Ana Sayfa Blog Sayfa 3865

Suriye’den Suruç’a üç havan mermisi düştü

IŞİD ile PYD’nin silahlı kanadı YPG arasında Kobani’ye bağlı Mersinbel köyünde de çatışmalar devam ediyor. Çatışmaların yaşandığı bölgeden atıldığı değerlendirilen havan mermisi Şanlıurfa’nın Suruç’a bağlı Alanyurt Mahallesi’ndeki bir eve düştü. Üç kişi yaralandı. Yaralılar özel araçla Suruç Devlet Hastanesine kaldırıldı.

5 şanlıurfa suruç

Mahalle sakinleri de evlerini terk ederek yanlarına aldıkları bazı eşyalarla Tavşanlı Mahallesi’ne sığındı. Çevrede geniş güvenlik önlemi alan jandarma ekipleri, mahallenin boşaltılması için Kürtçe anons yaptı.

Bu arada aynı bölgeden atıldığı değerlendiren havan mermileri Karatepe ve Mert İsmail mahallelerindeki boş araziye düştü.

Suriye’nin Türkiye sınırındaki Kürt bölgesi Kobani’de, IŞİD ile PKK’nın Suriye kolu PYD’nin askeri kanadı YPG arasındaki çatışmalar akşam saatlerinde şiddetlendi. Havan topu atılan Kobani kent merkezinden dumanlar yükseliyor. Patlama sesleri Şanlıurfa’nın Suruç ilçesinden de duyuldu. Al Jazeera muhabiri Can Hasasu’nun bölgeden aktardığı bilgilere göre, Kobani’nin doğusundaki Kazıka köyünde yoğun çatışmalar var. Aynı bölgedeki, PYD eşbaşkanı Salih Müslüm’ün köyü Şeran’da da şiddetli çatışma oluyor. Alişer köyünden gelen IŞİD militanları Kobani yönündeki köylere doğru ilerlemeye de devam ediyor.

Hong Kong’un “Gezi”si #OccupyCentral

Çin’in, özel yönetim bölgesi Hong Kong’da demokratik reformlara izin vermemesi gerekçesiyle binlerce kişi eylem yapıyor. Polis 2005 yılından beri ilk kez göstericilere biber gazıyla müdahale etti.

4 Hong Kong occupy central...

Binlerce kişi ‘Occupy Central’ hareketi altında, Pekin yönetiminin 2017’de yapılacak Hong Kong özel yöneticisi seçimindeki kısıtlamalarına karşı protesto düzenliyor. Polis, göstericilere göz yaşartıcı gazla müdahale edip barikatları dağıttı. Halkın tepkisi, Çin hükümetinin Hong Kong’un bir sonraki yöneticisini vatandaşların seçmesi taleplerini geçen ay reddetmesiyle başladı.

Hong Kong’un mevcut Özel Yöneticisi CY Leung, 2012’de bin 200 üyeden oluşan bir komite tarafından seçilmişti. Hong Kong’daki “tam demokrasi” yanlıları, bu komitenin Çin hükümetine sadık üyelerden oluştuğunu savunuyor.

Hükümet tarafından ‘yasa dışı’ olarak tanımlanan gösteriler sürerken açıklama yapan Çin Devlet Konseyi sözcüsü merkezi hükümetin hukukun üstünlüğünü zayıflatacak ve “sosyal huzuru tehlikeye atabilecek tüm yasa dışı” faaliyetlere karşı olduğunu söyleyerek Hong Kong Özel Yönetimine desteğini ifade etti.

Eski bir İngiliz sömürgesi olan Hong Kong 1997’de özel statüyle Çin’e geri verilmişti.

[FIBA Kadınlar Dünya Şampiyonası] Potanın Perileri çeyrek finalde

Ülkemizde düzenlenen, 2014 FIBA Kadınlar Dünya Şampiyonası’nda Türkiye B Grubu’nda Kanada’yı 55-44 yendi. Potanın Perileri bu sonuçla çeyrek finali garantiledi.

Ankara Spor Salonu’nda yaklaşık 11 bin kişinin izlediği mücadeleye Potanın Perileri Işıl Alben, Birsel Vardarlı, Şaziye İvegin Üner, Lara Sanders ve Nevriye Yılmaz beşiyle başlarken Kanada ise Kia Nurse, Shona Thorburn, Kim Gaucher, Miranda Ayim ve Tamara Tatham beşiyle parkede yer aldı.

3 Turkiye-Kanada...

Çekişmeli geçen ilk periyot 17-17 tamamlandı. İkinci çeyrekte iki takım da skor üretmekte oldukça zorlandı. Kanada’yı beş sayıda tutan Türkiye, yedi sayı üretebildi ve soyunma odasına 24-22 önde girdi. Takımların skor üretme sıkıntısının devam ettiği üçüncü çeyrek 31-31’lik eşitlikle sona erdi.Dördüncü çeyrekle birlikte etkili savunmasını sürdüren Türkiye, hücumda da daha üretken olmaya başladı ve bitime 5 dakika kala 41-37’lik üstünlüğe ulaştı.

Sanders’ın son dakikalardaki etkili oyunuyla Kanada’nın skora ortak olmasına izin vermeyen Milliler, bitime 1:31 kalana ilk defa 10 sayılık farka ulaştı. Potanın Perileri kalan bölümde sıkıntı yaşamadı ve salondan 55-44 galip ayrıldı.

Türkiye böylece Fransa’dan sonra Kanada’yı da mağlup etmeyi başardı ve gruptan birinci çıkıp doğrudan çeyrek finale yükselmeyi garantiledi.Milli takımda Lara Sanders 18 sayıyla maçın en skorer ismi oldu.

Ay Yıldızlı ekip, ilk iki maçını kaybeden Mozambik ile Salı günü gruptaki son maçına çıkacak. Türkiye bu maçı kaybetse bile grubu birinci bitirecek.

Gruptaki diğer maçta Fransa, Mozambik’i 89-45 yendi.

 

[Özel Haber] Çernobil çocukları belgeseli hazırlayan ekip ile İstanbul’da buluştuk

Makedonya’nın Tetova Universitesi Sanat Bölümü Akademisyenlerinden olan sanat yönetmeni  Dr Senad Abduli ve  arkadaşları Makedonca’dan Türkçe çeviriler için Amir ve Kameraman Robert ile birlikte Çernobil Nükleer Santral kazası sonrasında bölgeye yayılan radyasyon nedeniyle engelli doğan çocukların günümüzde neler yaşadığına dair bir belgesel çekimi ile ilgili araştırma yapmak üzere geçen hafta İstanbul’a  geldi. Yeşil Gazete olarak biz de bu kapsamda kendileri ile konuşma imkanı bulduk.

Nükleer reaktör kazası sonrası engelli doğumlar hakkında bilgi toplamak ve kaza sonrası radyoaktif kirliliğin ülkemizin de dahil olduğu coğrafyada yarattığı etkileri öğrenmek amacıyla çekilecek belgesel Türkiye dışında Makedonya, Bulgaristan, Romanya, Sırbistan, Moldovya, Kosova ve Arnavutluk’u da kapsıyor. Makedonya’dan  yola çıkan bu farkındalık projesini haber aldığımız gibi biz de Yeşil Gazete olarak çekimlerin yapıldığı mekanda kendilerini  ziyaret ederek  hem Çernobil sonrası Türkiye’deki nükleer karşıtı farkındalık düzeyinden, hali hazırda devam eden  #NükleersizTürkiyeiçinKürekleKaradeniz projesinden  bahsederek çalışmalarına biraz katkı sunduk hem de Türkçe tercümanlığı yapan Amir aracılığıyla kendileriyle  sohbet edip “mesele”lerini sizlere  aktarma fırsatı bulduk .

