Parti Girişimi’nden Perihan Koca, Mithat Can Türetken, Kayahan Nar, Halkevleri Genel Başkan Yardımcısı Samut Karabulut, Funda Gezmiş, Türkiye Gerçeği Koordinasyonu’ndan Bülent Parmaksız, HDP Eş Genel Başkan Yardımcıları Saruhan Oluç, İsmail Şengül, Ali Ürküt, Meral Danış Beştaş, HDP PM Üyesi Cafer Koluman, Mehmet Tarhan, Macide Ekmen, Gülay Koca, Ferhat Tarhan, Mehmet Soymaz, HDK Kadın Meclisi ve Koordinasyonu’ndan Benazil Coşkun, HDP’li Levent Tüzel, Ertuğrul Kürkçü, SYKP MYK Üyeleri Canan Yüce, Tülay Hakimoğulları’nın da aralarında bulunduğu çok sayıda kişi önce DBP Suruç İlçe Örgütü’nü ziyaret ettikten sonra Elîzêr Köyü’ne geçerek direniş nöbetinde bulunan yurttaşlar ile buluştu.

Sevil Turan; “Kobanê’deki direniş bu sınırın ötesinde kalmayacaktır”

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi Eş Sözcüsü Sevil Turan bölgede halklara vahşetin yaşatıldığını belirterek, “Başka sınırlar inşa edilmeye çalışılıyor. Bu bütün insanlığa yapılan bir saldırıdır. Özgürlük eşitlik mücadelesine yönelik bir saldırıdır. Şu anda Kobanê’de yapılan direniş tek başına bu sınırın ötesinde kalmayacaktır. Bu bütün Ortadoğu ve Mezopotamya halkları için önemlidir. Bunu bildiğimiz için bu devrimin bir parçası olmak için buradayız” şeklinde konuştu.

Dayanışma mesajlarının okunmasının ardından heyette bulunan üyelerin bir kısmı 6 noktada nöbet tutmaya başlarken, bir grup da, Mürşitpınar Sınır Kapısı’ndan Kobanê’ye geçti.

(Yeşil Gazete)

Aytaç Timur: “Amerika’dan muzun, Kenya’dan elmanın geldiği bir dünyada yaşıyoruz.”

Yeryüzü Derneği 2009 yılından bu yana ekolojik farkındalığı arttıran projeleri hayata geçiriyor. Gönüllülük ve armağan ekonomisi esaslı bu projelerle kendilerini ve topluluğu dönüştürmeye devam ediyorlar. Yeryüzü Derneği Yönetim Kurulu üyesi Aytaç Tolga Timur ile başta derneğin projelerinden topluluk destekli tarım, kent bahçeleri, Yeryüzü Ekoköyü olmak üzere gıda güvenliği, kentsel dönüşüm gibi hayatımızı etkileyen diğer konular üzerine bir sohbet gerçekleştirdik.

Aytaç Timur
Aytaç Tolga Timur. Fotoğraf: Zeliha Yıldırım

Topluluk destekli tarım projesi nedir?

Topluluk destekli tarımdaki “topluluk” ekolojik duyarlılığı olan bir topluluktur. Bu proje sadece sağlıklı beslenme ihtiyacını karşılamaya yönelik değildir.

Bir şeyi gidip marketten almak kadar kolay bir şey yok. Marketler insanları şımartıyor. Oysa doğanın bir ritmi var. Doğanın ritmini öğrenip o ürünü  alabilmek için hasat zamanını beklemelisiniz. Bu yabancılaşmayı engelleyen bir şey. Ceviz ne zaman alınır,  öğreniyorsun. Eğer böyle bir topluluğun üyesi değilseniz, bence Gezi direnişi bunu insanlara çok iyi öğretti, reklam panoları, televizyonlar, radyo spotları, gazete reklamları zihinlerinizi çalar. Yaptıkları çok güzel reklamlar ile gazlı içeceklerin insanı serinlettiğine, cips yenmeden maç seyredilemeyeceğine, marketlerde gördüğümüz yoğurdun yüzyıllardır Türklerin Orta Asya’dan beri yapıp getirdiği yoğurt olduğuna inandırıyorlar. Bunların hepsi yalan. Bunların hepsinin yalan olduğunu bilmek için bence bir toplulukta sürekli zihnimizi diri tutmamız gerekiyor.  Bu yüzden aylık ürün dağıtımları bizim için aynı zamanda birer forum. Böyle bir araya gelmezsek market kolaycılığı ve reklamların inandırıcılığı ile aslında hiç de istemediğimiz bir dünyanın birer taşıyıcı kolonu oluruz.

Sizin topluluk destekli tarım projeniz ne zamandır devam ediyor? Uygulamasını nasıl gerçekleştiriyorsunuz?

