Soma’nın Yırca köyü yapılması planlanan 3. termik santrale karşı direniyor. Acele kamulaştırma kararı ile kendilerine haber dahi verilmeden zeytinliklerine el konulan köylüler danıştaya dava açmışlardı.
Köyü ziyaret eden Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi eş sözcüsü Sevil Turan, MYK üyesi Z.Vezan Karabulut, Arif Ali Cangı (Kurucu Eş Sözcü) hem süreç hakkında bilgi aldı, hem de bilgilendirmelerde bulundu. Soğuğa, rüzgara, çiseleyen yağmura rağmen köy meydanında tüm Yırcalılar kadını, ihtiyarı, genci yapılan toplantıyı ilgi ile takip edip, düşüncelerini de aktardılar.
Köy meydanında yapılan toplantıda muhtar bu zamana kadar yaşananları özetleyen bir konuşma yaptı. Muhtar konuşmasında: “Soma’da termik santral için acele kamulaştırma kararı verilmiş, bilgilendirme yapılması gerekirken köyden hiç kimseye bilgilendirme yapılmadı. Zeytinlikler 23 hak sahibine ait. Bize ait olan zeytinlikler tel örgülerle çevrildi. Danıştaya dava açtık sonucunu bekliyoruz. Arazinizi boşaltın diye tebligat geldi. Daha tebligatlar herkese ulaşmadan baskı yapılmaya başlandı. Ya buralardan vazgeçersiniz veya mahkemeden karar alın dendi. Zeytinliklerimizin başında nöbetteyiz. 17 Eylülde zeytin ağaçları sökülmeye başlandı, köylü oraya ulaşana dek 13 zeytin ağacımız sökülmüştü. Davanın bir an önce sonuçlanmasını bekliyoruz. “ diye konuştu.
Konunun hukuki boyutları hakkında açıklamada bulunan Av. Arif Ali Cangı , acele kamulaştırmanın savaş durumlarında askeri birliklerin yerleştirilmesi için kullanılan bir yöntem olduğunu söylerken, bu kanuna ek yapılarak bakanlar kuruluna yetki verilmesinin halka haber dahi verilmeden yapıldığı için padişah fermanından daha kötü olduğunu belirtti. Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi eş sözcüsü Sevil Turan da Yırca köylülerine seslenirken benzer deneyimlerden bahsetti ve kadınların bu tür mücadelelerde çok önemli olduğunu vurguladı. Turan konuşmasında “Jandarma bu tür mücadelelerde kadınlara saldırdı ama sonuç alamadılar ve mücadele edenler kazandı” dedi. Yapılanların kalkınma ve enerji ihtiyacı için yapıldığının yalan olduğunu eklediği sözlerine her zaman yanlarında olacaklarını söyleyerek son verdi.
Buluşmada söz alan Dr Alper Öktem ‘biz kentliler burada ne arıyoruz’ diyerek başladığı konuşmasında burada yetişen zeytinlerin, tarım ürünlerinin kentlileri doyurduğunu, dolayısıyla sağlıklı gıda ile beslenmek istediklerini vurgulayarak yetiştirilen ürünlerin Yırcalıları ilgilendirdiği kadar kentlileri de ilgilendirdiğine işaret etti. Enerji ihtiyacının gerçek olmadığını söyleyen Öktem, enerji ihtiyacı varsa da başka yollarla temin edilir dedi. “Sizin yaşamınızda daha fazla enerjiye ihtiyaç var mı” diye sordu ?
Bir köylü kadın şikayetlerini dile getirirken var olan santralin kokusunu, dumanını çektiklerini ama sıcak suyundan faydalanamadıklarına dikkat çekti.
Başka bir köylü ise “Devlet köylüye darbe yaptı. Hiçbir AKP’li zeytinliğinizi alacağız, rızanız var mı diye sormadı “ diyerek duruma olan öfkesini dile getirdi.
Söz alan köylülerden bir diğeri ; “ Termik santral yapılacak iki tane alan varken neden bizim zeytinliklerimize el konuluyor? Bunların amacı köylüyü bitirmek “ şeklinde düşüncelerini ifade etti.
YSGP Manisa İl Yürütmesi adına konuşan Zeynep Yılmaz ise; “ Amaç tarımı bitirmek, GDO’lu tohumları kullanmak zorunlu iken kim kalkınacak acaba? Kırk dört yaşımdayım hep kalkınıyoruz ama biz görmedik bir türlü. Bu kalkınanlar kimler ? İnsanlar ekmek kapısı açılacak niye engel oluyorsunuz diyor, üç kuruş para verecekler burada çalışmaktan kaynaklı hastalıklarda da yine onların hastanelerinde harcamak zorunda kalacaksınız. Bu nasıl ekmek parası kazanmak? Soma katliamında kaybedilen madencilerden birinin annesi ‘Biz eskiden köyde her şeyimizi yetiştirir, çoluk çocuk yerdik. Azdı ama mutluyduk. Sonra gübre pahalandı, mazot pahalandı tarım yapamaz olduk. Madene mecbur kaldık. Her şeyi pahalı yapıp bizi buralarda çalışmaya mecbur ediyorlar ‘ demişti. Aynı senaryo bugün Türkiye’nin bir çok yerinde oynanıyor. Ekmek parası kazanacağız, Allah onlardan razı olsun diyenler, tüm bunları bildikten sonra yine de Allah razı olsun diyecekler mi ?” diye konuştu.
Toplantıya EGEÇEP, Greenpeace ve Soma’lı aktivistler de destek verdi.
Zeytinliklerin etrafını tel örgülerle çeviren firmaya karşı köylüler ve Greenpeace aktivistleri de zeytin ağaçlarının sökülmemesi için nöbet tutuyorlar. Yapılan destek ve ziyaretlerden mutlu olan Yırca köylüleri ekoloji mücadelesindeki herkesi konuk etmekten, yanlarında görmekten mutlu olacaklarını dile getirdiler.
Dünyaca ünlü biyolog, Bütüncül Yönetim’in (Holistic Management) ve ABD merkezli Savory Enstitüsü’nün kurucusu Allan Savory ile özel bir röportaj gerçekleştirdik. 12 Ekim Pazar günü Anadolu Meraları‘nı davetlisi olarak İstanbul’da IFOAM – Dünya Organik Kongresi öncülü bir konferans verecek olan Savory’nin, geçtiğimiz yılki TED’de yaptığı “Dünya’nın çöllerini nasıl yeşertebiliriz ve iklim değişikliğini nasıl tersine döndürebiliriz?” başlıklı konuşma milyonlarca insan tarafından izlenmişti. Bill Mckibben gibi iklim değişikliği hareketi liderlerinden Britanya Krallığı veliahtı Prens Charles gibi isimlere kadar geniş bir kesimin çalışmalarını dikkatle takip ettiği Savory’nin Bütüncül Yönetim adını verdiği “onarıcı hayvancılık” ve planlama çerçevesi, Savory Enstitüsü’nün verdiği istatistiklere göre dünyanın 6 kıtasında 15 milyon hektara yakın arazide uygulanıyor.
Türkiye’nin ilk Bütüncül Yönetim uygulama arazisini başlatan Anadolu Meraları‘nın davetlisi olarak İstanbul’a ilk defa gelecek olan Allan Savory, vereceği konferanstan önce ve Türkiye’den ilk defa Yeşil Gazete’ye konuştu.
…
Durukan Dudu – Merhaba Allan. Zaman ayırıp bizimle röportaj yapmayı kabul ettiğin için teşekkür ederiz. Oldukça etkileyici, hareketli bir yaşam hikayen var. Bu hikayeyi kısaca anlatır mısın bize de? Allan Savory kimdir?
Allan Savory senenin yarısını geçirdiği, Zimbabve’de bulunan “Bütüncül Yönetim Afrika Merkezi”nde
Allan Savory – Bundan 60 yıl önce, bugünlerde “Milli Park” denilen kurumda biyolog olarak çalıştığım dönemlerden beri çevresel yıkımı kendime ciddi dert edinmiş Zimbabweli bir biliminsanıyım. Kendimi biyolojik çeşitliliğin yok olması ve çölleşme sorunlarını çözmeye takıntı derecesinde vakfettim. Bu yolda en doğrusunun bağımsız bir biliminsanı olarak çalışmak olduğuna kanaat getirdim. Çok sayıda insanın yardımıyla, ki bunların arasında biliminsanı meslektaşlarım da var, çölleşme meselesinin gerçek sebeplerini keşfettim ve hatta bu yıkıcı süreci gayet basit yöntemlerle tersine çevirmenin yolunu buldum.
Tam bu noktada ve biraz da farkında olmadan, çölleşmeyle mücadelenin teknik yöntemlerinden bile belki de daha önemli bir mesele hakkında önemli bir çerçeve keşfetmiş oldum: Her türlü tarım faaliyetinde var olan ve sosyokültürel, ekonomik ve ekolojik boyutlardan oluşan karmaşıklığı idare etmenin bir yolunu geliştirdim. Bu süreç içerisinde hep bu meseleyle uğraştım, kendimi ona vakfettim – ekolojist, çifçi, meracı, asker, politikacı ve uluslararası danışman gibi farklı kimliklerim, sorumluluklarım olmasına rağmen…
Durukan Dudu – Özellikle 2013 TED’deki o ünlü konuşmandan sonra, ismin ve yaptığın işler önemli bir gündem maddesi haline geldi. Konuşmadan sonra neler değişti, süreç nasıl ilerledi? Savory Enstitüsü olarak önce 2013 yazında ABD, Colorado’da bir konferans düzenlediniz, 2014 Ağustos’unda da Londra… Bütüncül Yönetim ve Savory Enstitüsü cenahında işler nasıl gidiyor?