Sağdan sola Robert(kameraman),Dr Senad, Funda Alatas (Türkiye'den arkadaşları),Amir(Makedonya'dan Türkçe çevirilerde yardımcı olan   arkadaşları)   Çekim sonrası Kadıköy / Bahariye Yeşil Ev'de kahve molası
Sağdan sola Robert(kameraman),Dr Senad, Funda Alatas (Türkiye’den arkadaşları),Amir(Makedonya’dan Türkçe çevirilerde yardımcı olan arkadaşları) Çekim sonrası Kadıköy / Bahariye Oza Jazz’da (Eski Yeşil Ev) kahve molası

Neden Ben?

“26 Nisan 1986’da yaşanan Çernobil Felaketinin üstünden 28 yıl geçti” diye başlıyor söze Dr Senad . Radyoaktif kirliliğin yüzyıllarca etkisini sürdüreceğini  gözönüne alırsanız  bu süre hiç uzun değil .  Öte yandan  anne karnında  radyasyonla tanışmış, bu tanışıklığın bedelini bedensel, görsel veya  zihinsel  engellilikle ödemek zorunda kalmış  insanların hayatlarını düşündüğümüzde bu süre  bir ömür demek… çekilen acı da o ömre denk.

Ne günahı  vardır çocuğunu en iyi şartlarda doğurmak isteyen annenin ve  dünyaya gelmek için tüm rakiplerini geride bırakıp cenin olmayı başaran çocuğun?  “Radyasyon millet, sınır, din, ırk, cinsiyet, şahıs, yaş tanımaz ,ayırım yapmaz kimse hakkında …” diyerek devam ediyor Dr Senad sözlerine.  Kendisi Makedonya’da toplam 48 vaka olduğunu, kendisinin sadece iki vakaya tanık olduğunu anlatıyor, vakalardan kastettiği radyoaktivite kaynaklı olarak doğuştan engellilik hali; radyoaktif kirliliğe bağlı hastalıkların bir ötekileştirme ,ayrımcılık gözetmediğini anlatmak için çocuklardan birinin Hristiyan diğerinin Müslüman olduğunun altını çiziyor. Çocuklardan biri Dr senad’ın yakın arkadaşının oğlu Naim, dediğine göre çok akıllı ,öğretim hayatını başarıyla tamamlayan bir çocuk O. Bu şekilde Dr Senad  ”neden ben?” sloganıyla yola çıktıklarını açıklamış da oluyor.  İlerde belgesele farklı bir isim verirler mi bilmiyoruz neticede bu bir süreç,  bir yolculuk ve  çekimlerin 1,5-2 yıla uzanan bir zaman diliminde tamamlanması öngörüldüğü üzere belgeselin ismi de dinleyecekleri hikayelere göre şekillenebilir  . Yine de şimdilik önemli olan bu sloganla  radyoaktivite mağduru çocuklar adına  “Neden ben?” sorusunu sormaları . Bu soru mağduriyet gerçeğine karşı duyulan isyanın hareket noktasına  işaret ediyor.

Resmi raporlardan değil halktan alınan bilgi

Dr Senad,   Naim’e baktıkça   dünyada kaç çocuğun daha benzer bir akıbeti yaşadığını, komşu ülkelerde insanların radyoaktif kirlilikten nasıl etkilendiğini  merak eder olmuş  ve bu belgeseli çekme fikrini  kameraman  Robert  ile Turkçe bilen  Arkadaşı Amir’e açmış. Dr Senad’dan öğrendiğimize göre belgesel   resmi raporlardan çok halkın içinden yükselen sese odaklanacak . “belirlediğimiz ülkelerde bilirkişilerle görüşerek genel bilgi toplayarak ilerleyeceğiz, amacımız çeşitli  kesitler almak. Bunu yaparken raporlara dayalı niceliksel bir yöntem değil kesinlikle derinlemesine görüşmelere dayanan  niteliksel  yöntem kullanacağız” diyor.

İster istemez  Çernobil kazasının etkilerine dair verileri toplamanın  geçmişe yönelik bilgi toplamak anlamına geleceği için önümüzdeki sürece  nasıl bir katkı yapacaklarını soruyorum . O vakit “ Biz dünyada genel olarak tüm nükleer santrallere karşıyız , bu belgesel  kanalıyla öğrendiklerimiz  dünyadaki nükleer karşıtı farkındalığı arttırmaya ,güçlendirmeye yarayacaktır “diyor.  Yine de böyle bir belgesel in çekimlerinin  Çernobil’in ençok etkilediği Karadeniz’de yapılması  gerekir diye düşündüğüm için Karadeniz’e gitmeleri gerektiğini ifade ediyorum . Dr Senad aslında çok istekli bölgeye gitmek için ancak,  projenin ne kadar süreceğini bilmediklerinden şimdilik ihtiyaç duydukları bilgileri istanbul’da bilirkişilerden aldıklarını iddia ediyor. Zaten İstanbul’da Nükleer karşıtı Platform üyeleriyle görüşmeler yaptıklarını bildiğimiz üzere içimiz rahat . Yine de  belgesel çekimleri bittikten sonra filmi Karadeniz’de gösterecek olurlarsa, belgeselin ikinci kısmını yapmayı ihmal etmeyeceklerini ekliyor.

(Yeşil Gazete)

Radyasyona bağlı kanserlere dikkat çekmek için saçları kazıttılar

Açıkta bırakılan eski uranyum madenleri nedeniyle yüksek düzeyde radyasyon ölçümlerinin yapıldığı Söke’nin Kisir Köyünde köy muhtarı Baki Suna ve eşi Nazan Suna köydeki kanserden ölümlere dikkat çekmek için saçlarını kazıttı.

Kisir köyü muhtarı ve eşi saçlarını kazıtırken
Kisir köyü muhtarı ve eşi saçlarını kazıtırken

Aydın’ın Söke İlçesi’nde eskiden köy olan Kisir Mahallesi Osmankuyusu Mevkii’ndeki uranyum sondaj çalışmalarının yapıldığı bölge halkıyla bir araya gelen Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi üyeleri, maden alanında inceleme ve radyasyon ölçümü yaptıktan sonra köy meydanında bir söyleşi gerçekleştirdi.

Yeşiller/Sol eş sözcüsü Sevil Turan saçlarını kazıtan Kisir köyü muhtarı ve eşiyle
Yeşiller/Sol eş sözcüsü Sevil Turan saçlarını kazıtan Kisir köyü muhtarı ve eşiyle

Söyleşiden önce köyün Osman Kuyusu Mahallesi civarında bulunan uranyum sondajlarına gidildi. Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi Eş Sözcüsü Sevil Turan, Yeşiller/Sol ve Almanya Nükleer Karşıtı Hekimler üyesi Dr. Alper Öktem, Yeşiller/Sol MYK üyesi Vezan Karabulut, Yeşiller/Sol üyesi Av. Arif Ali Cangı ve EGEÇEP Yönetim Kurulu üyelerinin de katıldığı ölçümlerde sondaj kuyularının olduğu bölgelerde güvenli doz olarak kabul edilen değerin çok üzerinde radyasyon ölçümü yapıldı.

Sevil Turan ziyaret sırasında Twitter hesabından şu açıklamaları yaptı:

Gaiger sayacı uranyum madeninin olduğu yerde yüksek düzeyde rasyasyon saptadı.
Gaiger sayacı uranyum madeninin olduğu yerde yüksek düzeyde rasyasyon saptadı.

“Kisir Köyü’ndeyiz. Radrasyon alt sınırı 200 mikrosievert iken burada 750 civarında. 60 ve 80’lerde uranyum araması yapılan Söke Kısır Köyü’nde sondaj alanları güvenlik alınmadan açık olarak bırakılmış. Köprübaşı’ndaki kuyuda oran 1500 mikrosievertin üstünde. Köylüler buradaki suyu ve tarım arazilerini kullanıyor. Bu nedenle köyde ciddi sağlık sorunları ve yüksek oranda kanser vakaları var. Kuyulara önlem alınmadığı gibi mevcut durumla ilgili bir önleyici çalışma yapılmıyor. Kisir Köyü muhtarı ve eşi radyasyon tehlikesine ve kanser vakalarına dikkat çekmek için saçlarını kazıttılar.”