Aralık ayında iki yıl dolacak. Topluluk destekli tarımda arada kesinlikle tedarikçi yok. Üreticiye köylü, alana da türetici diyoruz. Türetici kavramı Slow Food kurucusunun kazandırdığı bir kavram. Neyi türetiyor? Topluluk destekli tarım ile ürün üretecek yeni üreticileri türetiyor. Burada türetici ile üreticinin tanışıklığı söz konusu. Projemizdeki 26 üreticinin hepsini tanıyoruz. Türeticilerimizin de onları tanıması için iki yol izliyoruz. Birincisi dağıtım zamanlarında mümkünse üreticileri çağırıyoruz ya da internet üzerinden  bağlantı kuruyoruz ve ürünleri ile ilgili bilgi aktarımında bulunmalarını sağlıyoruz. İkincisi türeticilerimizin, seyahat mevsimlerinde güzergahları üzerindeki üreticilere uğramalarını, bir çaylarını içmelerini, çiftlikleri gezmelerini teşvik ediyoruz.

Topluluk destekli tarımda kriterleriniz nelerdir?

Topluluk destekli tarımda dünya çapında en önemli kriter yakınlık. Orta Amerika’dan muzun, Kenya’dan elmanın, Pasifik’ten pirincin, Kanada’dan buğdayın geldiği bir dünyada yaşıyoruz. Ancak bunun gezegene maliyeti, ne bu endüstriyel ürünleri üreten üreticinin, ne tedarikçinin, ne gemi sahibinin, ne ithalatçının umurunda. Ancak türetici bunları almayarak bu pazarı yok edebilir. Topluluk destekli tarımda yakınlık kriteri bu anlamda önemli. Yataylık diğer bir önemli kriter. Topluluk destekli tarımda profesyonel çalışan yok. Dönüşümlü gönüllülük uyguluyoruz. Bu nedenle artı bir çalışan maliyeti olmuyor. İlişkilerimiz dikey değil yatay. Kimse kimseye üstünlük kurmuyor. Ne eskiliğinden, ne yaşından, ne cinsiyetinden, ne milliyetinden dolayı. Ayrıca küçük kalmayı önemsiyoruz. Büyüdükçe bölünüp küçük topluluklar oluşturmak istiyoruz. Tabi bir de şeffaflık gerekli. Bütün türeticiler için üreticinin bilgisi, fiyatlar, sistemin kendisi açık. Sistemde mümkün olduğunca ambalaj da kullanılmıyor. Ürünleri almaya gelenler kendi torbaları, kapları ile geliyorlar.

Organik tarım nedir? Topluluk destekli tarımda ürünler nasıl yetiştiriliyor?

Organik tarımın dünya literatüründe üç tane adı var, genellikle organik kullanılıyor. Fransızlar biyolojik, Almanlar ekolojik diyor. Organik tarım sertifikalı tarım demektir. Yani denetim yapan bir kuruluş topraktan, bitkiden, üründen numune alıp laboratuar analizine gönderir ve temiz çıktığında sertifika verir. Sertifikası olmayan organik tarım yanlış ve aynı zamanda yasalarımıza göre suçtur.

Topluluk destekli tarımda sertifika zorunluluğu yok. Sertifikalı olabilir, ama sertifika zorunluluğu yok. Bizim tüketim birliğindeki köylülerimizin kimisinin sertifikası var, kimisinin yok. Bizim onlardan istediğimiz ürünlerini ilaçsız, hormonsuz, suni gübresiz üretmeleri. Karşılığında da ise onlara değerinde ödeme yapmayı, hatta ekim dikim aylarında erken ödeme yapmayı taahhüt ediyoruz.

Topluluk destekli tarım nasıl yaygınlaşabilir?

Farkındalık önemli. Şişedeki suyu almak ne kadar masum? Çamaşır deterjanı yerine, tuvalet kağıdı yerine ne kullanabiliriz? İnsanlar ancak bunlara kafa yordukça kendi topluluk destekli tarımını kurabilirler. Bunun için iki kişi yeterli. Biz her zaman bildiklerimizi arzulayanlar ile paylaşmaya açığız. Ancak gözlemlerim topluluk kuramayanların kısa süre sonra market kolaycılığına zihinlerini kaptırdığı yönünde. Önce topluluk olmak önemli. Biz el yordamıyla, deneyimleri okuyarak kendi kafamıza göre bir topluluk kurduk. Bunu paylaşanlarda aramıza katıldı. Ancak bu her yere uymayabilir. Hayat belirsizliklerle, karmaşayla ve farklılıklarla dolu. İstanbul’un başka bir ilçesinde insanlar farklı kriterlerle belki daha yaratıcı daha zeki bir topluluk kurabilir. Burada deneyim ve bir araya gelenlerin zihniyetidir asıl önemli olan.

Gıda ürünlerinin ucuz olması kimin yararınadır?