Allan Savory – Bilimsel bulgularım kurumlar (üniversiteler, hükümetler, çevre ve tarım örgütleri) tarafından reddedilip alaya alındıktan sonra sosyal bilimleri çalışmaya, araştırmaya başladım. Amacım, temelde bilimi uygulamaya dayanan “bütüncül yönetim” kavramına karşı neden bu denli güçlü bir muhalefet olduğunu anlayabilmekti. Bu araştırmalarım sırasında, kurumlar ve uzmanlar nezdinde bu inkarcı yaklaşımın geçmiş zamanlardan beri normal ve alışılageldik bir davranış tarzı olduğunu gördüm. Toplumun genelgeçer kabullerine aykırı olan, bunlara karşı çıkan yeni bilimsel bulguları hep reddetmişler. Bu yeni bulguların kabul edilmesi için kamuoyunun önemli bir kısmının o yöne doğru kayması gerekmiş. Ancak bu kamuoyu desteğini takiben değişmiş, inkardan vazgeçmiş kurumlar.
Kurumların bu davranış tarzı şaşırtıcı değil, zaten Galileo’dan beri devam eden, değişmeyen bir davranış şekli. Tarihe baktığımda, yeni ve “aykırı” bir bilimsel bulgunun kamuoyu tarafından destek bulmazdan önce bir kurum tarafından tanındığı, kabullenildiği bir örnek bulamıyorum. TED konuşması milyonlarca insan tarafından izlenip, barındırdığı umut mesajı yayıldığından beri önemli bir değişim başladı. Artık bir çok kurum Savory Enstitüsü ile işbirliğine girmek ve bütüncül yönetimin uygulandığı örneklerde alınan toplumsal, ekonomik ve çevresel başarılar hakkında veri toplamak için işbirliği yapmaya istekli.
Boulder, Colorado’da gerçekleştirdiğimiz ilk konferansta, Bütüncül Yönetim’i yerelde yaygınlaştırıp uygulayacak “gözelerimizin” sayısı yüksek değildi. Londra Konferansı’nda ise toplamda 25 ülkenin gözeler aracılığıyla temsil edildiği bir noktaya geldik*. Sürecin tam bu noktada önemli bir ivme yakalayacağını düşünüyorum çünkü bilimsel bulgular açık ve net, aldığımız sonuçlar da ölçülebilir olarak verilenmiş durumda.
Ümit Şahin – İklim değişikliğiyle Bütüncül Yönetim ve Bütüncül Planlı Otlatma aracılığıyla mücadele edilebileceğini söylüyorsun. Bütüncül Yönetim atmosferdeki karbon miktarını nasıl azaltıyor? Atmosferdeki CO2 (karbondioksiti) oranını, salımları azaltmadan aşağı çekmek mümkün mü? Yoksa bahsettiğiniz şey karbon yutaklarını iyileştirmek üzerine mi kurulu?
Allan Savory’ye göre dünyanın çölleşmekte olan veya çölleşme riski altında bulunan bölgeleri
Allan Savory – İklim değişikliğine sebep olan bir çok etmen var: Küresel çölleşme, atmosferdeki yüksek karbondioksit oranı, metan, diazot monoksit (nitro-oksit) ve mevcut tarımdan ve fosil yakıtların aşırı kullanımından kaynaklanan “kara karbon”**. Bugün itibariyle geniş anlamda çevreyi “idare etmek” için kullandığımız iki araç var yalnızca – sonuçta insan olarak, araç-kullanan hayvanlarız. Anaakım biliminsanları ve iklimbilimcilerin başvurduğu bu araçlar teknoloji ve ateş/yakma. Ayrıca, biyolojik çeşitliliğin geri gelmesi için belli bölgelere “dinlendirme”*** de kullanılıyor. Yapabileceğimiz, hatta yapmamız gereken şu: Fosil yakıtların kullanımından kaynaklı karbon dioksit, metan ve diazot monoksidin atmosfere salınıp sera gazlarını arttırmasını engellemek için teknolojiyi kullanarak iyi enerji kaynakları geliştirmeliyiz. Ancak, sadece teknoloji ve ateşi/yakmayı kullanarak, tarımsal faaliyetlerden kaynaklanan karbon dioksit, metan ve diazot monoksit salımını engelleyemeyiz. Ayrıca hiç bir teknoloji, ki burada en fantastik çözüm fikirlerini de dahil ediyorum, küresel çölleşme sürecini durdurup tersine çeviremez.
Bütüncül çerçeveyi kullanarak doğru yönetilen hayvan sürüleriyle (yani, Bütüncül Planlı Otlatma’yla), tarımdan kaynaklı tüm bu seragazları ve kara karbon salımlarının önüne geçebiliriz. Üstüne üstlük, şu anda atmosferdeki fazlalığı nedeniyle iklim değişikliğine yol açan mevcut sera gazlarını da toprağa bereket olarak, toprağı onarıcı bir süreçle gömebiliriz – ki bunun paralelinde çölleşmeyi de tersine çevirmiş oluruz.
Coahuila, Meksika’dan 1978’den 2003 yılına kadar Bütüncül Yönetim’le restore edilmiş bir alandan görüntülerin karşılaştırması. Foto ve düzenleme: Anadolu Meraları, Facebook sayfası
Ümit Şahin – Bahsettiğiniz sistemle yönetilmeyen toprakların (ya da endüstriyel tarım uygulanan araziler, diyelim) karbonu ememiyor olmasını sebebi nedir? Bütüncül Yönetim sayesinde toprağın karbon yutağı özelliğini bu denli arttırabilmek nasıl mümkün oluyor?
Allan Savory – Öncelikle bir noktayı düzeltmeliyim: Benim savunduğum bir sistem yok. İdari sistemler, tarım işinde ve hükümet seviyesindeki tarım politikalarında gördüğümüz sosyokültürel, ekonomik ve ekolojik karmaşıklığı kapsayacak maharette de değiller. Benim savunduğum şey, bütüncül karar alma ve planlama çerçevesidir ki bunun sayesinde bahsettiğimiz devasa karmaşıklığı sağlıklı biçimde yönetmek mümkün hale gelir.
Bu bütüncül çerçevenin bize öğrettiklerinden biri şu: Yıl boyunca atmosferik nem dağılımı istikrarlı, dengeli olan bölgelerde toprak, bir takım zirai ekim-dikim uygulamalarıyla ve biyoloji biliminin uygulanmasıyla hızla onarılabilir. Yıllık nem dağılımının dengeli olmadığı bölgelerde, yani çölleşme tehdidi altındaki tüm otlak, bozkır ve meralarda ise bu onarım süreci ancak (bütüncül planlı otlatmayla) doğru yönetilen hayvan sürüleriyle gerçekleştirilebilir. Yıllık nem dağılımı düzensiz olan bu bölgelerde ekosistem onarımlarının ateş/yakma, teknoloji kullanımı ya da “dinlendirme” araçlarıyla gerçekleşmediğini ve gerçekleşmeyeceğini binlerce yıllk deneyimle sabit olarak biliyoruz. Tarım biyoloji bilimlerine dayanmalıdır. Bugün hükümetler ve uluslararası kurumlar tarım politikalarını hala indirgemeci yöntemlerle inşa ediyorlar – en sofistike, bilgili ve uzman biliminsanlarının varlığına rağmen. ABD ve dünya tarımının %90’ı kimyaya ve teknolojik araçların kar amaçlı pazarlanması üzerine kurulu. Bütüncül Yönetim, biyoloji biliminin tarımın tüm aşamalarında uygulanması üzerine kurulu.
Ağaçlar ve otlar yüksek miktarda karbon tutabilirler, ancak tuttukları bu karbon, doğadaki tüm yaşam formlarının tabi olduğu yaşam döngüsünün bir parçasıdır. Havadaki fazla karbonu yutaklarda binlerce yıl boyunca tutabilmek için dikkatimizi mera, bozkır ve otlakların derinlerine, toprağa ve okyanuslara yöneltmemiz gerekiyor. Bugün tahıl üretimiyle ünlü bölgelerin tamamı eski otlak, çayır, bozkır ve meralardır. Eski ormanlık araziler değil; çünkü esas olarak otlak, çayır, bozkır ve meralar karbon yutağı ve su tutucu özelliğe sahip, çok derin, toprak katmanları yaratma potansiyeline sahiptirler. Okyanusların da havadaki fazla karbondioksit nedeniyle şimdiden asidik hale geldiğini görüyoruz.
TED konuşmasında bahsi geçen, ABD’de bulunan ve 70 yıldır otçul hayvanların sokulmadığı Milli Park’tan güncel bir fotoğraf
Ümit Şahin – Bildiğimiz gibi hayvansal üretim seragazı salımlarının birincil sebeplerinden biri. Bütüncül Yönetim, toprağın karbon tutmasını artırarak hayvancılıktan kaynaklı ser agazı salımlarını dengeleyip “karbon negatif” bir bilanço çıkarmayı nasıl başarıyor?
Allan Savory – Koyun, keçi, domuzlar, sığırlar vb. gibi tüm otçul hayvan sürüleri, toprağın üzerinde otlayarak evrilmiştir. Bu hayvanların kendileri seragazı salıcı değildirler. Seragazı salan, bu hayvan sürülerini “fabrika tipi” yöneten, kimyaya ve kısa vadede kar amacı güden teknoloji pazarlayıcılığına dayalı mevcut tarım sistemidir. İnsanlar ve medya, Birleşmiş Milletler’in “Livestock’s Long Shadow” (“Hayvancılığın Uzun Gölgesi”) gibi raporlardan etkilenip hayvan sürülerini suçlamak yerine, hayvanların mevcut yönetim sistemini belirleyen, büyük şirketlerin AR-GE fonları ve siyasi lobicilik faaliyetleri tarafından şekillenen bilimdışı hükümet politikalarını suçlamalı. Sorun, otçul hayvan sürüleri değil, onları nasıl idare ettiğimizdir.