Dr. Alper Öktem köy meydanında konuşma yaparken
Dr. Alper Öktem köy meydanında konuşma yaparken

Köy meydanında yapılan söyleşide konuşan Dr. Alper Öktem radyasyonun sağlık üzerine etkilerine dikkat çekerken, Av. Arif Ali Cangı hukuk mücadelesi konusunda bilgi verdi.

Saçlarını kazıttılar

Eski uranyum madenlerinde Gaiger sayacıyla yapıulan radyasyon ölçümlerinde ölçümlerde yüksk üzeyde radyasyon saptanmasının ardından meydanda toplanılan köylülerle görüşen heyettekiler köyde kanserden ölümlerin yüksek oranda olduğu bilgisini aldılar.

Arif Ali Cangı konuşma yaparken
Arif Ali Cangı konuşma yaparken

Köylerinde yıllardır çok yüksek oranda kanser oranlarının görüldüğünü, neredeyse kanser dışında bir ölüm sebebi olmadığını söyleyen Köy Muhtarı Baki Suna, Anayasa’nın 56. maddesini okuyarak , sağlıklı bir çevrede yaşama hakları olduğunu, devletin bu görevini yerine getirmesini istediklerini belirtti.

Muhar Suna yaptığı konuşmanın ardından kanserli köylülerle dayanışma içinde olduklarını göstermek için eşiyle birlikte saçlarını kazıtacaklarını söyledi. Muhtar saç ve bıyıklarını eşi de saçlarını kazıttı.

Köylüler de eyleme alkışlarla destek verdi.

(Evrensel, Haberler.com, Yeşil Gazete)

40 günlük iklim yürüyüşü başlıyor

Filipinler’in iklim müzakerecisi Yeb Sano 40 gün sürecek bir iklim yürüyüşüne başlıyor.

Yeb Sano
Yeb Sano

Geçen yıl Varşova’da yapılan Birleşmiş Milletler iklim zirvesinin açılış oturumunda zirveden 4 gün önce ülkesinde yaşanan Haiyan süper tayfunu üzerine Filipinler delegasyonu başkanı olarak yaptığı dramatik konuşmayla tanınan Yeb Sano, zirve boyunca 2 hafta süren bir açlık grevi eylemi yapmıştı. Geçtiğimiz günlere Greenepace’in Arktik Deklarasyonu kampanyası kapsamında Kuzey Kutbu’na da giden Yeb Sano, hem bir diplomat hem de bir iklim aktivisti olarak tanınıyor. Sano ile Greenpeace’in Esperanza gemisi ile Kuzey Kutbu’ndayken Ümit Şahin ve Ömer Madra tarafından yapılan röportajı daha önce Yeşil Gazete’de sunmuştuk.

Yeb Sano, şimdi de Filipinler’in başkenti Manila‘dan, Haiyan tayfununun yaşandığı Tacloban‘a kadar 40 gün sürecek,  800 kilometreyi aşan bir iklim adaleti yürüyüşüne hazırlanıyor. Uluslararası Şiddetsizlik Günü olan 2 Ekim‘de yürümeye başlayacak olan Sano, Haiyan felaketinin birinci yıldönümü olan 7 Kasım günü Tacloban’a varmayı hedefliyor. Eski bir sualtı sporcusu ve triatlet olan Sano, her sabah 5’de başlayarak günde 7 saat yürümeyi planlıyor.

Yürüyüşün hedefi geniş kitlelerde iklim değişikliği konusunda farkındalık yaratmak ve herkesin iklim değişikliğinden nasıl etkileneceğini farketmesini sağlamak olarak tanımlanmış. Sano ve kendisine eşlik eden yürüyüşçüler, bu amaçla geçtikleri köylerde iklim değişikliğinin etkilerine karşı korunmayı anlatan broşür ve dökümanlar dağıtacak.

Yürüyüş web sitesinden takip edilebilir.

8 Kasım 2013’de başlayan ve 5 gün süren Haiyan süper tayfunu, tarih boyunca karalarda görülen en büyük tayfun felaketi olarak biliniyor. Resmi rakamlara göre 6200 kişinin, gayrıresmi rakamlara göre 15.000 kişinin öldüğü tayfunda milyonlarca insan evsiz kalmıştı.

Geçen hafta sonu New York ve 150 ülkede yapılan Halkın İklim Yürüyüşü eylemlerinde 625 bin kişi yürümüştü.

(Yeşil Gazete)

Yeşil Mutfak Denemeleri- Bakliyat Köftesi

Aslında bahsedeceğim popüler adıyla “vejetaryen burger”. Burger adının kötü imajı sebebiyle başlık benim tarife uydurduğum adıyla bakliyat köftesi oldu. Bu haftaki tarif, daha önce yine yeşil mutfak için yaptığım nohut köftesinin geliştirilmiş hali oldu aslında. Yeme tercihlerime uyum sağlayan Bahadır sağ olsun, bu geliştirmenin babası.

Beni bu hafta bu tarifi yazdırmaya iten ise grist.org sayesinde keşfettiğim bir podcast oldu. Yemek kültürü ile ilgilenmeye başladığınızda sadece tarifler, yiyeceklerin nereden nasıl geldiği değil daha uçsuz bucaksız bir dünyanın kapıları açılıyor önünüze. Yemeğin kültürlerarası kurduğu köprüler, doğaya uyumlanışı, bilim ve tarihle olan ilişkisi ve nicesi.

İki gastronomi gazetecisi  Cynthia Graber ve Nicola Twilley The UC Berkeley tarafından düzenlenen ve Micheal Pollan ‘nın da destek verdiği Haziran ayında gerçekleşen Gıda ve Tarım Gazeteciliği atölye çalışmalarında tanışıyor. Ortak tutkuları yemek kültürünü tarih ve bilimin gözünden anlamak isteyen ikili bu konu üzerinde neyin “ölçülebilir, sürdürülebilir ve bilimsel açıdan anlamlı” olduğuna dair konuşmalara başlıyorlar.

Her ay yeni bir bölüm yayınlanacak Gastropod’un ilk bölümü sofra/çatal-bıçak takımlarının yemek yeme biçimlerimizi nasıl değiştirdiği üzerineydi.

Siz de bir anda merak etmediniz mi? Çatal-bıçaktan önce nasıl yemek yiyorduk ?

Aşağıdaki tarifle bunu biraz hatırlayabilir ve program kaydını buradan dinleyebilirsiniz.

Afiyetle!

Daha önce yaptığım nohut köftesi, biraz zenginleşip bakliyat köftesi oldu.
Daha önce yaptığım nohut köftesi, biraz zenginleşip bakliyat köftesi oldu.

Bakliyat köftesi

1 bardak haşlanmış nohut

1 bardak haşlanmış mercimek

1 soğan, iri küpler halinde doğranmış

5-6 dilim kurutulmuş domastes ve varsa kurutulmuş başka sebzeler (biber, patlıcan gibi)

2 kaşık domates püresi/salçası

Kıyılmış maydonoz, tuz, karabiber, kırmızı biber, yeni bahar, kimyon ve dahi istediğiniz baharat

Bağlamak için 1 yumurta ya da 1 çorba kaşığı un

Hazırlanışı:

Nohut ve mercimeği blenderdan geçirdikten sonra kalan malzemelerle birlikte derin bir kapta birbirine iyice karıştırıyoruz. Dilediğiniz büyüklükte, ben avuç içi kadar aldım, sığ yağda tavada her iki tarafını da hafifçe kızartıp dilerseniz açık dilerseniz kapalı sandviç yaparak yiyebilirsiniz. Yanına yeşillik ve yoğurtla öğünü zenginleştirebilirsiniz. Ve muhakkak elle yiyiniz!