Özellikle 1945 sonrası yeşil devrim dedikleri dönemde gübrelerin yaygın kullnımı ile birlikte üretimin arttığı, endüstrileştiği, bu yüzden köylü nüfusunun küçülmesi gerektiği, daha az insanla ve şirketlerle bu işin yapılması gerektiğine dair bir görüş egemen oldu. Hala da egemen. Bu yönlü bir dönüşüm ile de İstanbul’un taşı toprağı altındır dendi. Köylüler işçileştirildi. 1945’den bugüne 60 yıl geçti. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO)‘nün verilerine göre bugün tüketilen ürünlerin %70’ini hala köylüler üretiyor. 70 yılda demek ki bu proje çöpe gitti. Sadece 8-10 tane ürün endüstrileştirildi. Şirketler tarım sektörüne girerler ve kâr etmedikleri zaman çıkarlar. Ama köylülerin yaşam şeklidir tarım. Ürettiklerini aynı zamanda yerler. Hayvanlarıyla birlikte yaşarlar. Bu nedenle Birleşmiş Milletler bu yılı küçük çiftçiler yılı ilan etti. Avrupa küçük köylünün kıymetini anladı. Özellikle genç çiftçisini sürekli sübvansiyon ediyor. Bizim köylerimizde 60 yaşın altında tek tük insan var. Şirketler kârlı olmayan ürünlerden çekildiği zaman kim üretecek bu ürünleri? O nedenle küçük köylüyü desteklemek çok önemli.

Burada asıl önemli olan gıda ürünü satıldığı zaman üretenin cebine yüzde kaçının girdiğidir. Bunu ne kadar arttırabiliriz? Bunu arttırmanın yolları nelerdir? Aradaki tedarikçileri ne kadar kaldırabiliriz? Tedarikçileri kaldırdıkça fiyat aynı kaldığı halde üretici bunun %90’ını %100’ünü alabilir mi? Bu soruları çok önemsiyorum. Şu an %30’unu alıyor. Yani daha net söyleyeyim; 1 TL’lik domatesin 30 kuruşu üreticiye, 70 kuruşu aradakilerin cebine gidiyor. Tarlada karpuzun  kilosu 10-15 kuruşa satılıyor. Bunu çiftçi 1 TL’ye sattığı zaman bambaşka bir dünya oluşur.

kent_bahcKent bahçeleri projenizden bahsedebilir misiniz?

Dört yıldır düzenli olarak Mart-Ağustos ayları arasında bu projeyi gerçekleştiriyoruz. Birinci yıl 168 bahçe ile başlamıştık. Şu an 1000 tane bahçe var. Sadece İstanbul’da uyguluyoruz.

İstanbul’un her yerinden metrekaresinden bağımsız olarak bahçesi olanlar bize başvuruyor. Tamamen armağan ekonomisi ile dönen bir proje. Her başvuranla Nisan, Mayıs aylarında bir buluşma gerçekleştiriyoruz, tanışıyoruz. Ekim-dikim bilmeyenlere yarım gün kadar eğitim veriyoruz. İlk yıllarda tanıdığımız organik çiftliklerden artan fideleri ve tohumları alıp bedelsiz olarak dağıttık. Daha sonra kent bahçecilerine tohum almayı öğrettik. Böylece her geçen gün daha çok fideyi bir önceki yıl kent bahçelerinin ürettiği fidelerden vermeye başladık. Şirketleşmiş herhangi bir STK’nın büyük bütçelerle yapacağı bir projeyi armağan ekonomisi ile sıfır bütçe ile yapıyoruz . Şirketleşmiş bir STK olmamaya özen gösteriyoruz.

Kent bahçeleri kentsel dönüşüme bir çözüm olabilir mi?

İnsani ölçekte kentsel dönüşüm önemli bir şey. Bir mahallede taşları yerinden çok oynatmayarak, kentsel dönüşüme rant gözüyle bakmayarak tabii ki kent bahçeleri bu projelere dahil edilebilir. Nitekim böyle bir deneyimi Yeldeğirmeni Mahallesi’nde Kadıköy Belediyesi’nin ve ÇEKÜL’ün projesine destek olarak deneyimledik. Yeldeğirmeni’nde apartmanların arkasındaki alanları kent bahçesine dönüştürmek için fide verdik. Bu proje tamamlanmak üzere. Belediyelerin böyle projelerine her zaman destek oluyoruz.

Gıda güvenliği nedir? Kent bahçelerinin gıda güvenliğinde yeri nedir?

Gıda güvenliğini marketler “hijyen” adı altında, “iyi tarım” adı altında pazarlıyorlar. “İyi tarım” uygulaması ilacın saat kaçta atılacağının bilinmesidir. Hijyen nedir? Yediğin elmanın üstünde bakteri olmaması mıdır? Biz insanlara ekşi maya yapmayı öğretirken 42 tane bakterinin mayalanmayı gerçekleştirdiğini söylediğimizde gözleri faltaşı gibi açılıyor. Bunun sorumlusu marketlerin hijyen propagandası mıdır? El değmeden salatalık mı toplanır?