Bildiğimiz anlamıyla insan medeniyetini kurtarmanın tek yolu, hayvan sürülerinin toprağa dönmesi ve doğru biçimde yönetilmesidir; Bütüncül Yönetim’de bilime dayalı olarak yaptığımız gibi. “Medeniyeti kurtarmak” kavramını özellikle ve bilerek kullanıyorum, çünkü dünyanın otlak, bozkır, mera, savan ve çayırlarını, tarım arazilerini, çoğu anaakım biliminsanlarının savunduğu gibi safi ateş/yakma ve teknolojiyle onarmamız mümkün değil. 50 yılı aşkın süredir dile getirdiğim bu gerçeğin giderek daha fazla biliminsanı tarafından anlaşılıp benimsendiğini görmek, geleceğe dair umutlarımı arttırıyor.
Ümit Şahin – Vejetaryenler ve hayvan özgürlüğü aktivistleri et üretiminin seragazı salımını bir argüman olarak kullanırlar. Siz ise et ve süt üretiminin, hayvan sürülerinin doğru yönetilmesi durumunda iklimi koruma işlevi taşıyacağını iddia ediyorsunuz. Vejetaryenlerin ve hayvan özgürlüğü savunucularının bu eleştirilerine cevabınız nedir?
Allan Savory – İnsanlar dini/ruhani sebeplerle vegan ya da vejetaryen olmak istiyorlarsa bu tabii ki kendi tercihleridir. Eğer bu seçimlerinin ardından ekolojik sebepler varsa, bu noktadaki argümanlarının bilimsel temelini ve açıklamasını sorgulamak isterim; özellikle de ekolojik/çevresel argümanları kullanarak dünyanın geri kalanına “siz de vejetaryen/vegan olun” çağrısı yapıyorlarsa. Aynı anaakım biliminsanları gibi, onlardan da yalnızca ateş/yakma ve teknoloji araçlarını kullanarak, ya da arazide dinlendirme aracını kullanarak çölleşme ve iklim değişikliğiyle nasıl başa çıkacaklarını izah etmelerini isterim. Tam da bu yüzden, TED konuşmamda ABD’den bir milli park fotoğrafı gösterdim. Tarih boyunca bir bozkır/otlak olan bu arazi 70 yıldır otçul hayvanlardan izole biçimde tam bir dinlendirme sürecine tabi tutuluyor. Ayrıca ABD’nin sahip olduğu tüm teknoloji birikiminin milyonlarca dolar harcanarak kullanıldığı bir arazi bu, ve bunlara rağmen Afrika’da görebileceğiniz kadar vahim bir hızla çölleşiyor. Bu yüzden vejetaryenler, bunun çevre ve ekoloji için iyi olduğunu söylediklerinde insanlığa farkında olmadan da olsa bir kötülük yapmış olurlar.
ABD ve dünyanın tamamında yaşadığımız ve temelinde çölleşme süreci olan, sıklıkları ve şiddetleri giderek artan tüm kuraklık ve selleri, yoksulluğu, toplumsal çöküşü, şiddeti, şehirlere kitlesel göçleri ve iklim değişikliğini çözmemizin tek yolu hayvan sürülerini kullanmak ve bunu yaparak bir yandan da insanları doyurmak. Örneğin Çin, Pekin başta olmak üzere ciddi biçimde etkilendiği kum fırtınaları (ki bazı dönemlerde 250.000 tonluk bir kütleye kadar çıkar bu fırtınaların taşıdığı kum miktarı) sorununu yalnzca hayvan sürülerini Bütüncül Yönetim ve Bütüncül Planlı Otlatma’yla doğru biçimde idare ederek çözebilir****. Ya da Avrupa özelinde, her sene binlerce mültecinin denizlerde boğulmasına neden olan göç dalgalarını engellemenin tek yolu da Bütüncül Yönetim’in uygulanarak toprakların yeniden bereketine kavuşturulması.
Güney Afrika’nın Karoo bölgesinden bir fotoğraf. Yıllık ortalama 230 mm yağış alan bölgede telin sol tarafındaki arazi Bütüncül Yönetim’le idare ediliyor, sağ tarafta ise konvansiyonel otlatma yapılıyor
Ümit Şahin – Uluslararası iklim değişikliği müzakereleri konusunda ne düşünüyorsunuz? Gelecek yıl Paris’te yapılacak UNFCCC konferansından olumlu bir sonuç bekliyor musunuz? Uluslararası politika bağlamında iklimin korunmasına yönelik bu çabalara, Bütüncül Yönetim’in nasıl bir katkısı olabilir?
Allan Savory – Halk yaratıcı bir değişim ve çözümlerden yana ağırlık koymadığı sürece herhangi bir uluslararası konferanstan hiç bir beklentim yok. Geçtiğimiz hafta New York’ta 400.000 kişinin yürümesi herhangi bir konferanstan çok daha umut verici çünkü bu konferanslar anaakım kurumların düşünce, inanç ve yaklaşımlarıyla şekilleniyor. Tarımın kendisi, fosil yakıtlardan daha büyük bir sorun, çünkü en az fosil yakıtlar kadar, hatta belki de daha büyük oranda iklim değişikliğinin sebebi tarım.
Bunun yanısıra tüm fosil yakıt tüketimini durdursak bile, tarım, iklim değişikliğine sebep olmaya devam edecek. Bu son derece yıkıcı tarım, bu bahsettiğimiz konferansları düzenleyen hükümetler ve uluslararası kuruluşlar tarafından tasarlanıp devam ettiriliyor. Kurumlar için öncelik, varlıklarını devam ettirmektir. Bunun için görevlerini yerine getirmek yerine kendilerini korumaya devam ederler, milyonlarca insanın ölüyor olması bu durumu değiştirmez. Kamuoyu baskısı olmadığı sürece değişmezler. Katolik Kilisesi’ni düşünelim. Bu güzide kurum pedofil rahiplerin varlığından yüzlerce yıldır haberdar, ama kamuoyu bu konuda net bir tavır takınana kadar kurumu korumak adına pedofil rahiplere göz yummayı tercih etti.
Allan, kurucusu olduğu African Center for Holistic Management – ACHM’nin arazisinde, “Cows save the planet” yazarı Judith Schwartz ile birlikte
Bu konferansları düzenleyen kurumların oluşturduğu tarım politikaları nedeniyle bugün tarımın %90’u, olması gerektiği gibi biyoloji bilimlerine değil, kimyaya ve gelişmiş teknoloji ürünlerinin kar amaçlı pazarlanmasına dayalı. Tarımsal politikalar, bütünlerin tüm (sosyal, ekonomik ve ekolojik) karmaşıklığını ele almak için bütüncül bir bakış açısıyla tasarlanıp geliştirilmeli. Gerçekleştirmemiz gereken onarım sürecinde, Dünya karasal ekosistemlerinin büyük kısmı için tek çözüm şansımız doğru yönetilen hayvan sürülerine dayanıyor. Politikalar bu gerçeği kabul etmeli. Milyonlarca yurttaş dünyanın tüm şehirlerinde bunu haykırarak yürüdüğü, bu talepte bulunmadığı sürece gerçekleşmeyecek böyle bir değişim. Bugün şehirde yaşayan insanlar ekolojik gerçeklikle bağlantılarını kaybetmiş durumda. Kurumları yöneten ve politikaları belirleyenler de şehirlerde yaşayan bu insanlar. Politikacılar ve kurumlar bu değişime liderlik edemez. Ancak bir araya gelen halklar, değişim için gerekli liderlik vasfını taşıyabilirler.
Durukan Dudu – Bütüncül Yönetim’e karşı kullanılan argümanlardan biri de, “bilimsel olarak kanıtlanmamış” olduğu. George Monbiot’nun geçtiğimiz ay Guardian’da yazdığı makalesi de bu argüman üzerine inşa edilmişti. Siz, Savory Enstitüsü ve Bütüncül Yönetim’in savunucuları ise bu argümana itiraz ediyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz? Bütüncül Yönetim hakkında yeni araştırmalar geliyor mu, bu konuda bir çalışma var mı?
Allan Savory – İster iş dünyasından olsun, ister bir şirketinki olsun, ya da bir hükümetin ya da uluslararası kurumun… Herhangi bir yönetim çerçevesi bilimsel olarak kanıtlanamaz. Makalesinde ismini andığı akademisyenler gibi Monbiot da Bütüncül Yönetim karar alma çerçevesi ve politika oluşturma süreçlerini araştırıp ne olduklarını öğrenmek için bir çaba sarfetmedi. Bu bütüncül çerçevenin oluşturulması sürecinde yüzlerce biliminsanının bireysel emeği var.
Bütüncül Yönetim, bir teori ya da hipotez değil, haliyle bilimsel olarak kanıtlanmaya ihtiyacı yok. Bütüncül Yönetim, tarımdaki ve politika oluşturma süreçlerindeki sosyokültürel, ekonomik ve ekolojik karmaşayı (kompleksi) bütün halinde sağlayan ele almamızı sağlayan bir yönetim süreci. Bunu yaparken tüm bilimleri ve bilginin diğer kaynaklarını da kullanıyor. Bütüncül Yönetim tamamen bilimi ve çoğu ben doğmadan önce oluşmuş bilimsel ilkeleri uygulamak üzerine kurulu. Eleştirilerin kötü niyetli olduğunu düşünmüyorum. Daha önce de bahsettiğim gibi, eski düşünce ve davranış kalıplarında olan kurum ve uzmanların alışılageldik direncidir bu. Tekrar altını çizeyim, Monbiot ya da diğer eleştirmenler, Bütüncül Yönetim’in ne olduğunu ve ne gibi süreçleri kapsadığını araştırma, öğrenme zahmetine hiç girmediler. İnsanların Bütüncül Yönetim’i eleştirmesini istiyorum, çünkü bilim ve yönetim çerçeveleri bu sayede gelişirler. Bütüncül Yönetim de böyle bir süreç sonunda ortaya çıkmıştır. İnsanların Bütüncül Yönetimi yaratıcı argümanlarla eleştireceği günü iple çekiyorum.