 

Kapak fotoğrafı theguardian.com’ dan alınmıştır.

Denemelere Değinmeler (3): Düzelme

Eylül ayı boyunca bolca değindiğimiz meşhur Denemeler ve yazarı üstat Montaigne ile bu hafta vedalaşıyoruz. En azından ben, Denemeler’e değinmeye veda ediyorum, diyelim. Umarım yazılarımla sizlere ucundan da olsa dokunabilmişimdir diyerek Bölüm III’e başlayalım. Bu arada, yazı dizisinin tamamını takip etmek isterseniz linkleri paylaşalım:

Denemeler’e Değinmeler – Açılış

Denemeler’e Değinmeler – Bölüm I: Düzen

Denemeler’e Değinmeler – Bölüm II: Düzeltme

Her zaman olduğu gibi Denemeler’in sade çevirisi için Erdener Tunalı’ya ve bu çeviriyi bizimle buluşturduğu için Yakamoz Yayıncılık’a (http://www.yakamoz.com.tr/index.html) teşekkürlerimizi iletelim.

Haydi, bitirmek üzere başlayalım…

 

Denemeler’e Değinmeler – Bölüm III: DÜZELME

“En büyük gördüğümüzü devleştiririz.” – Lucretius

Anlayamadığımız Gerçekler, Denemeler, Montaigne

01_Lucretius_500
Lucretius

Denemeler içinde tereddütsüz en beğendiğim, Lucretius’un insanın aşamayacağını düşündüğü her engeli “kesinlikle aşılamaz” olarak tanımlaması yanılgısını, çok yalın ifade ettiği bu aforizmaydı. Hayatımızdaki zorlukların büyüklüklerini ölçümlenmiş somut veriler ışığında tanımlamıyoruz. Algılarımız, bir görecelilik silsilesi ve onların bizde neden olduğu duygular ile şekilleniyor. “Büyük” dediğimiz “daha büyüğü” deneyimleyene dek “en büyük” oluyor. Her yaşamın deneyimi birbirinden farklı olduğu için her insanın yarattığı “devler” de birbirinden farklı oluyor. Birinin zoru öbürünün kolayı oluveriyor. Daha başarılı insanlar bu duygularını kontrol edenler arasından geliyorlar. Zorlukları akılcı bir yordamı işleterek tarif ettiğimizde aşabileceklerimiz çok daha fazla… Engel gördüklerimizin çoğu aslında korkularımızın yanılsamaları… Hem mutlaka duygularımızla hareket edeceksek, devi deviren küçük Davut’un yüreğinden ilham almak daha anlamlı değil mi?

 

“…hayal ve görüntü nesneyi değil, duyguların algısını verir; bu algı ve nesne ayrı ayrı şeylerdir.”

İnsan ve Varlık, Denemeler, Montaigne

George Berkeley
George Berkeley

Algıladıklarımız ile gerçek arasındaki açık makas tüm zamanların meselesi olagelmiş. Nörologlar, davranış-bilimciler, pazarlama iletişimcileri gibi birçok farklı uzman birbirinden beslenerek aynı ortak gerçeği vurguluyorlar: insan yargılarını irrasyonel algılarla oluşturuyor. Mantıksal kararlar almıyor, tercihlerimizde çok büyük ölçüde duygularımızla hareket ediyoruz. Tüketim ekonomisi, bu bulguyu sonuna kadar istismar etmek üzerine kurulu. Davranışlarımız duygularımızın ürünü oldukları için markalar, içimizde bizi kendilerini tüketmeye çelecek hisleri tetikleyerek, edimlerimizi kontrol altına almaya çalışıyorlar. Platon’un İdealar Kuramı’ndan beri gerçek ile algı arasındaki boşluk yazılıp çizilmişti felsefeciler tarafından. Bununla beraber, Michel de Montaigne’e ait bu alıntı, sadece günümüzün pazarlama gurularının gösterişli slaytlarıyla değil, kendisinden 150 yıl sonra yaşamış Hristiyan din adamı ve idealist düşünür George Berkeley’in “Olan algılanandır.” (Lat. Esse est percipi) teziyle de paralellik gösteriyor. Usta Montaigne, aklın gücünü kullanarak, çağların ötesine açılmanın mümkün olduğunu bir kez daha kanıtlıyor.

Montaigne’in bu değerli satırını sadece kitlesel iletişim düzleminden değil, bireylerarası iletişim dinamikleri açısından da okumak pekâlâ olası. İletişimdeki sorumluluğumuz; niyetimizden başlıyor, ifade seçimlerimizle çerçeveleniyor, sunuş biçimimizle vücut buluyor ve yarattığımız algı ile son buluyor. Özellikle ikili ilişkilerde “ben onu kastetmedim ki” kaçamağına sığınmayıp kastettiğimizi yansıtmak için özen gösterecek iletişim tekniklerini geliştirmeliyiz. Ancak bu şekilde gerçekliğimiz ve nasıl görüldüğümüz arasında oluşabilecek bir farkın sorumluluğundan muaf tutulabiliriz. Nasıl ki gölgemizin nasıl göründüğü güneşe değil bize bağlı ise, insanlarda yarattığımız izdüşümünün de bizim eserimiz olduğunu unutmamalıyız. O izdüşümlerinden çıkaracakları yargılarsa kendilerinin tasarrufu…

 

“… bizi korkutan ölümden çok bizim, cenaze alaylarıyla, asık suratlarla ölüme verdiğimiz korkunç durumdur… İnsanların ve her şeyin yüzünden maskeyi, maskeleri çıkarıp atmalıyız.”

Ölüm, Denemeler, Montaigne

03_Funeral_500Montaigne, ölüm gerçekliği ve ölümün algılanma biçimi arasında da bir uçurum olduğuna dair şüphelere sahip. Başkasının ölümüyle kendi faniliğimizi yeniden kavramamız mıdır, ölüm dendiğinde içimizi soğuk soğuk ürperten? Yoksa ölenin eksikliğiyle baş edememe endişesinin çaresizliği midir? Ya da sadece ölümün bir dram olarak sunulduğu o ritüeller midir? Doğru cevabın ağırlık merkezinin nerede olduğu çok önemli değil. Ama eğer hayatta isek, yani ölen taraf değilsek, devam eden bir yaşamın başrolünde olduğumuz gerçeği var önümüzde. Her başrol oyuncusu için geçerli olduğu gibi “şovun devam etmesi” gerekiyor. Ölümün teorik tartışmalarını da edebiyatçılara ve düşünce insanlarına bırakmalı…

 

“Ölüm size ne sağken kötülük eder, ne ölüyken; sağken etmez, çünkü hayattasınız; ölüyken etmez, çünkü hayatta değilsiniz.” – Lucretius

Ölüm, Denemeler, Montaigne

04_Angel-Of-Death_500Ölüm öcüsünün ipliğini bu kadar basit bir mantık oyunu ile pazara çıkarmak ne büyük bir ustalık! “Kes tiyatroyu da yaşamaya devam et!”, diyor. Öfkesi sesinin titremesinden okunuyor. Yarısı dolu şarap kadehini kafasına dikip sinirli sinirli çıkıp gidiyor. Adamın dibisin Lucretius! Saygılar…

 

“Ölümden ne kork ne ölümü iste.” – Martialis

Hastalık, Denemeler, Montaigne

Martialis
Martialis

Birçok düşünür gibi Montaigne de ölüm üzerine çok yazmış. Bu Martialis özdeyişinde ölüme birinci tekil şahıs gözüyle bakıyoruz. Ölümün fiziksel acı içeren bir deneyim olması gerekmediği gibi gerçekleştikten sonra varlık son bulduğu için olası bir acı tanımsız hale geliyor. Aynı nedenle sonu gelen varlık, ortada bir acı varsa bile bunun dinmesiyle gelecek rahatlama hissini deneyimleyemiyor. Bu teknik tespitleri yaptığımızda “ölüm” kavramından geriye kalanın, bir dizi dramatik duygunun bileşkesinden ibaret olduğu ortaya çıkıyor. Yaşamla bağlarımız ne kadar kuvvetliyse ölüme dair duyguları da beceriyle yönetmemiz kabiliyetlerimiz sınırları içinde. Ölüm sorun çözmüyor. Tüm yanıtlar yaşamın içinde…

Yaşamın içinde elde ettiklerimiz ve edemediklerimizin arasındaki farkı önce zorluk olarak tanımlıyor, sonra bu zorluklardan kaygılar üretiyor, kimi zaman da bu kaygıları yaşamdan vazgeçmeyi akıldan geçirecek kadar körüklüyoruz. Oysa bu zincirin başına dönüp, elde etmek istediklerimiz ve edemediklerimiz arasındaki cari açığı küçültüp, ayağımızı yorganımıza göre uzatsak, umutsuzluğumuzu bir anda umuda dönüştürebiliriz.