Avrupa’da sebze meyvede raf ömrü vardır. Bunu buraya da getirmek istiyorlar. Bizim insanımız patlıcana domatese yabancı değil ki. Gözüyle onun yenilip yenilmeyeceğini anlar. Gıda güvenliğinde temel mesele kentlinin tarıma yabancılaşmamasıdır. Bu nedenle biz okullara gidiyoruz ve onlara domatesin ağaçta yetişmediğini, beraber domates dikerek anlatıyoruz. Onlara solucanın aslında ne kadar faydalı bir canlı olduğunu , arılar dünyadan kaybolursa medeniyetin kaybolacağını göstererek anlatıyoruz. Bu nedenle kent bahçeciliği çok önemlidir. Bir kent bahçecisi bahçesini yaptıktan sonra bir tane biberin bile ne kadar önemli olduğunu ve zayi edilmemesi gerektiğini anlar. Öteki türlü ayağı yere basmayan, beton bir apartmandan çıkıp metal bir arabaya binip beton bir okula ya da işyerine giden, yeryüzü ile ilişkisi kesilmiş insan bunu anlayamaz. Marketlerin hijyen diye ürettikleri dünyaya hapsolurlar.

burcu_ev
Burcu Evi’nde sıva yapan gönüllüler. Fotoğraf: Yeryüzü Derneği

“Yeryüzü Ekoköyü” nde nasıl bir yaşam olduğundan ve ekolojik mimari projeniz Burcu Evi’nin yapım sürecinden bahseder misiniz? Şu an ne aşamada?

Sakarya’nın Pamukova ilçesine bağlı bir köyde, havası, tabiatı çok güzel bir arazide köyümüz. Bu güzel alana bir de ekolojik mimari eklendiği zaman yaşaması, çalışması, orada bulunması çok keyifli hale geliyor. Sözünü ettiğim topluluk orada billurlaşıyor. Misafirlerimizden oraya endüstriyel bir ürün getirmemelerini, şehirde öğrendikleri yapay ilişkileri şehirde bırakmalarını istiyoruz. Gönlümüzden geçen bu. Kimi zaman Permakültür öğretilerini, kimi zaman Fukuoka öğretilerini, kimi zaman doğal tarımı, kimi zaman da Anadolu bilgeliğini kullanıyoruz. Su hasadını çok önemsiyoruz. Yeraltı suyu kullanmıyoruz. Elektrik ve su şebekesiyle bağlantımız yok. Güneş panellerimize ek olarak önümüzdeki günlerde kendi rüzgar tribünümüzü geri dönüşümlü malzemelerden yapabilmek için bir atölye çalışmamız olacak. Bunların yanı sıra en son köyde Zeytinburnu Tıbbi Bitkiler Bahçesi’nden gelen üç uzman ile beraber köyün etrafındaki flora tarandı. Bütün bitkiler tek tek fotoğraflandı. Uzmanlar neye yaradıklarını anlattılar. Onları arşivliyoruz. Önümüzdeki günlerde bölgedeki kuşları gözlemleyeceğiz. Bu iş için kuş gözlemcilerinden yardım isteyeceğiz.

Geçtiğimiz Ağustos ayında başladığımız Burcu Evi’nin yapımını imece usulü gerçekleştiriyoruz. Evin yapımına başlamadan önce açık çağrı yaptık. Kerpiçten, samandan yapılacak evimize yardıma gelirseniz ömür boyu istediğiniz zaman gelip konaklama hakkınız olur dedik. 62 kişi bu çağrıya olumlu yanıt verdi ve Burcu Evi’nin yapım atölyesine katıldı. Süreç tamamen yatay işledi. Mimarın projesi de atölye sırasında eleştirildi ve değiştirildi. Katılımcıların gönlünden geçen her şey orada deneyimlendi. Katılım bedeli ödemediler. Ancak bir ekolojik yapının yapılmasında müthiş bir deneyim edindiler. Yapım devam ediyor. Bayramda artık bütün sıva işini bitirmeyi planlıyoruz. Ekim sonuna kadar da evin yaşamaya hazır hale gelmesini umuyoruz.

Tarımsal bir faaliyet var mı?

İki yıldır diktiğimiz 41 tane meyve ağacı var. Bu yaz asma diktik. Arazimiz iki parçalı. Bir parçasının tamamında meyve ağaçları var. Bir buğday deneyimimiz, bir nohut deneyimimiz oldu bunlar ticari değil, tamamen ekoköyün ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik planlamayla yapılıyor. Önümüzdeki sonbaharda arazinin azot miktarını arttırmak için fiğ ve yulaf ekmeyi planlıyoruz.

Derneğin konuştuğumuz etkinliklerini ve konuşamadığımız ekolojik pazar, takas şenliği, atölye çalışmaları gibi diğer etkinliklerini internet sitesinden, Facebook sayfasında takip edebilirsiniz.

Röportaj: Zeliha Yıldırım – Yeşil Gazete

ABD’den topraklarını kötü kullandığı yerlilere rekor tazminat

ABD yönetimi, Kızılderili kabilesi Navajolarla vardığı anlaşma kapsamında, topraklarının kötü kullanıldığı suçlamasıyla yönetime karşı dava yürüten kabileye 554 milyon dolarlık tazminat ödemeyi kabul etti.

Bu, ABD’nin bugüne kadar bir yerli kabileye ödediği en büyük miktar.

navajo-riders-3
Fotoğraf: Jim Caffrey

Kabile ABD yönetimini, topraklarındaki doğal kaynakları kötü yönetmekle suçluyordu. Bu suçlama 50 yıldan daha öncesine kadar uzanan dönemdeki uygulamaları kapsıyor.