Allan Savory konferansı için Anadolu Meraları’nın hazırladığı duyuru afişlerinden biri. Fotoğraf: Anadolu Meraları, Uygulama Arazisi
Durukan Dudu – Bütüncül Yönetim bağlamında Türkiye hakkında ne düşünüyorsunuz? Türkiye bu konuda örnek ülkelerden biri haline gelebilir mi? Ne gibi engeller ve fırsatlar söz konusu?
Allan Savory – Karım Jody ve ben Türkiye’de bulunmadık daha önce… Türkiye’ye en yakın ziyaretim, tarımın yarattığı tarihsel yıkımı incelemek için gittiğim Yunan adalarına olmuştu. Türkiye’yi bir gün ziyaret etmek hep aklımdaydı. Türkiye’nin tarih sahnesindeki gerçekten çok önemli rolünü eğitimimden ve sonra yaptığım okumalarımdan biliyorum. Bazı öngörülü Türkiye yurttaşlarının bu (Bütüncül Yönetim) küresel hareketine katılmış olması, yerelde özgün stratejilerle ve uygulama ve öğrenim arazileriyle üniversitelerden çiftliklere, kırsal topluluklardan hükümet kurumlarına kadar bir çok kesimin beraber çalışabileceği modeller kuruyor olmaları beni umutlandırıyor.
Türkiye’ye özel bir sorun öngöremiyorum, ancak dünyanın her yerinde yaşadığımız zorluklar burada da geçerli olabilir: İnsanların, mevcut tarım uygulamaları ve politikalarının yarattığı ekolojik yıkım ve toprak bozunumu meselelerinin derin ciddiyetini anlamalarını sağlamak. İnsanlar Bütüncül Yönetim’i öğrendikçe “her şeyin ne kadar farklı olabileceğini” görecek ve umutla dolacaklar. Türkiye’nin bölgedeki çölleşme ve şiddetle bağlantılı sorunları çözmek için lider rol oynayacağı günleri sabırsızlıkla bekliyorum.
Durukan Dudu – 12 Ekim Pazar günü İstanbul’da Anadolu Meraları’nın davetlisi olarak IFOAM – Dünya Organik Kongresi öncülü bir konferans vereceksiniz. Okuyucularımıza ve bu konferansa katılacaklara vermek istediğiniz bir mesaj var mı?
Allan Savory – Eğer Türkiye’yi, ailelerinizi ve onların geleceğini önemsiyorsanız, insanlık tarihinin en umut verici meselesi olan Bütüncül Yönetim’i öğrenin, bu harekete dahil olun. Asla pişman olmayacaksınız. Torunlarınıza bu topraklara olabilecek en anlamlı şekilde ve gerçek anlamda hizmet ettiğinizi gururla anlatacaksınız.
Durukan Dudu – Teşekkürler Allan. Şöyle bir soruyla sonlandıralım bu söyleşiyi o halde: Biri sizi durdurup “Bütüncül Yönetim hareketine neden dahil olayım ki?” diye sorsa, ona bir – iki cümlede ne cevap verirdiniz?
Allan Savory – Hayatınızın, üstünde yaşadığımız topraklar ve tüm insanlık için gerçek bir anlama sahip olmasını istiyorsanız, kendinizi son derece küçük ve güçsüz hissediyorsanız bile, bu harekete katılın. Bu dünyadaki en büyük gücün sahibi, aklını kullanan, beraber dayanışmayla hareket eden ve asla ama asla pes etmeyen sıradan insanlardır.
* Anadolu Meraları da ilk konferansta yer alarak Savory Enstitüsü Gözesi sürecine giren 10’a yakın oluşumdan biriydi (editörün notu).
** İngilizce, black carbon – Tek CO2 moleküllerinden daha büyük fosil yakıt partikülleri, bir nevi kurum (editörün notu).
*** İngilizce rest – Bütüncül Yönetim’in tanımladığı araçlardan biri (editörün notu).
**** Burada bahsedilen, “Sarı Toz – Yellow Dust” denen ve çölleşme nedeniyle etkisi artan, dönemsel toz fırtınaları. Çin ve Güney Kore’nin bu konuda ortak çalışarak başlattığı milyarlarca fidandan oluşan ağaçlandırma projesinin sorunu çözmediği bildiriliyor (editörün notu).
Röportaj: Ümit Şahin – Durukan Dudu (Yeşil Gazete)
Zonguldak Devrek’e bağlı Çaydeğirmeni beldesindeki Devrek Çayı üzerinde, Çayaltı 1 ve 2 adlı iki hidroelektrik santralin (HES) yapımına başlayan REİS A.Ş., HES yapımına karşı çıkan köylüleri önce tehdit etti, ardından ÇED olumlu kararının iptal edilmesi için mahkemeye başvuran köylülere, ’30 milyonluk zararı kendilerinden tazmin edecekleri’ yönünde bir ihtarname gönderdi.
Devrek Çayı üzerinde yapılması planlanan Çayaltı 1 ve 2 HES projeleri, bölge köylülerinin yoğun tepkisiyle karşılanmış; köylüler hem sularının ellerinden alınacağı, hem de çayın üzerinde bulunan ve birçok köye ulaşımı sağlayan Bük Köprüsü’nün altında çalışan iş makineleri köprü ayaklarına zarar verdiği için inşaatın durdurulması amacıyla eylemler yapmışlardı.
Eylemlerin ardından REİS A.Ş., internet üzerinden yayın yaptığı bir haber portalında, “Gerektiğinde dövüşmesini de iyi biliriz” başlığını taşıyan bir tehdit haberi yayımlamıştı.
Bölge sakinlerinin, proje hakkında verilen ÇED olumlu kararının iptal edilmesi için açtığı davanın ardından REİS A.Ş., köylülere daha önce görülmemiş bir ihtarname gönderdi.
Şirket adına Ankara 56. Noterliği’nde 11 Eylül 2014’te hazırlanan ihtarnamede, mahkemenin çalışmaları durdurması halinde ortaya çıkacak yaklaşık 30 milyon liralık zararların köylülerden tazmin edilebileceği belirtiliyor. Yazıda, “Davacı olduğunuz Zonguldak İdare Mahkemesi’nin 2014/937E ve 2014/944E sayısındaki haksız talebinizin kabulü halinde müvekkil şirketin uğrayacağı zararlar –ki şimdilik 30.000.000.00 TL’ye tekabül edecektir- tazminini talep etme hakkımızı saklı tuttuğumuzu ihtar ve beyan ederiz” ifadesi yer aldı. Tebligat 14 kişiye gönderildi. Bu kişiler arasında AK Parti Zonguldak Milletvekili Özcan Ulupınar’ın babası Celal Ulupınar’da yer aldı.
Köylüler, tebligatın kendilerine ulaşmasının ardından Bük Köprüsü üzerinde bir basın açıklaması yaparak durumu protesto etti. Yapılan açıklamada, tebligatın açıkça bir tehdit olduğu vurgulanarak, davayı Çevre Şehircilik Bakanlığı’na açtıklarını, şirketin bir zararı olması durumunda bunu izni veren bakanlık tarafından karşılanması gerektiği belirtildi.
Zonguldak Ereğli’de yaşayan avukat Yakup Okumuşoğlu, Radikal’den Serkan Ocak’a yaptığı açıklamada, Türkiye Cumhuriyeti’nin bir hukuk devleti olduğunu ve menfaatleri zarar gören herkesin dava açabileceğini hatırlatarak, tebligatla ilgili şu yorumda bulundu: “Müvekkillerimiz, HES projelerinin yaşam alanlarına zarar vereceği, doğal yapıyı bozacağı gerekçesiyle verilen ÇED olumlu kararının iptali için dava açtı. Onaylanan imar planları da dava konusu edildi. Davalardan biri Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na, diğeri Zonguldak Valiliği’ne açıldı. Davaların esas tarafları bakanlık ve valiliktir. Şirket, müvekkillerimize ihtarname göndererek ekonomik yönden büyük bir zarara uğratmakla tehdit etmiştir. Daha önce de müvekkillerimize, “Dövüşmeyi de iyi biliriz” diyerek de gözdağı vermişlerdi. Amaçları nedir bilmiyoruz…”
Bugün sabah saatlerinde İstanbul Metrosu’nun tünel ekleme çalışmalarının sürdüğü Sanayi Mahallesi – Seyrantepe hattında kaza meydana geldi. Seyir halindeki metronun ön vagonunu bir demir parçası deldi. Demir parçası ön vagonda yolculuk yapan bir yolcuya saplandı. Demir parçası yolcunun kalçasını delip geçti. Vücuduna demir parçası saplanan 33 yaşındaki yolcu Fatih Çoban, getirildiği Okmeydanı Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde ameliyata alındı.
Sanayi Mahallesi ile Galatasaray’ın stadı TT Arena’nın da bulunduğu Seyrantepe arasında hizmet veren metro hattında aylardır ek tünel çalışması sürdürülüyordu. Metro hattı liglerin başlamasıyla inşaat bitmeden alelacele açıldığı belirtildi. Kaza yapan metronun birkaç aydır bakımda olduğu, kazada vagonun raydan çıktığı öne sürülüyor.