 

“Bir kapının kapalı olduğunu anlamak için o kapıyı itmek gerekir.”

Kendimizi Dinleme, Denemeler, Montaigne

06_Doors_500Hiçbir kapı yok ki, açılamaz ya da yıkılamaz olsun. Hiçbir durum yok ki, en az bir açık ya da açılabilir kapı barındırmasın. Hiçbir kapı yok ki kapalı görünüyorsa dahi kilitli olup olmadığını anlamak için uzaktan bakmak yeterli gelsin. Yüzüklerin Efendisi, İkiz Kuleler’de çok sevdiğim bir Aragorn repliğidir: “Daima umut vardır!” (İng. There is always hope!). Bir yerlere varmayı istemek insanın yeteneklerine yakışan güzel bir duygu. Varılmak istenilen her zaman erişilebilir de olmayabilir. Ama denemek, olmuyorsa vazgeçmek, seçenekler üretmek ve ilerlemeye devam etmek, sadece bizi zenginleştirmiyor, umutla yaşamı, yaşamla da umudu besliyor. Deneyimlerden beslenen sezgiler çok önemli. Bize zaman kazandıracak ve koruyacaklardır. Ama her şeyi yapılamaz ilan etme tuzağına düşmemeye de dikkat etmeli, olurunu denemeli, olmayanı hayatın doğası görüp eleyebilmeliyiz… Ya kabuğumuzda aynı günleri tekrar edip duracağız ya da zamanla birlikte akacağız… Yüzyıllarca geriden gelen Montaigne’in hala bizle akabildiği gibi…

 

“Bilge, kendi mutluluğunun ustasıdır.” – Plautus

İnsanlar ve Arasındaki Adaletsizlik, Denemeler, Montaigne

Plautus
Plautus

Kâinattaki her şey için geçerli olduğu gibi insan da neden-sonuç ilişkilerinden nasibini alıyor. Önce korkacaklarımızı yaratıyoruz sonra onlardan korkup siniyoruz. Bu hepimizin ezbere düştüğü bir tuzak. Korkuyu onu oluşturacak nedenleri hızlıca var kılarak sentezliyoruz. Sonra da korkup kaçtığımız köşede öyle bir kapana sıkışıyoruz ki, dış destek alarak o kök nedenleri ortadan kaldırmak için uğraş veriyoruz. Korku kadar mutluluk da sentezlenebilir, oysa ki. Sonuçta salgılanan bir dizi hormonun duygu ve davranış etkilerinin toplamına verdiğimiz bir isim “mutluluk”. Madem ki, duygular meydana getirebilecek kadar maharetliyiz, korkular üreteceğimize, neden bizi hoşnut kılacak küçük mutlulukların filizlenmesine kafa yormayalım? En son ne zaman denize bakıp, denizin değil denize bakabilircesine var olduğumuzun keyfini çıkardık?

 

“İyilikler insana, karşılığını verebileceğini sandığı sürece hoş gelir. Bu ölçüyü aştılar mı onları minnetle değil kinle karşılarız.” – Tacitus

Kitapların Önemi, Denemeler, Montaigne

 

Tacitus
Tacitus

İki insan arasındaki en naif ve en yakın duygularda bile “karşılık arayışı” olgusunun var olduğunu düşünenlerdenim. Anne ile çocuk arasındaki ilişkide bile, “annelik duygusunun” kimi zaman “çocuğa rağmen” tecelli etmesini böyle açıklarım. Anaç sahiplik öyle bir kendini gerçekleştirme hazzı vadeder ki kadının egosuna, anne, anneliğinin derdine düşüp çocuğunun bireysel derdini göremez olur.

Özel ilişkilerde de yok mudur bu “sonuç” beklentisi? “Ben senin beni sevebilme ihtimalini sevdim”, derken Yılmaz Erdoğan o naif platonik aşkı bile bir “ihtimalin” faydacılığına bağlamaz mı?

İyiliklerimiz ve güzellik gösterilerimiz birilerine yöneliyorsa, bilinçli ya da bilinçaltı emellerimiz vardır küçük de olsa nimetini görmek adına… İşte bu nehrin akışını tersine çevirirseniz tatlı beklentiler yerini tatsız vicdani sorumluluklara bırakabilir. Montaigne’in de alıntıladığı gibi, “İnsan karşılık veremediğinden utandı mı karşılık verecek kimsesi olmamasını istemez.”, demiş Seneca. Sevgi gösterilerine ve jestlere maruz kalıyor, hele ki boğuluyorsanız, önce mahcubiyet, sonra sıkılganlık, en sonunda kinlenmeye evirilen bir duygu serüvenine çıkmaya hazır olmalısınız. Yine de enseyi karartmamalı: Mantık ilişkileri bu sorunun imdadına yetişecektir. Bir tarafın duygusal beklentileri diğer tarafın çift olma (tek kalmama) ihtiyacı ile “makul” bir denge sağlar. Elbette her rasyonel alışverişte olduğu gibi, karşılıklı menfaatlerin “optimum” düzeyde karşılanması halinde bir uzlaşı noktası yakalanabilir. Yoksa anlaşma sağlanamaz…

Henüz somut bir yargıya varmaya tereddüt ettiğim, bu nedenle de, yanıt bulma arayışımın sürdüğü bir durum var ki, onu da sizlerin fikir egzersizlerinize emanet edeceğim: Duygular bir tarafta gerçekten eksik olduğu için mi dengesizlik vardır? Yoksa bir tarafın duygularını erken açık edip diğerini ürkütmesi mi dengesizliği tetikler?

Duygusal dengesizlik bir durum mudur, sonuç mudur?

 

“İnsan düşüncesini öfke kadar hiçbir şey yoldan çıkaramaz.”

Öfke, Denemeler, Montaigne

09_Rage_500Duygusal dengesizlikler dışa dönük uçlarında ilişkileri zehirlerken, içe dönük uçlarında ruhlarımızı kemiriyor. İç barışımızı yakalayabileceğimiz dengeleri bulmaya değil, huzursuzluğumuzu anlık sakinleştirecek yatıştırıcılara yönelirsek, bu tercihin sonu öfke dolu bir karmaşa olabiliyor. “Asıldığım ilmik madalyam olur. Aziz Öfke’nin sardığı boynumdur.”, (İng. Medallion noose, I hang myself. Saint Anger ’round my neck.), demiş Metallica’dan James Hetfield. Alkolizm tedavisine başladığı dönemde bu sözleri kaleme almış. Ölümünü de, ödülünü de Aziz Öfke tabir ettiği alkole olan bağımlılığında görmüş.