Kabile, varılan anlaşmayla açtığı davadan vazgeçti.

ABD daha önce de Kızılderili kabileleriyle toprakları ve ürünlerinin kullanımı konusunda çeşitli anlaşmalara varmıştı.
ABD’nin en büyük yerli kabilesi olan Navajoların yaklaşık 300 bin üyesi var.

Kabilenin elinde bulunan yaklaşık 5,7 milyon hektarlık alan; tarım, madencilik ve petrol ile doğal gaz üretimi amacıyla ABD yönetimine kiraya verilmişti.

Navajo Ulusu Başkanı Ben Shelly anlaşmayı, ‘kabilenin egemenliği açısından zafer’ olarak değerlendirdi.Shelly, ‘bunun uzun ve zorlu bir süreç sonunda kazanıldığını’ söyledi.

Navajo kabilesi, bu anlaşmanın, kabilenin ABD yönetimini gelecekteki uygulamalarıyla ilgili ya da ayrıca su ve uranyum kirliliğiyle ilgili muhtemel taleplerle dava etmekten alıkoymayacağını söylüyor.

ABD Adalet Bakanı Eric Holder, anlaşmayı ‘tarihi’ olarak değerlendirdi ve ‘ABD ve Navajolar arasındaki uzun süren anlaşmazlığı çözüme kavuşturduğunu’ söyledi.

2012 yılında ABD, 42 Kızılderili kabilesiyle benzer şekilde anlaşmaya varmış, bunun karşılığında toplamda yaklaşık 1 milyar dolar ödeme yapmıştı.

(BBC Türkçe)

Ahmetler Kanyonu’nda mücadele sonuç verdi: HES’e yürütmeyi durdurma

Antalya İkinci İdare Mahkemesi, Akseki ve Manavgat ilçeleri sınırlarını kapsayan ve köylünün direnişine sahne olan Ahmetler Kanyonu Karpuz Çayı üzerinde yapılması planlanan Kanyon Regülatörü ve HES projesi için açılan davada yürütmeyi durdurma kararı verdi.

131114095438_aplatformu_464x261_aplatformu

Antalya’nın Akseki İlçesi’nden başlayıp Manavgat İlçesi’ne devam eden Karpuz Çayı ve bu çayın geçtiği Ahmetler Kanyonu’nda inşa edilmesi kararlaştırılan Kanyon Regülatörü ve HES projesi hakkında Antalya Valiliği, 31 Aralık 2009 tarihinde ‘Çevresel Etki Değerlendirmesi Gerekli Değildir’ kararı aldı. Bu karardan 2012 yılında haberdar olan köylülerin yaptıkları dava başvurusu, 60 günlük itiraz süresi aşıldığı gerekçesiyle kabul edilmedi. Ardından şirket çalışanlarının inşaat için araçlarıyla birlikte gelmesiyle birlikte köylüler büyük bir direniş başlattı ve çok sayıda sivil toplum örgütünün de desteğiyle çadırlı eylem yaptı. Köylülerin günlerce sürdürdüğü direniş karşısında şirket araçlarını geri çekmek zorunda kaldı.

Valiliğin ‘ÇED Gerekli Değildir’ kararının Manavgat’ta sadece bir kütüphanede asıldığını belirleyen köylüler, çözüm yolu aramaya başladı. Irmağın karşı yakasında da Akseki İlçesi’ne bağlı Güçlüköy olduğundan yola çıkan köylüler, duyurunun sadece Ahmetler Köyü üzerinden yapıldığını, Akseki’de bir duyuru yapılmadığını belgeledi. Güçlüköy’den Ertuğrul Tosun ve Mustafa Er tarafından bölgedeki tüm köylüler adına Antalya 2’nci İdare Mahkemesi’ne başvuruda bulundu ve dava kabul edildi.

2013 yılında, HES yapılacak sahada inceleme yapılmadığı, yapılacak tesisin o bölgede yaşayan canlılara zarar vereceği ileri sürülerek iptali ve yürütmenin durdurulması istemiyle açılan davada köylüleri sevindirecek bir karar çıktı. Bilirkişinin hazırladığı, ‘projenin çevresel etkilerinin yeterince incelenmediği, projenin gerçekleştirilmesi durumunda doğal hayatın sürekliliği ve bölgedeki ekoturizm potansiyelinin olumsuz etkilenebileceği, bölge halkının su kullanım haklarının ihlal edilebileceği, düşünüldüğünden ÇED raporu hazırlanması gerektiği’ raporu doğrultusunda karar veren mahkeme, yürütmeyi durdurdu.

Oybirliğiyle durdurma kararı

Mahkeme heyeti, 4 Eylül tarihli kararında, ‘ÇED Gerekli Değildir’ kararı verilmesine ilişkin dava konusu işlemde hukuka uyarlık bulunmadığına hükmetti. Dava konusu işlemin uygulanması halinde, projenin tatbik edileceği alan bakımından çevresel anlamda telafisi güç veya imkansız zararlar doğabileceğinin de açık olduğunu dile getiren mahkeme heyeti, hukuka aykırılığı açık olan dava konusu işlemin, uygulanması halinde telafisi güç zararlar doğurabileceğinden yürütmenin durdurulmasına oybirliğiyle karar verdi.