Kazazede Yolcudan Kaza Anı
Kaza sırasında metroda olduğunu belirten night fury rumuzlu Ekşi Sözlük yazarı kaza anını şöyle anlattı:
“Kazanın gerçekleştiği ve bir yaralının olduğu vagonlardan birindeydim. kaza anını anlatmak gerekirse, metro hafiften titremeye başladı, çok anormal bir durum olarak görmedik ama bir süre sonra titreme şiddeti epey arttı ve saniyeler içerisinde şu manzara gerçekleşti.
Bir demirin saplanması sonucu yaralanan 33 yaşındaki Çoban ameliyata alındı
Bu manzaradan hemen sonra metrodaki acil çıkış düğmesine bastık ve sirenler çaldı. Şansımıza metronun her iki tarafında duvar değil de sağ tarafında inşaatın olduğu ve inşaat işçilerin olduğu boş bir alan vardı. onlardan yardım istedik, kapı açıldı ve çıkmaya başladık. ambulans istedik ve 30 dakika boyunca ambulans gelmedi ve o adam yaralı bi şekilde yerde yatmaya devam etti. kazazedelerden biri metroda çalışan işçilere “burada sağlık görevlisi yok mu hiç? başınıza bi şey gelse çağırabileceğiniz herhangi bi kimse?” dedi ama işçilerin başını öne eğip susması durumun vehametini özetlemeye yetti. kaza alanından çıkmak için de bu yolu kullandık”
Makinistden Acil Durum Anonsu
Yolcuların kaza alanından çıkmak için kullandıkları yol
Makinist tarafından kumanda merkezine yapılan “Kaza nedeniyle durmak zorunda kaldım. Yolcuları tahliye edelim” anonsunun ardından tahliye işlemleri başladı. Metro vagonu içinde kalan ve büyük bir panik yaşayan yolcular tahliye edildi. Bölgeye çok sayıda ambulans ekibi sevk edildi.
İspanya’nın doğusundaki Katalonya özerk yönetiminin başkanı Artur Mas’ın, 9 Kasım’da Katalanları referanduma götürecek kararı imzalamasına İspanya hükümetinin tepkisi gecikmedi.
Wall Street Journal’ın haberine göre Başbakan Yardımcısı ve Hükümet Sözcüsü Soraya Saenz de Santamaria, Başbakanlık Konutu’nda yaptığı açıklamada, imzadan “derin üzüntü duyduklarını” vurgulayarak, bunun “Katalanları bölen ve Avrupa’dan uzaklaştıran bir hata” olduğunu söyledi.
“Referandumun anayasaya aykırı olduğunu göstermek için ilk adımı bu sabah attık” diyen Santamaria, Katalonya’nın mevcut yasal durumuyla ilgili hükümetin yasal danışma organı Devlet Konseyi’nden bilgi istediklerini ve bu adımı “İspanyol vatandaşlarının haklarını, yasaları ve demokrasiyi korumak için attıklarını” açıkladı. Hükümet Sözcüsü, “Hiçbir hükümet, İspanyol halkının arzusunun üzerinde değildir” dedi.
Çin’de resmi ziyarette olan İspanya Başbakanı Mariano Rajoy da gazetecilerin soruları üzerine, “çok rahat olduğunun” altını çizerek, “Artur Mas’ın yasa dışı olduğunu bilmesine rağmen referandumla ilgili kararı imzalayarak ve bağımsızlık yanlısı girişimlerde ısrar ederek Katalonya’yı kargaşaya sokacağını” söyledi.
Öte yandan İspanya’da iktidardaki Halk Partisi’nin Katalonya’daki kolu PPC’nin lideri Alicia Sanzhez Camacho, Artur Mas’ı “demokrasinin garantilerine sahip olmadan referandum ilan etmek, Katalonya ile İspanya’nın geri kalanı arasında duvar örmek ve demokrasiye ihanet etmekle” suçladı.
Kobanê’de insanlık trajedisi yaşanıyor. Geçenlerde Şengal’de, Gazze’de, daha önce Kahire’de, daha da önce mesela Felluce’de yaşandığı gibi…
Ve algıda ve duyguda seçiciliğimiz her zaman devrede. Cemaatler ve uluslar gibi biraz tarihsel ve kültürel kökenleri olan ama daha da çok kurgu kimlikler altında yaşayan biz insancıklar, esas olarak sadece bize daha çok benzeyenlerle empati yapma yeteneğimizi geliştirmişiz. “Bizim gibi olmayanlar”ın ölümleri, katledilmeleri en fazla beynimizi, aklımızı harekete geçiriyor ve en fazla bir-iki “gerekli cümle” (“Tabii olmaması lazım; üzülüyoruz, insan hayatı çok önemli”) sarfediyoruz. “Bizim gibi olanlar”ın işlediği cinayetlerde de gene bir-iki tane “gerekli cümle” (“Tabii olmaması lazım; ama onları da anlamak lazım; onlar da çok çekti”) sarfediyoruz.
Oysa bize benzeyenlerin başına bir şey geldiği zaman, kalbimizde, en derinimizde hissediyoruz acıyı. Kendimize ait parçaları kaybetmişçesine canımız acıyor.
Bu durum aslında “normal”; genellikle böyle olur. Ama belki bu “normal” durumu biraz “sorunsallaştırmakta” yarar var.
Bir kaç gün önce İstanbul’da Kurtuluş son durakta, adına “insan” ya da “hayvan” sıfatlarıyla tanımlayamayacağımız bir takım yaratıklar Ugandalı bir göçmen tekstil işçisine toplu tecavüz ettiler ve kadını öldürdüler.
Uganda’lı Jesca Nankabirwa yaklaşık bir yıldır Türkiye’de yaşıyordu. Sultangazi’de bir tekstil fabrikasında aylık 900 liraya çalışarak memleketindeki iki çocuğunun masraflarını karşılıyordu.
Geçenlerde “yeni Türkiye”nin aparaçiklerden biri yazıyordu. Yazısında, çıktığı bir yurt gezisinde beraberindeki çağdaş kadınların yollarda gördükleri sarıklı, başörtülü geleneksel insanlar için “boyu devrilesiciler, dereye düşüp geberesiciler” diye köpürüp durduklarını anlatıyordu.
Bir başka hikayeye geçenlerde ben şahit oldum. Uçakta yanlış koltuğa oturan “hacı adayı” bir adam, hostesin kendisini göndermeye çalıştığı esas koltuğunu beğenmiyordu. Gerekçesi ilginçti: çünkü kendi koltuğunun yanında oturan Japon kadın için “kara kuru bir şey; niye gidip onun yanına oturayım!” diye itiraz ediyordu!
Sadece biyolojik özelliğiyle varolan yaratıklardaki, en seküler ya da en dindar görünümlü bu sıradan insanlardaki ortalama ırkçılığın sebebi nedir?
Bizans, Osmanlı geleneği? Otoriter devletin yarattığı korkular, nefret? Muhtemelen… Ancak bir boyut var ki, çok açıklayıcı görünüyor: “fark”tan korkmak!
Cemaati cemaat yapan şey, diğerlerinden ayırdedici özellikleri bulmak ve yeniden üretmek. Mesela bu ayırdedici özellik, “öldürmeyeceksin” ya da çalmayacaksın” değil; hiçbir grup, hiçbir cemaat zaten öldürmeyi, çalmayı, yalan söylemeyi vaz’etmiyor. Hatta oruç gibi kimi ritüelleri bile paylaşıyor. Ama bir cemaat, domuz yemekte, şarap içmekte sorun görmezken, başka bir cemaat bunu günah olarak görüyor ve hırsızlık yapmak, adam öldürmek değil ama şarap içmek (“aksırıncaya tıksırıncaya kadar içenler”) ve daha da çok “domuz yemek” ölümüne korkulan anlam yüklü sembolik farklar haline geliyor.
Ya da ayırdedici az sayıda fark bütün dünyaları birbirinden ayırmaya; farklı cemaatleri birbirinden nefret ettirmeye yetiyor.
Mesela bayrak da en ayırdedici sembollerden biri. Başka uluslardan, başka insan topluluklarından ayırdeden ve farklılığı kutsallaştırılan bir sembol.
Tabii, mesele sadece domuz, şarap ya da Hıristiyan, Müslüman, şu bayrak ya da bu bayrak ayrımı değil. Müslüman Müslüman’dan; solcu solcudan; Türk Türk’ten, Kürt Kürt’ten de nefret ediyor bulabildiği ayırdedici farklardan ötürü. O küçük fark koskoca bir anlam yükleniyor ve adeta din değiştirmekten, dinden çıkmaktan korkar gibi, insanlar cemaatini kaybetmekten, yapayalnız kalmaktan –ölümüne- korkuyor.
O zaman sonuna kadar şişirilmiş farklarımızı bir kenara bırakıp Kobanê’de Kürtlerin, Gazze’de Filistinlilerin, Şengal’de Ezidilerin acısını kalplerde hissetmek çok zor olmasa gerek.
Artık yeni bir dünyada yaşıyoruz. Yağmurlar bildiğimiz yağmurlar değil; artık yağdığında toprağımızı, hasadımızı ve insanımızı alıp götürüyor. Kuraklıklar eskiden bildiğimiz gibi değil. Gök, aylarca toprağı çatlatırcasına kupkuru kalıyor. Ve kasırgalar, dile kolay neredeyse her yıl on binlerce kişinin ölümüne sebep oluyorlar.