Star Wars epiğinde Usta Yoda’nın meşhur “Korku öfkeye, öfke nefrete, nefret ıstıraba yol açar…” deyişi de öfkenin ardılı duyguları anlatıyor aşama aşama. Korkularımız, kendimizi kollama güdüsünün sonucu gelişen yasaklarımızı belirliyor. Yasaklarımız yasakladıklarımızı bizden ırak ve bilinmez kılarken, duygu ve düşünce alanımızı daraltıyorlar. Daralmak bizi geriyor ve sebebini yasakladıklarımızda buluyor, onlardan nefret duymaya başlıyoruz. Nefretin sonundan da bir hayır gelmeyeceğini tüm dünyaca biliyoruz zaten…

 

Domino etkisiyle bizi yıkan birçok büyük öfkenin ardında küçücük korkularımız yer alıyor olabilir mi?

 

Korkularımızla küçükken barışıp, kin tutmadan büyüyebilir miyiz? Lütfen izleyin:

 

“Issız yerlerde kendin için evren ol.” – Tibullus

Yalnızlık, Denemeler, Montaigne

Tibullus
Tibullus

Peki, kendimizle nasıl barış yapacağız? Mutluluğu nasıl yakalayacağız?

İkinci soruya başka bir soru ile yanıt vermek istiyorum: Mutluluk “yakalanan” bir şey mi acaba?

Yakalamak eylemi içinde kaçmayı, devinmeyi, mücadeleyi barındırıyor. Mutluluk mücadele ile elde edilen, edilmesi gereken bir şey mi? Kişisel kanım o ki, hayır! Çağımızda mutluluğu; elde edilen bir araçtan elde edilecek bir diğer araca aktarma yapılarak ulaşılan hayali bir istikamet olarak işaret etmek, siyasi, kültürel ve ekonomik sistemlerin en iyi becerdiği şey. Ama güzel bir haber vermek isterim: Mutluluk, Tibullus’tan bu yana tanım değiştirmedi ve kendisine ne atla ne Akbil’le ulaşılmış değil… Aksine her an hissedebileceğimiz, kendimizi iyi ve güzel görebileceğimiz şirin ama hayati bir duygu sadece. Bir yerde değil, bir şeylerin ardında değil, sonucu hiç değil! Elbette ki, maliyeti de yok!

Tatmin ve mutluluğu eşanlamlı sunmak tebaayı idare etmek isteyen erkin o kadar işine geliyor ki… Tatmin bir hayal olarak sunuluyor ve çoğaltılarak tatminsizliğin boyutu büyütülüyor. Bu sayede hangi ekonomik ya da siyasi sistemde olursanız olun, sistem sizi oyunun içinde tutabiliyor. Arkanız bakmadan koşuyor, koşuyor koşuyor ve ölüyorsunuz… Kovalandığınızdan bile emin olamayarak…

Bilim insanları bir araştırma yapmışlar: Piyango kazanarak zengin olan biri ile iki bacağını kaybeden biri, bir yıl sonra aynı mutluluk seviyelerindeymiş… Demek ki, çevremizin ve normların vaaz verdiklerine kavuşmak da onlardan mahrum kalmak da mutluluğu belirlemek için bir şart oluşturmuyor. Hayatımızı mahalleye uydurmaya çalıştığımız sürece en fazla kaldırım taşı olduğumuzla kalıyoruz… Kanaviçesini işlerken mahalleliyi cumbadan keyifle seyreden teyze değil…

O ölesiye koşuşturma içinde yolun kenarında yeni açmış kırmızı gelinciği nasıl göreceğiz? Göremezsek hafifçe bir soluk verip belli belirsiz de olsa nasıl gülümseyeceğiz?

Temple Run” sadece bir oyun değil… Sistemin ta kendisi…

 

“Acele gecikmedir.” – Quintus

İhtiraslar, Denemeler, Montaigne

11_Quintus_500Bir sabah, Üsküdar’dan Karaköy’e geçmek için, her on dakikada bir kalkan motorlardan birine yetişmek üzere koşturuyordum. İskelenin kapısından içeri daldığımda motorun kalkmasına 1 dakika kaldığını görmüştüm. Akbil’imi bastım okuyucuya. Okumadı da okumadı. Her bastığımda daha da büyüdü öfkem. Daha da sakarlaştım. En nihayetinde çalıştı. Ben motora yetiştim ama epeyce büyük bir gürültüyle koca bir küfür patlattım! Üstat Seneca demiş ki: “Çabukluk kendisini engeller.”

Tansiyonumun ve nefes alışverişimin normale dönmesi saatler aldı… O motora koşmanın bana kaybı en fazlasıyla on dakika idi. Ki, kendime ayırabileceğim nimet gibi bir zaman dilimiydi aslında. İki soruya sert çarptım: Neden acele ettim? Neden acele ettikçe o mendebur alet çalışmadı? Birincisi, sürünün temposuna ayak uydurmaktan başka bir yanıta götürmedi beni. İkincisi hız; eğer plansız ise en ufak bir zorlukta derhal paniğe dönüşüyor, yoğunlaşma sorunları başlıyor ve başarısızlık kaçınılmaz oluyordu. Oysa ben acele ederek hız kazanmaya çalışırken, bağırıp çağıran bu ağzı bozuk adama bakışlar atarak yavaş yavaş turnikelerinden geçen niceleri olmuştu aynı saniyeler içinde. Quintus Rufus haklıydı: Acele geciktiriyordu. Bununla da kalmıyor sizi toplumda da panik ve dengesiz biri olarak gösteriyordu.

Büyük şehirlerdeki kurumsal hayatların ve onların başarı odaklı tüm safsatalarının hepsinin ortak çıkar zemini işte bu zafiyetimiz. Sanal gündemlerle panik ediliyoruz. Panik bizi aciz kılıyor. Acz de sisteme yenik düşmemizi sağlıyor.

Durmakta hayır var… Karşıya geçmeden önce dur! Deniz tuzuna bulanmış sert Ekim rüzgârı yüzünü keserken bile olsa, başının üzerindeki Martı’nın sana vereceği bir iki tavsiye olabilir bu sabah da…

 

 

12_Montaigne_500“Kitabımın uzun ömürlü olabilmesi için daha sağlam bir dille yazılması gerekirdi. Ama ben kitabımı az sayıda insan ve yakın gelecek için yazıyorum.”

İnsan ve Farklılaşan Dil, Denemeler, Montaigne

 

Ustaların ustası mütevazı insan… Ne iyi ki yaşamışsın… Ne iyi ki bu sefer olsun yanılmışsın…

 

 

 

Denemeler’e Değinmeler – Açılış

Denemeler’e Değinmeler – Bölüm I: Düzen

Denemeler’e Değinmeler – Bölüm II: Düzeltme

 

Manzum S.

(Yeşil Gazete)

Anneanne Şerbeti  (Koruk Suyu İmalatı)

EkoEv’de İlk Etkinlik

Ekoeve yerleşmem orada yaşamaya başlamam belirli bir zaman ve adaptasyon süresi aldı. Diğer hayattan, alışkanlıkları geride bırakıp, yeni bir hayat kurmak gerçekten biraz zor oluyor. Fakat zamanla her şey yoluna giriyor. EkoEv’e yerleşme düşüncesi  aklımda somutlaştığında ilk aklıma gelen anneannemin özenle hazırladığı koruktan elde edilen “Koruk Şerbeti” yapma isteğiydi. Mevsimde yaz olunca asmayı süsleyen koruklar ilgimi çekti ve ilk fırsatta özenle ve zorlukla onları dallarından koparıp, temizlemekle işe başladım. Damakta bıraktığı enfes tadı bildiğimden, uzun zamandan beri içmemiş olmanın içimdeki arzuyu daha da arttırdığını söylemeden geçemeyeceğim.