Karar iptal edilecek

Ahmetler Köyü Kültür ve Dayanışma Derneği Sözcüsü Mustafa Koç, “Eğer bu ülkede hukuk ve bilim işe yarıyorsa, kanyondaki gerçekler ışığında, böyle değerli bir alana hes yapılması doğru değildir. Mahkemenin de bunu görüp ilk aşamada verilen yürütmeyi durdurma kararı yerindedir” dedi.

Köylülerin avukatı Tuncay Koç ise, yürütmeyi durdurma kararının ardından mahkeme sürecinin yaklaşık 3-4 aylık bir prosedür sonrası esas kararı vereceğini belirtti. Bilirkişi raporunun da ortada olduğuna işaret eden Avukat Koç, “Zaten Ahmetler Kanyonu gibi doğa güzelliği muhteşem bir yere böyle bir proje uygulanması bir cinayettir. Zaten şuan bir çalışma yok ve köylülerin direnişinde haklı oldukları da mahkeme kararıyla ispatlandı. Verilecek esas kararında ÇED gerelki değildir kararının iptali yönünde olmasını bekliyoruz” diye konuştu.

Doğa Harikası

Ahmetler Kanyonu, Akseki Murtiçi köyünden başlayıp 12 kilometre uzunluğunda ve dünyaca da tanınan önemli bir doğa harikası. 400 metre derinliği olan kanyon, turizm ve doğa sporları kulüpleri tarafından çok sık ziyaret ediliyor. Hiç tanıtım yapılmadığı halde yıllık yerli ve yabancı 6-7 bin turist ağırlıyan kanyon, kano, yürüyüş, yüzme gibi alternatif turizm imkanları sunuyor. Türkiye’deki en derinlerinden biri olan kanyonun su havzası aynı zamanda Manavgat’ta 14 köyün içmesuyu ve sulama suyu ihtiyacını karşılıyor.

(DHA)

Passolig’e tedbir talebine red

Ankara 16. Tüketici Mahkemesi, stadyumlarda e-bilet uygulaması Passolig ile ilgili olarak davacı tarafın tedbir hususundaki talebini dosya ve mevcut delil durumunu dikkatte alarak reddetti.

taraftar_gruplari_e_bilete_hayir_diyor_h96137

Taraftar Hakları Dayanışma Merkezi’nin (Taraf-Der) fişlemeyi stadyumlara taşıyacağı gerekçesiyle boykot edilen Passolig’in iptali için açtığı davanın ilk duruşması bugün yapıldı.

Ankara 16. Tüketici Mahkemesi’ndeki ilk duruşmaya CHP İzmir milletvekili Erdal Aksünger ve çok sayıda taraftar da katıldı.

Avukatların taleplerini dinleyen mahkeme davacı tarafın dernek tüzüğü aslının mahkemeye ibraz edilmesi için 2 haftalık süre verilmesine karar verdi.

Davacı tarafın tedbir hususundaki talebini dosya ve mevcut delil yetersizliği nedeni ile reddine karar veren mahkeme duruşmayı ileri bir tarihe erteledi.

(Başka Haber)

Hatay’da sel felaketi: 2 ölü 4 kayıp

Hatay’da şiddetli yağışlar Erzin İlçesi’nde sel felaketine neden oldu. Amanos Dağları’ndan gelen sel sularına kapılan market işletmecisi 55 yaşındaki Osman Başaran ile henüz kimliği tespit edilemeyen bir kadın hayatını kaybetti, 4 kişi kayıp. Erzin Belediye Başkanı AK Partili Kasım Şimşek, “Gece yaşananlar görülmemiş bir sel felaketi” dedi.

A25091906

Erzin çevresinde gece boyu devam eden yağışların ardından sabaha karşı Amanos Dağları’ndan gelen sel ilçede birçok mahallede su baskınlarına neden oldu. 40 bin nüfuslu ilçenin özellikle Ilıca bölgesinde etkili olan selde köprü yıkıldı, pansiyon ve lojmanlarla birçok bina sular altında kaldı.

Saat 06.30 sıralarında marketinde uyurken sel sularına kapılan Osman Başaran’ın cesedi 3 kilometre uzaklıkta bulundu. Ayrıca henüz kimliği belirlenemeyen bir kadının da cansız bedenine ulaşıldı. Sel sularına kapılan 4 kişiyi de arama çalışmaları başlatıldı.

Erzin’e, Antakya ve çevre ilçelerden arama kurtarma ekipleriyle sevk edildi, yardım malzemesi yola çıkarıldı

Valilikten açıklama

Hatay Valiliği’nin internet sitesinde yer alan açıklamada, saat 01.00 sıralarında şiddetli yağış nedeniyle Erzin ilçesi Başlamış Mahallesi’nde bulunan İçmeler mevkisinde sel meydana geldiği belirtildi.