Yeni dünyanın en çarpıcı yanı ne biliyor musunuz? Bilim adamları 1-2 yaz içerisinde tek kutuplu bir dünyada olacağımızı söylüyor, yani Kuzey Kutbunun tamamen eriyeceğini…
Eskilerin “Havalarda bir gariplik var” diye özetlediği, bizim de iklim değişikliği diye bildiğimiz bir derdimiz var. Derdimiz o kadar büyük ki, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, dünyadaki tüm devlet başkanlarına “acil harekete geçme” çağrısı yaparak, geçtiğimiz hafta New York’ta bir zirve düzenledi. Bu zirveye dünyadan yaklaşık 125 devlet başkanı veya hükümet yetkilisi katıldı. Bir günlük toplantılar boyunca çeşitli liderler iklim değişikliği ile mücadele için neler yapacaklarını söylediler. Örneğin, İngiltere Başbakanı David Cameron, 2050’ye kadar yüzde 80 sera gazı azaltacaklarını açıkladı. Çin 2020’de sera gazı seviyelerini 2005’e göre yüzde 45 azaltacağını açıkladı.
2015’te yeni bir iklim anlaşmasına giderken, devlet başkanlarını az da olsa ellerini taşın altına koymaya iten şeylerden birisi, yaşanan felaketlerin ekonomiye etkisiyse; bir diğeri de Birleşmiş Milletler toplantısından önce sokakta gövde gösterisi yapan iklim hareketiydi.
İklim hareketi yıllardır “çevreci” gibi görülmüş bir “bir başka yaşam” hareketidir. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi, iklim değişikliğinin “sanayileşme” süreci ve bu süreçte tüketilen fosil yakıtlar yüzünden olduğunu söyler. Altında neredeyse tüm devletlerin imzası olan Birleşmiş Milletler sözleşmesi kapitalizmin adını vermez, kendisini tarif eder. Sorun ve tanımı bu kadar netken, bütün dünya nedense yıllardır bu harekete “sevimli çevreciler” gözüyle bakıyordu. Son 1-2 yıla kadar…
Geçtiğimiz 1-2 yıl içerisinde iklim değişikliğinin ne demek olduğunu yaşamaya başladık. Elbette, dünyanın her tarafında iklim değişikliğinin etkilerini en çok yoksullar hissetti. Haiyan tayfununda on binlerce insan hayatını kaybetti. Ancak, çizgi roman ve Hollywood filmlerine bakılırsa dünyanın bütün süper kahramanlarının yaşadığı New York bile Sandy kasırgası sırasında sular altında kaldı. Dolayısıyla Birleşmiş Milletler toplantısından önce, dünyada 160 ülkede ve New York’ta düzenlenen büyük yürüyüşün odak noktası iklim adaletiydi.
Toplantıları takip etmek ve eyleme katılmak için New York’a giderken, yürüyüşe en fazla 100 bin kişinin katılacağı ve hep çevrecilerle yapılacak toplantılar geçireceğimi düşünüyordum. 400 bin kişiyle ve hatta Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri ile aynı eylemde yürüyeceğimi aklıma bile getirmemiştim.
Oysa iklim değişikliği bir adalet, hak mücadelesiydi. Katıldığım tüm toplantılar, sendikalar, göçmen hareketleri, mahalle inisiyatifleri, öğrenciler ve kiliseler tarafından düzenlenmişti. Göçmenler en metruk mahallelerde yaşadıkları için konunun “adalet” bağlantısını kuruyorlar; öğrenciler ve gençler “yeni bir dünya düzenini kurmak zorunda olan nesil biziz” diyerek ayağa kalkıyorlardı. 400 bin kişilik yürüyüşte Hollywood yıldızları ile Amerika’nın diğer ucundan 22 saat otobüs yolculuğu ile gelen sıradan insanlar birbirlerine su ikram ederek yürüyorlardı. İnsan seli kilometrelerce uzunluktaydı. Ve daha güzeli dünyada kaç renk insan varsa yürüyüş de o kadar rengarenkti.
New York’taki yürüyüşün çeşitliliğinin yanı sıra bir özelliği daha vardı. Kararlıydı.
Bir seferlik sokağa çıkmadık, diyordu herkes. Gezegende şimdiye kadar karşılaştığımız en büyük sorun ile karşı karşıyayız ve bu sefer şimdiye kadar olduğundan çok daha fazla birbirimize bağlıyız. Eğer birimiz vazgeçersek, birimiz üzerimize düşeni yapmazsak; hepimiz kaybedeceğiz. Yaşam hakkımızı geri almak ve her şeyi değiştirmek için herkese ihtiyacımız var. Bu yüzden, 400 bin kişilik yürüyüş; milyonlara giden yolun başlangıcı.. Bundan sonrasında “her şeyi değiştirecek herkes”in içinde olmamız lazım.
Bilimin yıllardır aynı şeyi söylemesine rağmen, politikacıları iklim değişikliğinin varlığına ikna etmek için 25 yıl harcadık. Bu soruna çözüm bulmak için bir 25 yılımız daha yok. Ya şimdi herkesle birlikte hareket edeceğiz, ya hep birlikte Karadeniz’in kabaran dalgalarının daha da yükselip içimizden bazılarını almalarını izleyeceğiz.
Ben her şeyi değiştirecek herkesin yanındayım. Ya siz?
Her gün gözümüzün önünde (IŞ)İD ismi altında örgütlenmiş İslamcı teröristlerin ne tür kıyımlar yaptıklarını izliyoruz. Irak’ta Ezidilere uyguladıkları katliamlardan sonra sıra Suriye Kürtlerinin oluşturdukları özerk kantonlara saldırmaya geldi. (IŞ)İD, savaş hukuku veya genel insani değerler gibi “ayak bağlarından” kendini tamamen bağımsızlaştırmış; kendisini mutlak doğru bildiği İslam yorumunun asli temsilcisi olarak gören; bunun dışında kalan ve kendisine itaat etmeyen herkesi de duruma / keyfe göre öldürülebilir, tecavüz edilebilir, satılabilir köleler / düşmanlar olarak kodlayan; Irak ve Suriye’nin Sünni Arap kesimlerinde ciddi bir kitle desteği de sağlamış görünen bir ölüm / zulüm / baskı makinesi. Kobane’den binlerce insan canlarını kurtarmak için Türkiye tarafına geçti, geçiyor. Her an ciddi katliam haberleri bekleniyor. Genel olarak Orta Doğu ve de Türkiye’nin Irak / Suriye sınırı her zamankinden çok daha sancılı ve kanlı bir dönemden geçiyor.
Bütün bu toz duman arasında, bu şiddeti yaratan ve sürdüren başat faktörlerden biri ekonomik çıkar / paylaşım ise, diğerinin de ulusal, etnik veya dini kimliklerle aşırı-özdeşim kurulması ve öteki sayılanların düşmanlaştırılması olduğunu görüyoruz. Aşırı-özdeşim, ait olunan kimliğe dair eleştirel mesafenin kaybedilmesine, biz olarak görülen her şeyin yüceltilip, onlar olarak görülenlerin değersizleştirilmesine ve değersiz olana yönelik saldırganlaşmaya yol açıyor. Bu durumun adı: Biz-narsisizmi. Kısaca: “Biz çok iyiyiz, çok değerliyiz, haklıyız, üstünüz, hayran olunmayı hak ediyoruz; sizse tam tersi, değersizsiniz, aşağıdasınız, bizim üstünlüğümüzü / hâkimiyetimizi kabul etmek zorundasınız; bu ast-üst dengesini tehdit etmeye kalkarsanız sizi hemen tepeleriz.”
Biz-narsisizmini etraflıca ele almayı daha sonraya bırakarak, burada sadece milliyetçilik, ırkçılık, cinsiyetçilik, homofobi gibi konumların bir yapı olarak biz-narsisizmi ürettiklerini ve de bundan beslendiklerini belirtmekle yetinelim ve Türkiye üzerinden yazının başlığına dönelim.
Türkiye katmer katmer Biz-narsisizminden muzdariptir
Sadece Suriye iç-savaşı çıktığından beri olan bitene bakarak, Türkiye toplumunu bir arada tuttuğu iddia edilen sıvanın ne denli yalanlarla bezeli ve kof / çürük olduğu net bir şekilde söylenebilir. Türkiye gibi karmaşık bir toplumu bir arada tutabilecek en önemli mekanizma, bir hukuk devleti çerçevesinde eşit yurttaşlık hakkı ve deneyimidir. Suriye krizi, Türkiye’nin soy, din ve mezhep üzerinden bakıldığında eşitlikten alabildiğine uzak olduğunu, Türkiye’yi yönetenlerin böylesi eşitlik gibi bir derdi olmalarını geçtik, eşitliğe yönelik ciddi bir alerjileri olduğunu bir kez daha açıkça gösterdi.
Türk milliyetçilerinin, açıkça ırkçı olanları hariç, her türünün öteden beri iddiası, Türk-olmayanlara ayrımcılık yapılması gibi bir şeyin söz konusu olamayacağı, çünkü kendisine Türk diyen herkesin Türk olabileceği, bu anlamda Türk’ün etnik değil, siyasi bir kimlik olduğu idi. Bu iddianın nasıl bir yalan olduğunu ortaya koyan en önemli göstergelerden biri Türkiye’nin bitmek bilmez soydaş merakı oldu.
“Soydaşlarımız” her zaman başka ülkelerdeki etnik Türkler / Türkmenler oldu. Soydaşlık kategorisi bu sınırı aşıp Türkiye’de yaşayan bütün yurttaşlarımızın başka yerlerde yaşayan akrabaları mertebesine bile ulaşamadı. Dolayısıyla Türkiyeli Kürtlerin, Arapların ve diğer Türk-olmayanların resmen kabul gören soydaşları bir türlü olamadı; soydaşlık hakkı sadece Türklere tanındı. Suriye krizi boyunca da AKP’si, CHP’si, MHP’si, üçünün birden en temel dertlerinden birinin Suriyeli Türkmenler olduğunu gördük. Öyle ki silah yüklü TIR’ların meşruiyeti “Türkmenlere silah götürüyorlardı” üzerinden sağlanmaya çalışıldı. Sanki sadece Türkmenlerin silaha ihtiyacı varmış gibi ya da o silahlar Türkmenlere gidiyorsa zaten hiç bir sorun olmazmış gibi. “Biz ihtiyacı olan herkese aciliyet kriterleri çerçevesinde eşit bir şekilde yardım etmeye çalışıyoruz” olamadı bir türlü.