Korukları dallarından koparıp temizleme işinin ardından birkaç gün dolapta muhafaza edip gerekli araç ve gereçleri tedarik ettikten sonra bir heyecanla Koruk Suyu imali işine başladım. İşin içine girmeden bu kadar meşakkatli ve aşamalı olduğunu tahmin etmiyordum. İnternetten araştırdığımda detaylı bir anlatım olmadığı için tek başıma yaparım cüretini gösterdim ama aşamalar ilerledikçe daha yorucu oluyordu.

DSC_0750 (1)Her İşin Bir Kolay Var mıdır? 

EkoEv’de bulduğum minik  blender yardımıyla gruplar halinde korukların suyunu ve posasını ayırmam işimi kolaylaştırdı. Fakat posada kalan su miktarı daha sonra posaları tekrar sıkmam gerektiğini gösterdi. Yaklaşık 8 kilo olan koruğu 1 saatte suyunu aldıktan sonra, süzme işlemine tabi tuttum. Bu süzme işlemi ise normal süzgeçle olmayacağı için Anneannemin eski tülbentlerinden biriyle ince süzme işlemini gerçekleştirdim. Koruk suyunu süzerken, çekirdeklerin ve kabuğunun oluşturduğu ekşimsi tat veren bir katman oluşuyor. Bu katmanı ancak ince bir süzme işlemi ile koruk suyundan ayırabiliyorsunuz.  Annemin yağlığını, süzmek istediğim kabın ağzına sıkıca bağladıktan sonra ince süzme işlemine geçtim. İnce süzme işlemi sonrasında ise huni yardımıyla süzülen koruk suyunu cam şişelere boşaltım.  İnsan bu işlemleri yaparken 1 gram koruk suyunu heba etmemek için çok uğraşıyor. Daha sonra ise koruk posalarının içindeki suları çıkarmak için avuçlarımda sıkarak posaları bir süzme işlemine daha tabii tuttum. Gerçekten içlerinde azımsanmayacak kadar koruk suyu olduğunu gördüm. Koruk posasının içinde aynı zamanda çok fazla kabuk çekirdek fazlası da mevcut.

Elle koruk posası sıkma işi gerçekten güç isteyen bir durummuş. Bazı anlarda parmaklarıma kramp girdiğini hissettim. Ama yılmak yok, 1 gram koruk suyu için bu mücadele verilmeli, pes etmek yok!

Bu işlem bittikten sonra yine anneanne tülbenti ile ince süzme işlemine geri döndük. posanın suyu olduğu için daha fazla uğraştırdı. Hava kararmadan başladığım koruk suyu imalatı işim, Pamuk Prenses’in aracının balkabağına döneceği saate kadar sürdü. Elde koruk sıkmaktan ellerimde, ayakta durmaktansa  ayaklarımda derman kalmadı. Yalnızlık ise başka bir sorun. DSC_0751

(DERS 1: Bundan sonra her işe bir yaren bulmak şart!)

Koruk Şerbeti İçmeden Sakın Ölmeyin!

İnce süzme işlemini tamamladıktan sonra (bu arada mutfak tezgahının durumu fecaat! Takılmayalım ayrıntılara) huni yardımıyla cam şişelere koruk suyunu dolduruyorum. İster istemez koruk tortuları olarak tabir edeceğim bir bölüm suyla birlikte cam şişeye geçebiliyor. Elde ettiğim koruk sularının yarısını yemeklerde kullanmak üzere içine zeytinyağı ve tuz ekleyerek beklemeye alıyorum. Koruk suyu ekşisi geçmişten beri çok kullanılan, özellikle de Fransız mutfağının vazgeçilmezi bilgisini ise araştırmalarım sonucunda öğrendim. Koruk ekşisinin en çok bamya yemeğine hoş bir tat verdiğini duydum. Bense şimdiden havuç salatası yaptığımda ekşisi koruk oluyor ve iyi bir tat bırakıyor.

DSC_0752Koruk suyu işlemi sonrasında elde ettiğim diğer 2 şişe koruk suyunu ile EkoEv’e misafirliğe gelecek dostlarıma şerbet olarak sunmak için dolabımda beklemeye aldım. Son olarak şu duyuruyu yaparak yazımı bitiriyorum; Koruk şerbeti stoklarımızla sınırlıdır! Geç kalmayın rezervasyonunuzu erkenden yaptırın!

 

Bisikletle İtalya: Stelvio Pass tırmanışı – Umut Aykutlu

İtalya’daki bisiklet turu maceramız Celal ve Eren ile öğlen 2’de Milano Central Station’da buluşarak başladı. Eren uzun bir tren yolculuğu ile Bari’den, Celal ise uçakla İspanya’dan geldi.

Buluşmamızın ardından Stelvio Pass’e gitmek üzere bisikletlerimizle beraber  trene atladık. Tren Tirano’ya vardığında yaklaşık saat sekizdi.  Tirano’daki planımız, Bormio’ya  kadar pedal çevirip geceyi burada kamp kurarak geçirmekti  fakat evdeki hesap çarşıya uymadı.

Gece sürüşü ile yaklaşık 3 saate yakın bisiklet sürmemize karşın kamp yerine hala varamamıştık. Saat iyice ilerlemiş olduğundan  ve yorgunluğumuz  da belirginleştiğinden geceyi kamp kurmak için gözümüze en uygun yer olarak gözüken küçük bir kasaba kilisesinin bahçesinde geçirdik.

Ertesi gün sabah erken saatte uyandık. Geceyi sorunsuz bir şekilde geçirmiş ve hiç kimse tarafından rahatsız edilmeden uyumuştuk.

Gözlerimizi açıp çadırdan çıktığımızda ise gece karanlıkta net olarak fark edemediğimiz detaylara şaşkın gözlerle baktık.

Kilise bahçesinde church camping
Kilise bahçesinde church camping

Dünkü maceralı gece sürüşünden sonra bugünkü planımız 900 metreden başlayıp 2800 metre yükseliklikte sonlanacak olan 50 kilometrelik tırmanışı gerçekleştirmekti. Hedef Stelvio Pass‘di

Stelvio Pass’deki yollar 1800’lü yıllarda Avusturya İmparatorluğu döneminde vilayetler arasında ulaşımı sağlamak üzere inşa edilmiş.

Günümüzde bu bölge özellikle motorcuların, bisikletçilerin ve kayak sporuyla ilginenenlerin gözde mekanı.

Nedeni ise Stelvio’ Pass’in zirve noktasının yaklaşık 2800 metre dolaylarında olması ve zirveye giden yolda yaklaşık 48 keskin viraj olmasında saklı.

Tırmanışın zorluk derecesinin üst seviyede olması özellikle bisikletçileri, keskin virajların varlığı tutkulu motorcuları, özellikle mevsimin sertleşmesi ile beraber etrafı tamamıyla kaplayan karın ve doğal güzelliklerin varlığı kayak sporuyla ilgilenler için bölgeyi cazibe noktası haline getiriyor.

Stelvio Pass tırmanışı 2Bölge bu kadar dikkat çekici özellikleri olması nedeniyle de ister istemez dünyaca ünlü Giro d’Italia (bisiklet organizasyonu), Dünya kayak şampiyonasına ev sahipliği yapıyor.

Sporun bu kadar ön planda olduğu bölge, spor turizmine yönelik ünlü spor kulüplerini ağırlayabilecek kapasitede tesislere de sahip.

Misal denk gelememiş olsak da Türk Milli Basketbol takımımız tırmanışımızdan 2-3 gün sonra Bormio’ya kamp yapmak üzere geldiğini  haberlerden öğrenmiştik. Haberi öğrendiğimizde keşke tırmanış öncesinde milli takımla Bormio’da denk gelseydik diye içerlendiysek de tırmanışa bir an önce başlamak gerekiyordu.

O yüzden de bir an önce yola çıkmak için hazırlıklara başladık. Hemen heybe ve çadırımızı topladıktan sonra kilisenin yola bakan ön tarafına geçtik.