Valiliğin internet sitesinden yapılan açıklamada sel sularına kapılanlardan 2 kişinin cesedinin bulunduğu belirtilerek şöyle denildi:
“25 Eylül 2014 Perşembe günü saat 01.00 sıralarında şiddetli yağış nedeni ile İlimiz Erzin ilçesi Başlamış Mahallesi’nde bulunan İçmeler Mevkii’nde sel meydana geldi. Elde edilen ilk bilgilere göre; gece boyu süren yoğun yağış nedeni ile oluşan sele kapılan vatandaşlarımızdan Osman Başaran (59) ile kimliği henüz belirlenemeyen bir kadının cansız bedenlerine ulaşıldı. Ayrıca pansiyonlar bölgesinde sele kapılarak kayıp olduğu değerlendirilen 4 vatandaşımızın arama-kurtarma çalışmaları, ilimiz AFAD ekiplerinin yanı sıra Adana Arama-Kurtarma Birlik Müdürlüğü’nden takviye olarak gelen ekiplerin de katılımları ile yoğun bir biçimde sürdürülmektedir.”

Erzin Belediye Başkanı AK Partili Kasım Şimşek ise yaptığı açıklamada sel felaketinin çok büyük olduğunu belirterek, “Gece yaşananlar görülmemiş bir sel felaketi. Kaplıcalardaki vatandaşlarımızdan aldığım ilk bilgilerde 9 kişinin kayıp olduğu söyleniyordu ama net değil. Şu ana kadar bir vatandaşımızın cesedini bulduk. Diğer kayıp vatandaşlarımızı bulabilmek için de arama çalışmaları devam ediyor” dedi.

4 kişi kayıp

Ekipler tarafından sürdürülen arama kurtarma çalışmalarında kayıplardan Neşet Uçan yaralı olarak bulundu. Bölgede 48 yaşındaki Zahide Başaran, 50 yaşındaki Zeki Durak ile kimlikleri belirlenemeyen 2 kişiyi arama çalışmalarının devam ettiği belirtildi. Erzin Kaymakamı Hasan Yaman da sel felaketi sonrası incelemelerde bulunmak üzere bölgeye gitti.

Hassa’da 3 ev yıkıldı

Sağanak yağış, Hatay’ın Hassa İlçesi’nde de etkili oldu. Bazı ev ve iş yerlerinin sular altında kaldığı sağanak yağış nedeniyle ilçenin Arpalıuşağı Mahallesi’ndeki 3 kerpiç ev yıkıldı.

(DHA)

Soma’nın Zeytinlik Davası Hepimizin Davası – Deniz Bayram

Tartışmaya gerek yok, idari işlem o zeytin ağaçlarının her birinin yaşı kadar hukuka aykırı. İşte bu yüzden Soma’nın zeytinlik davası hepimizin davası.

Soma, zeytin ağacı, acele kamulaştırma, termik santral: Bu sıralamada hukuksuz olanları işaretleyiniz.

Evet, yine Soma, yine maden, yine rödövans, yine termik santral, yanında zeytin ağaçlarının acele kamulaştırma kararı ile birlikte.

“Manisa İlinde tesis edilecek Soma Kolin Termik Santralinin yapımı amacıyla ekli listede bulundukları yer ile parsel numaraları belirtilen taşınmazların Hazine adına tescil edilmek üzere Maliye Bakanlığı tarafından acele kamulaştırılması kararlaştırılmıştır.”

Kelimesi kelimesine böyle yazıyordu, 10 Mayıs tarihli Resmi Gazete’de yayınlanan, “Manisa, Soma İlçesi’nde kurulacak Soma Kolin termik santralinin yapımı için acele kamulaştırma kararı”nda.

Soma, Yırca Köyü’ne gittiğimizde, acele acele kamulaştırılan alanların muazzam büyüklüklerde alandaki binlerce zeytin ağacı olduğunu gördüğümüzde, kendimize şu soruları sormadan edemedik;

* Ülke elektrik ihtiyacından can mı çekişiyordu?

* Buraya termik santral kurulmazsa dünya duracak mıydı?

* Savaş mı çıkacaktı?

* Zeytin ağaçları kesilmeyip termik santral kurulmazsa, felaket mi gelecekti başımıza?

Çünkü bize göre, binlerce zeytin ağacının termik santral için kesilmesi ancak bu saikler ile Bakanlar Kurulu’nun masasına gelebilirdi. Zira, Acele Kamulaştırma ile ilgili hukuki mevzuat ve bu kararların iptal edildiği yargı kararlarının gerekçesi de, acele kamulaştırma kararları ile ilgili önce bizim sorduğumuz bu soruları soruyordu.

Nedir bu acele?

Ne kapımızda savaş ne afet ne de olağanüstü hal var. Peki neydi bu acele? Tarım alanlarını, tabiat alanlarını, ormanları, zeytinlikleri yok etmek için acele acele kamulaştırılan alanlar, Türkiye’de kömüre dayalı termik santral enerji politikalarının bir sonucu.