Ya da şöyle soralım: (IŞ)İD, Ezidiler ve Kürtler yerine Suriye / Irak’taki Türkmenlere saldırıyor olsaydı Türkiye ne yapardı? Şimdiki gibi sakince top çevirme veya havaya bakıp ıslık çalma gibi yöntemleri o zaman da dener miydi?
TC yurttaşları arasındaki bu soydaş eşitsizliği eksenine AKP iktidarı hiç de orijinal olmayan iki eksen daha ekledi. TC’nin kuruluşunda birincil düzeyde dayatılan sosyo-politik kimlik kurgusu Türklüktü (soydaş), ama onun hemen arkasında devlete bağlı diyanet işleri üzerinden Müslümanlığın ve Sünniliğin geldiği biliniyor. AKP iktidarı, bu geleneksel (ikincil) hâkim kimlik kurgularını birincil olan Türklüğe denk bir noktaya taşıdı.
İç politikada artık kanıksanmış olduğu için kolayca göze batmayan dindaşlık ve mezhepdaşlık üzerinden yürüyen ayrımcılıklar Suriye krizi ile kör gözüm parmağına apaçık hale geldi.
Makbul kimlikler
Sığınmacılar üzerinden bakarsak; AKP hükümetinin tavrı, savaştan kaçan insanların ne kadar dindaş (Müslüman), ne kadar mezhepdaş (Sünni) ve ne kadar soydaş (Türkmen) olmasına bağlı olarak büyük değişiklikler gösterdi. Bu makbul kimliklere ne kadar çok sahipse sığınmacılar, AKP hükümeti tarafından o kadar büyük esneklik ve kolaylıkla karşılandılar. Makbullere sorgusuz sualsiz açılan sınırlar, Ezidilere, Kürtlere, Alevilere o kadar kolay açılmadı, hep bekletmeler, ayak sürümeler söz konusu oldu. AKP hükümetinin pratiği, ihtiyacı olan sığınmacılara eşdeğer insanlar olarak yardım etmek yerine, sığınmacıların kimliklerini bir hiyerarşiye tabi tutarak, makbul bulduğu kimliklere açıkça kayırmacılık, makbul bulmadıklarına da açıkça negatif ayrımcılık yapmak şeklinde tezahür etti. Söylem düzeyinde bunu ne kadar inkâr etmeye çalışsa da, gözümüzün önünde cereyan eden olaylar, AKP’nin zihniyet dünyasında kimlikler hiyerarşisinin ne denli katı ve eşitsiz bir şekilde kurgulanmış olduğunu bir kez daha bize göstermiş oldu.
[Ara dipnot: Sığınmacılara resmi muamele açısından AKP’nin yarattığı bu ayrımcılıklara ek olarak, yüzbinlerce sığınmacı Türkiye’nin değişik bölgelerine hiçbir ciddi hazırlık / çalışma olmadan yayılmaya başladığında, gayrıresmi toplum düzeyinde bu sefer büyük ölçüde ekonomik temelli ama yüzeyde yabancı-düşmanlığı görüntülü ırkçı ayrımcılıklara da tanık olmaya başladık. Kendi içinde eşitlikten bu kadar uzak bir toplumun, kısa bir sürede bir milyonun üzerinde “yabancı”ya birlikte yaşamaya başlamasının Türkiye’de nasıl yeni bir tür ırkçılık problemine neden olacağını önümüzdeki dönemde daha çok idrak edeceğiz.]
Zalimler üzerinden bakarsak; AKP hükümetinin yine oldukça ayrımcı davrandığını görüyoruz. Orta Doğu’daki rejimlerle ilişkilerini ilkesel standartlar yerine mezhebi yakınlıklar üzerinden ayarlamaya çalıştığı artık demagojiyle kapatılabilecek gibi değil. Suriye’deki Esad diktatörlüğü Alevi-ağırlıklı değil de Sünni-ağırlıklı olsaydı, AKP hükümeti yine böyle şahin bir siyaset izleyecek miydi? Bu soruya “izlerdi” diye cevap verenler için: Orta Doğu’daki birçok Sünni-ağırlıklı diktatörlükle can ciğer kuzu sarması konumunda olan yine bu AKP hükümeti değil mi?
Zalime-tavır-testi
Ama daha da çarpıcı olan başka bir zalime-tavır-testi var. AKP’li ya da değil, içinde en azından bir miktar vicdan kırıntısı olan herkes lütfen şu soruya cevap versin:
(IŞ)İD, Sünni Müslümanlara dayanan bir örgüt yerine, mesela Kürtlerin, Alevilerin, Musevilerin veya “afedersiniz” Ermenilerin örgütü olsaydı ve şimdi yaptığı şeylerin aynısını yapsaydı, bu AKP hükümeti (IŞ)İD için nasıl bir söylem kullanırdı ve ne tür eylemler yapardı? Şimdiki gibi sakin, mahcup, anlayışlı bir tavır sergiler miydi?
Dünyaya, siyasete soydaşlık, dindaşlık ve mezhepdaşlık üzerinden bakarsak; BİZ saydıklarımızı üstün / değerli, ONLAR saydıklarımızı aşağı / değersiz sayarsak; huzursuzluk ve çatışma çıkarmamız garantidir. Kendi çıkardığımız bu huzursuzluk ve çatışmadan kendimize yönelik tehdit algılayıp saldırganlaşmamız ve değersiz gördüklerimizi öyle ya da böyle tepelemeye çalışmamız, onların da öyle ya da böyle bize direnmeleri ve çatışmanın katmerlenerek büyümesi de garantidir.
AKP hükümeti, insanlığın boğulduğu bu soydaş / dindaş / mezhepdaş bataklığında ilerlemektedir. Aynı bataklığın en dip noktasında ise (IŞ)İD ve benzerleri vardır. O dip noktaya gelindiğinde Sünni Müslüman vb. olmak yetmez, belli bir dar yorumun mutlak doğru olarak dayatılması ve o dar yoruma uymayan başka Sünni Müslümanların da din-dışı ve yok-edilebilir sayılması gerekir.
AKP ve benzerlerinin, (IŞ)İD’le kaçınılmaz karşılaşması ve (IŞ)İD’in onları da yok etmeye çalışması, geniş bir Müslüman kesime demokratik zihniyetin ve seküler bir düzenin ne denli yaşamsal olduğunu benim gibilerden çok daha iyi anlatabilir.
200 Türkiyeli aydın IŞİD saldırılarına karşı başta Birleşmiş Milletler olmak üzere tüm uluslararası kuruluşlara Kobane’ye destek çıkma çağrısında bulundu.
Gencay Gürsoy, Vedat Türkali, Oya Baydar, Büşra Ersanlı, Eşber Yağmurdereli, Şebnem Korur Fincancı, Ali Nesin, Aydın Çubukçu, Baskın Oran gibi isimlerin de yer aldığı aydın, gazeteci, akademisyen ve sendikacılar bir bildiri yayınlayarak IŞİD’e karşı Kobani’ye destek olma çağrısında bulundu.
Konuya ilişkin yayımlanan bildiride “Bölge içinde ve dışında yaşayan bazı Müslümanlardan destek görmesi IŞİD’e meşruiyet sağlamıyor. Müslümanlar açısından da karşı çıkılması gereken, IŞİD’in kınanması ve lanetlenmesi değil, IŞİD gibi bir barbarlık ittifakının dini değerleri ve sembolleri rehin alma çabası olmalıdır” ifadelerine yer verildi.
200 kişinin yayımladığı ortak bildiri metni şu şekilde:
“Din adı altında faaliyet gösteren ve militan devşiren IŞİD’in yaydığı barbarlık ve vahşeti birlikte ve yüksek sesle mahkum etmek bölgemizde demokrasi ve barış istemenin öncelikli koşulu haline geldi.
Bölge içinde ve dışında yaşayan bazı Müslümanlardan destek görmesi IŞİD’e meşruiyet sağlamıyor. Müslümanlar açısından da karşı çıkılması gereken, IŞİD’in kınanması ve lanetlenmesi değil, IŞİD gibi bir barbarlık ittifakının dini değerleri ve sembolleri rehin alma çabası olmalıdır. Suriye ve Irak’ta yaşanan siyasal toplumsal kargaşanın yarattığı zeminde ortaya çıkan ve ‘hilafet’ iddiası altında kontrol ettiği alanları genişleten IŞİD buralarda Hıristiyanları, Şiileri, Ezidileri, farklı inanç gruplarını, özetle kendi ilkel anlayışı dışında kalan herkesi katlediyor. Kadınlara tecavüz ediyor, köleleştiriyor, pazarlarda satılığa çıkarıyor. Kontrol altına aldığı yerlerde, dar kafalı ve zalim bir köktendinciliği dayatıyor, her türden insanlık suçu işliyor.
Uzunca bir süredir, Ortadoğu’da siyasi hesaplar adına, kullanışlı bir mecra haline gelen, zaman zaman desteklenen, bazen sadece göz yumulan mezhepçilik ve radikal İslamcılık siyasetlerinin sonu IŞİD’e vardı. Bu gerçek karşısında, din, mezhep, kavim merkezli, dinsel referanslı siyasetlere karşı, özgürlük ve barış merkezli, tüm insanlığı kucaklayan seküler siyaset ilkelerini yüksek sesle savunmak her zamankinden daha önem kazanmış durumda.