Yolun karşısında oldukça şık gözüken, bahçeleri ve balkonları rengarenk çiçeklerle süslenmiş olan evlerin olduğu tarafa geçtik. Bize en yakın evin balkonundaki yaşlı teyzeye günaydın dedikten sonra evin ön cephesinde bulunan banklara oturduk. Burada hızlıca yanımızda ki kahvaltılıkları yedik.

Kahvaltı bittikten sonra Eren yaşlı teyzeye yanaşıp uzun uzun sohbet etti.

O anlar benim için, yurtdışına çıkıp insanlarla etkileşime geçmeyi istemenin yeterli olmadığı “language barrier” sözünün anlamını iliklerime kadar hissettiğim anlardan biriydi.

O an hoş bir sohbete girebilmeyi ve paylaşımda bulunabilmeyi çok isterdim ama İtalyanca bilmemem benim için büyük bir engeldi. Tur boyunca da  keşke az biraz da olsa İtalyanca bilseydim diye düşünmekten kendimi alamadım.

Stelvio Pass tırmanışı 3

Neyse ki  Eren İtalyanca biliyordu da ve en azından çevirilerden nasiplenme şansını bulabiliyorduk.

Hoş sohbet sonrası yola koyulma zamanıydı.

Önümüzde uzun bir yol vardı …

Ve pedallamaya başladık …

Pedala bastıkça içimde geçmişten, yaptıklarımdan yani herşeyden kopup bilinmezliğe doğru yol alma hissi iyiden iyiye yerleşmeye başladı.

Etrafıma baktığımda çevremde gördüklerim bütün bu olup bitenleri bir masal haline getirmeye çalışıyor ya da cennete giden kolay bir yol bulduğum hissini bana veriyordu.

Tırmanışa devam ettikçe yavaş yavaş susama ve açlık hissi belirginleşmeye başladı. Yola çıkmadan önce yanımızda çok az miktarda yiyecek kalmıştı. Suyu ise yolda tesadüfen karşımıza çıkan çeşmelerden doldurabiliyorduk.

Yolumuzun üzerinde çok fazla yerleşim yeri yoktu. Yerleşim yeri bulduğumuzda ise baktığımız tüm dükkanlarda 12:00-15:00 arası kapalı oldukları yazıyordu.

Aman Allahım ne büyük şans … Yanımızda pek yiyecek birşeyimiz yoktu ve gittiğimiz her yer kapalı.

Şahane …

İleri de bir yerden nasıl olsa buluruz umuduyla tırmanışa devam …

Havanın iyiden iyiye ısınması ve açlık hissi ile mola vermek kaçınılmaz oldu.

Elimizde kalan son yiyecekleri de yedikten sonra  kaldığımız yerden devam ediyoruz.

Öyle böyle derken Stelvio Pass’in son virajını gösteren bizim için ise ilk viraj olan 48 nolu tabelaya vardık.

Stelvio Pass tırmanışı 4
Keyifler yerinde (tabelada Stelvio Milli Parkı yazısı var)

Tam o anda durumun özeti şuydu ; hava çok ama çok sıcak, yanımızda yiyecek birşey yok denecek kadar az, çok az suyumuz var ve bir hayli dik, virajlı yolları takip ederek tam olarak ne ile karşılaşacağımızı bilmeden pedallamaya devam ediyoruz. Yol üzerinde doğru düzgün bir yerleşim yeri yok, varsa da dükkanlar kapalı, ayrıca ilk başlarda karşımıza çıkan çeşmeler artık hiç mi hiç gözükmüyor.

Yorgunlukla birlikte yavaş yavaş “biz ne yapıyoruz ya” hissinin oluşmaya başladığı dakikalardı ki yol kenarında, dağın tepelerinden akıp gelen suyu gördük.

Ve hemen mola tabi ki …

Yüzdeki mutluluğa dikkat
Yüzdeki mutluluğa dikkat

Bu su sayesinde biraz kendimize gelebildik. Yavaş yavaş da olsa virajların sayısı 48’den geriye doğru gitmeye devam ediyordu. Ağır heybelerimizle birlikte dik yokuşları tırmanmaya çalışırken yanımızdan son model yol bisikletleri, motorlar ya da  son model Ferrari araçlar hızlıca geçip gidiyordu.

Saat yaklaşık 16:00 idi ve önümüzde ki yol sayılamayacak kadar çok virajlardan oluşuyordu. Gördüklerimiz içinde bulunduğumuz yorgunlukla beraber bir kabus ya da bize yapılan kötü bir şaka gibi gözüküyordu.

Bir süre daha pedalladıktan sonra ayak parmaklarımı hissetmemeye başladığım ve işte o anda herşeyin bittiğini düşündüm. (ki farklı bir sebeple ileride tekrar aynı duyguyu yaşayacaktım)

İçimden “game over” dedim ..

Bisikletimi kenara dayadım ve …

Ekip tükendi
Ekip tükendi

Yerde biraz oturup dinlendikten sonra aklımdan geçen şey gidebildiğimiz yere kadar gidip (tahminim önümüzdeki yolun üçte biri) orada kamp atarız diye düşünüyordum.

İlerlemeye başladıkça bir de ne görelim.

Yol üstünde bar ya da restorant tarzı bir işletme vardı. İşte o an kendimi çölde vaha gören insan gibi hissettim. Hepimiz o kadar çok heyecanlandık ve mutlu olduk ki bunu kelimelerle anlatabilmek imkansız.

Hemen mekana oturup siparişlerimizi verdik. Tam anlamı ile kıtlıktan çıkmışçasına saldırdık.

Karnımızı doyurup biraz kendimize gelince pozlar verilmeye başlandı

Yemek molasının ardından hepimiz kendimize gelmiştik. Herşeyin bittiğini düşünürken bir anda herşey tekrar yoluna girmişti.

Pedala devam …

Stelvio Pass tırmanışı 7

Virajlar pedallamakla aşınmaz … (bir Çin atasözü :)

Mola sonrası yaklaşık 5 kilometre kadar pedalladıktan sonra oldukça yeşil, fazla eğimli olmayan ve yerleşim alanı da bulunan bir yere geldik.

Gördüklerimiz aklımıza çizgi film kahramanı Heide’nin yaşadığı toprakları getirdi.

Bir süre burada su molası verip fotoğraflar çekildikten sonra yolumuza devam ettik.

Saat yaklaşık 21:00’e yaklaştığında hala yollarda virajların bitmesini bekliyorduk. Ha bitti ha bitecek derken epey bir yol almıştık.

En sonunda üzerinde 1 yazılı viraj tabelayı gördük …

Anlatılmaz bir mutluluk …

Stelvio Pass tırmanışı 8

İşte olmuştu … Sonunda hayal gibi gözüken Stelvio’yu tırmanmıştık.

İtalyan Şarabı ve Taralli
İtalyan Şarabı ve Taralli

Televizyonlardan izlediğimiz, o ünlü yarışların yapıldığı yerde, ünlü yarışçıların pedalladığı coğrafyadan biz de geçmiştik. Yaklaşık 50 kilometrelik yolu takip ederek, 2800 metreye tırmanmıştık.

Yorgunluktan tükenme noktasına gelmiş olsak da bu zorlu tırmanışı gerçekleştirmiş olduğumuz için o kadar keyifliydik ki tüm yorgunluklarımız bir anda silinmişti.

Son virajı da döndükten sonra hava iyiden iyiye kararmış, zirveye yakın bir yer gelmiştik. Hava oldukça soğuktu ve hemen bir otele girip kalacak yer ayarladık.

Odamıza geçtikten sonra da zorlu günün kutlamasını yaptık …

Taralli – (buğday unu,maya,zeytin yağı, su, rezene tohumu)

Günü Stelvio’da, zirvede sıcak bir odada, şarap ve taralli ile tamamlayıp, yumuşak bir yatakta yatmak gibisi yoktu :)

Umut Aykutlu

 

 

Umut Aykutlu

koalayolda.blogspot.com.tr/