Enerji politikasının 2000’ler ile başlayan hedefleri beraberinde kendine münhasır bir “hukuk” da getirdi. Türkiye’de kömür yatırımları konusunda hukuksal düzenlemelerin acele acele yapılması son yılların hukuk politikasına dönüştü. Yönetmelikler, yönetmeliklerde değişiklik yapan yönetmelikler, yasalarda değişiklik yapan yasalar, torba yasalar, yatırım teşvikleri ve acele kamulaştırmalar hakkında Bakanlar Kurulu kararları, geçici maddeler (en sevdiğimiz)…

İşte bu “hukuk” ile mevcut durumda 20 tane, planlanan ise 76 tane kömüre dayalı termik santral hayatımıza girdi. Evet hayatımıza girdi, mesela ciğerlerinizin içine, nefes aldığınız havaya, bastığınız toprağa, sofranızdaki zeytine… Tehlikenin farkında mısınız?

Hükümetin enerji stratejisi, bilinen linyit kaynakları ve taş kömürü kaynaklarının 2023 yılına kadar elektrik enerjisi üretimi amacı ile kullanımını öngörüyor. Strateji belgesinde, hedefin gerçekleşmesi için bir çağrı var; “rekabetçi sektör yapısı”, “üretim ve dağıtım sektöründe verimliliğin arttırılması” ve “maliyetlerin düşürülmesi”.

Böylece hedeflenen kömür yatırımları ile, 2012 yılının kömür yılı ilan edilmesine giden yol stratejik olarak kurgulandı.

Strateji yapıldıysa, ‘hukuk’ da yapılmasın mıydı? Elektrik enerjisi sektörü reform ve özelleştirme strateji belgesi de tam olarak şöyle diyordu; “üretim ve dağıtım varlıklarının özelleştirmelerinin hızlandırılması ve kolaylaştırılması gerekli tüm yasal düzenlemeler yapılır.”

2004 yılında maden yasasında gerçekleştirilen önemli değişiklikler ile, her nevi orman alanı dahil olmak üzere, milli parklar, meralar, sit alanları, özel koruma bölgeleri gibi pek çok alan maden arama ve işletme faaliyetlerine açıldı.

2005 yılında yürürlüğe giren madencilik faaliyetleri izin yönetmeliği 2007, 2009 yıllarında geçici maddeler ve ek maddeler ile taçlandırıldı. 2003-2006 yılları arasında maden işletme izni yılda ortalama 1282den 2007 yılında 2089’a çıkarıldı. Maden işletme izin alanı ise 3637 hektardan, 11168 hektara çıkarıldı.

Milli parklar, ormanlık alanlar, şimdi de zeytinlikler.. İşte bunlar hep enerji..

Soma’daki facianın ardından herkesin bir talebi vardı. Kömür yatırımları, canlı yaşamını tehdit ederken, tabiatı yerle bir ederken, yer altında da yer üstünde de öldürürken, kömüre dayalı enerji yatırımlarının değişmesiydi biri de. Faciadan 3 gün önce Resmi Gazete’de yayınlan Acele Kamulaştırma kararı şimdi uygulanıyor. Zeytinlikler içinde bedel tespiti için keşifler, yüksek gerilim hatları ve şantiyeler kurulmuş bile.

Yırcalılar yanı başlarında tehlike saçan bir termik santral ve açık kül depolama sahasından sonra yeni bir termik santral daha istemiyorlar. Hukuk mücadelesine başladılar. Bir yandan büyük büyük yerlerde alınan kararlara karşı mücadele ediyorlar bir yandan da mücadelelerinden vazgeçirme çabalarına karşı direniyorlar. Yaşama alanımız, sağlığımız diyorlar. Ama enerji, ama kalkınma diyenlere de, “bizim organize sanayimiz zeytinliklerimiz, hadi ordan” diye cevap veriyorlar.

Siz termik santral ve sağlık etkilerinden başladığınızda konuşmaya, koah hastalığının, akciğer kanserinin yaygın olarak görüldüğünü anlıyorsunuz konuşmalardan.

Zeytin ağaçları yüz yıllık

Acele kamulaştırma, idari bir işlem olarak ancak ve ancak savaş ve olağanüstü hal gibi koşullar altında yapılabilecek bir işlemdir. Danıştay’ın son verdiği kararlarda da, acele kamulaştırma işleminin aceleciliğinin nedenlerinin somut olarak belirtilmesi gerekliliği ile somut olayın aceleciliğinin de bu savaş hali ve olağanüstü koşullara paralel, benzer olması gerektiğini söylüyor. Danıştay’ın kararlarına rağmen halen enerji yatırımlarında acele kamulaştırma kararları olmazsa olmazlardan.

Biz başka bir hukuki tartışma yapmak istemiyoruz. Tartışmaya gerek de yok, idari işlem o zeytin ağaçlarının her birinin yaşı kadar hukuka aykırı çünkü. İşte bu yüzden Soma’nın zeytinlik davası hepimizin davası. deniz

Deniz Bayram

* Bu yazı ilk olarak bianet.org sitesinde yayımlanmıştır.