Unutulmamalı ki, inanç özgürlüğünün teminatı da demokratik-özgürlükçü insanlık ve siyaset anlayışıdır. Tersi, bizi insanların din, mezhep adına birbirini boğazladığı Ortaçağ karanlığına götürür.
Başta ABD olmak üzere, Ortadoğu’da siyasi hegemonya peşinde olan bölgesel ve uluslararası tüm güçlerin yarattığı bu ucube siyasi oluşumun büyümesinde, bölgesel hegemonya peşinde olan Türkiye’nin siyasi hesaplarının da rolü olduğu inkar edilemez. Bir yandan Kürtler ile müzakere başlatan Türkiye, diğer yandan Kürtlerin Suriye’deki kazanımlarını boğmak için arayışlara girdi, gerici güçlerle işbirliği yaptı. IŞİD’in Kobani saldırısı, bölgede ve Türkiye’de yaşanan siyasal-toplumsal krizlerin kesişme noktasıdır. Türk hükümeti IŞİD’den kaçanlara insani yardım sağlayarak siyasi sorumluklarını göz ardı edemez.
İnsani değerleri, barışı, bölgede yaşayan tüm halkların özgürlüklerini ve nihayet Kürtlerin haklarını ve kazanımlarını savunmak adına IŞİD’e karşı çıkmak en hafifinden vicdani bir zorunluluktur.
Türkiye’de yaşayan bizlerin, yanı başımızda yaşayan Kürtlere yönelik, boğma-kovma girişimlerine karşı tavır almak gibi de özel bir sorumluluğumuz vardır. Türkiye’nin Kobani’ye yönelik politikaları Kürtlerle barışın önünde de en tehlikeli engeli oluşturmaktadır.
IŞİD’e karşı başlatılan askeri operasyon dikkatlerimizi dağıtmamalı, bizleri bölge halkları, Kürtler ve özellikle Kobani halkı ile dayanışma konusunda tereddüde düşürmemeli. Başta Kobani olmak üzere bölgenin mazlum halklarının hepimizin desteğine, bizim de Kobani’de halkların birlikte barış içinde yaşamalarına imkan sağlayan değerlere ihtiyacımız var.
Aynı nedenlerle, başta Birleşmiş Milletler olmak üzere uluslararası kurumları da Kobani’ye sahip çıkmaya çağırıyoruz.”
İmzalar:
Ahmet Say – Prof. Dr. Ahmet İnsel – Ahmet Tulgar – Prof. Dr. Ali Nesin – Ali Akay – Alper Açık – Akın Atalay – Doç. Dr. Ayşe Gül Altınay – Ayşegül Devecioğlu – Doç. Dr. Ayşen Uysal – Prof. Dr.Ayla Zırh Gürsoy – Yard. Doç. Aylin Ünaldı – Ayhan Bilgen – Aydın Erdoğan – Prof. Dr. Arif Berberoğlu – Aydın Çubukçu – Aydın Engin – Doç. Dr. Ayşen Candaş – Azad Zal – Bahri Bayram Belen – Yrd. Doç. Dr. Barış Büyükokutan – Prof. Dr. Baskın Oran – Doç. Dr.Burcu Yakut Cakar – Yrd. Doç. Dr. Bediz Yılmaz – Prof. Dr. Berna Kılıç – Prof. Dr. Betül Tanbay – Prof. Dr. Büşra Ersanlı – Cafer Solgun – Cansu Akbaş Demirel – Prof. Dr. Cem Terzi – Yrd. Doç. Dr.Ceren Özselçuk – Cevat Öneş – Cengiz Aktar – Cengiz Çandar -Celal Korkut Yıldırım – Celalattin Can – Çiğdem Demirci – Çiya Mazi – Defne Asal – Doç. Dr. Deniz Yükseker – Dennis Berk Simon – Elçin Aktoprak – Eren Keskin – Yrd. Doç. Erdem Yörük – Erdoğan Aydın – Erhan Yalçındağ – Erkan Can – Yrd. Doç. Dr. Esra Mungan -Eşber Yağmurdereli – Evren Hoşgör – Fahri Aral – Fehim Işık -Fehim Taştekin – Prof. Dr. Ferhat Kentel – Prof. Dr. Ferhunde Özbay – Doç. Dr. Ferdan Ergut – Feridun Koç – Feryal Saygılıgil -Feryal Karakulak – Fethiye Çetin – Feyyaz Yaman – Doç. Dr. Fikret Başkaya – Prof. Dr. Fikret Adaman – Garo Paylan – Gaye Yılmaz – Gayi Boralıoğlu – Prof. Dr. Gencay Gürsoy – Gülten Kaya – Gün Zileli – Güney Özkılınç – Gürel Tüzün – Gülseren Onanç – Prof. Dr.Gülhan Türkay – Yrd. Doç. Dr. Güven Gürkan Öztan – Prof. Dr.Hacer Ansal – Hakan Tahmaz – Hakan Altınay – Prof. Dr. HaleBolak Boratav – Halide Yıldırım – Halime Güner – Hayko Bağdat -Hazel Başköy – Hülya Gülbahar – Işın Eliçin – Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu – İbrahim Betil – İbrahim Doğangül – İhsan Eliaçık – Prof. Dr. İrfan Açıkgöz – İshak Karakaş – Prof. Dr. İzzetin Önder – Jaklin Çelik – Prof. Dr. Jale Parla – Jülide Kural – Kaan Urgancıoğlu -Kani Beko (DİSK Gen. Bşk.) – Kaya Akkaya – Yrd. Doç. Dr. Kenan Ateş – Kemal Parlak – Kenan Kocatürk – Kenan Türkoğlu – Kerem Fırtına – Prof. Dr. Kıvanç İnelmen – Doç. Dr. Koray Çalışkan -Korhan Gümüş – Lal Laleş – Lal Denizli – Lami Özgen ( KESK Gen. Bşk.) – Mahir Günşıray – Mehmet Faruk Kesici – Mehmet Rasgelener – Mehmet Ufuk Peker – Prof. Dr. Mehmet Türkay – Mehmet Ural – Melek Özman – Menderes Samancılar – Meral Tamer – Prof. Dr. Meryem Koray – Prof. Dr. Mine Eder – Murat Birdal – Prof. Dr. Murat Sevinç – Doç. Dr. Murat Paker – Yrd. Doç. Dr. Murat Koyuncu – Mustafa Şener – Müge Sökmen – Nazan Yaman – Nebahat Akkoç – Necmiye Alpay – Necati Abay – Neşe Erdilek – Prof. Dr. Nuray Mert – Doç. Dr. Nuri Ersoy – Prof. Dr.Nükhet Sirman – Orhan Alkaya – Orhan Esen – Orhan Silier -Osman Kavala – Osman İşçi – Oya Baydar – Oya Özarslan – Doç. Dr. Ozan Erözden – Prof. Dr. Öğet Öktem Tanör – Ömer Furkan Özdemir – Önder Çakar – Özcan Yaman – Özgür Müftüoğlu – Yrd. Doç. Dr. Özlem Albayrak – Rahmi Emeç – Rıza Kocaoğlu – Sarp Akkaya – Seçkin Özsoy – Sefa Fez Arslan – Yrd. Doç. Dr. Selim Temo – Prof. Dr. Selim Badur – Semih Poroy – Semih Sökmen – Doç. Dr. Semra Somersan – Seren Yüce – Doç. Dr. Serra Müderrisoğlu – Prof. Dr. Serpil Sancar – Sevil Demirci – Prof. Dr. Seyfettin Gürsel – Seyfi Öngider – Prof. Dr. Sibel Irzık – Prof. Dr.Sibel İnceoğlu – Suavi Şaban Akbaba – Prof. Dr. Şahika Yüksel – Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı – Doç. Dr. Şebnem Oğuz – Prof. Dr. Şemsa Özar – Şilan Yıldız – Tan Morgül – Prof. Dr. Tahsin Yeşildere – Tayfun Mater – Tatyos Bebek – Turgut Kazan – Tuncay Birkan – Vedat Türkali – Ufuk Uras – Uluç Bayraktar – Ülkü Güney -Vasıf Kortun – Vedat İlbay – Prof. Dr. Veli Deniz – Doç. Dr.Yasemin Özgün – Yasemin Ahi – Doç. Dr. Yıldız Silier – Prof. Dr. Zelal Ekinci- Doç. Dr. Zeynep Kadirbeyoğlu – Zeynep Tanbay – Doç. Dr.Zeynep Gambetti – Ziya Halis
Japonya’da cumartesi günü yeniden faaliyete geçen Ontake Yanardağı’nın savurduğu küllerde civardaki birçok kişi mahsur kalırken, kurtarma ekipleri dağın eteklerinde 30 kişinin cesedini buldu.
Japonya’nın resmi haber ajansı NHK’ya göre, arama kurtarma ekipleri Ontake Yanardağı’nın eteklerinde mahus kalanlara ulaştığında 30 kişiyi ‘kalbi durmuş halde’ bulundu.
Ontake Yanardağı 2007’den sonra hiçbir belirti olmadan yeniden faaliyete geçerken, dağın civarında yüzlerce kişi mahsur kaldı. Yanardağın külleri 3 kilometrelik bir alana yayıldı. Volkanın patlamasının ardından uçaklar güzergah değiştirmek zorunda kaldı. Görgü tanıkları patlamayı “Bir patlama sesi duyuldu ve ardından her yer karanlığa gömüldü” diye anlattı.
Dünyanın sismik olarak en hareketli coğrafyalarından biri olan Japonya’da en son 1991’de kzeydeki Unzen Yanardağı faaliyete geçtiğinde 43 kişi ölmüştü.